8 Mart 2012 Perşembe
DALYANCILIK
Eski çağlardan günümüze kadar gelen önemli bir meslektir dalyancılık ve dalyan balıkçılığı. Dalyancılığı kimler ne zaman buldu ve uygulamaya koydu bunu saptamanın imkânı yok. Ancak günümüze Rum balıkçılardan geldiği bilinmektedir. Çünkü Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar çoğunlukla dalyancılıkta Rumlar ilk isimlerdi ve pek çok dalyanın sahip ve reislerinin Rumlar olduğu bilinirdi.
Üç tarafı denizle çevrili olduğu için ülkemiz balıkçılığın her çeşidine, dolaysıyla dalyancılığa da çok elverişlidir. İç kısımlara gidildiğinde küçüklü büyüklü bir hayli gölün bulunması da dalyancılık acısından hayli önem taşımaktadır.
Deniz sahilinin olduğu yerde elbette ki kara parçası; girintiler (koy) ve çıkıntılar (burun) da olacağına ve denizde de canlı bulunacağına göre tabii ki balıkçılıkta olacaktı, balıkçılığın bir dalı olan dalyancılıkta! Balıkçılık önemli bir denizcilik mesleğidir.
Balıkçılık; ağ balıkçılığı, olta balıkçılığı, dalyan balıkçılığı, zıpkın balıkçılığı ve kültür balıkçılığı v.s. gibi kategorilere ayrılır. Balıkçılar tarafından tercih edilen daha ziyada ağ balıkçılığıdır. Ağ balıkçılığının da pek çok türü vardır. Tekir ağı, dip ağı, hamsi ağı, palamut ve torik ağı, Istakoz ağı, marya ağı, kılıç ağı, uzatma ağı, kalkan ağı vesaire…
Zamanla, diğer sanat dallarında olduğu gibi balıkçılıkta da silinip giden, kaybolan, unutulan ve nostalji olarak hatıralarda kalan meslekler oldu. Örneğin; Zıpkın balıkçılığı yani kılıççılık kaybolup gitti! Dip ağcılığını yapan yok, gitti gidiyor! Saçmacılık/serpmecilik hayallerde! Dalyancılık ve dalyan balıkçılığı da kaybolmak üzere! Güçlükle de olsa birkaç dalyan direnebiliyor zamana! Deniz ve göl olan yerlerde dalyancılık yapılıyordu. Günümüzde göl dalyancılığından hiçbir haber yok. Deniz dalyancılığı da son yıllarını yaşıyor gibi!
İstanbul dalyancılıkta en önemli merkezlerden biriydi. Sadece Sarıyer ilçesi sınırları içinde kalan sahil şeridin de 20, Beykoz ilçesi sahil şeridinde de 13 dalyan yeri bulunmaktadır. Bu arada Bebek, Küçük Bebek, Salıpazarı ile Karaburun dalyanlarını da sayarsak İstanbul’un Rumeli yakasında 24, Anadolu yakasında 13 olmak üzere Boğaziçi ve yakınlarında toplam olarak 37 dalyan vardı. Marmara denizi, Çanakkale ve Karadeniz’in bir kısmındaki dalyanların sayısı ise 89 olduğuna göre, demek ki mevsiminde 150 ye yakın dalyanın faaliyette bulunmakta olduğu görülür.
Dalyanlar değişik isimlerle anılır. Örneğin Şira dalyanı, Kurtağzı dalyanı, Kırma-Kepasti dalyanı, Çekme Dalyanı, Çökertme Dalyanı, Çit veya Kutra dalyanı gibi…
Dalyancılık dünden günümüze kadar gelebildi. Balıkçılıkta teknoloji en üst seviyeye ulaşmasına rağmen dalyancılıkta kıpırdama bile olmadı. Yüzlerce yıl önce nasıl yapılıyordu ise yine aynı şekilde, aynı kural ve yöntemle, aynı yerde ve aynı malzemeler kullanılarak yapılıyor. Geçen yıllar dalyancılığa hiçbir yenilik getirmemiş! Zaten dalyancılık kaybolmak üzere! İstanbul’da kala kala üç dalyan kaldı!
Balıkçılıkta “Tembel balıkçı dalyancı olur” diye bir deyim vardır. Biraz da böyledir, yani yerinde edilmiş sözlerdir. Bu tür sözler boşa söylenmez. Kesinlikle bir olaya vurgu yapmak için söylenir. Gerçekten dalyancılık balıkçılığın en durağanıdır. Her sene, aynı yerde, aynı malzemelerle, aynı şekilde, aynı kurallarla ve hemen hemen aynı kişilerle yapılır. Bu nedenle olacak ki tembel meslek olarak kabul edilir.
Zamanında hayli getirisi olan dalyancılık eski özelliğini kaybettiği içindir ki artık fazla ilgi görmüyor. Böyle olduğu içindir ki eskisi gibi fazla dalyan kurulmuyor.
Dalyancılığın da mevsimi vardır. Kışın yapılan dalyancılığa “Kasım dalyancılığı” denir ve kasım, aralık, ocak aylarında yapılır. Boğaziçi’ndeki tek kış dalyanı Filburnu dalyanı idi. Yaz aylarında yapılan dalyancılığa ise yaz dalyancılığı denir ve mayıs, haziran, temmuz aylarında yapılır.
Dalyan çeşitlerini de saptamanın yararı var. Örneğin; Şira dalyanı, Kurtağzı dalyanı, Kırma-Kepasti dalyanı, Çekme dalyanı, Çökertme dalyanı, Çıt veya Kutra dalyanı gibi isimlerle anılır dalyanlar. Her dalyanın ayrı işlevi vardır. Örneğin; Şira dalyanı en büyük dalyandır. Kuruluşu basittir. On üç direk ve beş ağdan oluşur. Direklerin her biri için demir kullanılması gerekir. Dalyan büyükse “Tam Şira”, küçükse “Yarım Şira” olarak isimlendirilir. Şira dalyanı için altışar tonluk iki mavna, biri bir tonluk ve diğeri yarım tonluk olmak üzere iki sandal şarttır. Ayrıca bir reis, bir reis yardımcısı ve 23 tayfadan oluşur. Tabii ki sıra ile nöbet direğinde bir tayfa gözcü olarak nöbet tutar. Şira dalyanları aslında orkinos dalyanıdır ama torik, palamut, kılıç, uskumru ve benzeri büyük balıklar da avlanır.
Kurtağzı dalyanı, aynı zamanda, aynı şekilde ama boyutları farklı olan iki dalyanın kurulması ile meydana gelir. Bu dalyanı kurmak, derinliğine göre on ile on sekiz metre uzunlukta yirmi beş ile otuz direk ve kazığa ihtiyaç vardır. Direklerin her biri için bir demir kullanılması gerekir. Beş tonluk iki mavna ve yarım tonluk bir sandal her zaman hazır bulundurulur. Reis dahil tayfalarla birlikte 14 kişiden meydana gelen mürettebata sahiptir. Kurtağzı dalyanında uskumru, kefal, lüfer, hamsi, izmarit, çinakop, istavrit, gümüş, palamut ve torik avlanır,
Kırma veya Kepasti Dalyanı, Kurtağzı dalyanı gibi iki dalyan olarak kurulur ama daha küçüktür. Reis dâhil 9 kişilik çalışanı olur. Bu dalyan için dört tonluk bir mavna her biri yarım tonluk iki sandala ihtiyaç vardır. Bu dalyanda kefal, uskumru, lüfer, palamut, torik avlanır.
Çekme dalyanı büyük bir alana yayılır ama esas kapatılmış olan alan 30 kulaç uzunluk ve 24 kulaç genişliktedir. Hatta çoğu kez 24x24 olarak sığ yerlerde kurulur. Kefal dalyanı olarak bilinmesine rağmen zaman zaman lüfer, nadiren de levrek ve uskumru avlanır.
Çökertme dalyanı her yerde kurulmaz ve kullanılmaz. Gerekli görüldüğünde kıyılarda belirli bir süre için kullanılır. Bu dalyan kurulurken direkler/kazıklar kullanılmaz. Bir yanı kıyıya bağlanır üç yanına da denize demir atmış sandallara bağlanır. Bu dalyan daha ziyade kefal avcılığı için kullanılır ama zaman zaman gümüş ve uskumru da avlandığı olur.
Çit veya Kutra dalyanı, kıyılara yakın göl veya denize bağlantısı olan küçük göllerin kanallarına kazıklar ve sırıklarla kurulur. Geçici bir dalyandır. Mart ayından itibaren göçmen balıklar çoğalmak içir sakin ve tuzlu-acı su ararlar. Böylece balıklar denizle bağlantılı olan deniz ve sulara, dere ağızlarına giderler. Havyar dökmek/yumurtlamak için veya kötü ve soğuk havaların kendisini hissettirmeye başladığı zaman yerlerinden ayrılacaklarından avlanmaları için dalyan kurulur. Çit/Kutra dalyanında denize açılan dört kapı bulunur. Bu kapılar Mart ayından mayısa kadar açık bırakılır. Kefal, lüfer, dere pisileri, levrekler ve benzeri diğer balıklar serbeste göle veya dereye girerler ve yaşarlar. Mayısın sonundan itibaren kapılar kapatılır ve gölü terk etmeğe başlayan balıklar yakalanır.
Boğaziçi’nin Rumeli yakasında; Karaburun dalyanı, Kilyos dalyanı, Uzunya dalyanı (Yeni dalyan), Marmaracık dalyanı, Öreke dalyanı, Bağlaraltı dalyanı, Büyükliman dalyanı, Karataş (Mavramoloz) dalyanı, Sırataş dalyanı, Otuzbirsuyu dalyan, Telli Tabya dalyanı, Pazarbaşı dalyanı, Mesarburnu dalyanı, Bülbül Sokağı dalyanı, Barutçubaşı (Kirka) dalyanı, Büyükdere dalyanı, Çayır (Çayırbaşı) dalyanı, Kefeli dalyanı, Kalender dalyanı, Yeniköy dalyanı, İstinye dalyanı, Bebek dalyanı, Küçük Bebek dalyanı, Salıpazarı dalyanı; Anadolu yakasında; Üsküdar dalyanı, Çengelköy dalyanı, Vaniköy dalyanı, Kanlıca dalyanı, Topbaşı dalyanı, Karacaburun dalyanı, Beykoz dalyanı, Beykoz Kasırönü dalyanı, Umuryeri dalyanı, Anadolukavağı dalyanı, Filburnu dalyanı, Anadolufeneri dalyanı ve Soğan Adası dalyanı olmak üzere 37 dalyan vardı (Bazı dalyanların isimleri halk arasında değişiktir).
Dalyan yerleri sahiplidir. Sahipli olmayan yerlere dalyan kurulmaz, izin verilmez kurulmasına. Dalyanların kurulduğu yerler sahil boyları ve göllerdir. Leb-i derya olarak bilinen bu yerler devletten satın alınarak kurulur. Tapu alınırken, devletçe önemli bir kayıt düşülür, Örneğin; dalyan yerini alana tapusu verilirken üç yıl ya da beş yıl veya on yıl arka arkaya dalyan kurulmazsa tapu geçerliliğini yitirir gibi kayıtlar da konulur. Nitekim bu kurala uyulmadığı ve dalyanlar belirli süreler içinde kurulmadığı için dalyan yerlerinin tapuları geçerliliğini yitirmiştir. Sarıyer ilçesi sınırları içinde Yeniköy, İstinye, Büyükdere, Mesarburnu, Bülbül, Kefeliköy gibi dalyanlar kurulmadıkları için özelliklerini kaybetmişler ve sahiplerinin ellerinden çıkmışlardır. Bülbül dalyanı açık bir örnektir.
Dalyan sahipleri de reisleri de namlı kimselerdir! Filburnu Dalyanı Ömer Bey ve Kamil Bey, ,Büyükliman ve Pazarbaşı dalyanı Hamamcıoğlu Nuri Bey, Bülbül dalyanı Sabih Bey, Beykoz dalyanı Hüseyin Bey, Bağlaraltı dalyanı Ahmet Bey (Merter), Beykoz Kasır dalyanı (Uzunbahçe dalyanı) İsmail Bey hala unutulmayan hatırlanan dalyan sahipleridir.
Dalyan sahipleri değişse de reisleri kolay kolay değişmezdi. Çok şöhretli dalyan reisleri vardı. Bu reislerin şöhretleri nesilden nesile anlatılır, hatıraları yaşatılmaya çalışılır. Hepsi de dalyancılıkta ekol yaratan adamlar olarak isimlerini efsaneleştirmişlerdir. Bu konuda sıralama yapmaya gerek yok, tespit edebildiklerimi sayarsak; Mustafa Reis (Torlak) Karataş dalyanının unutulmaz reisidir. Tam yirmi yıl bu dalyanı kurmuş ve yönetmiştir. İğne Ada dalyanı önemli çiroz dalyanlarından biriydi ve İbrahim Reis (Menekşe) yıllarca bu dalyanın reisliğini yaptı. Polis Ada dalyanında Mehmet Menekşe, Seroz dalyanını Rumelikavaklı Ömer Reis (Terzioğlu), Malatra dalyanına Çivili’nin Mehmet Reis, Roke dalyanına Sefer (Reis) Deniz, Karaburun dalyanına Ameşin Şakir Reis (Bayraktar), Bağlaraltı dalyanına önceleri İbrahim Menekşe sonraları oğlu Akber (Ekber) Reis (halen devam ettiriyor), Büyükliman dalyanı Cemil Reis (Çelikkıran), Filburnu dalyanına Adem Reis (Kan), Beykoz Dalyanı Hüseyin Subaşı, Pazarbaşı dalyanı Andriko Reis, Bülbül dalyanı Yeniköylü Sokrati Reis ve sonra Tahir Reis (Akçağlar) dalyancılık mesleğinin unutulmaz isimleridir.
Dalyancılıkta herkes birbirini tanır. Reislerin bir haber uçurması toplanmalarını sağlar ve dalyanı kurmaya koşarlar. Dalyancılıkta zorluk dalyanın kurulması ve sezon kapandığında dalyanın kaldırılmasıdır. Aslında dalyan tayfalarının hepsi aynı derecede usta değildir. Çünkü dalyan kurmakta maharet ister. Bazı tayfaların hiç beceresi olmaz, bunlar sadece balık dalyana girdiğinde ağların ellenmesi, balıkların taşınması, satışa gönderilmesi işlerinde çalışırlar. Becerikliler ise zamanla reis yardımcısı ve reis olurlar. Bunlar da aslan payını alanlardır.
Dalyancılıkta zor iş dalyan kurmak ve kaldırmak olduğu gibi birde nöbet işi vardır. Nöbetçi gözcülük görevi yapar. Gözcü sırası geldiğinde nöbet direğine çıkar ve balık bekler. Balığın ağızdan içeri girip girmediğini takip eder. Saatlerce sürer bu bekleyiş. Bu süre içinde nöbetçi kendisine yine bir dünya kurar ve burada yaşar, ömür tüketir. Bütün gücü ile okulunu bitirmeye çalışır ama bitiremez ayrılır okuldan, iş tutmak ister beceremez, çeşitli işlerin peşinden koşar dikiş tutamaz bir yerde. Yapar askerliğini gelir, yeni bir iş tutar beğenmiştir yeni işini, üç beş kuruş kazanır, evlenmek ister. Arayın bulun bir kız der anasına, kısa sürede evlenir, baş göz olur. Çocukları olur, onları büyütür, okutur ve adam olmaları için çalışır. Efkârlanır nöbet direğinde yakar bir sigara üfler dumanına havaya, başı bir an için döner ve kendine gelir. Kurduğu dünyanın bir anda yok olduğunu görür, hayal âleminde yaşadığını anlar. Söver talihine ana avrat, küfreder şansına ağız dolusu. Hayal âleminde yaşarken, bir balık sürüsünün geldiğini, tam ağızdan içeri girerken geri döndüğünü gördüğünde küfrün daniskasını söyler. Makineli tüfek gibi sayar döker içindekileri. Balığa küfreder, şansına söver. Balığın dalyan ağzından içeri girdiğini gördüğünde, biraz bekler, sürü tamamlanınca elindeki ipi çeker ve ağzı kapar. Ağzı kapaması ile birlikte dışarıya bağırır, ya da ıslık, çalar. Varsa düdüğü çalarak dışarıya haber verir. Tayfalar koşar adım mavnaya dolarak dalyana gider ve yanlamasına dalyan ağını ellemeye başlarlar. Sona gelindiğinde balıklar çavalyelere alınır ve sonrada satışa gönderilir. Çok balık alınmışsa tayfaların keyfine diyecek yoktur.
Büyük balıklar, örneğin; torik, kılıç, orkinos avlandığında, dalyanın rıhtımına bırakılır. Halk büyük bir zevkle seyreder durur pazarlanacak balıkları. Bu durumu ile Bülbül dalyanı en önemli dalyandır.
Dalyan mağazası tayfaların otelidir. Burada oturur, yatarlar; burada yiyip içerler, burada günlerini geçirirler. Burası biraz da miskinler tekkesi gibidir. Tek işleri kulaklarını dalyan nöbetçisinden gelecek sese odaklamaktır. O ses onlar için servettir, gündür, güneştir, hayattır, varlıktır her şeydir.
Dalyanlar artık yok olmaya başladı. İstanbul’da sadece iki üç dalyanın varlığını koruması bunu göstermektedir. Yani bir işkolu kaybolmaktadır. Balıkçılığın bu durağan sanatı da unutulmaya kaybedilmeye yüz tuttu. Artık dalyancılık, dalyan balıkçılığı denildiğinde hatıralara başvurulacak ve nostalji olarak eskiye dönülecek ve arayışlara girilecektir.
Ne olursa olsun dalyancılık da son günlerini yaşamaktadır. Bir iki hevesli dalyan sahibi ve reis de olmasa Filburnu, Beykoz ve Bağlaraltı dalyanları da kapanıp gidecektir. Böylece geçmişin karanlık dehlizine bir meslek daha girerek gözden kaybolacaktır.
05.03.2012
SÖZLEŞMENİN FESHİ!
BÜYÜK Atatürk’ün yatı Savarona 49 yıllığına Kahraman Sadıkoğlu’na kiraya verildi. Alââââ!
Atatürk büyük hayaller kurarak bu yatta son günlerini geçirdi. Rahatsızlığı düzelecek, tekrar eskisi gibi hayata daha sağlıkla bağlanacak, onu ölümsüzleştiren halkı ile yine iç içe olacak ve onların coşku seli içinde Cumhuriyet Bayramlarında mesajını okuyacak! Ama olmadı ve anılarını geride bırakarak ayrılıp gitti! Genç Cumhuriyet artık Ata’sızdı. Kalan yadigarı ise genç Cumhuriyet’ti. Şahsına ait eşyası, malı mülkü ve ona tahsis edilen Savarona yatı! Hepsini milletine bağışladı. Gelirini Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarına bıraktı.
Gel zaman git zaman hükümetlerce Savarona yatına gereken ilgi gösterilmeyince elden çıkarılması düşünüldü ve 49 yıllığına kiraya verildi. Artık yetkililer bir yükten kurtulmuştu! Peki yatı alan ne yapacaktı? Her halde müze yapmayacaktı! Hükümetler böyle düşünmediğine göre Kahraman Sadıkoğlu neden bu düşüncede olsun ki? Kira bedeli ödediğine, yenileme ve bakımı için hayli de para masraf ettiğine göre yatı istediği gibi kullanacaktı ve öyle yaptı!
