18 Ağustos 2012 Cumartesi

GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK! -4

Emirgan’dan yola çıktığımızda aklımız Cınaraltı’nda koyulaşan sohbette kalmıştı. Ne düzeyli sohbetti. Aslında iyi bir dinleyici, halk okulundan mezun olacakmış gibi bilgilenebilirdi. Onlar sohbete devam etsinler biz de yolumuza devam edelim. Genelde yürürken mırıldanırım kendi kendime, bu benim vazgeçemediğim hastalığımdır: “Yürü be Balcı yürü; yürümekle yol bitmez derler ya! Nasıl bitmez be, nasıl bitmez? Yol bitmezse ömür de bitmez! Öyle değil mi? Madem ömür bitiyor yol da biter, yürümeye devam et, gerisini siktiret”.


Emirgan-Tokmakburnu arası boydan boya rıhtım. Denizden yüksekliği fazla değil. Denizin biraz yükselmesi ve dalgalı olması halinde deniz suları asfalta kadar ilerler ve gücünü yitirdiğinde yine denize çekilir. Burası doğal plajdır. Ne para ödemek vardır, ne destur deyip içeri girmek. Mayoyu kıçına geçiren postu serer yere; yatar, güneşlenir, kalkar yüzer, yine aynı yere sere serpe uzanır! Burası halk plajı, halkın plajı, fakirin plajıdır! Meteliğe kurşun atanlar bu plajı mesken edinirler yaz boyu! Gençler değişik mayolarla dalarlar denize, yaşlılar güneşin altına ızgara olmaya çalışırlar. Malum ya; güneş eklem ağrıları, romatizma ağrıları gibi pek çok derde devadır! Güneş biraz da doktor demektir.

Tokmakburnu Caddesinin sol tarafı yalı ve villa dolu… Buralarda sıradan vatandaş barınamaz. Yani bal-kaymak meselesi! Ülkenin balını-kaymağını yiyenler Boğaziçi’nin bu güzel ve şirin yerinde iyot kokusunu doya doya teneffüs ederler… Bu seyirden, halktan olanlara da pay var! Onlar da durup bolca seyretsinler etrafı, yetmez mi? Artar bile!

Tokmakburnu’na neden Tokmakburnu demişler merak ettikse de öğrenemedik. Öğrenmekte ısrar etsek çok yoğun bir çalışma içine girmemiş gerekir. Buna da gerek yok. Çünkü verilen her isim çuk oturmuştur. Biz işimize bakalım! Doğru işimize bakalım da bu da iş değil mi? En azından bir fikir yürütelim bakalım nereye varırız. Çok düşündüm şöyle bir senaryo yazdım: Sahilde oturup denizi seyreden ehlikeyif, güçlü, kuvvetli ve kabadayı ruhlu bir adam kaptığı gibi tokmağı, yoluna taş koyduğuna inandığı, yanı başındaki adamın suratına indirip burnunu kırdığı için mi bu ismi almış? Neden olmasın? Eğer böyle ise çuk oturdu demektir! O zaman Tokmakburnu ismini koyana helal olsun!

Tokmakburnu biraz da seyir alanı; arabasını burada park edenler, eğer termosla çayını getirmişse birkaç saatini rahatlıkla geçirebilir.

Tokmakburnu’nda eski bir Şirket-i Hayriye yani Şehir Hatları yolcu gemisi bağlı duruyor. İsmi Halas! Numarası 71. Yıllarca hizmet gören gemi özele satılarak elden çıkarılmış, sonra da biraz yenilik yapılarak tenezzüh gemisi olarak kullanılmaya başlanmış. Gemi demirli, kıçından karaya palamarla bağlı, süs gibi duruyor. Varsın dursun yerinde. İhtiyacı olan biner-gezer, biz yolumuza devam edelim.

İstinye koyuna girişte sol taraf tersaneydi. Bu alan Osmanlılar döneminde Kaptan-ı Derya Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın isteği üzerine tersane ve kalafat yeri olarak kullanılmışsa da devam etmemiş, bilahare Zaptiye Müşiri Deli Fuat Paşa’nın buradaki arazisi üzerine tersane yapılması izni alınmıştır. Ne var ki yapımına başlanan tersane 1912 yılında hizmete girebilmiştir. Tersanenin üç havuzu vardı. Az değil, hayli yeterli. Unutmayalım yüzme havuzu değil, gemi havuzu! Uzun yıllar Türk denizciliğine hizmet veren bu tersanede binlerce işçi çalıştı, binlerce gemi bakım - onarım gördü, onlarca yeni gemi inşa edildi ve nihayet İstinye’nin turizm alanı ilan edilmesi üzerine 1991 yılında kaldırılarak Tuzla’ya götürüldü.

Kaldırılan tersanenin bulunduğu alanda görkemli bir tarihi eser bina var. Zaptiye Nazırı (Deli) Fuat Paşa’nın yalısı! 19. yy. ikinci yarısında yapılmış. İlk sahibi Billuri Mehmet Efendi, sonrakiler sırasıyla İran Sefiri Muhsin Han, Hicaz Şurayı Devlet Azalarından Şerif Hüseyin. Son sahibi Deli Fuat Paşa! Neden koca Müşire “Deli” demişler aklım ermedi. Bu nedenle şöyle biraz araştırayım dedim ve doğru olanı bulmakta gecikmedim. Başarılı bir asker ve yetenekli bir devlet adamı olduğu, aynı zamanda bildiklerini ve düşüncelerini çekinmeden ve dürüst olarak söylediği için kendisine “Deli” lakabı takılmış. Fena değil, kusursa bu kadarı kadı kızında da olur! Demek ki delilikte iyi bir şey! Deli Paşanın yalısını sual edecek olursak 1999 yılında Karadeniz Ekonomik İşbirliği D8 Uluslararası Sekreteryası, Dışişleri Bakanlığının Türkiye Temsilciliğinin kullanımına verildi.

Tersanenin bulunduğu olan değişik amaçlı olarak kullanılıyor. Bir bölümü yazları eğlence ve kültür faaliyetleri, bir kısmı sürat teknesi yarışmaları için kullanılıyor. İstanbul Boğazı’nın trafik merkezi de burada. Rahmetli Amiral Güven Erkaya Boğaz Trafiğini düzenleme görevini üstlendiğinde hiç kimse bu denli büyük başarı sağlayacağını aklına bile getirmiyordu. Ama rahmetli Güven Erkaya öylesine büyük başarı gösterdi ki Boğaziçi’nde gemilerin neden olduğu deniz kazalarında yüzde doksan bir azalma oldu. Ruhu şad olsun. İyi ki vefat etmiş, yoksa Ergenekon ya da Balyoz davasından içeri girmesi işten bile değildi.

İstinye koyu bilinenden beri denizciler için barınaktır, sığınaktır. Yıllarca gemiler koya sığındı, gün bekledi, vakit doldurdu. Koy hakkında, güçlü tanrıca Athena’nın güçlü ve güvenli limanı olarak tarihe kayıt düşülmüştür. Evliya Çelebiye göre bin gemi alacak kadar büyük bir limandır. Koy rüzgârdan emindir. Aslında koyun değil bin gemi bin sandal alacak kapasitede olup olmadığı tartışılır.

İstinye koyunun kıyı şeridinde sandalcılar, kayıkçılar, alamanacılar balıkçı olarak mesleklerini icra ettiler yıllarca. Zaman zaman dalyan kuruldu, balık avlandı. Yakın zamana kadar kıyı şeridinde zenginlerin tabutu olan yatlar sıralanıyordu. Marina olmadığı için masrafsızdı. Demir at, kıyıya palamar bağla, aylarca kal, sonra çek git. Devir değişti efendim, devir değişti. Herkes bir şeyler vermeli denildi ve özelleştirme midir ne merettir bilemem, İstinye koyu da bir marinacıya kiralandı. Hadi beyler yatlar dışarı derken, yüzlerce yıldır koyda bulunan balıkçı (oltacı, küçük ağ balıkçıları) esnafı yirmiş beş otuz kişiye de başınızın çaresine bakın denilerek yol gösterildi. Balık avlayıcılar, dernekleşememenin acısını çok pahalıya ödedi böylece. Çok geçmeden koyun en dip kısmında ve ana caddenin hemen yanındaki rıhtım kenarında bulunan balıkçı dükkânları da çıkın-gidin isteğine uymayınca İstanbul Büyük Şehir Belediyesinin dozerleri ile yerle bir edildi. Tabii ki feryat, figan boşuna! Acaba bu yıkımı Sarıyer Belediyesi yapsaydı neler olur, neler söylenmezdi! Hala anlamadılar fakire fukaraya yaşam hakkı yok! Onlar dilenecek, el avuç açacak, muhtaç olacak! Yapan AKP iktidarının belediyesi olunca herkes sus-pus… Korku dağları bekliyor… Ohhhh iyi oldu diyecek halimiz yok! Ne ekerseniz onu biçerseniz de demiyor, işime devam ediyorum.