Tarihi zenginliklerle dolu koca yat, mükemmel dizayn edildi. Yat eğlenceye ve zamparalığa düşkün para babaları için bulunmaz nimetti. Bu da nimetti, nimetin en iyi şekilde değerlendirilmesi lazımdı, öyle yapıldı. Sadıkoğlu yatı para babalarına büyük paralar karşılığı tahsis etti. Tabii ki bunu yaparken rezillikleri de kabul etti. Paranın dini imanı olmadığına göre, kimden ve nerden gelirse gelsin “Kabul” du. Öyle yaptı. Aldı binlerce doları, yatı para babalarına tahsis etti ama kısa bir süre sonra balon patladı. Yatta kadın-kız pazarlanmaya başlandı. Yabancı işadamları ile yabancı güzeller, dolarlar karşılığı sarmaş dolaş oldular, kaybolup gittiler sevişme sanatının derinliklerinde!
Para kazanma işinin boku çabuk çıktı: Ata’nın yatında kadın pazarlanıyordu. Yatı kiralayanın yanıtı hazırdı: “Ne olmuş yani? Adam otelde oda kiralarken odada ne yapacaksın diye soruluyor mu ki ben de sorayım!”
Otelde veya bir başka yerde edepsizlik yapılacaksa bende yaparım demekten başka bir şey değil bu!
Yaptığı da düpedüz buydu! Şimdi açıklamalar yapılıyor, “Sözleşmesi feshedilecek” geç de yolsa en doğru karar! Hemen uygulamaya geçilmeli ve Savarona Atatürk müzesi olarak hizmete açılmalıdır.
Şanlı Yavuz’u jilete gönderen zihniyet bari Savarona için akli selim hareket etsin!
Bu bile yeter!
+ + +
HANEFİ Avcı Türk Emniyetinin önemli isimlerinden biri. Memuriyet yaşamı başarılarla dolu. Sağ ve milliyetçi görüşlü. Daha önemlisi dini ağırlıklı görüşe sahip! Fettullah’çı da olmuş bir zaman! Görevli olduğu sürece pek çok olayın üzerine cesaretle gitti. Yolsuzluk, suistimal, kaçakçılık, cinayet ve sağ sol olayları! Olmadı siyası çalkantılar nedeniyle meydana gelen içinden çıkılmaz olaylar ve PKK kanlı örgütü!
Polis olarak alt ve süt düzeyde iken aldığı her görevi alnının akı ile tamamlamış başarıdan başarıya koşmuş… Ne var ki ismi fazla öne çıkmış ve dikkat çekmiş! Hiçbir zaman öne çıkmak iyi değildir. Hele ülkemizde! Öne çıkmak bazıları kıskandırır, bazıları tedirgin, bazıları da rahatsız eder!
Büyük olaylar yaşamış, çok önemli kişileri takip etmiş, yakalamış, mahkemelere çıkmalarına neden olmuş; üst düzey görev almış kişileri de takip etmiş ve haklarında rapor düzenlemiş! Elbetteki görevi icabı bunları yapmış ama doğru mu yapmış? O şüpheli! Her şeyi yapacaksın ama fincancı katırlarını ürkütmeyeceksin! Ürküttü! Hatayı burada yaptı!
Görev de olduğu sürece Dev Sol’u, Dev Genç’i, PKK yı izlediği sürece dini siyasetin parçası kabul eden grupları da izledi, tehlikelerini gördü, kendi değerlendirmelerini yaptı. Rapor, yazı her neyse ilgililere bildirdi. Gün geldi yaşadıklarını yazmaya karar verdi ve HALİÇ’TE YAŞAYAN SİMONLAR, DÜN DEVLET, BUGÜN CEMAAT” kitabını yazdı. Başına neler geleceklerini tahmin ettiği için “Ben bildiklerimi yazdım, tutuklanma dahil her şeyi göze aldım” şeklinde demeç verdi. Türkiye’de cemaatlere bulaşanların başlarına neler gelir bunu da Savcı CİHANER ile iyice öğrenmişti. Her an bir şeyler olacağını bekliyordu.
Nihayet olan oldu ve cemaatleri deşifre eden, devlet katında etkili olan cemaatlerin marifetlerini sayıp döktüğü için hakkında soruşturma başladı ve tutuklandı. Paşakapısı Cezaevinden Metris’e buradan da Silivri Cezaevine gönderildi.
Bu işte de bir terslik var! Devletin tüm kadroları işbaşında iken, polisi,jandarması, istihbaratı, savcısı ve hakimi varken “Son Tezgah” kod isimli PKK’ lı bir itirafçının ihbarı ile efsane olan emniyet müdürünün hem de solcu örgüt üyesi olarak tutuklanarak hapse atılması devleti içten içe ele geçirme savaşı verenlerin “bana dokunursanız yanarsınız” demesinden başka bir şey değildir.
Allah, ülke bütünlüğünden yana olanları, itirafçıların şerrinden, cemaatlerin kasetlerinden, cumhuriyet düşmanlarının hasetlerinden korusun! AMİN!
30.09.2010
Atatürk büyük hayaller kurarak bu yatta son günlerini geçirdi. Rahatsızlığı düzelecek, tekrar eskisi gibi hayata daha sağlıkla bağlanacak, onu ölümsüzleştiren halkı ile yine iç içe olacak ve onların coşku seli içinde Cumhuriyet Bayramlarında mesajını okuyacak! Ama olmadı ve anılarını geride bırakarak ayrılıp gitti! Genç Cumhuriyet artık Ata’sızdı. Kalan yadigarı ise genç Cumhuriyet’ti. Şahsına ait eşyası, malı mülkü ve ona tahsis edilen Savarona yatı! Hepsini milletine bağışladı. Gelirini Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarına bıraktı.
Gel zaman git zaman hükümetlerce Savarona yatına gereken ilgi gösterilmeyince elden çıkarılması düşünüldü ve 49 yıllığına kiraya verildi. Artık yetkililer bir yükten kurtulmuştu! Peki yatı alan ne yapacaktı? Her halde müze yapmayacaktı! Hükümetler böyle düşünmediğine göre Kahraman Sadıkoğlu neden bu düşüncede olsun ki? Kira bedeli ödediğine, yenileme ve bakımı için hayli de para masraf ettiğine göre yatı istediği gibi kullanacaktı ve öyle yaptı!
Tarihi zenginliklerle dolu koca yat, mükemmel dizayn edildi. Yat eğlenceye ve zamparalığa düşkün para babaları için bulunmaz nimetti. Bu da nimetti, nimetin en iyi şekilde değerlendirilmesi lazımdı, öyle yapıldı. Sadıkoğlu yatı para babalarına büyük paralar karşılığı tahsis etti. Tabii ki bunu yaparken rezillikleri de kabul etti. Paranın dini imanı olmadığına göre, kimden ve nerden gelirse gelsin “Kabul” du. Öyle yaptı. Aldı binlerce doları, yatı para babalarına tahsis etti ama kısa bir süre sonra balon patladı. Yatta kadın-kız pazarlanmaya başlandı. Yabancı işadamları ile yabancı güzeller, dolarlar karşılığı sarmaş dolaş oldular, kaybolup gittiler sevişme sanatının derinliklerinde!
Para kazanma işinin boku çabuk çıktı: Ata’nın yatında kadın pazarlanıyordu. Yatı kiralayanın yanıtı hazırdı: “Ne olmuş yani? Adam otelde oda kiralarken odada ne yapacaksın diye soruluyor mu ki ben de sorayım!”
Otelde veya bir başka yerde edepsizlik yapılacaksa bende yaparım demekten başka bir şey değil bu!
Yaptığı da düpedüz buydu! Şimdi açıklamalar yapılıyor, “Sözleşmesi feshedilecek” geç de yolsa en doğru karar! Hemen uygulamaya geçilmeli ve Savarona Atatürk müzesi olarak hizmete açılmalıdır.
Şanlı Yavuz’u jilete gönderen zihniyet bari Savarona için akli selim hareket etsin!
Bu bile yeter!
+ + +
HANEFİ Avcı Türk Emniyetinin önemli isimlerinden biri. Memuriyet yaşamı başarılarla dolu. Sağ ve milliyetçi görüşlü. Daha önemlisi dini ağırlıklı görüşe sahip! Fettullah’çı da olmuş bir zaman! Görevli olduğu sürece pek çok olayın üzerine cesaretle gitti. Yolsuzluk, suistimal, kaçakçılık, cinayet ve sağ sol olayları! Olmadı siyası çalkantılar nedeniyle meydana gelen içinden çıkılmaz olaylar ve PKK kanlı örgütü!
Polis olarak alt ve süt düzeyde iken aldığı her görevi alnının akı ile tamamlamış başarıdan başarıya koşmuş… Ne var ki ismi fazla öne çıkmış ve dikkat çekmiş! Hiçbir zaman öne çıkmak iyi değildir. Hele ülkemizde! Öne çıkmak bazıları kıskandırır, bazıları tedirgin, bazıları da rahatsız eder!
Büyük olaylar yaşamış, çok önemli kişileri takip etmiş, yakalamış, mahkemelere çıkmalarına neden olmuş; üst düzey görev almış kişileri de takip etmiş ve haklarında rapor düzenlemiş! Elbetteki görevi icabı bunları yapmış ama doğru mu yapmış? O şüpheli! Her şeyi yapacaksın ama fincancı katırlarını ürkütmeyeceksin! Ürküttü! Hatayı burada yaptı!
Görev de olduğu sürece Dev Sol’u, Dev Genç’i, PKK yı izlediği sürece dini siyasetin parçası kabul eden grupları da izledi, tehlikelerini gördü, kendi değerlendirmelerini yaptı. Rapor, yazı her neyse ilgililere bildirdi. Gün geldi yaşadıklarını yazmaya karar verdi ve HALİÇ’TE YAŞAYAN SİMONLAR, DÜN DEVLET, BUGÜN CEMAAT” kitabını yazdı. Başına neler geleceklerini tahmin ettiği için “Ben bildiklerimi yazdım, tutuklanma dahil her şeyi göze aldım” şeklinde demeç verdi. Türkiye’de cemaatlere bulaşanların başlarına neler gelir bunu da Savcı CİHANER ile iyice öğrenmişti. Her an bir şeyler olacağını bekliyordu.
Nihayet olan oldu ve cemaatleri deşifre eden, devlet katında etkili olan cemaatlerin marifetlerini sayıp döktüğü için hakkında soruşturma başladı ve tutuklandı. Paşakapısı Cezaevinden Metris’e buradan da Silivri Cezaevine gönderildi.
Bu işte de bir terslik var! Devletin tüm kadroları işbaşında iken, polisi,jandarması, istihbaratı, savcısı ve hakimi varken “Son Tezgah” kod isimli PKK’ lı bir itirafçının ihbarı ile efsane olan emniyet müdürünün hem de solcu örgüt üyesi olarak tutuklanarak hapse atılması devleti içten içe ele geçirme savaşı verenlerin “bana dokunursanız yanarsınız” demesinden başka bir şey değildir.
Allah, ülke bütünlüğünden yana olanları, itirafçıların şerrinden, cemaatlerin kasetlerinden, cumhuriyet düşmanlarının hasetlerinden korusun! AMİN!
30.09.2010
RİZELİ MİLİS YÜZBAŞI İPSİZ RECEP REİस "EMİCE"
Yıllardan beri üzerinde çalıştığım İpsiz Recep Reis EMİCE kitabımı nihayet tamamladım. Kitap Rize Vakfının da katkılarıyla Ozan yayıncılık tarafından yayınlandı. On onbeş gün içinde dağıtımı yapılarak okurlarla buluşacaktır.
Kitapta milli mücadele, milli mücadele içinde kuvayı milliyenin gücü işlenmektedir. Elbette ki kuvayı milliyeyi meydana getirenler de tanıtılmaktadır. Prof. Dr. H. Eroğlu’na göre; “Kuvayı milliye, ordu ile işbirliği yapan, Kurutuluş Savaşı’nın ilk çete ve silâhlı savunma kuruluşudur”. Buradan hareketle “kuvayı milliye işgal altındaki bir ülkede halk tarafından oluşturulmuş direniş örgütleridir” diyebiliriz.
Kitabımıza konu olan Rizeli İpsiz Recep Reis kuvayı milliye ile tanışmadan önce; Duyunu Umumiye’nin adına görev yapanların karar ve uygulamalarına karşı çıkan, bu karşı çıkış sonucunda Duyuna ait ihtiyaç maddelerini yağmalayıp, fakir fukaraya dağıtan bir korsandır. Çok genç yaşta başlamıştır bu işe! Sonradan Batum’a babasının yanına gitmiş tütün işi ile uğraşmış, babasının işini devam ettirme uğraşı vermişse de Ermenilerin borçlarını ödememeleri nedeni ile işi terk etmek zorunda kalmıştır. Sultan II. Abdülhamit’e yapılan suikast nedeni ile sevinen Ermenilerle boğuşmuş, kan dökmüş ve çeşitli kabadayılık ve korsanlık olayları nedeni ile hapse girmiş, Sibirya’ya sürülmüş ve bir kolayını bulmuş, idam yaftası boynunda kaçıp kurtulmuş, Rus Devrimi ile affa uğramıştır.
Gözü pek, haksızlığa isyan eden bir insandır. Karada takip edildiği için denizde küçük takası ile çalışmaya devam eder, yine birçok olayla karşılaşır. Devamlı takipte olduğu için Kefken’i kendisine üs seçer. Burada yabancı gemilere soygun yapmaya devam eder. Geçim sıkıntısı çektiğinde yerli zenginlerin navlun gemilerini de yoklar ve yanındaki arkadaşlarının ihtiyaçlarının karşılanmasını temin eder. Büyük bir guletin sahibi olur ve kömür taşıma işine girer. İyi de para kazanır ama geminin batışı ile yalnızlığa gömülür. O durup bekleyecek adam değildir. Yanındaki arkadaşları ile R. Feneri’ne gider ve oradan temin ettiği taka ile soygun işlerine başlar. Hedefi Marmara bölgesindeki Rum ve Ermeni köylerini vurmaktır. Aylarca kasıp kavurur Trakya’yı. Sonunda takibine karar verilir, bir türlü yakalayamazlar ve sonunda yakalanması için takibine savaş gemisi verilmesi istenir. Yine yakalanamaz çünkü bir güç tarafından korunmaktadır. Bu grubun adı Teşkilat-ı Mahsusa’dır. Rusya’da bulunduğu sürece Teşkilatı Mahsusa tarafından görevlendirilmiş ve gözü kapalı verilen görevi yerine getirmiştir.
Türk Ordusunun Batum seferine çetesi ile katılmış ve Örek tabyasının işgalini gerçekleştirerek askeri bir başarıya imza atmıştır. İstanbul’a döndüğünde Karadeniz’de takasının batması üzerine Sarıyer’e gitmiş, saklanmış ama bu defa MİM. MİM teşkilâtı tarafından bulunmuş ve kendisinden çete kurması ve Sarıyer köylerini kasıp kavuran Rum çetecileri ortadan kaldırması istenmiştir. Bu görevi yerine getirmiş ve bir iki ay içinde Sarıyer ve Beykoz’daki Rum çeteleri ortadan kaldırmayı başardıktan sonra tekrar Kefken’e dönmüştür. Kefken, Şile, Akçakoca. Ağva, Karasu ve civar köylerdeki çetecilerin temizlenmesi görevini de başarı ile yerine getirmiş, K.Ereğli’nin kurtuluşunu sağlayan iki Çeteden birinin başında bulunmuştur. Bu sıralarda milli mücadele başlamıştır. Çetesi ile milli mücadele katılması istenince kabul etmiştir. Çetesine eleman gerekir, kendisine verilen yetkiye dayanarak Rize’de bulunan Mataracı M. Ali Efendiye telgraf çekerek gönüllü bulunmasını, hapishanedeki mahkûmların da salıverilerek kendi emrine gönderilmesini istemiştir. Bu istek yerine getirilmiş, çetesinin sayısı 1800 e kadar ulaşmıştır. Anadolu’ya silah mühimmat gerekir, kendi ihtiyacı da vardır. İstanbul depolarından gizlice alınan silah ve mühimmatlar takalarla İnebolu, Karasu, Kefken’e ve K. Ereğli’ye taşınması işini organize etmiştir.
Çok büyük bir güç olan İpsiz Recep Reis, diğer çete reislerinin aksine Mustafa Kemal Paşa’nın isteği üzerine düzenliye orduya katıldı ve kendisine Milis Yüzbaşı rütbesi ve Sakarya Sahili Kumandanı görevi ile beraber emrine üç muvazzaf irtibat subayı verildi. I. İnönü, II. İnönü, Sakarya Savaşlarına katıldı. Sakarya Savaşında ağır yaralandı bu nedenle Büyük Taarruza katılan çetesinin başında bulunamadı, yerine Altıkanoğlu Mehmet Kaptan, Zekeriya Tiryaki, Tuzcuoğlu Halit Ağa görev yaptılar.
Büyük zaferden sonra Karasu’ya dönenen İpsiz Recep Reis, kendisine verilen yetki ile çete efradını terhis etti. 1800 kişilik çetesinden hayli şehit verdi, hayli yaralı ile çetesi eksik kaldı ama mutlu sona ulaşmakta büyük yarar sağladılar. Yanında sadece 40-50 kişi kaldı. Onlarda Karasu’ya yerleşip orada ev bark sahibi oldular.
Rizeli Milis Yüzbaşı İpsiz Recep Reis’in en önemli özelliği; namus düşkünü olması, haksızlığa isyan, kadın ve çocuklara yardım etmek, malını mülkünü, parasını pulunu fakirlerle veya güç durumda bulunan arkadaşları ile paylaşmak; az konuşmak, verdiği işin takibini sonuna kadar yapmak, başarana kadar işi devam ettirmekti. Ama onun en büyük özelliği “Ben çeteciğim, askerlik benim işim değil, askerlik mesleği asker olanların işidir” düşüncesi ile hareket edilerek, çetesinin düzenli orduya katılmasını kabul etmekti. İşte bu nedenledir ki; Büyük Kurtarıcı Mustafa Kemal’in takdirini kazanmıştır. Memleketi Rize’ye giderken Mustafa Kemal’i ziyaret etmiş bu ziyaret sırasında Mustafa Kemal kendisine EMİCE diye hitap ederek ona hak ettiği Onur’u bahşetmiştir.
Kitap belgesel roman olarak kaleme alındı. Ayrıntı ve dipnot bilgileri arka sayfalarda verildi. Ayrıca bolca konu ile ilgili fotoğraflar son sayfalarda yerini aldı. Hakkında yazılanlar, söylenenler ve bizzat kendisine ait anılara yer verildi.
Yakın tarihimiz, kuvayı milliye ve Türkiye’de çetecilik konusunda herkesin yararlanabileceği bir kitabı okurlarımla buluşturmanın huzuru içindeyim.
10.07.2011
1 Mart 2012 Perşembe
Sarıyer, Boğaziçi ve Marmara Denizinde Kılıç Balığı Avcılığı
Üç
tarafı denizle çevrili ülkemizde balık avcılığı hangi boyuttadır? Bunun henüz
kesin bir tespiti yapılmadığı bilinmektedir. Değişik türde balıklara sahip olan
denizlerimizdeki balık rezervi ne kadardır? Bu da bilinmemektedir. Oysa
gelişmiş ülkelerde; örneğin Norveç, İsveç, Japonya gibi ülkeler deniz ve balık
envanterini çıkarmış, buna göre hesaplarını yapmış ve balıkçıların ne kadar
avlanacağını kotaya bağlamışlardır. Buna göre balıkçıların istedikleri kadar
avlanmaları yasaktır ve yasağa uymalarının erdem olduğunu da bilirler.