İstinye koyunda sular durgun, adeta göl gibidir. Koy kıvrım kıvrım, geyik boynuzu gibi kıyıdan açığa, açıktan kıyıyı uzar gider. Koy üst kısımdan deniz suyu, batı tarafından ise pis dere suyu ile beslenir. Zamanla gürül gürül akan dere artık yok sayılır. Dere var da dereyi gören yok! Varsa da kıyısından köşesinden! Derenin üzeri kapatılarak cadde kazanıldı. İyi, iyi hem de çok iyi oldu. Peki, suyu ne oldu? Bilen yok! Varda üzerinde duran yok. Bütün yamaçlar imara açılıp, kaçak inşaatlarda da patlama olunca dereyi besleyen pınarlar, derecikler yok oldu gitti. Derede suyunu kaybetti. Her şeye rağmen su akışı var ama su denirse!

İstinye sakin bir yer. Havası ılıman, antik çağdan günümüze kadar bu konumunu devam ettirmiş. Rivayete göre Bizanslar döneminde bir münzevi olan Daniel otuz üç yıl bir sütün üzerinde oturmuş ve yaz kış gelen ziyaretçilere bıkmadan usanmadan vaaz ederek sütun üzerinde kalmaya devam etmiş! Daniel tarihin derinliklerinde kaldı ama sözü dinlenen çok insan hayat sürdü İstinye’de. Osman Ağa haklı bir nam bıraktı. İstinye-Yeniköy Osman Ağa’dan soruldu. Konuşması sakin ama tok, sabırlı ve çok da hoşgörülü, damarına basıldığında sert mi sert bir yaman İstinyeli idi. Çocukları Hacı Ali, Şerif, Nuri, Mazlum, Orhan ve Yılmaz! Babalarının yolunu takip ettilerse de Hacı Ali bir başka iz bıraktı ağalıktan yana. Vazgeçilemeyecek bir diğer isim İslâm İslâmoğlu idi. Ağırbaşlı, vakur, az konuşan ama iyi konuşan, istediğini yaptıran bir başka Ağa idi. İslâm İslâmoğlu CHP’ li kardeşi Mehmet DP’ liydi. Ama yan yana geldiklerinden particilikten söz etmediklerinden sorun yaşanmadı. Diğer kardeş Hasan at arabası ile sebze satmaktan taşocağı işletmeciliğine uzanmak başarısını gösterdi. Bir diğer oturaklı adam Osman Kabil’di. Kabil’lerde geniş aile. Ağa unvanı DP li olan Osman Kabil çok yakıştığından partisi içinde de sözüne pek karşı gelinmezdi. Kardeşleri Ali (Aliko), İlyas ve Mehmet de yabana atılamaz. Aliko gayrimenkul istiflerken muhtarlıkta yapan İlyas, Kavel grevlerinde en önde gidenlerdendi. İstinye’de ağalar bolluğu vardı denilse yeridir. Güner ailesinden Sabri, Memiş, İlyas, Mehmet; Akıncılardan Ömer, Şaban ve Halil! Akıncılardan ağalık karizmasi ve bobstil giyimi ile hanımların canını yakan Ömer Akıncıya yakışırdı. Biz yazıyoruz ama anlatanlar başkası! Sinirlioğlu ailesinden Kahveci Ömer, Turgut; Satırlardan Mehmet ve Şaban; Arnavutlardan Vami İstinye’nin unutulmazlarından. Osman Ağa, İslam Ağa, Osman Ağa ve diğerleri bir konuşurlar ama pir konuşurlardı. Dinlemeyen beri gelsin, kesin suçlu kabul edilirlerdi. Ne demek dinlememek? Elbette ki saygı da kusur olmazdı. O zaman yırtık, lime lime kot pantolonu, vücudunun bütün hatlarını ortaya döken buluz ve thişort ile kimse büyüklerinin yanında durak yapamazdı. Ağalık açık arttırmaya çıksa Osman Ağa’nın torunlarından Hamdi Akdağ ile Mehmet Akdağ yarışsa da ikisine de bu unvan yakışır. İkisi de işlerini dört dörtlük yürütüyor. İslâmoğlu ailesinden Enver İslâmoğlu işi götürür herhalde. Güner’lerden İmdat bir adım önde gibi! Akıncı’lardan Muammer Akıncı ağalığı kapmış zaten, söze gerek yok! Sinirlioğlu tayfasından Turgut başı çekerse de, Tuncay sosyal anlamda başı çeken bir İstinyeli militan! Satır’lardan değerlendirme yapamadımsa da Arnavut Vami taifesi küllüm olmuş, ne arsa kalmış ellerinde ne arazi ama İstinye’den kopmamışlar. Bu bir büyük onur!

İstinye’nin iç kısımlarına doğru ilerledikçe tipik İstanbul’un eski mahallerinden örnekler karşılar sizi. Hele derenin sol tarafı ve üst yamaçlar modern site ve villalarla kaplı. Büyük işyerlerinin olduğu orta kısımlarda daha önceleri Türkay, Beldesan, Kavel Kablo, Terme Teknik gibi fabrikalar vardı. Onlar kalktı ama bu kez ticaret merkezleri açıldı. Üst kısımlar Taşocakları mevkii… Ne ocak kaldı ne de bucak! Nerede ise bölgenin tamamı inşaata açıldı, kısa bir süre sonra villa ve daire satışları başlar! ABD İstanbul Elçilik Binası burada! Muhkem mi muhkem bir bina! Ama yine de anarşist saldırılara dur denilemedi ve Türk polisleri katledildi. Yazık, hem de çok yazık!

İstinye’nin üst kısımlarında taşocakları ve verimli tarlalar vardı. Osman Ağalar (Akdağ), İslamoğlu, Kabil’ler önemli taşocağı işletmecileriydi. Aynı işi devam ettiriyorlarsa da bu kez İstinye’de değil, İstinye dışında devam ettiriyorlar. Malum ya ata mesleği kolay terk edilemiyor!

İstinye’nin üst kısımları tarla demiştik. Hem de çok verimli tarlalara sahipti. Hele çilek tarlaları! Bu tarlalardan Osmanlı Çileği; sele sele, sepet sepet taşınırdı meyve haline! Sarıdan açık kırmızıya çalan benekli görünüşü ile Osmanlı Çileği o müthiş albeni yaratan kokusu ile kapış kapış edilirdi. Söyleyen iyi söylemiş “Rahat etmek istersen salona üç beş Osmanlı çileği koy yeter. Kokusu ile kendine gelirsin”. Osmanlı çileğini bilirim, toplanırken gördüm, yerinde yedim, satanlardan aldım. Peki! Var mı şimdi? Ne gezer! Belki kıyıda köşe numunelik bulunur. Toplanıp satılıyor mu? Görmedik, nesli tükendi, ismi kaldı hafızalarda! Çilekçilik deyip geçmemek lâzım Osman Ağalar, Akıncılar, Satırlar, Arnavut Vami’ler hep çilekçilikle güçlendiler.

İstinye tersanesi durağı karşısında ve caddenin alt kısmında Şükran Ülgezer Meslek Lisesi öğrencileri ile cıvıl cıvıl! Okulun hemen yanında ve bahçe içinde İbrahim Efendi Köşkü var. Görkemini koruyor ama “Bana el atın, yardım edin, onarım” diye de bağırıyor.

İstinye tarihi eser bakımından hayli zengin. Tek tek saymaya gerek var mı? Zannetmiyorum. Meraklı olanlar gezer, dolaşır bulur! Bu yola biz başvurursak gezimizi bitirmemiz zor olur. Hiç mi bahsetmeyeceğiz? Bahsetmeyeceğiz ama Hamamı da asla pas geçmeyeceğiz. Zira İstinye’nin en eski tarihi eseridir. 1460 da Gazi Semiz Ali Paşa tarafından yaptırılmış ve vakfedilmiştir. Bu hamama yanındaki cami nedeniyle Neslişah Sultan hamamı da denilir. Hamamın özelliği, bilhassa dilencilerin bu hamamı tercih etmeleri nedeniyle hamama “Dilenciler Hamamı” denilmesidir. Buluş bizim değil, Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde yazan bu!

Ana cadde üzerinde İstinye Spor Kulübü Tesisi ve yanında muhtarlık! Muhtar Mehmet Hançer, sanki muhtarlığın tapusunu aldı. Bilmem kaçıncı dönemdir yine seçildi. İstinye Spor Kulübü Başkanı Saffet Akkoyun yıllarca kulübe maddi ve manevi hizmet verdikten sonra Sarıyer Spor Kulübüne önce yönetici sonra da Başkan seçildi! İş hayatındaki başarısını spora da taşıdı. Duyumlar doğru ise biraz bildiğini okuyan ama azimli, inatçı ve başarıya aç bir insan. Bir de gece sefaları! Eeee o kadar da olsun ne çıkar!

İstinye çarşı içi! Küçük parkın kenarında meydan çeşmesi! Çeşmeye laf yok. Suyu var, bakımlı ve tarihi bir çeşme! Adı Ahmet Şemsettin Efendi Çeşmesi (1767). Çeşmenin yanındaki park tam bir sohbet yeri! Kullanımı İstinye S. K. nünmüş, iyi bir uygulama, kulüplerinde desteğe ihtiyacı var. Park küçük ama hayli işlek! Uğrayıp bir çay içeyim diyen saatlerce otur kalkamaz! Çünkü bu park da sorunların çözümlendiği yerlerdendir.

İstinye Koyunun müsait olması nedeniyle deniz itfaiyesi burada idi. Uzun yıllar başarı ile görev yaptı. 1970’li yıllarda kaldırıldı. Çünkü teknolojik gelişmeler bunu gerektirdi. Kara itfaiyesi yine yerli yerinde, görevine devam ediyor. İtfaiyenin yanında İstanbul B.Ş.B. sinin sosyal tesisi var. Hemen burada stop diyerek durak yapıyor ve yemeğe oturuyoruz. Her taraf tertemiz, hizmet iyi, yemekler nefis. İki kişi bir güzel karnımızı doyuruyoruz. Para vereceğiz hesap istedik “Ödendi” dediler. “Kim?” diye sual ettik, yanıt alamadık! Demek ki bir tanıdık, bir dost varmış çevremizde. İyi de oldu, emekli adamız ayın sonuna doğru cüzdan çıkarmanın anlamını iyi biliriz! Dostumuz, ay sonunda cebimizde ne kadar para olur bunu düşünmüş ve gizlice “Hesap benden” demiş olmalı. Sevindik, iyi ki öyle yapmış! Unutmayalım İtfaiye kampüsü içindeki küçük cami çok sevecen, çok cici. Hocalarından Hafız-ı Kurra Selim Efendi ise sesiyle bir harika, okuduğu ezanı dinleyen “İyi ki Müslüman’ım diyor”.

Yanı başımızda İstinye Devlet Hastanesi! Temeli atıldığı yıllardan beri bilirim hastaneyi. Güç koşullar altında hizmet veriyor. Küçük hastane iken zamanla, hayırseverlerin gayretleri ile büyütüldü ve bugünkü hale geldi. Yine de yeterli değil. Bugüne kadar pek çok başhekim değiştirdi. Sarıyerli Op. Dr. Mehmet Bayraktar da iki yıl Başhekim olarak görev yaptı. Fakat devam edemedi. Zira görevden alınan Başhekim Cengiz Bey on ikinci kez görevine dönünce mesele kendiliğinden çözüldü ve Dr. Mehmet Bayraktar Sarıyer hastanesine geri döndü. İstinye Devlet Hastanesi denince ben hastane müdürlerinden Selçuk Kaynarkan’ı hatırlarım. Az çekmedi! Hastanenin daha iyi çalışır ve daha iyi hizmet yapar duruma gelmesi için çok mücadele verdi. Üstelik sporcu ve spor adamı! Voleybol oynadı, voleybol antrenörlüğü yaptı. Ne var ki kapıldı bir rüzgâra, ayrıldı ve iş değiştirdi. İnişler-çıkışlar! Bir dokunulursa bin söyleyecek durumda ama ezik değil. Vakur ve azimli Harun Yılmaz ile birliktelikleri iyi, devam ediyorlar.

Yürümeye devam ediyoruz. SSK. Hastanesi var sırada! Koca bina kaderine terk edilmiş vaziyette. Bomboş duruyor yıllardan beri! Yuhhh be! Yanda bin bir güçlükle hizmet veren bir sağlık kuruluşu var… Buna rağmen SSK binası bomboş, harabe olmak için terk edilmiş. Ayıptır, günahtır, yanlışlıktır, imansızlıktır, insafsızlıktır, halka ve Hak’ka hakarettir. Bu binayı kullanıma açmamak, boş tutmak! Ama dinleyen kim? Az ileride Sarıyer İmam Hatip Lisesi. Yüzlerce öğrenci ders görüyor ve mezun oluyor buradan. Çok merak ediyorum, mezun olanlardan imam-hatip ve müezzin olan var mı? Daha ileride Süreyya lokantası! Zamanında çok meşhurdu. Devam ediyor ama eski havasını devam ettirebiliyor mu? Bilemem! İstinye Koyu denince akla kürek sporu gelir. Koyun durgun suyunda kürek sporu antrenmanları yapılırdı. Fenerbahçe Spor Kulübü kürek şubesi burada idi. Buradan kürek milli takımına onlarca sporcu gönderildi, başarılara imza atıldı. Yirmi yıldan fazladır Fenerbahçe Spor Kulübünün kürek şubesi kaldırıldı. İstinye’nin simgelerinden biri Faik Bey Yalısı’dır. Yalının, mükemmel mimarisi göz alıcıdır. Sonraları Yalının ismi Pakize Hanım Yalısı olarak değişti. Kim değiştirdi ise her halde bir bildiği vardır! İstinye burun başında Türk edebiyatının büyük isimlerin Recaizade Mahmut Ekrem Bey’in denizle iç içe olan yalısı vardı. Hancıoğlu ailesine geçti bu Yalı.

İstinye’den çıkmadan bazı konulara da değinelim. İstinye’de ilk deniz hamamı yani plaj 1877 de açıldı. Halk “Ohh iyi oldu” dediyse de yaşlılar “Yuhh” demekten kendilerini geri alamadılar. Ne demek baldır bacak dolaşıp durmak ne demek nerede ise anadan uryan denize girmek? Kim ne derse desin devam etti yıllar boyu İstinye plajinda yüzülmeye.

İstinye’de ana cadde üzerinde ve rıhtıma yakın cafeler, çay bahçeleri var. Han Cafe ile Kaçkar Cafe tam dinlenilecek yerler. Orta yol ve sol siyaset buralarda yoğrulur durur! İstinye Vapur iskelesi ilerisinde Mustafa Birinci’nin çay bahçesi. Dini motif içeren siyaset ve sağ kulvarın siyasetçileri burada nefes tüketir, burada hamur yoğurur yarınlar için.

Siyaset sadece çay bahçelerinde mi var. Elbette ki hayır! Siyasetin yeri, mekânı ve zamanı yoktur. Her yerde vardır ve yapılır. Siyaset konuşulmasın olası mı? Elbette ki değil. Dere yukarı akar mı? Akmaz! O halde konuşulmaya devam edilecek, bizde yolumuza devam edeceğiz, ver elini Yeniköy diyerek.

23.06.2012

Yazan İbrahim BALCI

GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK! -3

Yol yürümekle biter. Bunu bildiğimiz için yürümeye devam ediyoruz. Boyacıköy’ü arkada bırakırken karşımıza küçük ve şık bir vapur iskelesi çıkar. Bu Emirgan Vapur iskelesidir ve tarihi iskele olan eskisinin yerine yapılmıştır. Fazla bir özelliği yok ilerlemeye devam ediyoruz. Cadde üzerinde görkemli yapılar ve Şerifler yalısı ile karşılaşırız. Şerifler yalısı yabana atılamaz çünkü 17. yy. dan kalma bir tarihi eserdir. Emirgana ismini veren Emirgüneoğlu Yusuf Paşa’nın divanhanesiydi. 18. yy. da Hazine-i Hümayün başyazıcısı Feyzizade Mehmet Bey tarafından müstakil yalıya dönüştürüldü. 19. yy da ise el değiştirdi ve Mekke Şerifi Abdulillah (Abdullah) Paşanın malı oldu. Bu nedenle “Şerifler Yalısı” ile anılır oldu. Malum ya yiğit lâkabı ile anılır, bu kurala da böylece uyulmuş oldu. 1971 yılında Sait Çiftçi isimli bir hayırsever tarafından satın alınarak Türk İslam Eserleri Müzesine tahsis edildi. Halen müze olarak kullanılıyor.


Şerifler yalısını geçer geçmez Emirgan merkeze, yani çarşı içine, aslında ve daha doğrusu Çınaraltına geliriz. Çınaraltı Emirgan ile özdeşleşmiş, tarihe “Çınaraltı sohbetleri” ile kayıt düşülen bir önemli açık toplantı mekânıdır.

Fazla şamata etmeden Çınaraltı için birkaç satır yazmak gerekir. Çınaraltı belki de Çınaraltı olalı beri bu kadar tahribat görmedi. Yahu nedendir bilinmez, Çınaraltı olarak bilenen alanı parça parça böldüler. Her işyerine beş on masalık bir alan kiraladılar. Bölüm aralarında çadır, naylon örtüler ve süs ağaççıkları konularak adeta “ diğer tarafa geçilmez” dediler!. Yahu böyle rezillik olur mu? Çınaraltı’nı bırakın eski haline! Her gelen istediği yere otursun, satışını yapan yine yapar.