Ülkemizde balıkçılık hoyratça yapılmaktadır. Hangi mevsimde, hangi ayda olursa
olsun, o mevsim, o ay veya günde, hangi tür balık varsa avlanma yoluna gidilir. Amaç;
balığı, balıkçılığı korumak ve geliştirmek değil, geçimi sağlamaktadır.
Balıkçılar çok balık avlanmayı, rahat geçinme ve çok kazanç elde etmek olarak
kabul eder. Çok balık; çok para ve yine denize yatırım yaparak daha güçlü takım
yaratma, daha elverişli ve modern cihazlara sahip olmak demektir.
Balıkçılarımız bunu bilir bunu yaparlar.
Uzun
yıllardan beri bazı balık türleri karasularımızdan kaybolup gitti.
Arada bulasın? Nerde ve ne zaman kaybolan nadide balıklar kendilerini
gösterecekler? Düşünceler, tahminler ve bitmeyen beklentiler!
Daha çok bekleriz ve daha çok düşünürüz! Kaybolan balık türleri ne beklemekle
gelir ve ne de düşünmekle elde edilir! Giden gitmiştir, kaybolan kaybolmuştur! Boğazın ve Marmara Denizinin nadide balığı kılıç artık
yoktur. Önce Boğaziçi’ni,
sonra Marmara Denizini terk etti. Ege
Denizini kendisine mesken tutan bu nadide balık halen Akdeniz’de
seyrediyor! Ama eskisi kadar bol değil!
Nefis lezzeti ile uskumru 1970’li yıllardan beri ortalarda
görülmüyor! Ne
oldu? Nasıl kaçtı? Nereye gitti? Orkinos neden Marmara Denizinden ve geçiş yolu olan
Boğazlara uğramaz oldu? Büyükdere koyu, Sarıyer ve Kireçburnu önlerinde avlanan Istakozlar neden
ortalıkta görünmüyor elli yıldan beri? Kökü mü kurudu? Ne oldu? Sardalye neden Boğaziçi’ne kadar gelmiyor
artık?
Bütün bunlar kayıp olanlar balıklar! Eski yıllara oranla torik, palamut,
çinekop, sarıkanat ,lüfer ve kofana da sırra kadem bastı! Lüferin azmanı
akya da görünmeyenlerden oldu! Arada bulasın! Hamsi bile boğaza girmiyor artık!
Eylül ayı, bir dediği zaman balık sezonu açılır. Dualarla tekneler yolcu edilir
balık avcılığına! Bütün beklenti bolca palamut, lüfer ve torik tutmaktır. Yeteri kadar av vermezse
tabiat ana o zaman balıkçıların yüzü gülmez, aşı pişmez, tayfası durmaz
kayıklarda, çeker giderler! Her ne kadar yeni yöntem tayfayı tutmak için maaş
veriliyorsa da balıkçı Reisi için önemli olan maaş vermek değil pay vermektir.
Bu yüzden reis balık avının bol olmasını ister. Karadeniz’de
ve Boğaziçi’nde palamut,
torik ve lüfercilik yeteri
kadar olmazsa, o mevsim balıkçılık olmadığı kabul edilir.
Balıkçılık denildiğinde çok geniş bir ailenin içine girilir. Bugün sadece
balıkçılığın bir kolundan bahsedeceğim. KILIÇCILIK!
Kılıç
balıkçılığı artık yapılmıyor! Kılıççılar da artık yok! Kılıç balıkçılığında
kullanılan malzemeler mağazalarda bir kenarda istiflenmiş ya da bir
köşeye atılmış, oradan yok olacağı zamanı beklemektedir. Eski reisler malzemelerine kıyamaz,
gelinlerin çeyiz saklaması gibi bir kenarda tutar ve saklar! Ama yeni reislerin
bu malzemelerle işi olmaz, ne işe yaradıklarını duymuşlardır ama nasıl
kullanıldıklarını öğrenmek bile istemezler! Yeni malzeme ve cihazlar için
yer aradıklarında “yahu ne işe yarar bunlar, bunların
zamanı geçti” der
ve göz önünden kaldırıp atarlarsa, büyüklerinin eskiye özlemi daha da artar.
Çünkü günümüz reisleri ve bugünkü balıkçılar o basit malzeme ve aletlerin ne
kadar önemli olduğunu kavramakta zorluk çeker…
Kılıç balığı avcılığı ağ ve zıpkınla yapılır. Ağla yapılanı
iki türlüdür. Gırgır ve akışla (uzatma).Gırgırla yapılan balıkçılıkta, reis
balığı gördüğünde, uzaktan balığın etrafında firdola dönerek ağı döker ve iki
kayık (alamana) baş başa geldiğinde ağ çekilerek balık avcılığı tamamlanırdı.
Ağ içinde balık kalmışsa kayıklara alınır ve satışa gönderilirdi. Gırgırla
yapılan avcılık yetmiş yıl kadar önce terk edildi ve sadece hatıralarda kaldı! O günleri yaşanların sayısı parmakla
sayılacak kadar az!
Kılıççılıkta ağ balıkçılığı terk edilip zıpkınla avcılık
başladı. Zıpkınla kılıç avcılığı Poyrazlıların icadıdır. Önce Poyrazköylü
balıkçılar bu işe başlamış ve devam ettirmişlerdir. Poyrazlıları Marmara
Adasının balıkçı köylü olan Çınarlı köylüler takıp ettiler.
Sonra diğer yerlerin balıkçıları…
Zıpkınla kılıç balıkçılığı baltabaş teknelerle yapılırdı.
Zaman zaman takalar da kullanılmasına rağmen, en uygun olanı baltabaş
teknelerdi. Teknelerin baş tarafından ileriye doğru 4-5 metrelik bir
kalas uzatılarak dip taraftan tekneye iyice bağlanır ve sağlamlaştırılır. İşin
ehli olan zıpkıncı kalasın en ucuna gider oturur ve avını bekler. Teknede en
fazla dört kişi bulunur. Biri dümeni kullanır ve tekneye kumanda eder, biri
yardımcı olarak kalır, biri dürbünle balık gözler, diğeri de zıpkıncıdır,
kalasın uçunda oturur ve zıpkını kullanacağı bekler.
Kılıççılıkta fazla bir malzeme ve alet
yoktur. Baltabaş veya bir başka tekne, gürgen ağacından 4-5 metrelik üç beş
zıpkın değneği, birkaç zıpkın, 100 – 150 metre 5 mm lik ip, bir kepçe,
bir kakıç malzeme olarak kılıç avcılığında yeterlidir.
Kılıççılık nisan ayının ilk haftasında
başlar haziranın sonuna kadar devam eder. Kılıççılıkta denizin rüzgârsız,
durgun ve dalgasız olması gerekir. Rüzgârlı ve dalgalı havalarda kılıççılık
yapılmaz. Boğaziçi’nde ağla, Marmara Denizinde ise zıpkınla kılıç
avlanır.
Zıpkıncı kalasın ucuna oturur ve bekler. Devamlı ayakta
duran dürbüncü de balık arar! Dürbünle bir mile yakın mesafeden balığı görür ve
dümenciye işaret eder. Dümenci tekneyi o tarafa yöneltir. Zıpkıncı da zıpkını,
zıpkın sırığına iyice yerleştirip elinde bekler. Tekne balığa yaklaştıkça
zıpkıncı balığı görür. Kılıç balığının yelesi (kanatları) durgun suda su yüzüne
çıkar ve balık denizi yara yara gider. Atış menziline gelindiğinde
zıpkıncı balığa zıpkını atar. İsabet ettirdiğinde balık canı yandığı için
olanca gücü ile kaçmaya, derinlere gitmeye başlar. Zıpkından kendisini
kurtaramaz. Zira zıpkının uç kısmının yan taraflarında gizli kulakları vardır,
kurtulmak istediğinde onlar açılır ve balığın hareketini önler. Yardımcı
elindeki ipi bırakır, balık kendi başına bir süre gider sonra durur. Balık
sakinleştikten sonra ip çekilir ve balık teknenin içine alınır. Tabii bir
balıkla yetinilmez, avcılığa devam edilir. Bir günde 15 ile 30 arasında balık
avlandığı olur!
Boğaziçi’nde kılıç balığı
genellikle 3 ile 150 kilo arasında olur. Seyrekte olsa 200 kilonun
üzerinde olanlara de rastlanır. Daha büyükler ise Ege ve Akdeniz’de görülür.
Kılıç balığı göç balığıdır. Havyarını dökmek üzere Marmara Denizinden
Karadeniz’e çıkar, göç eder (Anavasya), havyarını döker ve geri dönerek
(Kavavasya) tekrar Marmara denizine gider. Havyar balık olur ve dönüşe geçer.
İşte Boğaziçi’nde kılıç balıkçılığı böyle başlar. Havyar döken balık avlandığı
gibi, yavru kılıçlar da avlanır. Balığın göçten dönüşü ekimde başlar kasım ayı
sonuna kadar devam eder. Nisan-haziran aylarında kılıççılık rahatlıkla
yapılırken ekim-kasım aylarında yapılması zor hatta imkânsızdır. Çünkü deniz
dalgalı ve rüzgârlı olur, bu durum avcılığa elverişli değildir.
Günümüzde kılıç balığı yok! Bulana aşk olsun! Bulunsa da pahadan yanına
yaklaşılamaz. Neden kılıç balığı kayıplara karıştı? Bu konu üzerine akıl
yoranlar bulunmalıdır. Araştırılmalı ve bir çıkar yol, bir yöntem bulunmalı,
balığın Karadeniz ve Marmara denizinde tekrar üretilmesi yoluna
gidilmelidir.
Kılıççılık ya da kılıç balığı avcılığından bahsedildiği anda akla Poyrazköy
ve Poyrazköylü balıkçılar gelir.
Kılıç balığı avcılığı Poyrazköylülerin ana işidir. Kılıç avcılığı ağ ve
zıpkınla yapılır. Ağla yapılan avcılıkta gırgırcılık çoktan terk edildi. Ağla
akış yapılmak suretiyle yapılan kılıç avcılığı da uzun bir zamandan beri
yapılmıyor. Kılıç balığı avcılığında Poyrazköylülerin
üzerine yoktur. “Olmasına da imkân yoktur” derler. Araştırmalarımızda gördüm ki
kim söylemişse doğrusunu söylemiştir. Çünkü “Hayır” diyene rastlamadım.
Poyrazköylüler elbette ki sadece kılıç balığı avcılığı yapmıyorlardı. Torik,
palamut, lüfer, uskumru, hamsi, istavrit hangi balık varsa o balığın etrafında
dolanıp durur avlanırlar. Ama Poyrazköylüler için olmazsa olmazları Kılıççılıktı!
Kılıççılığın da zıpkınla yapılanı! Zıpkın avcılığında üzerine yoktu
poyrazlıların! Namlı zıpkıncıların piri de Torlak
Mustafa Reis’ti. Yokluk
zamanında her tür balık avına koşan Mustafa Reis sadece kendisini yetiştirmekle
kalmadı, çocuklarını da yetiştirdi. Torlak Niyazi, Torlak Nuri, Torlak Mehmet zıpkınla balık avlayan ve kılıç
balığını gördüğünde affetmeyen usta zıpkıncılardı. Bir
günde 25, 30 kılıç balığını zıpkınla avlayan Torlak Nuri Reis hala o günleri
hatırlayarak gün geçiriyor. Poyrazlı İsmail (Aktaş) yüz yaşa merdiven dayamış ama hala
zıpkınla kılıç balığı avladığı günlerin hasretini çekmekte “Ah o günler geri gelmez ki” demekten kendini geri
alamamaktadır. Ali Rıza Toker’i de yabana atmamak
gerekir. Aklını her zaman öne çıkararak, “telaş benimle eş olamaz” diyerek sanatı yapan ve
ustalaşanlardandır. Balığa zıpkını attığında gövdesine değil
kafasına atarak gövdesinin delinip zedelenmemesine dikkat edecek kadar ustaca
davranan ve bugün hala şöhretini devam ettiren bir büyük usta zıpkıncıydı. Elbettei Zamkinoz
Şerafettin de
unutulamaz. O da bu sanatın ustalarından biri olarak adım adım şöhret
basamaklarını tırmandı. Gaco’nun İsmail (Toker), Türk Osman’ın
Yaşar (Özer), İshak Türkmen, Muammer Türkmen, Dursun Ali Bakırcı, Rüştü Kan,
Hüseyin Kasarcı, Şekerin Mustafa, Kalafat İsmail, Kalafat Fazlı ve Fazlıoğlu
İsmail’de zıpkıncıların usta isimlerindendi.
Poyrazköy dışında zıpkıncı aranacak olsa bulunması zordur. Olsa da parmakla
sayılacak kadar az! Sarıyer Merkez’de en önemli zıpkıncı
Zangar’ın Ömer (Akın) dır. Balığı gördüğünde affetmeyenlerdendir. Şasırdım Bahri (Menekşe) motor sahibi değildi ama zıpkını Sürmene
bıçağı gibi kullanan bir genç usta idi. İş hayatına dışarıda devam etmeseydi
belki de çok iyi bir zıpkıncı olarak şöhret bulacaktı. Madenli
Rasimoğlu Mustafa ile
kardeşi Rasimoğlu Fahrettin de zıpkını çok iyi kullananlardandı.
Söyleşi yaptığımız Torlak Nuri Reis’ten
öğrendiğimize göre; Marmara Denizinden Ege ve Akdeniz’e
önemli sardalye göçü oldu. Kılıç balığı bu göçü yani sardalye balığını takip
ederek peşinden gitti ve bir daha dönüşü olmadı. Oldu ise de çok az oldu ve üremesi de
ortadan kalktı. Zira Kılıç balığı sardalyenin bol olduğu
yerlerde olur ve sardalye ile beslenir. Boğaziçi’nde sardalye
olmadığı biliniyor. O zaman göç eden ve uzun zamandır ortalardan kaybolan kılıç
balığını da görmek mümkün olmuyor. Tezgâhlarda görülen ve hayli pahalı
satılan kılıç balığı yerel balık değildir. Ege ya da
Akdeniz’den gelen balıktır. Bu balıklar Boğaziçi ve Marmara Denizinde tutulan
balığın lezzetini de vermez! Çünkü Ege ve Akdeniz’in suyu çok tuzludur.
Kılıç balığı avcılığı aynı zamanda ağla da yapılıyordu. Ağla
kılıç balığı avcılığı 1960’lı yılların sonuna kadar devam etti. Ağ ile yapılan
kılıç balığı avcılığı da Nisan ayında başlar, Eylül-Ekim ayı sonuna kadar,
müsait havalarda yapılır. Kılıç ağı çok açıkgözlü, 25 metre boyunda ve beş
metre genişliğindedir. En fazla 4 ya da 5 ağ birbirine bağlanır ve 100 veya 125
metrelik ağ yapılır. Ağlar kayığın kıç üstüne (kayığın kıç güvertesine) istif
edilir ve akış yerinde denize bırakılır. Ağın bir ucu uzun bir iple kayıktaki
balıkçıda bulunur.
Boğaziçi’nde akış yerleri bellidir. Poyraz ile
Garipçe arası ve kanal dikkate alınarak ağ denize atılır. Kanalın akıntısı ile
ağ Boğaziçi’ne doğru akar. Kayık takip eder. Bu akış sırasında geçen kılıç
balıkları ağa saplandığında, kurtulmak için çırpınır, çırpındıkça ağa sarılır.
Kayıkçı da balığın üzerine gider ve ağı çekerek balığı kayığa alır. Bu gibi
avlanmadan iki üç balık alındığı olduğu gibi, sabaha kadar devam eden iki üç
akışta bir balık alındığı da olur, hiç balık avlanılmadığı da olur. Poyraz-Garipçe
arasındaki akış Anadolu Kavağı ile Rumeli Kavağı açığında son bulur.
Anadolukavak ile Pazarbaşı arasında şamandıralar vardı. Tespih
gibi yan yana dizilirlerdi. Savaş zamanında iki yaka birleştirilerek
boğaz geçişe kapatılırdı. Şamandıraların
altından dibe doğru sarkan 8-10 metrelik çelik ağlar, savaş anında düşman
denizaltılarının geçişini önlemek içindi. Yani lüzumlu ve gerekliydi.
Şamandıralar böyle olunca akış şamandıralara gelmeden sona ererdi. Bu durum bir
yerde Poyrazlılara daha ileri gitmeyin demek gibi bir şeydi. Sonraki akış
yani diğer akış yeri ise şamandıralar geçildikten sonraki akış yeri olan Pazarbaşı ile Macar mevkii açıklarında ve yine kanaldan başlar Kireçburnu bazen de Tarabya önlerine kadar gelir.
Ağla
kılıç balıkçılığı da kolay değildir. Zor olanı sabaha kadar denizde beklemek,
akış üzerinde durmaktır. Ağla yapılan kılıç avcılığında kayıktakiler
kendilerine yeni dünyalar kurar, kurdukları dünyada yaşarlar. Alışkan olanlar
yani akşamcılar, zulaya attıkları içkisini; çerez, zeytin veya peynirini
oturağın bir kenarına koyar ve tek tek atarak kafasını bulur, kendi hayatını
yaşarlar!
Ağ balıkçılığında en ters şey, geçen gemilerin sorumsuzluğudur. Denizde bir
başka işle meşgul olup olmadığına dikkat etmezler. Oysa denizde ağını atan,
akışta olan kılıççılar vardır. Geminin veya herhangi bir büyük teknenin ağların
üzerinden geçmesi demek o balıkçıyı perişan etmek demektir, zira tüm sermayesi
bir küçük kayık ve üç beş ağdır. Geminin uskuru ağı birbirine dolar ve parçalar
çekip gider. Gemilerin dikkatini çekmek için; kayıktakiler tayfa ya da kayık
sahibi geminin üzerlerine doğru geldiğini görünce ve yaklaştığında bağırır;
“Ağğğğğğ var ağğğğğğğğğ”! Bu bağrışı tekrarlar dururlar.
Balık
avlayanlar balığını Sarıyer’de Taşiskele’ye
getirir ve mezatçı memurun pazarlaması üzerine satarak parasını alır. Fazla
balık varsa, daha iyi fiyat bulmak için sabahın erken saatinde balıkhaneye
gönderilerek satış yapılır. Satıştan elde edilecek para, iki kişilik kayıkta
dörde bölünür. Bir pay kayık payı, bir pay ağ payı, bir pay ağ sahibinin, bir
payda tayfanın olur.
Poyraz köy, Sarıyer Merkez, Sarıyer Maden, Kireçburnu ve
Anadoluhisarlı balıkçılar ağla kılıç balığı avcılığı yaparlar.
Ağla kılıç balığı avcılığı yapanlardan Sarıyerli balıkçılardan;
Ali Çavuş (Menekşe) ile ağabeyi Ömer Dayı (Menekşe) unutulmaz ustalardandı.