Ya Allah deyip daldık öndeki bölüme, bir tanıdığa rastlamadık. İkinci bölüme girdik, yer aradık, boştu doluydu derken bir iki aşına yüz aradık ama nafile! Olanlar da oralı değil, vazgeçip arka tarafa yöneldik. Aradığım aşına yüzlerden bir teki dahi yok! Yavuz zırhlısını sahile yakın geçirten Alb. Mithat Adam elbette ki yok, öleli yarım asır olmuş! Anıları var. 1960 ihtilâli sonrasında muhtardı ve kapısına “Selamunaleyküm yok günaydın var” diye yazmıştı. Bu sözle de şöhreti yakalamıştı ama aleyhinde de hayli konuşan olmuştu. Musa Öztaş iyi bir dosttu, cebi de delik olmayanlardandı. Misafirlerini yüksünmeden ağırlar. Kimseye gönül koymazdı! Bu can dostu da öteki dünyaya uğurlayalı yıllar olmuş! Ömür denilen de ne kadar kısa! Biz aramaya devam edelim. Mesela Avni Baba, nerde be sadece muhtarlıkta izi kalmış! Ama ısrarla birkaç isim bulacak sohbet edeceğiz… Ha şu Muhtar Baki’yi bulalım en iyisi diye düşündüm sordum, son seçimi birkaç oyla kaybedince satıp savmış malını mülkünü terk etmiş canı gibi sevdiği Emirgan’ı. Aziz dostlarımı aramaya devam ediyorum. Emirgan S.K. nünü kurucu Bıdık Hüseyin… Can arkadaş, yüreği insan sevgisi ile dolu bir babayiğit! Rahatsızmış evden çıkmıyormuş birkaç günden beri. Selâm bıraktık, alır inşallah! Erhun’u gözüm aradı. Yılların sendikacısı ve CHP lisi… Günde birkaç saat çıkıyormuş bize rastlamadı… En iyisi Cevat! Şu Emirganlı ve Galatalı futbolcu Cevat! Onu buluruz diye düşündüm nafile o da Adapazar tarafına nakil etmiş! Yahu bizim Cafer Hergünsel’i arasak diye söylendim. Malûm ya edebiyatçıdır, şairdir, yazarçizer dedik sorduk. Tanıyan var fakat gören yok. Çaresiz kaldık!

“En iyisi sohbeti biz yapalım” dedim Suat’a! Söyledik çayları ağız tadı ile içtik. Konuştuk sağdan soldan, yine de bir tanıdık yüzle karşılaşırız diye ama nafile. Çınaraltında ağaçlar aynı, meydan çeşmesi aynı ama düzenleme değişik. İnsanlar değişik. Tanıdık kalmamış! Takım elbiseli, gıravatlı, fötr şapkalı, rugan ayakkabılı bir Allahın kulu yok. Nerede ise yediden yetmişe herkes spor giyinmiş; ayakta kes, kıçta kot ve sırtta thişort! Cep telefonuna bağlı bir aygıt, ucu kulağında hem çay içiyor hem de müzik dinliyor. Kadınların, kızlarında erkeklerden ayrı gayrisi yok! Kısa etek, ya da çok dar kot, terlik gibi kâğıttan hafif ayakkabı, göğsü bağrı açığa çıkartan bir bluz ya da bir thişort, tepelerinde güneş gözlüğü… Masalarında çay ya da cola! Yahu milletin başka derdi yok! Herkes birbirine bakıyor, doğru dürüst sohbete hasret kalmış tarihi çınar altı. Nerede İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Yahya Kemal, Faruk Nafiz, Mehmet Rauf, Tevfik Fikret, Kerem Düzova, Adalet Ağaoğlu, Orhan Veli, İbrahim Akdoğan, Mahir İz, Recaizade Mahmut Ekrem! Ohoooo say say bitmez, devam eder durur. Şimdilerde hiç biri yok! Yenilerinde eskisi gibi albenileri yok! Yine de Çınaraltında her tür sohbetin yeri vardır. Bir grup şiirden, bir grup romandan bahsederken, beri yanda bir grup tarihin içine gömülür durur. Bir başka grup ise hükümet indirir, hükümet kurar! Çaylar ise peşi sıra gelir, boş bardaklar geri gider. Nasıl gece yarısı olur, nasıl gün doğmak üzeredir anlamazlar! Emirgan ve Çınaralı eski havasında değilse de bile o hava hala yaşatılmaya devam edildiği için ben de bu yaşamın bugüne aktarılmasına Kerim Düzova’nın şiirini yazarak katılmak isterim. Emirgan ve Çınaraltı hastası Kerem Düzova şöyle diyor:“Bir şeyde gözüm yok, kuru bir can kafi/Hoş-beş edecek ehl-i ihvan kâfi/İkbaline bel bağlamadım dünyanın/İstanbul içinde bir Emirgân kafi.”

Çınaraltı sohbetlerini pas geçip dolaşalım çarşı içinde. Belki yeni bir şeyler görürüz! Ama ne gezer. Beş on yılda o kadar çok şey değişti ki sormayın gitsin. Yakın zamanda Hamid-i Evvel Camii yangın geçirdi ve harap oldu. Hemen hayırseverler atağa geçti ve cami yenilendi. Hem de eskisinden bin kat daha güzel yapıldı. Yaptıran da Acıbadem Hastanelerinin sahiplerinden biri olan Mehmet Ali Aydınlar! Hani tek oğlu trafik kazasında ölen Mehmet Ali Aydınlar! Allah kimseye evlat acısı vermesin diyelim, sonra da ekleyelim; çok iyi bir iş yapmış, sağ olsun, var olsun! İmam olarak Şemsettin Efendi de camii gibi tarihi eser oldu! Yıllardır özveriyle görev yapıyor. Emirgan’a gitmişken Safaf sokağın başına gitmemek olmaz. Bu sokağın bitiminden biraz ilerden başlar merdiven sahile kadar iner. Tam tamamına 100 basamağı vardır bu merdivenin. Ne var ki doksan dokuz basamaklı merdiven olarak bilinir. Neden, niçin bir eksik? Sorduk, yanıt yok!

Emirgan’ın muvakkithane ve mektep sokaktan içerilere doğru gidildiğinde biraz olsun eski Emirgân havası yakalanabiliyor. Üst kısımlarda denize nazır binalar, geniş pencereler, balkonlar çiçeklerle bezeli! Temaşa müthiş, havası, suyu mükemmel… Alış veriş için düşünmeden yapamıyor insan! Sarıyer’in en pahalı yeri sayılır. Sanki Emirgan’da fakir, orta halli hiç kimse yok. Her şey ateş pahası, milletin cebine kuvvet! Allah kolaylık versin. Ama önemli olan o anı yaşamak ve yaşamaya alışmak. Alıştıktan sonra asgari ücretli de olsan o pahalı ortamda yaşarsın!

Çınaraltının yanında Sütiş! Eskiden çay bahçesiydi! Anormal müşteri toplaması ile dikkat çekiyor. Gündüz-gece günün her saatinde dolu! Adamlar işi iyi biliyorlar! İyi biliyorlar da vatandaşı düşünen yok! Özel arabalar öylesine sıralanıyorlar ki başka vasıtaların geçip gitmesi güçlükle sağlanabiliyor! Atlı Köşk Cadde üzerinde! At Heykeli Fransa’dan getirilmiş. Görkemli bir heykel! Köşk ise müştemilatı ile birlikte Sakıp Sabancı Müzesi olarak faaliyette.

Emirgan denince akla “Koru” gelir. Yani Emirgan Korusu. Her yıl Lale Bayramı burada yapılır. Lale Devrini yaşamak isteyenlerin buyur edecekleri yerdir Emirgan Korusu. Üç köşkü ile dikkat çeker: Pembe Köşk, Sarı Köşk ve Beyaz Köşk! Her biri tarihi eser!

Unutmadan kayıt düşmem gerekir Emirgan için. Çok eski bir yerleşim bölgesi değildir Emirgan! IV. Murat Revan Seferinde başarı sağlar. Revan Kalesi Kumandanı Emirgüneoğlu Tahmasb Kulu Han, kaleyi savaşmadan IV. Murat’a teslim edince, paşalıkla taltif edildi. İstanbul’a getirildi ve Emirgan’daki Nişancı Feridun Bey’e ait büyük bahçe kendisine tahsis edildi. Yöre hızla yerleşim bölgesine dönüştü ve Emirgüneoğlu ismine izafeten Semte Emirgan ismi verildi. Bu isim zaman zaman değiştirilmek istendi. Bir ara “Uluköy” denildi., bir zamanlar “Mirgün” ama ikisi de tutmadı ve Emirgan olarak kaldı.

Günbatımı mehtabı seyretmek lazım Çınaraltı’ndan. Tek başına otur, çayını yudumla, gözlerini ayırma mehtaptan. Ay, mehtap olarak tepene yükseldiğinde, çayını yenile ve çevrene bak tüm yüzler aşına gelecek, gençleştiğini hissedeceksin. Belki de bu nedenledir yaşlı tarihçiler, şairler, edipler sıkça Çınaraltı’na gelerek mehtap seyrederler.

Çınaraltı sevdalılarını düşünceleri ve seyirleri ile baş başa bırakıyor ve İstinye’ye gitmek için yola revan oluyoruz.



19.06.2012

Yazan İbrahim BALCI

GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK!-2

Rumelihisarı’ndan çıkmamız kolay olmadı. Öyle “Ha” demekle vazgeçilecek bir yer değil ki! Havası, suyu, afrası-tafrası; güzeli, yosması, zengini, süper zengini, tüccarı, bakkalı, askeri, öğretim görevlisi… Her ne ararsan bulursun R. Hisar’da! Böyle bir yerden çıkmak kolay mı? Elbette ki hayır! Ama zorunlu olarak yola düştük, terk edeceğiz.


R. Hisar’dan Baltalimanı’na doğru yürürken tatlı bir yokuş vardır. Hem etrafı seyret hem de yokuşu çık! Evleri, yalıları mükemmel.. Cadde kalabalık değil. Yamaçlarda renk renk çiçek açan erguvan ağaçları, katırtırnağı, hanımeli ve morsalkımlar… Bakımlı ağaçlar, hem yeşili seyreder hem de asfaltı çiğneyerek yürür bitirirsin yolu. Baltalimanı’na girerken iki büyük ve restaurant karşımıza çıkar. Yıllardan beri hizmet veriyorlar. Denize nazır, bırakın denize nazır olmasını denizle iç içe…

Baltalimanı’na ismini veren Baltaoğlu Süleyman Beyi, yani Osmanlıların Deniz Ordusu Kumandanını dua ile andıktan sonra “Amin” der geçeriz ama hatırlatmayı unutmayız. Baltaoğlu Süleyman Paşa, Padişah’ın emri, Şeyhülislam’in fetvası ile başı gövdesinden ayrılanlardandır! Konumuz değil geçelim.

Baltalimanı eski dönemlerde Boğaziçi’nin önemli mesirelerinden biriydi. Sahilden Levent çiftliğine kadar uzayan büyük bir mesire! Renga renk kır çiçekleri; çınar, dişbudak, söğüt, kavak gibi çeşitli gölge ağaçları, devasa dut ve ceviz ağaçları ile dolu bir mesire! Gürül gürül akan deresi, yüzülecek kadar temizdi. Sonraları Baltalimanı kabuk değiştirdi. Önce mesire ortadan kaldırıldı, gecekondulaşma başladı, daha sonra da blok apartmanlar ve sitelerle yeni bir yerleşim bölgesi meydana geldi.

Mesire içindeki futbol sahası yok oldu. Oysa bu sahada 1920’den 1965 li yıllara kadar ne maçlar oynandı. Yaşlı ağaçlar altında serinlemekte olası değil. Çünkü ağaç yok. Olanlar da Behçet Kemal Çağlar Lisesi bahçesinde. Halka değil, öğrencilere açık!

Her şeye rağmen Baltalimanı yine de sakin bir yer. Derenin denize aktığı noktanın sol yanında gazinolar… Cebi sağlam olanlar gidebilir.. Dinlenmek için park da var. Nedense bu parka bula bula bir ülke ismi buldular ve “Japon Parkı” deyip çıktılar. Park daha ziyade botanik bahçesi gibi… Gez, dolaş ve ayrıl!

Baltalimanı daha çok Hastanesi ile bilinir. Yani Baltalimanı denilince akla hastanesi gelir. Aslında hastane olarak kullanılan bina Saray’dır. Büyük Mustafa Reşit Paşa (1800-1858) tarafından inşa edilmiştir. Zengin zengini, fakir fakiri bulur ya! Mustafa Reşit Paşa’nın oğlunu da Padişah Abdülmecid’in kızı Fatma Sultan bulunca Saraya da Fatma Sultan Sarayı denildi. Sonraları saray Abdülmecid’in diğer kızı Mediha Sultan’a tahsis edildi. Mediha Sultan’ın kocası Ferit Paşa sadrazam olunca Saray devlet dairesi olarak kullanıldı. Osmanlı devleti tarihten silinince Saray bir süre boş kaldı, sonraları Balıkçılık Enstitüsü olarak kullanıldı ama bilahare Kemik ve Mafsal Veremi Hastanesi olarak hizmet vermeye başladı. Uzun yıllar Baltalimanı Kemik Veremi Hastanesi olarak kullanıldıktan sonra Sabancı Vakfı tarafından restore edildi ve Metin Sabancı Baltalimanı Kemik Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi adını aldı. Bu sağlık yuvası bugüne değin hastalara bakmakta ve şifa dağıtmaktadır. Yapanlardan, tahsis edenlerden, en iyi şekilde kullandıranlardan Allah razı olsun. Doktorların elleri dert görmesin. Her ne kadar hastalardan ömrü yetmeyenlerden ameliyat masasında kalanlar olduysa da, ölü gibi gelip sapasağlam taburcu olanların daha da çok olduğu kesin! Hastane bilgileri bunu doğrular, tartışmaya gerek yok!

Saray tek değil, az ilerisinde ve benzincinin deniz tarafında bir saray daha var. Bu Saray’ı Damat Ferit Paşa kullanmıştır. Buna “Paşa Dairesi” deniliyordu. Allah böyle paşaları devletin başına bela etmesin! Adı üstüne Damat Ferit Paşa! Ulusal mücadeleyi yok etmek için her türlü naneyi yemekten geri kalmayan bir milli şuur fukarası! Bu binada bir süre boş kaldıktan sonra önce hastaneye tahsis edildi sonra da İ.Ü. Kültür ve Eğitim Merkezi olarak hizmet vermeye başladı.

Baltalimanı yeni bir yerleşim bölgesi. Apartmanlar, evler, siteler ve iç kısımlarda gecekondular var demiştir. Buna paralel olarak insan sayısı artınca ihtiyaç da artıyor ve Baltalimanı yeni bir muhtarlık olarak bağımsızlığını kazanıyordu.

Baltalimanı deresi yine var! Az da olsa suyu da var! Ama irin gibi! Her ne kadar taaaa Sarıyer merkezden Baltalımanı’na kadar atık su pompalaması yapılarak pis su Baltalimanı’ndan denize boşaltılıyorsa da ortada bir yanılma var. Vatandaş Baltalimanı’ndan arıtma yapıldığını zannediyor. Öğrendiğimize göre böyle bir şey yok. Sadece katı atıklar ve çer-çöp toplanıyor sonra da pis su denize dökülüyor. Merak ettik sorduk “Arıtma var mı?” diye “Arıtma pahalı iş! Yok” dediler. Ben duyduklarımı yazıyorum. Okuyanlar istediğine inanıyor. İnanmazsa bir sual de kendisi açar ilgilisine!

Durgun akar Baltalimanı Deresi… Pis ve kokulu suyu ile mideleri alt üst eder, dereye yakın binalar pencere açamazlar… Dere kenarındaki Serhazin Süleyman Ağa Camii bahçesinde biraz oturup, dinlenmek keyiflenmeye, huzur bulmaya yeter! Hastane içinde ve deniz kenarındaki rıhtımda bir iki saatliğine vakit geçirebilmek çok hoş! Yeşillik, mavi deniz ve dev manolya ağacının gölgesi ve manolya çiçeğinin enfes kokusunu teneffüs etmek ömre bedeldir.

Baltalimanı biraz da Hakkı Bahar’dır. İlk akla gelendir Baltaliman’da bu isim. Henüz mahalle olmadan, gecekondulaşmanın yeni yeni başladığı dönemlerde Hakkı Bahar kapağı Baltalimanı’na attı, halen buradadır. Bilgi alınmak gerekirse ilk başvurulacak kaynaktır.

Baltalimanını terk ederken karşımıza Boyacıköy çıkar. Neden Boyacıköy diye sual ettiğimizde doğru hedefe varırız. Devrin Padişahı Kırkkilise’den (Kırklareli) boyacılıkla uğraşan kırk aileyi getirip burada iskân ettirdiği için almış bu ismi! Burası da zamanla yalılar, köşkler ve havasının güzelliği, denizinin temizliği ile ilgi gören bir yer oldu ve sayfiye yerlerinden biri olarak kabul edildi. Her ne kadar vapur iskelesi bir süre işlevini devam ettirdi ise de fazla direnemedi!

Boyacıköy sakin bir semt… Halkın büyük bölümü zengin iş sahipleri ve emeklilerden oluşur. Fazla işyeri yok, küçük esnafı parmakla sayılacak kadar az! Cadde üzerinde görkemli yalıları, iç kısımlarda konak ve köşkler… Sahildeki Özkan yalısı dillere destan yalılardan! İçteki havuzu görüp de aldanıp, kendini soğuk suya bırakanlar aldandıklarını, başka açıdan baktıkların anlayacaklardır! Doğru ya da yanlış, kesindir diyemiyorum, çünkü iddia sahibi ben değilim. Duydum, yazdım; ayrıca araştırmadım! Yanlışsa günahı söyleyenin boynuna deriz ve yürümeye devam ederiz.