Balığa çıktıklarında ve ağı denize attıklarında sanki balıklar bu ikiliyi
mahcup etmemek için ağlarına takılmayı marifet sayar gibi dolanıp dururlardı
ağın etrafında ve kendilerini teslim ederlerdi bu ikiliye! Ali
Rıza Büyükdurmuş, İbrahim Keleş’le giderdi balığa. Yıllarca
birlikte oldu bu ikili. Boğaziçi’nin en büyük balığını tutmanın keyfini
sürdüler yıllarca. 250 kiloluk dev kılıç balığını sabuncu
iskelesine getirdiklerinde, göze ve nazara gelmemek için ellerini apış
aralarına getirmekten geri kalmadılar. Kel
Hakkı deyip
geçmemek gerekir. Madenli bu eski kurt balıkçı da kılıç ağcılarının
ustalarındadır. Yakaladığı 215 kiloluk balığı dostum
diyerek sevgili gibi kucaklayıp, rıhtıma yatıran balık adamıdır. Dondurmacı Hüseyin,
Hacıoğlu Maksut Reis (Ketenci), Madenli Şeref Reis, Madenli Kanlı Rıza, Madenli
Hakkı Reis kılıç
ağı ile balık avlamanın ne kadar zevkli bir iş olduğunu, saçları ağarana,
ayakları zorlanana kadar yaptıklarından anlaşılır. Balıkçıların
en kibarı Varyemez Mehmet de ayrı bir kılıççıdır. Kılıç ağını
attığında sabır taşı olur ve akış bitene kadar tek kelime etmeden beklemeyi
bilen biriydi. Yardımcısı Demir Baytar ile 135 kiloluk kılıç balığını sandalın
içine aldıklarında keyiflerine diyecek yoktu! Hacı Ömer ile Ağabeyi Yusuf Ağa (Uzger) da zaman zaman kılıç ağı atanlardandı. Yaban
Turubu Salih de
yabana atılmayan kılıççıdır. Mezeci Saim ile Fahrettin ve Dibek Recep ekibi de ağ ile kılıçbalığı avcılığı yapan
Sarıyerlilerden bir kaçıdır. Poyrazköy’den; Torlak Nuri, Tahir
Bakırcı, Bilal Bakırcı, Hakkı Suer, Şekerin Nuri ve Şaban Şenol’da ağla kılıç
balığı avcılığı yapan usta balıkçılardır.
Günümüzde
kılıç balıkçılığı diye bir balıkçılık yok! Yani balıkçı ağzıyla kılıççılık
yapılmıyor artık! Nedeni de kılıç balığının kendisini kaybettirmesi ve meydana
çıkmaması ve belki de yavaş yavaş neslinin tükenir duruma gelmesidir. Kılıç
balığı Marmara ve Boğaziçi’nden kaybolmasaydı, avcılığı devam eder
dururdu. Ama yanlış avlanma, deniz kirliliği, uskur sesleri kılıç balığının
kaybolmasının nedenlerinden bazılarıdır. Böyle olunca da kılıç balığı ve
kılıççılık sadece Sarıyerliler için değil, İstanbul ve bilhassa ülkemiz için
nostalji olmaktan öteye gitmez. Nostalji demek eskiyi yaşamak demektir.
Maalesef bu gidişle, eskiye hasret yaşayıp duracağız!
27.02.2012
İbrahim
BALCI
KAYNAKÇA
Sözlü
tarih çalışması:
1)
Nuri Torlak Reis
2)
İsmail Aktaş Reis
3)
Cüneyt Yardımcılar Ergün Reis
Demir
Baytar
19 Şubat 2012 Pazar
SARIYER DENİNCE BALIK! BALIK DENİNCE SARIYER!
Balık denince Sarıyer, Sarıyer denince balık gelir akla! Sarıyer, karşı komşusu Beykoz’la beraber balığın ipek yolu üzerindedir.
Palamut, torik, lüfer, orkinos, kalkan, levrek, hamsi, sardalye, uskumru, kolyos, kılıç gibi balıklar göçer (Anavasya) balıklardır.
Göçer balık olur da yerel balık olmaz mı? İstavrit, izmarit, tekir, iskorpit, mezgit, çaça, kırlangıç, gümüş, kaya, kefal da yerli balıklardır.
Göçer balıklar havyar dökmek için İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’in temiz sularına atar kendini. Havyarını döker, yemlenir ve aynı yolu takip ederek geri (Kavavasya) döner.
Göçer, yani yaylaya giden balığın ne kadarı geri döner, ne kadarı avlanır bilinmez! Zira balık, ne hali ile olursa olsun (sayı, boy, kilo) ölçü ve ayar tutmaz. Çünkü denizananın sırrıdır bu! Deniz de baba yiğitler gibi “Ser verir, sır vermez”. İlân edilir “On iki santimden küçük hamsi tutulması yasaktır” diye! Hangi reis bir elinde metre, bir elinde fenerle deniz dibine dalıp da hamsiyi ölçer? Böyle olsaydı, yani balıklarla konuşan, onları ölçüp biçen reisler olsaydı, balık nesli boğazda tükenir duruma gelir miydi?
Göçer balık boğazın temiz suyolunu takip ederek ilerler. Yasakçılar; yani trolcularla voliciler peşine takılmaz, kendileri de “Dalyana uğrayalım” (!) demezlerse Karadeniz’e çıkmış veya Karadeniz’den sağ ve salim dönmüş olurlar!
Balıkçılık mesleği kendi içinde çeşitlilik gösterir. Bu meslek, balıkçı teknesi ya da kayığı hareket etmeden yani demir üzerinde iken yapılabildiği gibi, denizde sürekli dolaşarak da yapılabilir! Hiç hareket etmeden yapılan balıkçılığa “Dalyancılık”, demir üzerinde ve lüks lambası yakılarak yapılan da lüfer oltacılığıdır. Dalyanlar ve lüks lambası ile yapılan lüfercilik, yirmi otuz yıl öncesine kadar Boğaziçi’ne güzellikler katardı.
Çok dolaşmadan yapılan küçük ağ balıkçılığı ise kendi başına buyruk hareket etmek isteyenlerin işidir. Küçük ağ balıkçıları kadercidirler; kendileri tutar, satar ve geçimlerini temin için yaşam savaşlarını sürdürürler.
Dalyancılık durağandır, hareket etmeden yapılır. Sarıyer ile Beykoz için çok önemlidir. Dalyan yerleri asırlar önce belirlenmiştir. Dalyan yerleri sahiplidir ve belli bir ücret ödenerek tapuları alınmıştır. Ancak bazı kuralları vardır. Dalyan yerlerine üç veya beş yıl dalyan kurulmazsa, dalyan özelliğini kaybediyor ve sahibinin elinden çıkıyor. Dalyanlar her yıl aynı yerde kurulur. Dalyan kurulunca açık bırakılan ağza yakın direğe bekçi (görevli tayfa) çıkarak oturur, bekler. Açık bırakılan ağızdan balık sürülerinin dalyanın içine girmesini takip eder. Takip saatlerce sürebilir. Bekçi nöbette olduğu sürece hayal âleminde yaşayarak yenidünyalar kurar kendine! Mal –mülk sahibi olur, evlenir, çoluk çocuğu olur; büyütür, okutur, adam eder, evlendirir; torun sahibi olur. Afacan torunlarını sevip okşar! Gözleri dalar, atar kendisini salaş bir meyhaneye piyizlenerek efkâr dağıtır! Kendine geldiğinde bütün düşüncelerinin sigara dumanı gibi savrulup gittiğini görür; ana avrat küfreder, sayıp söver!
Dalyancılık deyip geçmemeli; dillere destan olan eski Kilyos Dalyanı unutulsa da Balıkçılık Nazırı Ali Rıza Bey ile İstanbul Balıkhane Eski Müdürü Karekin Deveciyan Efendi balıkçılık dalındaki büyük incelemeleri asla unutulmaz. Bu iki usta balıkçılık uzmanı yazıp yayınladıkları unutulmayacak eserlerle hem dalyanları ve hem de balık ve balıkçılığı günümüze kadar taşıdılar.
Boğazın iki yakasında çok büyük dalyanlar vardı. Anadolu yakasında Beykoz ve Filburnu dalyanları halen işlevini sürdürüyorlar. Sarıyer kıyısına göz attığımızda pek çok dalyan ismi ile karşılaşırız. Örneğin; Büyükdere Dalyanı, Bülbül Dalyanı, Pazarbaşı Dalyanı, Bülyükliman Dalyanı, Karataş (Mavramoloz) Dalyanı ve Bağlaraltı Dalyanı arka arkaya dizilir. Dizilir ama faaliyette olan sadece Bağlaraltı dalyanıdır. Dalyanların özellikleri kuruldukların yerin/mevkiin isimleri ile anılır olmalarıdır.
Günümüzde hala canlılığını koruyan ve işlevini sürdüren dalyanlar var. Bağlaraltı, Beykoz ve Filburnu dalyanları gibi… Ömer Ağatan, Ahmet Merter, İsmail Dalyancı, Kamil Filburnu, ve Sabih Bey gibi büyük dalyancılar yok artık. Hepsi yıllar önce son yolculuklarına çıktılar. Efsane dalyancılardan sadece İbrahim Menekşe direniyor yaşama! Yüz yaşa geldi gelecek!
Dalyan sahipleri kadar reisleri de önemlidir. Yeniköylü Sokrati Reis, Yenimahalleli Andriko Reis, Poyrazlı Adem Reis, Madenli Tahir Reis (Akçağlar), hayattan ayrılsalar da şöhretlerini devam ettiriyorlar! Rumelifinerli İbrahim Reis (Menekşe) “Dalya” demeye yakın! Yaşı ve şöhretli ile yaşayan dalyan reislerinin en yaşlısı! Her ne kadar yıllarca önce emekli oldu ise de yeri boş kalmadı. Oğlu Akber (Ekber) babası İbrahim Reisi aratmıyor!
Balıkçılık teknolojisinin korkunç bir hızla gelişmesi boğaz balıkçılığına büyük darbe vurdu. Artık Beykoz dalyanına kalkan, Bülbül dalyanına orkinos girmiyor! Aslında Kalkan balığı dalyan balığı değil ama söyleyen söylemiş ya mesele yok! Orkinos dalyanı olarak nam salan Bülbül dalyanını ve rıhtıma sıralanan orkinosları insanlar seyreder geçerdi. Alıcıları ise daha çok gayri Müslimler ile yabancı elçilik mensupları idi. Demek ki tadını da onlar biliyormuş! Balıkçılığı öğretenler, bu balığın yemesini doğru dürüst öğretmemişler!
Deniz kirliliği, yanlış avlanma ve deniz trafiğinin yoğunluğu balığa rahat yüzü göstermediğinden uskumru, kolyos, kılıç balığı kaybolup gitti. Artık Poyraz açıklarından başlayıp, Kavak önlerine; Kavak önlerinden başlayıp Tarabya önlerine kadar yapılan kılıç balığı akışları da yok! Tabii, kılıç ağını atan ve takip eden balıkçıların “Ağ var ağğğğ” bağrışları da yok! Elinde zıpkın, yüzen balığa saplamak için kalas üzerinde bekleyen zıpkıncılar da yok! Bunlar olmayınca da Torlak Niyazi, Ali Rıza Toker, Zamkinos Şerafattin ve Şekerin Nuri gibi kılıççılar da yok! Her ne kadar Poyrazlı İsmail Dayı yaşıyorsa da balığın peşinden gidecek hali yok; varsayalım ki gücü yerinde ama ortada balık yok! Böylece rahatlıkla artık Boğaziçi’nde zıpkıncı yok diyebiliriz ve ekleriz: Yetişmesine de imkân yok! Çünkü Kılıç yıllardır kayıplarda, Marmara denizinde ve Boğazda boy göstermiyor! Kalkan balığı ise kayıplarda! Avlanmak için Rusya, Romanya ve Bulgaristan karasularına yolculuk yapılıyor!
Sahil boyu rıhtımlarda kepçe ile torik, palamut, istavrit, hamsi, kefal, gümüş, çinekop avlanamıyor! Nesilleri kurumadı ise de o bolluk, o bereket yok! Ya da o beceri kaybedildi! Elli yaşı devirenlerin gözleri Saçmacıları arar oldu! Sarıyer’in Kumsalından Büyükdere girişine kadar rıhtım boyu sabahın erken saatlerinde icra-i sanat eyleyen saçmacılar da yok! Saçmalarını evin bir köşesine asıp bırakmışlardır ama kullananı yoktur ki meydana çıkmazlar! Saçmacılık deyip geçmemek gerek! Zevkli bir işti! Balığın kökünü kazımaz ama tutanı doyuracak kadar yem verirdi!
İlmi gözlem yapıldığında “Yanlış balıkçılık” yapıldığı, “Yanlış avlanma” ile de balık neslinin tüketildiği anlaşılmasına anlaşılıyor da bir türlü bu yanlışlıktan dönülmüyor, bu büyük yanlışlık terk edilmiyor! Bırakın terk edilmeyi inatla devam ettiriliyor! Zira para denen meret her kapıyı açıyor, böyle olunca da olan ülke balıkçılığına oluyor!
Tarihin derinliklerinde kaldı o günler. Boğaziçi’nin belirli yerlerinde demirleyen sandallardaki lüks lambalarının ışığı altında lüfer avlanıp demlenenleri görmek de yok! Oltasını derin sulara bıraktığı zaman kulağı kirişte bekleyen oltacı sayısı da azaldı. İstinye’de, yeniköy’de, Tarabya’da. Kireçburnu’nda varsa da onlarda darbe üstüne darbe yiyorlar! Kireçburnu esnafı az bucuk iyi. İstinye koyu marina yapılması için kiralandı. Keza Tarabya koyu da gözden çıkarılmış olacak ki özel teşebbüse kiralandı marina yapılacak! Hiç düşünülmedi buradaki küçük balıkçı esnafı ne olacak? Denizde olta balıkçılığı yaparak geçimlerini sağlayan bu sanat erbabını kale alan bile yok! Yeniköy’ün akıntısında saatlerce soğuk yiyen bu esnafa yazık değil mi?
Havaya baktığında rüzgârın ne yönden ve ne zaman eseceğini balıkların “durak” yapacakları yerleri bilen anlı şanlı reisler de yok! Şaban Reis, Ameşin Şakir Reis, Ananın Ferhat Reis, Paşa Reis, Aziz Reis, Mamati Hüseyin Rais, Zekeriya Reis, Osman Reis, Şevki Reis, Paços Hasan Reis, Habib Reis, Karaman Reis, Yakup Reis, İsmail Reis, İbrahim Reis, Naim Reis, Cüneyt Reis, Bahtiyar Reis, Cemil Reis ve diğerleri… Her biri deniz kurdu olan bu reislerin yerini; teknolojiyi çok iyi kullanan yeni yetme, cin bakışlı, ufku geniş çocukları veya torunları aldı. Yeni reisler; taka, baltabaş, karpuzkıç gibi onbeş onaltı metrelik ahşap tekneleri; kırk, kırkbeş ve elli metre büyüklükte saç teknelere taşıdılar… Dört, beş çifteli alamana kayıklarını önce ağaç, sonra saç, daha sonra da krom bota dönüştürdüler! Yeni reisler gözle balık tarama yerine pusulaları, satalayları, değişik güçte radarları kullanır oldular.
Balıkçılık ve balık, akla Sarıyer’i getirir! Balık tutulur ve satışa sunulur. Taze balık yemenin keyfine varmak isteyeceklerin gidecekleri adres ve son durakları Sarıyer’dir. Kaba bir hesapla Sarıyer’de iki yüz restaurant varsa bunun yüz elliden fazlası balık restaurantıdır.
Damak tadına düşkün olanların koştukları yerdir Sarıyer. Yakın zamana kadar siyasetin, sosyetenin ve iş dünyasının nabzı Urcan Balık Lokantasında atardı. Liman kenarına sıralanmış balık restaurantları hizmete devam ediyor. Rumelikavak hafta sonları elliye yakın balık lokantası ve midyecisi ile binlerce insana kucak açıyor. Denir ki: Karşılıklı iki Kavak (Rumelikavak ve Anadolukavak) birbirleriyle yarışıyor. Kireçburnu, Tarabya hizmete yelken fora ederken, Yeniköy, İstinye ve bilhassa Rumelihisar “Beni geçmeyin” der gibidir.
Kafasına esip de “Haydi bir balık yiyelim” diyen damakçılara, Rumelifener, Garipçe, Kilyos ve Uzunya’daki balık lokantaları hem tadımlık ve hem de doyumluk olarak en nefis balık yemeklerini sunar…
Balıkçılık Sarıyer’de sanayidir denilse yeridir. En büyük balıkçı köylerinden biri Rumelifeneri’dir. Bunu Rumelikavak, Garipçe, Yenimahalle, Sarıyer merkez, Büyükdere; Anadolu yakasında Poyraz, Anadolufeneri, Anadolukavağı, Beykoz takip eder!
Balıkçılık Sarıyer için bir iş koludur. Binlerce insan “Heya mola” sesleriyle uyuyup uyanmış, kese doldurup kese boşaltmıştır. İleriye doğru adım atmış, atmaya devam etmektedir.
Deniz ana; ihanete uğramadıkça Sarıyer’imizin balığı bol ve leziz olacak, gelenler balığın iyisini doyasıya yemenin zevkine varacak; balık denilince Sarıyer, Sarıyer denilince de balığın akla geldiğini anlayıp kabulleneceklerdir.
Sarıyer sahillerine inip münasip bir yere oturanlar, iyot ve balık kokusu ile haşır neşir olamıyorsa; şair şiir karalamıyor, yazarlar kalemine sarılamıyorsa; ressamlar palet kullanamıyor, fırça sallayamıyorsa; yavuklular birbirlerinin gözlerinin içine baka baka sahil boyu dolaşamıyorsa; yaşlılar günün yorgunluğunu deniz kenarında bir bankta oturup atamıyorsa; yaşlı, genç, çocuk, hanım ve erkek sahil boyunda yüzemiyorsa BOĞAZİÇİ NOSTALJİ olmuş demektir.
12.02.2012
Palamut, torik, lüfer, orkinos, kalkan, levrek, hamsi, sardalye, uskumru, kolyos, kılıç gibi balıklar göçer (Anavasya) balıklardır.
Göçer balık olur da yerel balık olmaz mı? İstavrit, izmarit, tekir, iskorpit, mezgit, çaça, kırlangıç, gümüş, kaya, kefal da yerli balıklardır.
Göçer balıklar havyar dökmek için İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’in temiz sularına atar kendini. Havyarını döker, yemlenir ve aynı yolu takip ederek geri (Kavavasya) döner.
Göçer, yani yaylaya giden balığın ne kadarı geri döner, ne kadarı avlanır bilinmez! Zira balık, ne hali ile olursa olsun (sayı, boy, kilo) ölçü ve ayar tutmaz. Çünkü denizananın sırrıdır bu! Deniz de baba yiğitler gibi “Ser verir, sır vermez”. İlân edilir “On iki santimden küçük hamsi tutulması yasaktır” diye! Hangi reis bir elinde metre, bir elinde fenerle deniz dibine dalıp da hamsiyi ölçer? Böyle olsaydı, yani balıklarla konuşan, onları ölçüp biçen reisler olsaydı, balık nesli boğazda tükenir duruma gelir miydi?
Göçer balık boğazın temiz suyolunu takip ederek ilerler. Yasakçılar; yani trolcularla voliciler peşine takılmaz, kendileri de “Dalyana uğrayalım” (!) demezlerse Karadeniz’e çıkmış veya Karadeniz’den sağ ve salim dönmüş olurlar!
Balıkçılık mesleği kendi içinde çeşitlilik gösterir. Bu meslek, balıkçı teknesi ya da kayığı hareket etmeden yani demir üzerinde iken yapılabildiği gibi, denizde sürekli dolaşarak da yapılabilir! Hiç hareket etmeden yapılan balıkçılığa “Dalyancılık”, demir üzerinde ve lüks lambası yakılarak yapılan da lüfer oltacılığıdır. Dalyanlar ve lüks lambası ile yapılan lüfercilik, yirmi otuz yıl öncesine kadar Boğaziçi’ne güzellikler katardı.