15.06.2012

Yazan İbrahim BALCI

GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK! -1

Evden çıkarken nereye gideceğimi, neler yapacağımı bilmiyordum. Kahvaltı, tıraş, giyinme ve “Hadi hanım eyvallah” deyip kapı dışarı adım atışımla başladı günlük yaşamım… Ev hayatı? Hele gündüz! Hiç sevmedim! Benim yaşam tarzım buydu… Sabah evden çıkar, zorunlu olmadıkça eve bir daha akşam saatlerinde dönerim. Yani demek isterim ki günün belirli ve hayli büyük bir bölümünü ev dışında geçiririm.


Şimdi ne yapacaktım? Evden iyi bir havada çıktım; bulutsuz, sıcak bir hava, uçsuz-bucaksız masmavi gökyüzü! Boş gözlerle etrafa bakıyorum, merdivenleri inerken dikkatli hareket ediyor, bir terslik olmasın düşüncesi ile temkinli yürüyordum… Elimi cebime attım, belki de sigara aradım! Neden olmasın? Aklıma gelebilir bir sigara tellendirmek! Oysa sigarayı bırakalı on yıl olmuştu… On yıl olmuştu olmasına da bir gün olsun aklımdan çıkmamıştı meret! Zaman zaman arkadaşlarımdan sigara istediğim olur! Verirler sigarayı, alır doyasıya koklar ve kendimi tatmin ederim. Bu ihtiyacı hissettiğim zamanlar ister istemez cebime dalardım,,, Yine öyle yaptım! Bir şeyle oyalanmalıydım. Otuz üçlü tespihimi elime aldım, biteviye tur attırdım tespih taneciklerine!

Daha ne yapacağıma karar vermemiştim. Günlük gazetemi alacak, sahildeki Sarıyer Spor kulübü kafeteryasına gidip, sabah çayımı içecek, gazetemi de gözden geçirecektim. Yine aynı istekler; Ahmet çay getir, Kenan gazeteyi ver, Neslihan su lütfen! Suat’ın kamışları, Tahsin’in alaylı takılması, Komiser İhsan’ın korumalığa soyunması, Şükrü’nün senaryolarını dinlemek ve saati geldiğinde namaza gitmek! Her gün aynı şey, değişen bir şey olmuyor, tekdüze bir yaşam!

Amaçsız insan ne yapar? İnsansız sandalın deniz üzerinde yalpaladığı gibi yalpalar durur. Bunu yapmayacaktım, kararlıydım. Kendime yeni bir uğraş bulacaktım. Öyle bir uğraş ki hem anılarımı tazeleyecek hem de dolaşıp duracaktım Sarıyer’de!

Ev ev, sokak sokak Sarıyer! Bayırı, çayırı, yolu sokağı ile Sarıyer! Balıkçısı, börekçisi, muhallebicisi ile Sarıyer! Kaleleri, kuleleri, limanları ile Sarıyer! Gemisi, balıkçı teknesi, alamanası, botu ve sandalları ile Sarıyer! Erguvanı, hanımelisi ve morsalkımı ile Sarıyer! Ahududu, Osmanlı Çileği ve çeşitli zerzevatı ile Sarıyer! Konakları, Köşkleri, yalıları ve sahilhaneleri ile Sarıyer! Gazinoları, kıraathaneleri, çay bahçeleri ile Sarıyer! Elçilik binaları, koyları ile Sarıyer! İşte bu Sarıyer’i dolaşacak, Sarıyer’i yaşayacağım ve keşfedeceğim yeni baştan!

Sarıyer ile ilgili çok yazı yazmıştım. Sarıyer’i yeniden yaşamalı ve yeniden yazmalıydım. Örneğin Aşiyan Mezarlığında gezinmeli, orada gömülü olanlarla hatır sormalıydım!. Oradan Duatepe’ye çıkmalı şehitlerle dertleşmeli onlara dua etmeliydim. Sonra Rumelihisarı’nı yani kaleyi dolaşmalı, İstanbul’un fethini yaşamalıydım. Rumelihisar içinde dolaşmalı Keramettin Camiinde bir öğle vakti secde ettikten sonra Ali Pertek Camii ve Hamamı hakkında bilgi almalı, tarihi R. Hisar vapur iskelesinin durumunu görmeliydim. Sonra Baltalimanı, Emirgan, İstinye, Yeniköy’den Kısırkaya’ya kadar gidebileceğim bir rota çizmeliydim. Rotadan şaşmamalı, Sarıyer köylerine uğrayarak durak yapmalıydım.

İyi bir düşünce! Not defteri ile kelam elde artık yollara düşmeliydim! Ya Allah deyip tabana kuvvet Kumsal tarafına yollandım. Sarıyer’in Kumsal Meydanı bizim bildiğimiz bu ama ismi değiştirildi ve Hacı Ömer Meydanı yapıldı. İyi mi? Tartışılır ama hayırsever bir Hacı Efendi idi Hacı Ömer. Kumsal’da beklerken patlıcan renkli bir 25E otobüsü imdada yetişti. Ver elini Aşiyan! Kırk dakikada ulaştım Sarıyer’in batı yönündeki en uç noktasına!

Aşiyan Parkı! Parkın tam ortasında bir heykel, Orhan Veli Kanık heykeli! Heykel kaldırılmamış ama birkaç kez tahribata uğramıştı. Neden? Kimse bilmiyor nedenini. Martı heykelciğinin yok edilmesinin anlamı ne olmalı? Bilen varsa beri gelsin, anlatsın, öğrenelim, anlayalım! Orhan Veli Aşiyan parkında heykel olarak da olsa oturuyor ve Rumelihisar kalesine bakıp bir türkü tutturuyordu:

“Urumelihisarı’na oturmuşum, Oturmuşta bir türkü tutturmuşum.. İstanbul’un mermer taşları; Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları; Gözlerimden boşanır hicran yaşları; Edalı’m, Boynuna vebalim!

Heykel konuşur mu? Yazarlar konuşturur! Ne var ki? Neden konuşmasın ki? Orhan Veli yazmış, ben okumuş ve bu yazıda kayda geçmişim ne çıkar?

Rumelihisar kalesi deyip geçmemek gerekir. Biraz durmalı ve etrafa iyice bakarak tarih incelenmelidir. Dünya da belki de en kısa sürede inşa edilen kaledir R.Hisar kalesi. Sadece dört ayda inşa edildi. 1452 Nisanında başlamış inşaat ve Ağustos 1452 de tamamlanmıştır. İnşaatın tamamlanmasında 1800 usta, 2000 marangoz ve 7000 duvarcı çalışmış; Padişah Fatih Sultan Mehmet, Sadrazam Çandarlı Halil Paşa, Zaganos Paşa, Saruca Paşa sırtlarında taş taşıyarak kalenin bir an önce bitirilebilmesi için diğer çalışanları yüreklendirmişlerdir.

Rumelihisar kalesi şimdi müze.. Çok bakımlı, her yıl binlerce kişi tarafından geziliyor. İç müze kapalı olmadığı zaman daha anlam kazanıyor. Osmanlılar döneminde kullanılan giysi ve silahların teşhiri göz alacıydı doğrusu! Beni etkileyen ise günümüze kadar gelen dev kilerdi. Kiler derken depo değil! Un kileri… Kalın ağaçtan yapılmış yani Ahşap! Günümüze kadar bozulmadan gelmiş! Bazı kısımlarında güve yemişliği varsa da değerinden bir şey kaybetmiş sayılmaz. Kale deyip geçmemek gerekir. Her gün yüzlerce otomobil, minibüs ve otobüs dolusu ziyaretçi taşıyor buraya. Kaleye para makinesi olarak da bakılabilir.

Kaleden dışarı adım attığımızda çay bahçeleri sıralanır. Hepsi de canlı ve hareketli. Sahil de Şeytan Akıntısına kapılmadan Çakar’a bir selam çaktıktan sonra yürürsek vapur iskelesine kadar geliriz. Sahilde üç beş kayık! Yıllardan beri bu kıyıda ve vapur iskelesi yanında bekleyen balıkçılar. Geceleri rıhtım kenarında ve akasya ağacı altında mangal yakan Boğaziçi sevdalısı bir dost! Gecenin her saatinde en taze balığı burada yemek mümkündür. Bu mangal başında emeklisi de memuru da, hâkimi de, savcısı da subayı da! İşçisi de, patronu da, tiyatrocusu, sinema ve ses sanatçısı da altına tabure çekerek oturur, yudumlar rakısını iyot kokusu ile birlikte. Karşı tarafta dizi dizi lokantalar! Her biri evlere şenlik diyemiyoruz zira sahipleri uyanık. Görkemli çınar ağacını kumpasa almış ve kaybetmişler. Gövde mekân içinde, gerisi çatı üzerinden Allaha uzanır gibi! Görünen bu! Burası, eskiden küçük ama hayli şöhretli bir kahvehane idi. Artık buradan Ayı Kazım’ın, Şoför Hikmet Pekşen’in, Aydın Acar’ın, İbrahim Çovaç’ın ve eski muhtarlardan Kemal Sir’in, Can’ın sesi gelmiyor! Ya hepsi tarihin sayfaları arasına gömüldüler ya da kendilerine başka mekânlar buldular. Unutmayalım Boğaziçi’nin ilk şöhretli futbolcusu Balıkçı Tevfik’in dükkânının yerinde de yeller esiyor! Kendisi hak yolcusu olalı yıllar oldu! Bu dünyadan göçenlere Fatiha! Fatihamız boldur bizim üstelik ücrete tabi değildir!