Çok dolaşmadan yapılan küçük ağ balıkçılığı ise kendi başına buyruk hareket etmek isteyenlerin işidir. Küçük ağ balıkçıları kadercidirler; kendileri tutar, satar ve geçimlerini temin için yaşam savaşlarını sürdürürler.
Dalyancılık durağandır, hareket etmeden yapılır. Sarıyer ile Beykoz için çok önemlidir. Dalyan yerleri asırlar önce belirlenmiştir. Dalyan yerleri sahiplidir ve belli bir ücret ödenerek tapuları alınmıştır. Ancak bazı kuralları vardır. Dalyan yerlerine üç veya beş yıl dalyan kurulmazsa, dalyan özelliğini kaybediyor ve sahibinin elinden çıkıyor. Dalyanlar her yıl aynı yerde kurulur. Dalyan kurulunca açık bırakılan ağza yakın direğe bekçi (görevli tayfa) çıkarak oturur, bekler. Açık bırakılan ağızdan balık sürülerinin dalyanın içine girmesini takip eder. Takip saatlerce sürebilir. Bekçi nöbette olduğu sürece hayal âleminde yaşayarak yenidünyalar kurar kendine! Mal –mülk sahibi olur, evlenir, çoluk çocuğu olur; büyütür, okutur, adam eder, evlendirir; torun sahibi olur. Afacan torunlarını sevip okşar! Gözleri dalar, atar kendisini salaş bir meyhaneye piyizlenerek efkâr dağıtır! Kendine geldiğinde bütün düşüncelerinin sigara dumanı gibi savrulup gittiğini görür; ana avrat küfreder, sayıp söver!
Dalyancılık deyip geçmemeli; dillere destan olan eski Kilyos Dalyanı unutulsa da Balıkçılık Nazırı Ali Rıza Bey ile İstanbul Balıkhane Eski Müdürü Karekin Deveciyan Efendi balıkçılık dalındaki büyük incelemeleri asla unutulmaz. Bu iki usta balıkçılık uzmanı yazıp yayınladıkları unutulmayacak eserlerle hem dalyanları ve hem de balık ve balıkçılığı günümüze kadar taşıdılar.
Boğazın iki yakasında çok büyük dalyanlar vardı. Anadolu yakasında Beykoz ve Filburnu dalyanları halen işlevini sürdürüyorlar. Sarıyer kıyısına göz attığımızda pek çok dalyan ismi ile karşılaşırız. Örneğin; Büyükdere Dalyanı, Bülbül Dalyanı, Pazarbaşı Dalyanı, Bülyükliman Dalyanı, Karataş (Mavramoloz) Dalyanı ve Bağlaraltı Dalyanı arka arkaya dizilir. Dizilir ama faaliyette olan sadece Bağlaraltı dalyanıdır. Dalyanların özellikleri kuruldukların yerin/mevkiin isimleri ile anılır olmalarıdır.
Günümüzde hala canlılığını koruyan ve işlevini sürdüren dalyanlar var. Bağlaraltı, Beykoz ve Filburnu dalyanları gibi… Ömer Ağatan, Ahmet Merter, İsmail Dalyancı, Kamil Filburnu, ve Sabih Bey gibi büyük dalyancılar yok artık. Hepsi yıllar önce son yolculuklarına çıktılar. Efsane dalyancılardan sadece İbrahim Menekşe direniyor yaşama! Yüz yaşa geldi gelecek!
Dalyan sahipleri kadar reisleri de önemlidir. Yeniköylü Sokrati Reis, Yenimahalleli Andriko Reis, Poyrazlı Adem Reis, Madenli Tahir Reis (Akçağlar), hayattan ayrılsalar da şöhretlerini devam ettiriyorlar! Rumelifinerli İbrahim Reis (Menekşe) “Dalya” demeye yakın! Yaşı ve şöhretli ile yaşayan dalyan reislerinin en yaşlısı! Her ne kadar yıllarca önce emekli oldu ise de yeri boş kalmadı. Oğlu Akber (Ekber) babası İbrahim Reisi aratmıyor!
Balıkçılık teknolojisinin korkunç bir hızla gelişmesi boğaz balıkçılığına büyük darbe vurdu. Artık Beykoz dalyanına kalkan, Bülbül dalyanına orkinos girmiyor! Aslında Kalkan balığı dalyan balığı değil ama söyleyen söylemiş ya mesele yok! Orkinos dalyanı olarak nam salan Bülbül dalyanını ve rıhtıma sıralanan orkinosları insanlar seyreder geçerdi. Alıcıları ise daha çok gayri Müslimler ile yabancı elçilik mensupları idi. Demek ki tadını da onlar biliyormuş! Balıkçılığı öğretenler, bu balığın yemesini doğru dürüst öğretmemişler!
Deniz kirliliği, yanlış avlanma ve deniz trafiğinin yoğunluğu balığa rahat yüzü göstermediğinden uskumru, kolyos, kılıç balığı kaybolup gitti. Artık Poyraz açıklarından başlayıp, Kavak önlerine; Kavak önlerinden başlayıp Tarabya önlerine kadar yapılan kılıç balığı akışları da yok! Tabii, kılıç ağını atan ve takip eden balıkçıların “Ağ var ağğğğ” bağrışları da yok! Elinde zıpkın, yüzen balığa saplamak için kalas üzerinde bekleyen zıpkıncılar da yok! Bunlar olmayınca da Torlak Niyazi, Ali Rıza Toker, Zamkinos Şerafattin ve Şekerin Nuri gibi kılıççılar da yok! Her ne kadar Poyrazlı İsmail Dayı yaşıyorsa da balığın peşinden gidecek hali yok; varsayalım ki gücü yerinde ama ortada balık yok! Böylece rahatlıkla artık Boğaziçi’nde zıpkıncı yok diyebiliriz ve ekleriz: Yetişmesine de imkân yok! Çünkü Kılıç yıllardır kayıplarda, Marmara denizinde ve Boğazda boy göstermiyor! Kalkan balığı ise kayıplarda! Avlanmak için Rusya, Romanya ve Bulgaristan karasularına yolculuk yapılıyor!
Sahil boyu rıhtımlarda kepçe ile torik, palamut, istavrit, hamsi, kefal, gümüş, çinekop avlanamıyor! Nesilleri kurumadı ise de o bolluk, o bereket yok! Ya da o beceri kaybedildi! Elli yaşı devirenlerin gözleri Saçmacıları arar oldu! Sarıyer’in Kumsalından Büyükdere girişine kadar rıhtım boyu sabahın erken saatlerinde icra-i sanat eyleyen saçmacılar da yok! Saçmalarını evin bir köşesine asıp bırakmışlardır ama kullananı yoktur ki meydana çıkmazlar! Saçmacılık deyip geçmemek gerek! Zevkli bir işti! Balığın kökünü kazımaz ama tutanı doyuracak kadar yem verirdi!
İlmi gözlem yapıldığında “Yanlış balıkçılık” yapıldığı, “Yanlış avlanma” ile de balık neslinin tüketildiği anlaşılmasına anlaşılıyor da bir türlü bu yanlışlıktan dönülmüyor, bu büyük yanlışlık terk edilmiyor! Bırakın terk edilmeyi inatla devam ettiriliyor! Zira para denen meret her kapıyı açıyor, böyle olunca da olan ülke balıkçılığına oluyor!
Tarihin derinliklerinde kaldı o günler. Boğaziçi’nin belirli yerlerinde demirleyen sandallardaki lüks lambalarının ışığı altında lüfer avlanıp demlenenleri görmek de yok! Oltasını derin sulara bıraktığı zaman kulağı kirişte bekleyen oltacı sayısı da azaldı. İstinye’de, yeniköy’de, Tarabya’da. Kireçburnu’nda varsa da onlarda darbe üstüne darbe yiyorlar! Kireçburnu esnafı az bucuk iyi. İstinye koyu marina yapılması için kiralandı. Keza Tarabya koyu da gözden çıkarılmış olacak ki özel teşebbüse kiralandı marina yapılacak! Hiç düşünülmedi buradaki küçük balıkçı esnafı ne olacak? Denizde olta balıkçılığı yaparak geçimlerini sağlayan bu sanat erbabını kale alan bile yok! Yeniköy’ün akıntısında saatlerce soğuk yiyen bu esnafa yazık değil mi?
Havaya baktığında rüzgârın ne yönden ve ne zaman eseceğini balıkların “durak” yapacakları yerleri bilen anlı şanlı reisler de yok! Şaban Reis, Ameşin Şakir Reis, Ananın Ferhat Reis, Paşa Reis, Aziz Reis, Mamati Hüseyin Rais, Zekeriya Reis, Osman Reis, Şevki Reis, Paços Hasan Reis, Habib Reis, Karaman Reis, Yakup Reis, İsmail Reis, İbrahim Reis, Naim Reis, Cüneyt Reis, Bahtiyar Reis, Cemil Reis ve diğerleri… Her biri deniz kurdu olan bu reislerin yerini; teknolojiyi çok iyi kullanan yeni yetme, cin bakışlı, ufku geniş çocukları veya torunları aldı. Yeni reisler; taka, baltabaş, karpuzkıç gibi onbeş onaltı metrelik ahşap tekneleri; kırk, kırkbeş ve elli metre büyüklükte saç teknelere taşıdılar… Dört, beş çifteli alamana kayıklarını önce ağaç, sonra saç, daha sonra da krom bota dönüştürdüler! Yeni reisler gözle balık tarama yerine pusulaları, satalayları, değişik güçte radarları kullanır oldular.
Balıkçılık ve balık, akla Sarıyer’i getirir! Balık tutulur ve satışa sunulur. Taze balık yemenin keyfine varmak isteyeceklerin gidecekleri adres ve son durakları Sarıyer’dir. Kaba bir hesapla Sarıyer’de iki yüz restaurant varsa bunun yüz elliden fazlası balık restaurantıdır.
Damak tadına düşkün olanların koştukları yerdir Sarıyer. Yakın zamana kadar siyasetin, sosyetenin ve iş dünyasının nabzı Urcan Balık Lokantasında atardı. Liman kenarına sıralanmış balık restaurantları hizmete devam ediyor. Rumelikavak hafta sonları elliye yakın balık lokantası ve midyecisi ile binlerce insana kucak açıyor. Denir ki: Karşılıklı iki Kavak (Rumelikavak ve Anadolukavak) birbirleriyle yarışıyor. Kireçburnu, Tarabya hizmete yelken fora ederken, Yeniköy, İstinye ve bilhassa Rumelihisar “Beni geçmeyin” der gibidir.
Kafasına esip de “Haydi bir balık yiyelim” diyen damakçılara, Rumelifener, Garipçe, Kilyos ve Uzunya’daki balık lokantaları hem tadımlık ve hem de doyumluk olarak en nefis balık yemeklerini sunar…
Balıkçılık Sarıyer’de sanayidir denilse yeridir. En büyük balıkçı köylerinden biri Rumelifeneri’dir. Bunu Rumelikavak, Garipçe, Yenimahalle, Sarıyer merkez, Büyükdere; Anadolu yakasında Poyraz, Anadolufeneri, Anadolukavağı, Beykoz takip eder!
Balıkçılık Sarıyer için bir iş koludur. Binlerce insan “Heya mola” sesleriyle uyuyup uyanmış, kese doldurup kese boşaltmıştır. İleriye doğru adım atmış, atmaya devam etmektedir.
Deniz ana; ihanete uğramadıkça Sarıyer’imizin balığı bol ve leziz olacak, gelenler balığın iyisini doyasıya yemenin zevkine varacak; balık denilince Sarıyer, Sarıyer denilince de balığın akla geldiğini anlayıp kabulleneceklerdir.
Sarıyer sahillerine inip münasip bir yere oturanlar, iyot ve balık kokusu ile haşır neşir olamıyorsa; şair şiir karalamıyor, yazarlar kalemine sarılamıyorsa; ressamlar palet kullanamıyor, fırça sallayamıyorsa; yavuklular birbirlerinin gözlerinin içine baka baka sahil boyu dolaşamıyorsa; yaşlılar günün yorgunluğunu deniz kenarında bir bankta oturup atamıyorsa; yaşlı, genç, çocuk, hanım ve erkek sahil boyunda yüzemiyorsa BOĞAZİÇİ NOSTALJİ olmuş demektir.
12.02.2012
3 Aralık 2011 Cumartesi
KİMİ BOĞDURULDU, KİMİ İDAM EDİLDİ.KİMİ DE...

Her şey Osmanlı İmparatorluğunun devamı için yapıldı. Tahttan indirilenler, boğdurulanlar, idam edilenler, parçalanarak öldürülenler…
Osmanlı İmparatorluğunun devamı böyle sağlandı. Tek çıkar yol kabul edildi boğdurmalar, öldürmeler, idamlar, katledilmeler…
Devletin bekası duygu ve acıma hislerinin terki ile sağlanır düşüncesinden yola çıkanlar, kendilerince belki de doğru yaptılar. Acıma duygularını terk ettiler ve gözyaşlarını içlerine akıtsa bile gözlerini kırpmadan, sonradan pişmanlık duysalar da rakip gördüklerini boğdurttular, öldürttüler; boğdurtmaya, öldürtmeye devam ettiler. Böyle olmasaydı kardeş kavgası, aşiretler, boylar ve beylikler arasındaki vuruşmalar devletin erken çökmesine, hatta bölünmesine neden olabilirdi tercihini yapmışlardır.
İmparatorluğun devamı için yasaların uygulanması, kurallara uyulması, görenek ve geleneklerin terk edilmemesi gerekiyordu. Osmanlılar, Selçuklu devleti içinde bir aşiretti. 400 çadır ve 3 bin nüfuslu bir aşiret. Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyundandı. Selçuklu Devletinin sonu gelmiş, aşiretler beylikler halinde yeni bölgesel devletler kurma çabası içine girmişlerdi. Devlet için uğraşanlardan biri de aşiretinin başında bulunan Ertuğrul Bey’di. Ertuğrul Bey’in 93 yaşında ölmesi (1298) ile aşirette iktidar mücadelesi başladı ve aşiret beyliği için iki aday ortaya çıktı. Dündar Bey ve Ertuğrul Bey’in oğlu Osman (Kara Osman)… Aşiretin en yaşlı erkek üyesi olması nedeni ile Dündar Bey aşirete Bey seçilmek istiyordu. Fakat aşiret içinde bir grupta Ertuğrul Bey’in oğlu Osman’ı Bey olarak görmek istiyordu. İki önemli isim arasında ittifak sağlanamadı ama Dündar Bey, Bey olmak için ısrarcı olmadı ve Osman’ın aşiret Bey’i olmasını kabul etti. Ama bu kabulde kaldı. Başa geçen Osman Bey bir fırsatını bulup amcası Dündar Bey’i öldürttü (1298). İşte Osmanlılarda öldürmeler böyle başladı, devam etti.
Oysa aşiret için o yıllara kadar yöneten ve yönetecek olanların öldürülmesi diye bir kural ve yasa yoktu. Eski dönemlerde Moğol İmparatorluğunda Cengiz Han Yasasında, Han’ın isteklerine karşı gelen, devlet aleyhine iş yapanların öldürülmesi emrini vermek vardı. Suçu işleyen ya da ihaneti yapan Hanedandan biriyse, ya da üst düzeyde bir Han görevlisi ise kanından yere bir damla kan damlamayacak şekilde öldürülmesi yazılıydı.
Türkleşmiş olan Moğollarda bu uygulama devletin devamı için çok gerekli görülüyordu. Üstelik Han “Tanrının yeryüzündeki gölgesi” kabul ediliyordu. Yani çok mukaddes bir varlıktı! O halde kanları da kutsaldı! Kutsal kanın yerlere akıtılması utanç verici, ayıp ve küçük düşürücü, hatta hakaret içeren bir şeydi!
Moğol Türklerinde Cengiz Han döneminde başlayan bu uygulama uzun yıllar devam etti ve nihayet Osmanlılarda da görüldü ve uygulandı. Türk boylarından biri olan Kayı boyunun bir kolu olan Osmanlı aşireti elbette ki Türklerin yasa, kural ve adetlerini biliyorlardı. İşte bu nedenle olacak ki gerekli görüldüğünde aynı yola başvuruldu. Aşiret Bey’lik ve sonra devlet olunca iktidar kavgaları başladı; boğdurmalar, öldürmeler, idamlar yasalaştırıldı.
Beylikte, Beylik için rekabetin ortadan kaldırılması isteği ilk öldürülme olayını getirdi. Sonrada boğmalar, idamlar devam edip durdu.
Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunda aşiret lideri olan Ertuğrul Gazi ayrı tutulursa, Beylik ve imparatorluk olarak iki dönem yaşanacak, Osman Bey ile kuruluşu başlayan İmparatorluk Orhan ve Murat Beylerle devam etti. Murat Bey’den sonra devamlı büyüyen Beylik yerine İmparatorluk oturdu.
Osmanlılarda 3 Bey ile 33 Sultan/Padişah görev üstlendiler. Tamamı 36 kişi hepsine birden Sultan/Padişah demek daha yerinde olur. Ne yazık ki öldürmeler, boğmalar Beylik döneminde başladı. Şöyle tarihe bir bakacak olursak, hayli ilginç sonuçlarla karşılaşabiliriz. Örneğin; amcasını ilk öldüren Osman Bey’dir (İmparatorluğun kurucusu); ilk kardeşini boğduran I. Murat, ilk evladını öldüren de yine I. Murat’tır. Öldürülme ya da boğulmayı ilk yasalaştıran da Fatih Kanunnamesi ile Fatih Sultan Mehmet’tir. Savaşta yenildiği için tahttan indirilen ve zehirletilerek öldürülen (iddia edilen) ilk Padişah Yıldırım Beyazıt’tır. Sadrazam öldüren ilk Padişah Fatih Sultan Mehmet, kardeş katli yasasını kaldıran ve kafes sistemini (Odada hapis) getiren I. Ahmet, ilk şeyhülislam öldüren IV. Murat’tır.
Bu ve bunlar gibi pek çok ilk ve ilkler vardır, elbette ki olmalıdır, olacaktır. Zira 1299 da kurulan bir imparatorluk 622 yıl devam etmiş, bu süre içinde çok büyük ve önemli olaylar meydana gelmiştir.
Osmanlı İmparatorluğunda haneden mensuplarının öldürülmeleri boğdurulmak suretiyle olmuş ve öldürülenden kan akıtılmaması esas alınmıştır. Boğdurulmalar da, cellâtların yağlı ilmiği tercih edilmiştir. Ama her zaman bu olmamış, zaman zaman ok kirişi, yatak çarşafı, bel kuşağı, urganla da boğulma işlemi yapılmıştır. Boğdurma olayı, bazı zamanlar idam şekliyle de olurdu. Kurulan darağacında veya her hangi yüksek bir yere asılmak suretiyle idam gerçekleştirilir, kan akıtılmamasına dikkat edilirdi.
Biat alarak tahta çıkanın ilk işi kardeşlerini, amcaoğullarını öldürmek oluyordu. Hem de bebekten yaşlı şehzadelere kadar uzanıyordu, boğdurmalar, idamlar.
Fatih Sultan Mehmet çıkardığı kanunname ile kardeşlerin katlini yasalaştırdı. Kanunname de şöyle yazıyordu: “Ve her kimesneye (kimseye) evladımdan saltanat müyesser ola karındaşların nizam-ı alem (devlet düzeni) için katletmek (öldürmek) münasiptir (uygundur). Ekser (genel) ulema (din bilgini) dahi terviz (kabul) etmiştir. Anında amil olalar (hemen yerine getirilsin/uygulansın)”.