Tarihi vapur iskelesi yüzyılı aşkın hizmet verdi Rumelihisarı’na. Ama zamanın siyasetçilerine yaranamadı bir türlü! Yeni teknoloji ve yeni vapurlar sökün edince önce yolcular kayboldu, sonra da İskele işlevini yitirdi. Artık, iskele yok! Var da yok! İskele içkili lokanta oldu. Cebi şişkin müşterilerini ağırlıyor. Hayli de iyi isim yapmış! Karşı tarafta keramettin Camii. Boğazın en havadar camilerinden biri! Alt katında sıra sıra dükkânlar. Tabii ki içki yasak, anlaşılan camiin geliri iyi! Yani işler keka!

Caddenin sol tarafında görkemli bir duvar çeşmesi var! Rakım Mehmet Paşa tarafından 1715 de babası eski defterdar Yoz İbrahim Efendi adına yaptırdığı görkemli çeşme! Merhumun babasına neden Yoz demişler pek anlamadık ama olsun, lâkap lâkaptır! Nihayet adına bir Çeşme yaptırıldı ya suyu olmasa da olur! İlerisinde Ali Pertek Camii ve yanı başında eski bir hamam! Hamam 1509 da yapılmış ve bir de isim konulmuş hamama “Hisarlıya Hisar Hamamı” diye! Duvar çeşmesini birkaç metre geçtikten sonra küçük bir köfteci dükkânı dikkat çeker. İki masalık yeri vardır ya da yoktur ama köftesi hayli şöhretli olunca işi de iyi, geçinip gidiyor Sarıyerli Yusuf ile oğlu! Burada kesinlikle durak yapmalı ve ağız tadı ile atıştırmalıydım. Ama nedense bunu yapamadım! Hayret değil mi?

Rumelihisarı’nın dik yokuşlarından yukarı çıkamıyoruz. Çıksak da fazla bir şey yazacak halimiz yok. Zira yerleşim bölgesi çok yeni ve adı: Hisarüstü! Bu yeni bir yerleşim bölgesi hayli atılım yaptı ve bir Belediye Başkanı çıkardı bünyesinden! Şükrü Genç Sarıyer Belediye Başkanı olarak işbaşında! Koltuk iyi, niyet iyi de çalışma tartışılır! Benim görüşüm değil, tespitim bu! Ben yanılmış olabilirim çünkü anket görevlisi değilim, duyduklarımı yazıyorum! İddia ederim başkanın adam kullanmakta üzerine yok! Şerbet dağıtımı bol mu bol ve harika! Şerbet dağıtımda aksaklık varsa bilemem! Benim bildiğim, görür görmezden gelir, bilir bilmezden gelir! Neden mi; bir kitabım var yayınlanacak iki yıldır sıra bekliyor. Tabii sıra gelecek de yeni başkan seçildikten sonra gelecek galiba! Nahhhh gelecek! Ben daha çok beklerim!

Rumelihisar sırtlarına dik yokuştan çıkamayız dedimse de bildiklerimizle gezinelim oralarda! Duatepe’de durup boğazı seyretmek ve Nafi Baba Dergâhı çevresinde şehit düşenlere dua okumak adettendir, biz de öyle yaparız. Nihayet okuduğumuz Fatiha’dır, âmin der göndeririz olur biter! Görkemli parktan boğazı da seyretmeyi ihmal etmez, serpuş müzesini de gezeriz! Ama ne gezme, fırsat verirler mi? Bir kaç zamandır yerinde yeller esiyor! Tekrar aşağıya iner sahil boyu Baltalimanı’na doğru adım atmaya başlarsak solda ki çay bahçesi her dem gündemde kalmayı bilen bir sevda bahçesidir. Burayı da geçersek karşımıza Perili Köşk çıkar. Bu görkemli bina 1913 de Yusuf Ziya Paşa tarafından inşa edilmiş ama nedense kimseye yar olmamıştır. Oysa örneği olmayan fevkalade güzel bir mimarisi vardır. Köşkte oturanlar huzur bulmamış. Bildiğimiz, öğrendiğimiz bu. Ancak burada bir paragraf açmak gerekir. Çünkü Muhtar Orhan Hancı bu evde yıllarca oturmuş olmasına rağmen kendisini ne cin çarpmış ve ne de periler tepesine çıkmış. Bu bina uzun bir zamandan beri büyük bir holdingin merkez binası! Binayı kullananlar Karun kadar zengin olunca ne peri kalmış meydan da ne de cin!

Caddenin sağ yani deniz. Peşi sıra yalılar yer alır bu rıhtım boyunda. Çapa’ların yalısı en renkli yaşamın sürdüğü yalıdır. Nezih Çapa’dan geri kalanları sayacak değiliz ama sosyetenin gülleri çapalardır desek yeridir. Daha ileri de Tophane Müşiri Zeki Paşa’nın görkemli yalısı yer alır. Kale gibi sağlam taş bir yalı. Dört katlı büyük bu yalıdan Türkiye’nin en önemli solcularının çıktığı söylenir. Beni pek ilgilendirmez, benimki sadece bir saptama! Bu yalı ile ikinci boğaz köprüsü kardeş gibidir. Adeta birbirlerini tamamlarlar.

Yazan İbrahim BALCI

31 Mayıs 2012 Perşembe

HAYAT ÇİÇEKLE BAŞLAR!