Fatih Sultan Mehmet bu kanunname ile tahta çıkan Padişaha devletin geleceği için kardeşlerini öldürme hakkı veriyordu. Kanunnamenin uygulanmasının gerektiğini de şu şekilde ifade ediyordu: “Bu kanunname atam ve dedem kanunudur ve benim dahi benim kanunumdur. Evlâd-ı kiramın (benden sonra geleceklerin) neslen bate neslen bununla amil olalar (bu uygulamayı yapmalıdır).
Nitekim Fatih Sultan Mehmet kendi hazırladığı kanunlarını harfiyen yerine getirirken kendinden sonra gelen Sultan/Padişahlara da yol açtı. Onlar da hiç acıma hissi duymadan boğdurmalara, idamlara, baş koparmalara doludizgin gittiler. Aynı şeyleri sıradan insanlar yapsa hepsi katil, cani olur ama Sultanlar/Padişahlar yaparsa makbul olur, haklı olur.
Fatih Kanunnamesinden sonradır İmparatorluğun kan denizi içine girmesi! Önce amca, sonra kardeş, oğul ve yeğenlerin hatta annelerin öldürülmeleri…
Osmanlı İmparatorluğunda 36 padişah (3 beyle birlikte) tahta oturdu. Genç ölen Padişahlar; II. Osman (19), I. Ahmet (27) ve IV. Murat (28) yaşlarında idi. En yaşlı ölen Padişahlar ise; Orhan Bey (81), II. Abdülhamit (76) ve Mehmet Reşat’tı (74). Ne yazık ki Osmanlı Padişahlarının ömürleri uzun olmadı. Çoğu genç yaşta dünyadan göçtüler.
Osmanlı İmparatorluğunda 622 yılda 218 sadrazam sadaret koltuğuna oturdu (Sadrazamların bir kısmı üç-beş hatta aralıklarla daha fazla göreve geldiler). 218 sadrazamdan 117 si devşirme, örneğin: Arnavut, Boşnak, Sırp, Abaza, Çerkez, Rum, Arap, Ermeni, Hırvat, İtalyan, Slav, Rus ve Bulgar gibi… 101 tanesi ise Türk’tü.
Devşirme sistemini Çelebi Mehmet (I. Mehmet) başlattı ve çok benimsendi devam edip durdu. Devşirmeler, İmparatorluğun feth ettiği yerlerden devşirilirdi (alınırdı). Alınan devşirmenin sağlıklı, boylu poslu, yakışıklı olmasına bakılırdı. Devşirilenler Osmanlı ve İslâmi terbiye ile yetiştirilir, İslâmiyet’i kabul ederler sonra da saray, yeniçeri ve bostancı ocağında göreve başlarlardı. Devşirmelerin bir kısmı yeniçeri ocağında kalır, bir kısmı sarayda görev yapar, göze batanlar kısa sürede yükselerek devletin üst kademelerinde paşa, vezir ve sadrazam olarak görev alırlardı. Devşirmelerin Osmanlı İmparatorluğu üzerinde çok büyük etkileri oldu. Devşirmelerin tercihi ile Türk paşaların, vezir ve vezir-i azam ve sadrazamların etki alanları en alt düzeye indi. O kadar ki devşirmeler imparatorluğun asli sahibi gibi oldular ama onlarda idamdan, boğdurulmaktan, öldürülmekten yakalarını kurtaramadılar.
622 yıl devam eden Osmanlı İmparatorluğundaki saltanat kavgasında onlarca kişi boğularak, idam edilerek telef edildi. Boğmalardan, idam edilmelerden amaç saltanatın korunması ve devletin bekasının devamı iddiasıdır. Bu iddialardır ki kanı, korkuyu dehşeti, vahşeti beraberinde getirdi.
400 çadır ve üç bin kişiden oluşan aşiret Ertuğrul Gazi’nin Beyliğinde gelişti. Ertuğrul Gazi ölür ölmez iktidar kavgası başladı ve Osman Bey (Kara Osman) Beylik iddiasında olan amcası Dündar Bey’i öldürterek Beyliği aldı. Kara Osman (Saltanatı: 1299-1326) olarak da bilinen Osman Bey eceli ile vefat ettiğinde yerine Orhan Gazi (Orhan Bey) (Saltanatı: 1326-1359) geçti ve eline kan bulaşmayan Orhan Gazi 1362 de eceli ile öldü.
Orhan Gazi’den sonra sahneye çıkan I. Murat diğer adıyla Hüdavendigâr Murat (Gazi Hünkâr) (Saltanatı: 1362-1389) padişah olarak biat alınca ilk işi iki kardeşi İbrahim ile Halil’i boğdurtmak oldu. Bilahare Bizanslılarla birlik olarak kendisine karşı gelen oğlu Savcı Bey’in üzerine gitti ve yaptıklarını affetmeyerek gözlerine mil çektirip kör ettirdikten sonra öldürterek ortadan kaldırttı. I. Murat savaş meydanında şehit olur olmaz, hemen orada yani savaş alanında oğlu Yıldırım Beyazıt’a biat edilerek Padişahlığı ilân edildi.
Yıldırım Beyazıt (1389-1403) Padişah olmasının heyecanını üzerinden atmadan, yani biat töreni biter bitmez düşmanla savaşmakta olan kardeşi Yakup Çelebi’yi yanına çağırtarak çadırında boğdurttu. Sonra da kendisine karşı gelen Karamanoğlu Alâaddin Bey’i katlettirdi. Yıldırım Beyazıt Ankara Savaşında Timurlenk’e yenildi (1402). Bu yenilgi sonu oldu. Savaşta yenilerek tahttan indirilen ilk Osmanlı Padişahı oldu. Yıldırım Beyazıt eceli ile öldü (Aşık Paşa Zade Tarihinde, Timur’un Yıldırım Beyazıt’ı Semerkant’a götürme isteğini Beyazıt’ın reddettiğini ve “beni öldür ama götürme” dedikten sonra yüzüğündeki zehri içerek intihar ettiğini yazar. Keza Bizanslı tarihçi Dukas da intihar ettiğini belirtir. Ancak bazı tarihçiler bunu yazmazlar. Çünkü Padişahların intihar etmesi aşağılayıcı bir olay olarak kabul edildiği için ölümü eceli oldu şeklinde yansıtılır).
Yıldırım Beyazıt’ın Ankara yenilgisinden sonra zehir içerek ölmesi Osmanlı devletinde karışıklık yarattı ve kardeş kavgaları nedeni ile tam on yıl padişahsız kaldı devlet. Nihayet kardeşlerini tepeleyen Çelebi Mehmet (I. Mehmet) (Saltanatı: 1413-1421) 25 yaşında Padişah oldu. Kardeşler arasındaki mücadeleden galip çıkan Çelebi Mehmet, kardeşi İsa Çelebi’yi (1405) hamamda yakalatıp boğdurttu. Durmadı, devam etti ve kardeşi Musa Çelebi’yi kullanarak diğer kardeşi Emir Süleyman’ı boğdurttu (1410). Sonra da kardeşlerine karşı kullandığı diğer kardeşi Musa Çelebi’yi boğdurtarak ortadan kaldırdı (1413). Bir diğer kardeşi Mustafa ise uzun süre ortalarda görülmedi. Sonradan Düzmece Mustafa adı ile ortaya çıktı. Mustafa Timur tarafından Semerkant’a götürülmüştü, Timur ölünce serbest bırakıldı. Bizans İmparatoru Manuel’in yardımı ile Limni Adasına kaçan Mustafa yurda döndüğünde ise ağabeyi Çelebi Mehmet tarafından Bizanslılara esir verildi. (Bazı tarihçiler Düzmece Mustafa’nın Çelebi Mustafa olmadığını iddia eder).
Çelebi Mehmet, kardeşi İsa Çelebi’yi Padişah olması için destekleyen ve onun için çalışan Demirtaş Paşa’yı da unutmadı ve kafasını kestirerek ortadan kaldırttı. Çelebi Mehmet parçalanmakta, dağılmakta ve bölünmekte olan İmparatorluğu bir arada tutabilmek için kardeşlerini harcadı. Padişah, Mehmet Çelebi’nin (I. Mehmet) ölümü eceli ile oldu.
Padişah olarak tahta çıkan II. Murat (Birinci saltanatı: 1421-1444; İkinci saltanatı: 1446-1451)) biat alır almaz mesaiye başladı ve ilk önce küçük kardeşi Mustafa’yı incir ağacına astırmak suretiyle boğdurttu (1423). Diğer kardeşlerini öldürtmediyse de gözlerine mil çektirerek kör etti, sonra da Bursa’da oturmalarına izin verdi.
II. Murat sadece kardeşlerini cezalandırmakla kalmamış, kendisine karşı geldiği için amcası Mustafa Çelebi’yi de ok kirişi ile boğdurtmuştur (Bazı kaynaklar Mustafa Çelebi’nin Edirne kalesi burcunda asıldığını yazar). II. Murat aynı zamanda İvaz Paşa’nın da gözlerini mil çektirip kör ettirdi. II. Murat da eceli ile öldü. Osmanlılarda ilk defa kendi isteği ile tahtından çekilen Osmanlı Padişahıdır.
II. Murat’ın ölümü ile II. Mehmet yani Fatih Sultan Mehmet (Birinci saltanatı: 1444-1451; İkinci saltanatı: 1451-1481) Padişah oldu. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u feth ederek Bizans İmparatorluğunu ortadan kaldırdı ve yeni bir çağı başlattı. Çağ açmakla kalmadı Fatih Kanunnamesi ile de kardeş katletmeyi yasalaştırarak yeni ve can yakıcı, hüzün verici, utandırıcı bir dönemi de başlatmış oldu. Nişancı Leyszade Muhammed Bin İbni Mustafa Paşa’nın metnini yazdığı Fatih Kanunnamesi’nde şöyle yazıyor: “Ve her kimesneye (kimseye) evladımdan saltanat müyesser ola karındaşların nizam-ı alem (devlet düzeni) için katletmek (öldürmek) münasiptir (uygundur). Ekser (genel) ülema (din bilgini) dahi terviz (kabul) etmiştir. Anında amil olalar (hemen yerine getirilsin/uygulansın)”.
İşte bu yasa gereği hemen işe başlayan Fatih Sultan Mehmet gelecek günlerde tehlike olur düşüncesi ile kundaktaki kardeşi Ahmet’i boğdurarak ortadan kaldırdı (Bazı yazarlar Şehzade Ahmet’in 6 aylık kundakta bir bebek, bazıları da iki yaşında olduğunu yazar). Elbette ki Şehzade Ahmet ilk değildi. İlk olanı, Bizanslılarla birlikte hareket eden Şehzade Orhan’ı yine Bizanslılarla anlaşarak idam ettirmesiydi.
Fatih Sultan Mehmet döneminde sadrazamların öldürülmesi yolu da açıldı. Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü ve temkinli Sadrazamlarından birincisi olan Çandarlı Halil Paşa’yı, bazı paşaların telkini ile satırla başını kestirmek suretiyle öldürttü. Çandarlı Halil Paşa’nın öldürülmesinden sonra Osmanlı İmparatorluğunda devşirmelere Sadrazam olma yolu açıldı. Devşirmeler iş başına geldiler, paşa, vezir, veziri azam ve sadrazam olarak devleti yönetmeye başladılar. Yeni sadrazam Hırvat devşirmesi Rum Mehmet Paşa oldu. Yeni sadrazamın görev alması öldürmeleri önlemedi. Fatih Sultan Mehmet, Mahmut Paşa’nın kellesini vurdurdu, sonra da sadrazam Rum Mehmet Paşa’yı, Süleyman Paşa’yı ve Nasuh Paşa’yı idam ettirdi. Bu arada bir de mimar darbe yedi Fatih sultan Mehmet’ten. Padişah adına yaptırttığı Fatih Camiini görünce dehşete kapıldı ve camiin mimarı Sinaüddin Yusuf Bin Abdullah’ın (Atik Sinan) Cami Ayasofya’dan daha alçak olduğu için, ellerini kestirerek cezalandırdı. Fatih Sultan Mehmet eceli ile ömrünü tamamladı (Bazı kaynaklar zehirlenerek öldürüldüğünü yazar).
Osmanlı İmparatorluğunun sekizinci Padişah’ı olan Sultan II. Beyazıt (1481-1512) kardeşi Cem Sultan’ın ortadan kaldırılması için hayli uğraş verdi. Talihsiz Cem Sultan Avrupalıların elinde Osmanlılara karşı yıllarca kullanıldı. Papalığın elinde esir bulunan Cem Sultan 1495 de bir iddiaya göre II. Beyazıt’ın Papa ile anlaşma yapması üzerine papalıkça zehirlenerek öldürüldü. Ne var ki Cem’in oğlu İstanbul’da idi, Padişah II. Beyazıt, Cem Sultan yanlısı olması nedeni ile Gedik Ahmet Paşa’yı öldürttükten sonra İstanbul Muhafızı İskender Paşa’ya “Kulum İskender! Biti (Şimdi) sana vasıl olduğu gibi bilesin ki Gedik’i tepeledim. Gerekir ki sen de Cem’in oğluna mecal (aman) vermeyip boğdurasın ki gayet mühimdir” fermanını gönderdi. İskender Paşa buyruğu derhal yerine getirip 9 yaşındaki Oğuz Han’ı boğdurttu. Padişah bununla da yetinmedi kardeşi Selim’i de boğdurttuğu gibi Molla Lütfi ile Mustafa Paşa’yı da idam ettirdi. Selim’i destekleyen yeniçerilerin baskısı ile tahttan inmeyi kabul eden II. Beyazıt oğlu ile yaptığı Karıştıran Savaşında oğlu Selim’in güçlerini dağıtmasına rağmen kendi isteği üzerine tahttan çekildikten sonra Çorlu civarında aniden vefat etti (Bazı yazarlar II. Beyazıt’ın oğlu I. Selim tarafından zehirletilerek öldürüldüğünü yazar).
Osmanlı İmparatorluğu’nun dokuzuncu Padişahı olan I. Selim (Yavuz Sultan Selim) (1512-1520) II. Beyazıt’ın oğludur. Osmanlı İmparatorluğunun affı olmayan padişahlarından biridir. Kendisine karşı tehlike gördüğü ağabeyi Korkut’u kementle boğdurtarak işe başlıyor, yetmiyor kendi yanında rehin olan Korkut’un oğlunu da boğdurtuyordu. Boğdurtmalar durmuyor devam ediyordu. Önce merhum ağabeyi Şehinşah’ın oğlu Mehmet’i boğdurttu durmadı devam etti ve merhum ağabeyi Mahmut’un oğulları Musa, Mehmet, Osman, Emin ve Orhan’ı da boğdurttu. Yani merhum ağabeyi Mahmut’un beş oğlunu birden boğdurtarak onlara hayat hakkı tanımadı. Ama daha bitmemişti diğer ağabeyi merhum Alemşah’ın oğlu Osman’ı da boğdurttu. Boğdurmalar devam ediyor kardeşi Ahmet’i yağlı ilmikle boğdurtarak ortadan kaldırılıyordu. Ahmet’in çocukları duracak mıydı? Elbette ki onların da icabına bakacaktı, öyle yaptı ve Şehzade Ahmet’in oğlu Kasım’ı önce boğdular sonra da başını kesip I. Selim’e götürdüler. I. Selim kardeşlerinin çocuklarını öldürttüğü gibi hanımlarını da öldürttü. Kardeş, kardeş çocuğu öldürüldükten, analar ortadan kaldırıldıktan sonra tabii ki sıra sadrazamlara, paşalara gelecekti. Sadrazam Yusuf Paşa boynu vurularak öldürüldü. Kesik başı ibreti âlem için üç gün teşhir edildi. Veziri Azam Koca Mustafa Paşa idam edildi, Dukakinzade Ahmet paşa da öldürülmek suretiyle ortadan kaldırıldı.
Birinci Selim, yani Osmanlı’nın güçlü Padişahı Yavuz Sultan Selim sekiz yıllık padişahlığı dönemine boğdurttuğu, idam ettirdikleri ile Osmanlı tarihine damga vurdu ve 1520 de eceli ile vefat ederek dünyadan ayrıldı.
Osmanlı İmparatorluğunun en uzun süreli Padişahı 46 yıl hüküm süren 10. Padişah Kanuni Sultan Süleyman’dır (1520-1566). Yani diğer ismiyle Muhteşem Süleyman! Kardeşi olmadığı için kardeş katili olmadı. Ama boğdurtmaya kendi oğlu ve yeğenleri ile devam etti. Cem Sultan’ın oğlu Murat ile onun oğlu Cem boğularak idam edildi (1522). Murat’ın karısı ile iki kızı İstanbul’a getirtildi.
Kanuni Sultan Süleyman Konya Ereğli’de konakladığında, mahiyetindeki askerleri ile babasını karşılamaya ve ona iltihak etmeye giden Şehzade Mustafa, babasının bulunduğu divanhaneye el öpmeye gittiğinde, birden 7 dilsiz cellât üzerine çullanıyorsa da ellerinden kurtuluyor ama saray hademelerinden Pehlivan Zal Mahmut’un saldırısından kurtulamıyordu. Zal Mahmut’un altında kalan Şehzade Çelebi, dilsiz cellâtlar tarafından boğdurulmak suretiyle ortadan kaldırılıyor ve böylece Kanuni Sultan Süleyman evlat katili oluyordu. Ne var ki Kanuni Sultan Süleyman bununla yetinmiyor kendisine karşı ayaklanan ve zoru görünce İran’a kaçan oğlu Şehzade Beyazıt, İran Şahı’nın da Kanuni’ye yaranmak istemesi üzerine, hanımı ve 4 çocuğu ile birlikte boğduruluyordu.
Hürrem Sultan’ın etkisi altında kalarak oğlu Mustafa’yı boğdurtarak ortadan kaldıran Kanuni Sultan Süleyman bununla yetinmiyor, merhum Şehzade Mustafa’nın küçük yaştaki oğlu Amasya’da anasının kucağından alınarak boğdurulup ortadan kaldırılıyordu. Peki, Şehzade Mustafa’yı yakalayıp cellâtlara teslim eden Zal Mahmut ne oluyor dersiniz? Tabii bu saray hademesi hemen terfi ediyor önce paşa sonra da sadrazam oluyordu. Elbette ki uzun saltanat süresince boğmalar, idamlar devam edecekti. Nitekim Şehzade Murat ve Şehzade Mahmut’un anası Gülfem sultan da haremde boğduruluyordu.
Saltanatın devamı idamlarla kaimdi. Nitekim Kanuni Sultan Süleyman hiç durmadı, idamlara devam etti. İmparatorluğun güçlü sadrazamı devşirme Pargalı Damat İbrahim boğduruldu (1536), sadrazam Kara Ahmet Paşa’nın boynu vuruldu. Keza Hint denizindeki başarısızlığı bahane edilerek büyük denizci Piri Reis boynu vurularak ortadan kaldırıldı. Kaptan-ı Derya Cafer Bey ile arkadaşları da öldürüldü, Ferhat Paşa ve Defterdar İskender Çelebi idam edildi. Şehsuvaroğlu Ali Bey ile oğulları, Yeniçeri Ağası Mustafa Ağa ve Reis-ül Küttap Haydar da öldürüldü.
Bu kadar çok insanı boğdurtan, idam ettiren ve değişik şekillerde öldürten adam elbette ki eceli ile ölecekti, öyle oldu ama tarihe evladını öldüren ikinci padişah olarak adını yazdırdı.
Osmanlı İmparatorluğunun on birinci Padişahı II. Selim (Sarı Selim) (1566-1574) eline kan bulaşmayan Padişahlardan biri olarak eceli ile dünyadan göçtü.
Osmanlı İmparatorluğu tahtına geçen III. Murat (1574-1595) Padişah olarak biat aldıktan sonra beş kardeşini, ileride saltanatıma göz koyarlar düşüncesi ile boğdurtuyordu. Şehzade Mustafa, Şehzade Süleyman, Şehzade Cihangir, Şehzade Osman ve Şehzade Abdullah ağabeyleri III. Murat’ın emirleri ile cellâtlara teslim edilerek boğduruluyordu. Boğdurulan bu şehzadelerin yine de şansları vardı. Çünkü babaları II. Selim’in (Sarı Selim) cenazelsi ile birlikte cenazeleri görkemli bir törenle saraydan çıkarılıp götürülüyordu.
III. Murat’ın duracağı yoktu, bu defa üvey kardeşleri üzerine gidiyor ve onları da halletmeliyim diyerek iki üvey kardeşi Şehzade Mehmet ve Şehzade Mahmut, cellâtların elinde yağlı ilmikle boğdurulmak suretiyle tarih sahnesinden uzaklaştırılıyorlardı.
III. Murat sadece öz ve üvey kardeşlerini boğdurtmakla kalmıyor Sadrazamlardan Sokullu’nun kuzeni Budin Valisi Mustafa Paşa’yı da idam ettiriyordu. Eceli ile ölen III. Murat ayrıca bir rekorun da sahibiydi. Tarihçilerin yazdıkları yanlış değilse III. Murat’ın bir söyleme göre 104, bir söyleme göre de 114 çocuğu vardı.
III. Mehmet (1595-1603), III. Murat’ın oğlu olarak tahta çıktı ama ne çıkma! Padişah olarak biat alır almaz işe koyuldu ve aynı gece; Şehzadeler Selim, Beyazıt, Mustafa, Osman. Cihngir, Abdullah, Abdurrahman, Hasan, Ahmet, Yakup, Alemşah, Yusuf, Hüseyin, Korkut, Ali, İshak, Ömer, Alaüddin ve Davut olmak üzere 19 erkek kardeşini boğdurttu. Bazı tarihçilere göre, bununla yetinmeyip ayrıca 20 kız kardeşini de boğdurtarak ortadan kaldırdı. Elbette ki boğdurmalar, öldürmeler devam edecekti. Nitekim babasının cariyelerini unutmadı ve babasından hamile kalan 17 cariyeyi denize attırarak boğdurttu.
Osmanlı Padişahlarının pek çoğu annelerinin, hanım sultanların etkisi altında kaldığından onların isteklerini yerine getirmekten geri kalmıyorlardı. III. Mehmet, annesi Safiye Sultan’ın (Venedikli Sofi Baffo) isteği üzerine oğlu Şehzade Mahmut’u boğdurtarak öldürtüyor, bununla da yetinmiyor oğlunun annesi Mahpeyker Sultanı (Sinderella Violetta), sonra da oğlunun şeyhini de denize attırarak ortadan kaldırtıyordu. Saray ve aile içini temizledikten sonra boş durmuyor haklı ya da haksız idamlara devam ediyordu. III. Mehmet yaptıkları ile yetinmedi. Başarılı Vezir-i Azam Ferhat Paşa’yı da rakibi Sinan Paşa’nın tahriki üzerine boğdurtarak öldürttü. Sonra Satırcı Mehmet Paşa’yı, Hadım Hasan Paşa’yı ve Sadrazam Yemişci Hasan Paşa’yı, halka zulüm ediyor iddiasıyla da Hüseyin Paşa’yı idam ettirdi. III. Mehmet’in idam ettirdikleri arasında Babüssaade Ağalarından Gazanfer Ağa ile Osman Ağa da payını aldı.
III. Mehmet öz oğlunu öldürten üçüncü Osmanlı Padişahı olarak eceli ile dünyadan ayrıldı.
III. Mehmet’in ölümü ile tahta çıkarak Padişah olan I. Ahmet’in (l603-1617) ilk işi, büyük yanlışı ortadan kaldırmak oldu. Atası Fatih Sultan Mehmet’in çıkardığı kanunname ile kardeş katline izin veren yasayı kaldırdı. Yerine, Padişah ailesi içinden aklı başında olan en yaşlı şehzade padişah olur sistemini getirdi. Saray içindeki erkekler “Oh” diye nefes aldıklarında başka bir sistemle karşılaştılar: “Kafes sistemi”. Yani, biat alarak tahta çıkan Padişah kendisine rakip gördüklerini “kafese tıkmak” (zindana tıkma/koyma) suretiyle hayatlarını zehredecekti. Bir kafes içinde kalacak, hapis hayatı yaşayacak, yemek verirlerse yiyecek, su verirlerse içecek ve gün dolduracaklardı. Padişah’ın keyfine kalmıştı, insaflıysa eğitimleri için adam görevlendirecek, yetişmelerine izin verilecekti. Onurlu olanların bu haliyle kafeste yaşamaları elbette ki zordu ve onları perişan edecekti. Ölmeyeceklerdi ama bir kısmı mecnun, bir kısmı deli olacak ama sıraları geldiğinde koskoca bir İmparatorluğa hükmedeceklerdi.
Padişah I. Ahmet aile bireylerine dokunmadı ama veziriazamlardan telef ettikleri oldu. Örneğin; Sadrazam Derviş Paşa’yı makamında bizzat kendisi öldürmüş ve kafasını hançerle kesmiş sonra da adettendir diyerek kadınları ile birlikte çocuklarını öldürtüp bütün servetine el koydurmuştur. Keza Sadrazam Lala Mehmet Paşa ile Sadrazam Nasuh Paşaları öldürtüp para ve mal varlıklarına el koydurmuş, Tırnakçı Hasan Paşa’yı da öldürterek ortadan kaldırmıştır.
Padişah I. Ahmet döneminin en önemli olayı, Kuyucu Murat Paşa’nın sadrazam olmasıdır. Kuyucu Murat Paşa, itaatsizlik ediyorlar diye Anadolu’da suçlu-suçsuz 40 bin Alevi ürkmen’i öldürterek çukurlara doldurması I. Ahmet’in hesabına yazılan ağır bir faturadır. Bazı tarihçiler Kuyucu Murat Paşa’nın öldürttüklerinin yüz bini aştığını yazar. Kuyucu Murat Paşa tarihçi Naima’ya göre küçük bir çocuğun öldürülmesini emreder. Cellâtlar çocuğa acıyıp geri çekilince paşa diğer hizmetlilerden çocuğu öldürmelerini ister. Onlarda istekli olmayınca Kuyucu Murat Paşa küçücük çocuğu kaptığı gibi kuyunun yanına götürür ve hiç acımadan başını keserek gövdesi ile birlikte kuyuya atar. Öldürttüklerini kuyuya attırması nedeni ile Murat Paşa’ya “Kuyucu Murat Paşa” denildi.
On üç yaşında henüz sünnet olmadan biat alarak Padişah olarak tahta çıkan I. Ahmet 27 yaşında eceli ile öldü.
Birinci Mustafa (Birinci saltanatı: 1617-1618; İkinci saltanatı: l622-1623)) iyi eğitim görmesine karşın deliydi. Buna rağmen I. Ahmet’in oğlu Şehzade Genç Osman’ın çok genç olması nedeni ile devlet ricalinin tensipleri üzerine biat alarak Padişah oldu. Padişah olmak istemeyen I. Ahmet bu görevde fazla kalmıyor ve devlet işleri ile ilgilenmediği için üç ay sonra tahtını terk ediyordu. Ne var ki yerine Padişah olan Genç Osman’ın öldürülmesi üzerine ikinci defa Padişah oluyor ve bir buçuk yıl saltanatta kaldıktan sonra deli olması nedeni ile Şeyhülislâm Yahya Efendi ve devlet erkânının anlaşmaları sonucu tahttan indiriliyordu. Böylece I. Mustafa tahttan indirilen ikinci padişah oluyordu. I. Mustafa’nın çocuğu olmadığı gibi ve eli de kana bulaşmadı.
Osmanlı tarihinde isminden en çok bahsedilenlerden biri olan II. Osman (Genç Osman (1618-1622) amcası I. Mustafa’nın tahttan indirilmesi üzerine Padişah oldu. Osmanlı Padişahlarının en şanssızlarından biriydi. Yenilikçiydi bu nedenle de çok eziyetler çekti. Yeniliği istemeyen devlet erkânı ile başa çıkamadı ve hacca gitmek istemesi bahane edilerek kayınpederi de olan Şeyhülislâm Esat Efendi’nin “Padişahların hacca gitmesine gerek yoktur” fetvası üzerine yeniçeriler ayaklandı. Pek çok saray erkânı Yeniçeriler tarafından öldürüldükten sonra Padişah Genç Osman’ı ele geçirip Yedikule zindanına attılar. Zindanda üzerine çullanan sekiz cellâtla boğuşmasına rağmen yıkılmadı ama Cebecibaşı’nın bir fırsatını bulup hayalarını sıkması üzerine gücü tükenip bayılınca fırsatı kaçırmayanlar Genç Osman’ı boğarak öldürdüler. Cebecibaşı ölüm nişanesi olarak Genç Osman’ın kulağını kesip yeni Padişah IV. Murat’ın annesi Kösem Sultan’a gönderdi gönderdi.
Her ne kadar bir yazar Genç Osman’ın kardeşlerinin en büyüğü olan 16 yaşındaki Mehmet’i boğdurttu. Boğdurulacağını anlayan Mehmet, ağabeyi Genç Osman’a şöyle bir bedduada bulundu: “Osman, Allah’tan dilerim saltanatın berbat olsun. Beni yaşamımdan mahrum ettiğin gibi sana da yaşamak nasip olmasın”. Nitekim beddua tutmuş olacak ki Genç Osman’ın ölümü feci bir şekilde oldu.
Genç Osman tahttan indirilen ve öldürülen üçüncü Padişah olarak bilinir. Aynı zamanda yeniçeriler tarafından öldürülen ilk Padişahtır.
Birinci Ahmet’in oğlu olan IV. Murat (1623-1640) tahta çıktığında on bir yaşında bir çocuktu. Bunu fırsat bilen annesi Kösem Sultan, oğlu adına ülkeyi uzun süre yönetti. Annesi Kösem Sultan’ın etkisi ile yönetilen ülkenin ne gibi güçlüklerle karşılaştığını gören genç Padişah IV. Murat, katledilen ağabeyi Genç Osman’ın durumuna da şahit olduğu için çok sert ve asabi bir mizaca sahip olmuştu. Duruma müdahale etmeliyim diyerek, yirmi bir yaşında annesi Kösem Sultan’ı yanından tamamen uzaklaştırıp devlet yönetimini eline aldı. IV. Murat hiç affedici olmadı. Rüşvet alanı, vereni, hata yapanı, görevini yerine getirmeyenleri acımasızca cezalandırdı.
Genç Padişah IV. Murat da öldürme olaylarının içine hızlı girdi. I. Ahmet’in kardeş katlini yasaklaması da yarar sağlamamış olacak ki Revan Seferine çıkarken kardeşleri Şehzade Beyazıt ile Şehzade Süleyman’ı, Bağdat seferine çıkarken de kardeşi Şehzade Kasım’ı boğdurttu.
IV. Murat Bağdat’ın düşmesini yalan söyleyerek saklayan Kemankeş Ali Paşa’yı öldürttü. İsyan eden yeniçerilere istedikleri Hafız Ahmet Paşa’yı teslim etmekte tereddüt etmedi. Hafız Ahmet Paşa yeniçeriler tarafından parçalanarak öldürüldü. Tokat’ta bulunan Hüsrev Paşa’yı öldürttü, paşanın kesik başı İstanbul’a padişaha gönderildi. Sadrazam Topal Recep Paşa saraya çağırılıp Padişah’ın önünde cellâtlar tarafından boğulmak suretiyle idam edildi. Kesilen başı sarayın hümayün kapısı önünde teşhir edildi. IV. Murat, paşa kıyımlarına devam etti ve İlyas Paşa’yı kendi önünde ve istavroz karşısında idam ettirdi. Erzurum’da Ermenilerden rüşvet aldığı iddiası ile Abaza Mehmet Paşayı idam ettirdi, Demirkazık Halil Paşa’yı boğdurttu, Tabanıyassı Mehmet Paşayı katlettirdi. Revan seferine giderken kendisini karşılayan Manisa sancakbeyi Dudu Hasan Paşa’yı verdiği emri yerine getirmediği için katlettirdi. Ayrıca Çeleboğlu Ali Paşa, Sivas’ta Keskinli Ali Paşa, Erzurum’da Bahisnili Ali Paşa ve Bosnalı Osman Paşaları katlettirdi.
IV. Murat idamlara, öldürmelere devam edip durdu. Sivas’ta Bostancı Başının derisi yüzülerek öldürüldü. Sakabaşı Işık Yahya ve Konya’da Koca Gürcü Osman’ı katlettirdi. Galatalı Çelebinin boynunu vurdurdu. Konya ayanından Karayılan lakaplı iki kardeşi katlettirdi. İzmir Kadısı Mehmet Efendi ile Karaağaç kadısını öldürttü. Konya Kadısı Şehla Mehmet Efendi’yi Pazar yerinde astırmak suretiyle cezalandırdı.
IV. Murat ağabeyi Genç Osman’ın öldürülmesine şahit olmuştu. Bunu unutamadığından ağabeyi Genç Osman’ın ölümünden sorumlu tuttuğu herkesi idam ettirdi.
Katletmeler, idamlar, boğdurmalar sadece devlet adamları ile paşalara olmadı. Örneğin; Anadolu’da isyan girişiminde bulunan Deli İlahi İstanbul’a getirtilerek katledildi. Rüşvet alan Yeniçeri Kâtibi Osman Efendi katledildi, Gümrük Emini Mehmet Çavuş ile Sır Kâtibinin boyunları vuruldu. İbreti alem olsun diye yakalanan iki casustan bir çarmıha getirilip başı kesildi ve pazarda dolaştırıldı, diğeri çengele vuruldu. Dünya’da ilk füze denemesini yapan Lagari Hasan Çelebi ile ilk uçuş denemesi yapan Hazerfen Ahmet Çelebi gibi iki önemli bilim adamını da idam ettirdi.
Bir başka ibretlik olay Şair Nefi olayıdır. Şair Nefi devlet adamlarını ve bozuk düzeni eleştirdiği için idam edilip cesedi Sarayburnu’ndan denize atıldı.
Çok hareketli olan IV. Murat İmparatorlukta var olan bozuk düzeni, rüşvet ve suistimali sert karar ve uygulamalarla düzeltti ama genç yaşta yatağa düştü. Son nefesini vermeden, devlete zarar vermemesi için deli olduğunu bildiği kardeşi Şehzade İbrahim’in öldürülmesini emretti. IV. Murat’ın bu isteği yerine getirilmedi ve 28 yaşında hayata veda ettikten sonra öldürtmek istediği Şehzade İbrahim Padişah oldu ama deli olarak!
I. İbrahim (1640-1648) on sekizinci Padişah olarak biat alıp tahta çıkarken hiç güçlük çekmedi. Çünkü IV. Murat şehzadeleri öldürterek ortadan kaldırmıştı. Ne var ki kardeşleri IV. Murat tarafından öldürüldüğü için devamlı korku içinde yaşadı. IV. Murat’ın ölümü ile kendi kurtuldu ama elinden paşalar yakasını kurtaramadı. Revan seferinde kaleyi savaşmadan teslim eden Emingüneoğlu Tahmasb Kulu Han önce vezirlik rütbesi verilerek paşa yapılmış ve ismi de Yusuf olarak değiştirildikten sonra bölücü ve yıkıcı faaliyette bulunduğu iddiası ile idam edildi. İdamdan sonra Padişah Deli İbrahim hatalı olduğunu anlayınca pişman oldu ve “yazık ettim” dedi ama artık iş işten geçmiş oldu!
I. İbrahim’e” Deli İbrahim” ve “Sultan İbrahim” de denilmektedir. Deli İbrahim idamlara devam eder ve Kemankeş Kara Mustafa Paşa ile sadrazam Salih Paşa’yı da idam ettirir. Yeniçerilerin başlayan isyanı büyük boyutlara varınca, isyancıların istedikleri Ahmet Paşa yeniçerilere teslim edilir. Yeniçeriler tarafından parça parça edilen Ahmet Paşa’ya da ”Hazerpare Ahmet Paşa” denilir. Ne var ki bu isyan Padişah Deli İbrahim’in sonunu hazırlar. Sadrazam Mehmet Paşa ile isyancılardan yana olan Şeyhülislâm ikilisinin karar ve fetvası ile Sultan Deli İbrahim boğdurularak öldürülür.
Sultan I. İbrahim tahttan indirilen dördüncü, öldürülen ikinci Padişahtır.
On dokuzuncu Osmanlı Padişahı IV. Mehmet (Avcı Mehmet) (1648-1687) biat alıp tahta çıktığında 7 yaşında bir küçük çocuktu. Çocuk olduğu içindir ki annesi Turhan Sultan yönetimde etkili olmuş oğlu adına Osmanlı Devletini yönetiyordu. Nitekim dokuz yaşındaki Padişah IV. Mehmet, kendisini öldürtmek isteyen babaannesi Kösem Sultan’ın öldürülmesine annesi Turhan Sultan’ın etkisi ile ”olur” veriyor, Turhan Sultan da bir gece ansızın dairesini bastırıp Kösem Sultan’ı perde ipi ile boğdurarak ortadan kaldırıyordu.
Sanki kesin kuralmış gibi IV. Avcı Mehmet de idamlara, boğdurmalara devam eder. Sadrazam Sofu Mehmet Paşa’yı, Tarhuncu Ahmet Paşa’yı, İpşir Mustafa Paşa’yı idam ettirdi. Bunlarla da yetinmedi ve eski sadrazamlardan Sarı Süleyman Paşa’yı da idam ettirdi ve Süleyman Paşa’nın kesik başını yeniçerilere gösterdi. Sadrazam Kara İbrahim Paşa önce Rodos’a sürüldü. Paşa’dan kese kese altın alındıktan sonra boğdurularak öldürüldü. Budin Beylerbeyi İhsan Paşa, Telhisçi İsmail Ağa, Kızlar Ağası Behram Ağa, Hacı Bilal Ağa ve Şaban Ağaları da öldürttü.
Ava çok meraklı olduğu ve günlerce avlandığı için IV. Mehmet’e “Avcı Mehmet” denilmiş ve bu isimle anılmıştır. İkinci Viyana kuşatmasının başarısız olması, Estergon, Peşte ve Budin’in kaybedilmesi, Venediklilerin pek çok kaleyi ele geçirmeleri, ordu’nun Mohaç da yenilgi alması üzerine Yeniçeriler ayaklandı. Önce II. Viyana kuşatmasının mimarı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa idam edildi. Bu idamla yeniçeriler tatmin olmayıp ayaklandılar. Bu ayaklanma sonucu IV. Avcı Mehmet tahttan indirildi.
IV. Avcı Mehmet Osmanlı tarihinde tahttan indirilen beşinci padişahtır. IV. Avcı Mehmet tahttan indirilirken isteği yerine getirildi ve kardeşi II. Süleyman Padişah oldu.
II. Süleyman’a (1687-1695) biat edildi ve 20. Osmanlı Padişahı olarak tahta geçti. II. Süleyman iyi tahsil ve terbiye görmesine rağmen Padişahlık kendisine verilirken, bu sorumluluğu ağır olan görevi almamak için çok direndi. Çünkü kırk yıl hapis hayatı yaşamıştı, ürkekti, çekingendi. Bu nedenle Padişah olmak istemiyordu. Ama kaderinde Padişah olmak vardı bundan kaçamadı tahta oturdu. II. Süleyman hep korku ile yaşadı, tedirgin olarak ömrünü tamamlarken elini kana bulamadı. Son iki senesini hasta olarak yatakta geçirdi ve çocuksuz olarak eceli ile hayata veda etti.
Sultan I. İbrahim’in oğlu II. Ahmet (1691-1695) 21. Osmanlı Padişahı olarak kırk dokuz yaşında tahta çıktı ve 51 yaşında öldü. Elini kana bulamayan, sadrazam, paşa ve her hangi bir yetkiliyi ölüme göndermeyen padişahlardan biri olarak eceli ile dünyadan göçtü.
II. Mustafa (1695-1703) Osmanlı tahtına yirmi ikinci Padişah olarak oturdu. Eline kardeş kanı bulaşmadı. Sadrazamlardan sadece Sürmeli Ali Paşa, Kırım Hanını Padişaha karşı tahrik ediyor iddiası ile önce görevden alındı sonra da kafası kesilerek katledildi. Edirne’de oturan ve İstanbul’a dönmeyen Padişah devlet iş ve idaresini Şeyhülislam Feyzullah Efendi’ye bırakmıştı. Ordu bu durumu kabullenemedi, isyan ederek Edirne’ye gitti. Şeyhülislâm öldürüldü, Sultan II. Mustafa tahttan indirildi.
Tahttan indirilen altıncı padişah olan II. Mustafa, tahttan indirildikten sonra çok yaşamadı ve eceli ile öldü.
Osmanlı İmparatorluğu tahtına geçen yirmi üçüncü Padişah olan III. Ahmet (1703-1730), IV. Avcı Mehmet’in oğludur. Eline evlat, amca ve şehzade kanı bulaşmadı. Her ne kadar bazı yazarlar oğlu Şehzade İbrahim’i öldürttüğünü yazsalar da İ. H. Uzunçarşılı, vezirler ile ulema ve diğer yetkililer cenazeyi açıp baktıklarında ölümde kasıt yoktur kararına vardıklarını yazar.
Hanedandan kimsenin kanını akıtmayan III. Ahmet pek çok idam ve ölüm fermanı emri verdi. Sadrazam Çorlulu Ali Paşa idam edildi. Ali Paşa öldürülmeden önce kendisinden iki bin kese talep edildi. “Bir akçesinden vazgeçilmez, vermedikçe buradan kurtulmak yok” denilmiş, Ali paşa isteneni veremeyince ölümle cezalandırıldı. Sadrazam Gürcü Yusuf Paşa Rodos’a sürgün edildi ve orada idam edildi. Kesilen başı da İstanbul’a Padişah’a gönderildi. Sadrazam Hoca İbrahim Paşa, Silahtar Ahmet Paşa’yı öldürünce durumu öğrenen Padişah tarafından mazur görülmedi, boğdurulmak suretiyle cezalandırıldı ve parasına, malına mülküne el konuldu.
Patrona Halil İsyanı pek çok ölümü arka arkaya getirdi. İsyancıların isteği üzerine Nevşehirli Damat İbrahim Paşa boğdurularak öldürüldü, cesedi öküz arabasına konularak isyancılara gönderildi. İsyancılar cesedi parça parça ettiler. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ile birlikte isyancıların istediği 37 kişinin hepsi idam edildi ve cesetleri isyancılara teslim edildi. Buna rağmen isyancılar tatmin olmadı ve III. Ahmet’in tahttan indirilmesini istediler. III. Ahmet kendisi ve ailesine zarar verilmemesi durumunda tahtan çekileceğini bildirdi. İsteği yerine geldi ve tahttan çekildi. III. Ahmet tahttan zorla indirilen yedinci padişah olarak kayda geçti.
Yirmi dördüncü Osmanlı Padişahı olarak tahta çıkan I. Mahmut (1730-1754), II. Mustafa’nın oğlu, III. Ahmet’in yeğenidir. Patrona Halil’in başlattığı isyan sonucu tahta çıktı ama Patrona Halil ile olayın elebaşlarını affetmedi ve isyanı başlatan Patrona Halil ile arkadaşlarını öldürterek cezalandırdı. Birinci Mahmut, hanedanın erkeklerine dokunmadı ama amcası olan III. Ahmet’in kızı, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın karısı Fatma Sultan’ı boğdurarak cesedini Sarayburnu’ndan denize attırdı. Patrona Halil İsyanını başarı ile bastıran Sadrazam Kabakulak İbrahim Paşa’yı katlettirdi, vücudu Resmo’ya, başı da İstanbul’a getirildi. Darüssaade Ağası Hafız Beşir Ağa ile adamlarını Kızkulesinde boğdurttu.
Birinci Mahmut 58 yaşında, Cuma namazından at sırtında dönerken vefat etti ve arkasında çocuk bırakmadan dünyadan göçtü.
Osmanlı İmparatorluğunun 25. Padişahı olarak tahta çıkan III. Osman (1754-1757), II. Mustafa’nın oğlu ve I. Mahmut’un kardeşidir. Osmanlı Devletinin şanssız şehzadelerinden biriydi. Çünkü babası öldüğünde 4 yaşında idi. Edirne’den İstanbul’a getirilerek Topkapı Sarayındaki Şehzadegân dairesine (kafese) kapatıldı ve tam 41 yıl bu dairede hapis hayatı yaşadı.
Padişahlık süresi üç yıla yakın olan III. Osman elini kana buladı ve III. Ahmet’in yeğeni Şehzade Mahmut’u boğdurarak ortadan kaldırttı. Ayrıca kendisinden çok şeyler beklediği Veziriazam Bıyıklı Ali Paşa’yı rüşvet aldığı iddiası ile önce hapsettirdi sonra da katlettirdi. Ali Paşa’nın katlinden birkaç saat sonra da “acele ettim, öldürttüm” diyerek pişmanlığını ifade eden III. Osman 58 yaşında eceli ile dünyadan göçüp gitti.
Osmanlı İmparatorluğunun 26. Padişahı olarak tahta çıkan III. Mustafa (1757-1774), babası III. Ahmet’e karşı yapılan Patrona Halil isyanı ile kafese kapatıldı(III. Ahmet 1736 da öldü) ve 27 yıl boyunca kafes hayatı yaşadı. III. Osman’ın vefatı üzerine kafesten çıkarılarak tahta oturtuldu ve kendisine Padişah olarak biat edildi.
III. Mustafa eline saltanat üyelerinin kanı bulaşmadı. O yolu tercih etmedi ama Sadrazam Köse Bahir Mustafa Paşa fazla servet sahibi olması nedeni ile Midilli’ye sürgün edildi. Midilli’ye gittikten birkaç gün sonra başı kesilmek suretiyle öldürüldü ve kesik başı İstanbul’a getirilerek teşhir edildiği gibi malına, mülküne, para ve altınlarına el konuldu. Yağlıkçızade Hacı Mehmet Emin Paşa Serdar-ı Ekrem iken azledildi. Sürüldüğü Dimetoka’ya giderken uğradığı Edirne’de başı kesilmek suretiyle öldürüldü. Devletin baş tercümanı Bogdan prensi Kalimakimade kafası kesilerek idam edildi. III. Mustafa eceli ile ölen Padişahlardan biridir.
Birinci Abdülhamit (1774-1789) Osmanlı İmparatorluğunun 27. Padişahıdır. III. Osman’ın yerine Padişah oldu, Eline haneden kanı bulaşmadı. Yolsuzluk ve darbe yapmayı planlamakla suçlanan Sadrazam Halil Hamit Paşa Gelibolu’ya sürgüne gönderildi. Birkaç gün sonra Bozca Ada’ya götürüldü ve burada kafası kesilmek suretiyle idam edildi. Kesik başı ise İstanbul’a getirildi.
Birinci Abdülhamit eceli ile öldü.
Üçüncü Selim (1789-1807) yirmi sekizinci Osmanlı Padişahıdır. Amcası I. Abdülhamit’in iyi niyeti sonucu kafes hayatı yaşamadı, iyi yetiştirildi. I. Abdülhamit’in vefatı üzerine tahta çıkarak padişah oldu. Bir dizi yeniliklerle dikkat çekti. Nizami Cedit ordusunu kurunca, yeniçeriler Kabakçı Mustafa’nın önderliğinde isyan ettiler. İsyancıların isteği üzerine III. Selim Nizam-ı Cedit ordusunu lağvettiği gibi tahtını da terk etti. Yerine amcasının oğlu IV. Mustafa geçer geçmez III. Selim’i kafese/zindana gönderdi. III. Selim’i tekrar Padişah yapmak için Alemdar Mustafa Paşa’nın İstanbul’a geleceği duyulunca IV. Mustafa’nın emri ile III. Selim önce boğduruldu, sonra da hançerlenerek öldürüldü. Böylece kan dökmeden öldürülme geleneği de bozulmuş oldu.
Sadrazam Rusçuklu Çelebizade Şerif Hasan Paşa III. Selim’in fermanı ile Şumnu’daki kışlık karargâhında idam edilerek öldürüldü.
III. Selim tahttan zorla indirilen sekizinci, öldürülen dördüncü Osmanlı Padişahıdır.
IV. Mustafa (1807-1808) III. Selim’in tahttan indirilmesi ile tahta geçti ve Padişah olarak kendisine biat edildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun 29. Padişah’ıdır. IV. Mustafa, Alemdar Mustafa Paşa’nın III. Selim’i tekrar tahta çıkarmak için İstanbul’a gelmekte olduğunu öğrenince Şehzade Mahmut ile III. Selim’in öldürülmelerini emretti. III. Selim hem boğduruldu ve hem de hançerlenerek öldürüldü. Şehzade Mahmut ise cariye ve hademeler tarafından kaçırılarak kurtarıldı.
Umumi Bahriye Nazırı Hacı İbrahim Efendi, Mabeyinci Ahmet Muhtar Bey ve Sır Kâtibi Ahmet Faiz Efendi IV. Mustafa’nın emri ile öldürüldüler,
IV. Mustafa, Alemdar Mustafa Paşa tarafından tahtından indirildi yerine kardeşi II. Mahmut Padişah oldu. IV. Mustafa tahttan indirildikten sonra yeni Padişah II. Mahmut’un emriyle boğularak öldürüldü. Tahttan indirilen dokuzuncu ve öldürülen son Osmanlı Padişahıdır.
Osmanlı İmparatorluğunun 30. Padişahı olan II. Mahmut (1808-1839) Alemdar Mustafa Paşa’nın tahttan indirdiği IV. Mustafa’nın yerine Padişah oldu. İlk işi kendisini öldürtmek isteyen IV. Mustafa’yı boğdurtmak oldu, Sadrazam Benderli Ali Paşa bir haftalık sadrazam iken Yunan yanlısı iddiası ile idam edildi. Benderli Ali Paşa Osmanlı İmparatorluğunda idam edilen son sadrazamdır.
Padişah II. Mahmut eceli ile öldü.
Osmanlı Devletinin 31. Padişahı olan I. Abdülmecit (1839-1861) 16 yaşında tahta çıktı. I. Abdülmecit demokrasiye geçiş olarak kabul edilen Gülhane Hattı Hümayünü (Tanzimat Fermanı) ilan eden Padişahtır. Kuleli Vakası olarak anılan olay ile Padişahlıktan düşürülmek istendi ise de komple önlendi. Suçlular yakalandı, mahkemeleri Kuleli’de yapıldı ve suçlulara çeşitli cezalar verildi. Cafer Dem Paşa cezalandırılmak için Kuleli Kışlasına görülürken kayıktan denize atlayarak intihar etti.
Birinci Abdülmecit, Osmanlı Devletinin son dört padişahının (IV. Murat, II. Abdülhamit, V. Mehmet Reşat ve VI. Mehmet Vahdettin) babası olup genç yaşta veremden öldü. Eline haneden kanı bulaşmayan padişahlardan biridir.
Osmanlı İmparatorluğunun 32. Padişahı olan Sultan Abdülaziz (1861-1876) 31 yaşında biat alarak tahta geçti. İleri görüşlü, yenilikçi ve batıya dönük bir padişahtı. Devletin eyaletlerinden başka yurt dışına giderek yabancı devletleri ziyaret eden ilk padişahtır. Belçika, Almanya, Avusturya, Macaristan’ı ziyaret etti. Bu ziyaret sırasında İngiliz Kraliçesi Victoria, Belçika Kralı II. Leopald, Prusya Kralı I. Wilhem, Avusturya-Macaristan İmparatoru Fraçois-Josep ve Romanya Prensi Karol ile görüştü.
Balkan isyanları, Karadağ, Eflak-Buldan olayları, Birleşik Romanya’nın doğuşu, Türk Ordusunun Sırbıstan’dan çekilmesi, Mısır Hidivliğinin özerklik haklarının genişletilmesi, borçlar ve nihayet Hersek ve Bulgar isyanları I. Abdülaziz’i çok zor durumlara düşürdü ve darbe ile tahttan indirildi. Feriya Sarayında gözaltında bulunduğu sırada bileklerinden damarları kesilmiş olarak ölü bulundu.
Sultan Abdülaziz darbe ile düşürülen on birinci Padişah olup eli hanedan kanına bulaşmamıştır.
Osmanlı Devletinin 33. Padişahı olarak tahta çıkan V. Murat’ın (1876/1876 üç ay) akli dengesi yerinde olmadığı için sadece üç ay tahtta kaldı. Bazı gruplar tarafından tekrar Padişah yapılmak istendiyse de sonuç vermedi.
V. Murat eli hanedan kanına bulaşmayan, tahttan indirilen on ikinci padişah olup eceli ile terki dünya eyledi..
Osmanlı İmparatorluğunun 34. Padişahı olan II. Abdülhamit’in (l876-1908), verdiği buyruk ve şeyhülislam fetvası ile sadrazam öldürülmesine son verildi ama buna pek uyulmadı. Mithat Paşa uzun süre devlete vali ve sadrazam olarak görev yaptı. IV. Murat’ın tahttan indirilerek II. Abdülhamit’in tahta çıkmasına yardımcı oldu. Ama çeşitli bahaneler ileri sürülerek mahkemeye verildi. Yıldız’da kurulan mahkemede yargılandı ve idam cezasına çarptırıldı. II. Abdülhamit tarafından idam cezası Taif’e hapis cezasına çevrilerek sürgüne gönderildiyse de Taif hapishanesinde boğdurulmak suretiyle öldürüldü. Aynı şekilde Taif’te bulunan Mahmut Paşa’da öldürüldü. II. Abdülhamit’in kontrol amaçlı gönderdiği müfettişler Mithat Paşa’nın mezarını açtırarak öldürüldüğünü ispatlamak için başını gövdeden ayırtıp Padişaha gönderdiler.
II. Abdülhamit tahttan darbe ile indirilen on üçüncü Padişah olup eceli ile ölmüş olup, eline haneden kanı bulaşmamıştır.
V. Mehmet Reşat (1909-1918) Osmanlı Devletinin 35. Padişahıdır. II. Abdülhamit’in tahtan indirilmesi ile Padişah oldu. Eline haneden kanı bulaşmayan Padişahlardan biridir, eceli ile öldü.
Osmanlı İmparatorluğunun 36. Padişahı olan VI. Mehmet Vahdettin (1918-1922) eline hanedan kanı bulaşmamıştır. VI. Mehmet Vahdettin Balkan Savaşlarını, I. Dünya Savaşını, Ulusal kurtuluş Savaşlarını yaşamış ama ne yazık ki sırf taht ve saltanatını koruyabilmek için işgalcilerden yana tavır almış, ulusal kurtuluş savaşı zaferle sonuçlandıktan sonra İngilizlere sığınarak Malaya Zırhlısı ile yurtdışına kaçarak ülkesini terk eden ilk padişah olmuştur. Eceli ile öldü.
İŞTE bir imparatorluk böyle devam etti. Son nefesini 622 yıl sonra verdiğinde yepyeni bir devletin ismi çıkmıştı ortaya Türkiye Cumhuriyeti.
Artık hiç kimse kulun kulu değildi. Herkes aynı haklara sahipti. Bir yanlışlık, bir hata varsa, bir suç islenmişse kanunlar vardı. Adalet mülkün temeli, bağımsızlık kayıtsız şartsız milletindi, kendini Allah’ın yeryüzündeki gölgesi kabul edenlerin değil!
+ + +
KAYNAKÇA
Akerman, Mehmet Tansu : Osman Gazi’den Mustafa Kemal’e, İst. 2008.
Akgündüz Ahmet, Öztürk, Sait: Bilinmeyen Osmanlı.
Altınay, Ahmet Refik : Kabakçı Mustafa, İst. 2005.
Aşık Paşa Zade Tarihi.
Bozkurt, Prof. Dr. Mahmut Esat: Atatürk İhtilali, İst. 2003.
Meram, Kemal : Padişah Anaları.
Ortaylı, İlter : İmparatorluğun En Uzun Yüz Yılı.
Tektaş, Nazım : Sadrazamlar Osmanlı’da İkinci Adam Saltanatı. İst. 2009,
Sertooğlu, Mithat : Paşalar Şehri İstanbul, İst. 1991.
Şentürk, Nazır : Babiali Sadrazamları, İst. 2007.
Zelyut, Rıza : Osmanlı’da Karşı Düşünce ve İdam Edilenler, İst. 2010.
MAKALELER:
Altan, Çetin : Tarihin Korkunç Yüzü. Öldürülmüş Şehzadeler ve Devrilmiş Padişahlar. Makale. (Tefrika).
Altan, Çetin : Siyaset Kavgalarında Kan ve Şehitlik Edebiyatı
- - - : Yüksekliği Ayasofya’dan Kısa Oldu Diye Mimarının Eli Kesildi (Vatan).
- - - : Ayasofya’yı Camiye Çeviren Fatih’in Bazı Torunları “Papalık Prensi” oldular. Makale (Hürriyet Gazetesi)
- Akgündüz Ahmet, Öztürk, Sait: Bilinmeyen Osmanlı.
- Bardakçı, Murat : Hürriyet Tarih Dergisi.
- Bardakçı, Murat : Ulema, Devletin İşine Geldiği Zaman Baştacı, Gelmezse Cellat Malıydı. Makale (Hürriyet Gazetesi)
- Bardakçı, Murat : Ayakta Dinlenecek Liste, Makale. (Tercüman Gazetesi).
- Bardakçı, Murat : Hırsız Sadrazamı Önce İşkenceyle Konuşturur, Sonra Cellata Veriyorduk. Makale (Hürriyet Gazetesi)
- Bardakçı, Murat : Bekir Ağabey! Şehzadelerin Kafalarını Kesmez, Yağlı İlmikle Yahut Kuşakla Boğardık. Makale (Sabah Gazetesi).
- Kemal, Mehmet : Padişah Katil mi? Makale, (Cumhuriyet Gazetesi)
- Sarıer, İlker : Siyasette Kadın Parmağı.
ANSİKLOPEDİLER
İslam Ansiklopedisi
Büyük Osmanlı Tarihi. (Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal)
Meydan Larus
Büyük Osmanlı Tarihi. (Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı)
İstanbul Ansiklopedisi.
YAZAN İBRAHİM BALCI
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)