Hayat çiçekle başlar! Doğrudur! Şöyle İstanbul’u bir dolaşıp duralım, bunun ne kadar doğru olduğunu görürüz. Çiçek açmazsa baharın geldiği belli olmaz, dökmezse çiçeklerini yazın sona erdiği söylenemez.
            İstanbul’da bahar Erguvanla (cercis silipuastrum) gelir; yaza Katırtırnağı (spartium junceum) ile girer eder, yazın bitimini Hanımeli (caprifoliaceae) müjdeler, Morsalkım (wisteria sinensis) da ikinci açılışı sonunda sonbaharın geldiğini ilan eder!
            İnsanlar gibi çiçeklerinde dili vardır, konuşurlar, dertleşirler! Baharı, yazı, sonbaharı müjdelediği gibi, gönüllere huzur verir, gamı-kederi ortadan kaldırırlar. Çiçeğe aşina olanlar, çiçeğe sevecen yaklaşanlar, kendilerini huzur denizinin içinde bulur, böylece yaşamlarını mutlu kılarlar!
            İstanbul’un unutulmayan ve her daim hatırlanan korulukları, parkları, piknik yerleri vardır.  Her biri tarihi olayları kucaklamış olan konağı, yalısı ve köşkleri vardır. Elbette ki bunların bahçeleri; bahçelerini de süsleyen çiçekleri vardır. Çiçeklerinden biri Erguvandır. Erguvan Boğaziçi’nin simgesidir. Erguvanlar 10 metre kadar boy yapan baklagillerden bir ağaççıktır. İstanbul’un en gözde yeri olan Boğaziçi’nin vazgeçilmezlerindendir. Çok çeşitleri vardır Erguvanın: İstanbul’da daha ziyade Çin Erguvanı beğenilir. Kırmızısı açmaya başlar, mora dönüşür sonra da yeşile döner. Erguvan’ın az da olsa beyaz renklisi de vardır. Erguvan çiçeği yapraklarından önce açar. Ağacın üzeri çiçekle kaplanır ve muhteşem bir görüntü sergiler. Çiçekler yavaş yavaş dökülmeye başlarken yaprakları da açmaya başlar. Erguvan kışın bitişini, ilkbahar’ın gelişini gösterir. Nisan ayında çiçek açmaya başlar, mayıs sonuna kadar devam eder ve sonra da yavaş yavaş çiçeklerini döker. Çiçeklerini döküşü ile birlikte yaprakları çıkmaya başlar.  Genellikle Boğaziçi sahil şeridindeki Erguvanlar mor renklidir. Buna Bizans moru da denir. Hıristiyan inancına göre, Hz. İsa’ya ihanet eden havarisi Yahuda kendisini bu ağaca asarak bizzat kendi kendisini cezalandırır… Bu rivayetle olacak ki bu güzel çiçeğe Bizans Çiçeği/Bizans Moru denilir!
            Katırtırnağı ilkbahar sonu çiçeklerini açarken adeta “Yaz Geldi” diye bağırır feryat eder. Bir güzellik sembolüdür yamaçların nazlı çiçeği. Bu güzel çiçek de baklagillerdendir. Çalıdır. 2 ila 5 metre arasında boy yapar. Sarı rengin her tonunu sırtında taşır. Rengi sarı, kokusu çok hoştur.  Çiçekler dökülmeye başladığında yaz bitmiş, sonbahar gelmiş demektir. Kavurucu sıcağa, ürkütücü rüzgâra karşı mukavimdir. Kolay yıkılmaz, kolay dökülmez, inatla direnir yaşama. Ne var ki onunda bir ömrü vardır, yaşar ve ölür.
            İstanbul’un her bölgesinde Katırtırnağı bulunur bolca. Ama hiçbir yerde Boğaziçi’ne verdiği güzellik kadar güzellik vermez. Boğaziçi;  Anadolu ve Rumeli yakası, binlerce yıldır gelip geçenlerin hayranlıkla seyrettiği sahil şerididir. Sahil şeridinde pek bulunmaz Katırtırnağı ama yamaçlara doğru çıkıldığında ya da denizden yamaçlara bakıldığında yeşil deniz içinde yıldız yıldız sarı renkleri ile görücüye çıkar! Katırtırnağı ağustos ayında dökmeye başlar çiçeklerini ve bu kez “ben tükendim, sonbahar geldi” diye feryat eder!
            Eski İstanbul’da evlerin kapılarını, ya da bahçe giriş kapılarını kucaklayan çiçeklerden biri de Hanımeli’dir. Hemen her evin giriş kapısında bulunur bu çiçek! Hoş bir kokusu vardır. Hanımeli çalı ve sarmaşık ailesinden bir çiçektir. Yeryüzünde 180 den fazla türü vardır. Avrupa’da 20, Amerika’da da 20 ayrı türü bulunur.  Türkiye’de bulunan Hanımeli daha ziyade Avrupa türü hanımelidir.
            Hanımeli çiçeği mayıs ve temmuz aylarında açmaya başlar. Hayli uzun sürelidir çiçeği. Pembemsi, beyazımtrak ve sarı renkli çiçek açar. Evlerin vazgeçilmezlerindendir. Hele eşi ile dargın olan, küs olan; komşuda yavuklusu olanların bir demet koparıp eşine, dostuna ve yavuklusuna verdiği çiçeklerdendir Hanımeli. Hemen her evde masa üzerinde ve su içinde bir demek Hanımeli vardır.
            İstanbul’un simgesi çiçeklerden biri de Morsalkım’dır. Baklagiller ailesinden olmasına karşın 20-30 metre boy yapar. Adeta ağaç gibi gövde yapar.  70-80 yaşına kadar yaşadığı bilinir. Ancak seyrek de olsa çok daha uzun süreli yaşadığı görülmüştür. Bu konuda Sarıyer’de örnek bir Morsalkım ağacı vardır. Sarıyer Merkez Ali Kethüda Camii arkasındaki balık lokantalarının önündeki Morsalkım ağacı 200 yaşında üzerindedir, anormal bir gövdeye sahiptir. Gövde tahrip olmasına karşın görkemini korumaktadır.
            Morsalkım mavi, mor, beyaz ya da soluk pembe renkli olur. Salkımları 15 ile 30 cm arasında olur. Uzun ömürlü süs bitkisidir. Morsalkımın özelliği yılda iki kez çiçek açmasıdır. Nisan sonu mayıs ayı başında başlar çiçek açması mayıs ayı sonuna kadar devam eder. Çiçekleri açtıktan sonra yaprak açmaya başlar. Her iki halde de, yani hem sade çiçekliyken, hem de her iki halde (çiçekli ve yapraklı) iken de görünümü harikadır. Mükemmel gölgelik yapar, renk denizi içinde insan yorgunluğunu unutur. Morsalkımın ikinci açışı haziran ayında başlar ve yaz mevsimi sonuna kadar devam eder. Morsalkımında çeşitli türü vardır. Ancak Türkiye’de olanlar Çin kökenli olanlardır.
            Sarıyer merkez ve deniz sahilinde balık lokantalarından birine kapağı atanlar, asırlık morsalkım ağacı altında yemeğini yer, yavuklusu ile hasret giderir ya da hayal âleminde yaşar ve dizelerin en güzelini kâğıda döker. Dostları ile geçimsizliğini, işyerindeki rahatsızlığını; arkadaşlarından kazık yemişliğini; para kaybetmişliğini burada unutur, hayal âleminde yaşar, gününü mutlu geçirmenin yolunu bulur.   
            Deniz’in mavisi, orman ve bitkinin yeşili, gökyüzünün kendine özgü gök mavisi Sarıyer’den doyasıya seyredilir. Deniz ile yeşil! Balık ile martı; su ile orman! Börek ile muhallebi; bal ile 1K (bu her neyse? Söyleniyor ben de yazıyorum, henüz anlamını öğrenemedim) Sarıyer’de görülür, Sarıyer’de yaşanır.
            Konumuz Sarıyer değil elbette! İstanbul’un güzelliğini mevsim güzelliğini katan çiçekleridir. Morsalkımdır, Hanımelidir, Katırtırnağıdır, Erguvandır.  İstanbul’da mevsimler bu çiçeklerle gelir, bu çiçeklerle gider. Bu çiçeklerle İstanbullu kendine gelir, bu çiçeklerle yaşamlarını devam ettirirler.
            Erguvanlar çiçeklerini döktü! Belki güneş az alan yerlerde bir süre daha yaşamını devam ettirir. Şimdi,  Erguvan, Hanımeli, Katırtırnağı ve Morsalkım zamanı! Bu çiçeklerden yararlanma zamanı. Gelin bunlardan yararlanalım, İstanbul’da bu çiçeklerle birlikte yaşayalım!
                        

SARIYER’İN EDEBİYAT GEÇMİŞİ VE SARIYERLİ YAZARLAR


“Sarıyer’in edebiyat geçmişi ve Sarıyerli Yazarlar”  konusunu tartışırken Sarıyer hakkında fazla bir şeyin yazılı olmadığını görüyoruz. Deyim yerindeyse Sarıyer edebiyat ve edebiyatçılar bakımından çok bakir bir yerdir.
            Sarıyer’in antik çağda isminin SİMAS olduğunu öğreniyoruz. Bu ismi,   tadına doyum olmayan memba sularından aldığını biliyoruz. Simas’ın Helen dilinde karşılığı “KUTLU SU – GÜZEL SU - AKARSU - GÜZEL SU IRMAĞI” olduğuna göre yerinde bir tespit. İlerleyen süreç içinde Simas “SARIYAR” a, daha sonra da “SARIYER” e dönüşüyor. Bir başka söylem de ismini Merkez Sarıyer’de bulunan SARIER BABA isimli bir yatırdan aldığıdır. Bir diğer söylem ise Şifa Suyu mesiresi ile Maden Mahallesi arasındaki yarların sarı renkte olması ve buradan 18. yy. sonuna kadar altın madeni çıkarılması nedeni ile aldığıdır.
            İstanbul Boğazı ve Karadeniz sahil şeridinde yer alarak mavinin tüm güzelliklerine sahip olan; İstanbul’un akciğerleri olarak kabul edilen Belgrad  Ormanı ve Bilezikçi Çiftliği özel ormanları; nefis memba suları; her biri doğa harikası olan anıt ağaçları; R. Hisar, Rumelikavak, Garipçe, Kilyos ve Rumelifener kaleleri; Belgrat ormanı içindeki su bentleri ile kemerleri; yüz binlerce insana doğal yaşam sağlayan mesire yerleri, gezi parkurları, arberotumu; paşa konakları, sahil boyundaki yalıları; Anadolu Kavak ve Yuşa tepelerinden kendini gösteren mehtabı ile edebiyatçılar için bulunmaz bir fırsat olan Sarıyer ile ilgili olarak edebiyatçılarımızın yeterince eser verdikleri kanısında değilim.
            Sarıyerli edebiyatçılar Sarıyer’i yok saymışlar ya da unutmuşlar mıydı? Elbette ki hayır! Aslında Sarıyer,  eski yıllarda İstanbul değildi! Öyle olmasaydı Sarıyerlilere “yolculuk nereye” diye sorulduğunda “İstanbul’a gidiyorum” demez, “Taksim”e ya da benzer şekilde “Fatih’e gidiyorum” derdi. Bunu hatırlatmamın nedeni eski dönemde Sarıyer’in şehir merkezine bir bucuk, iki saat kadar uzaklıkta bulunmasıydı. Böyle olunca Sarıyer’e geliş gidişler hem vakit kabına sebep oluyor ve hem de meşakkatli oluyordu.
            Gezdiği yerleri kendine has üslubu ile yazan Evliya Çelebi ilçe olarak belki de Sarıyer hakkında yazı yazan ilk kişidir. Evliya Çelebi kısaca “Her sene İstanbul halkı bu şehirde sohbet eder” der ve şöyle devam eder “Sultan IV. Murat’ın Sarıyer’i ziyaret ettiğinde gördüğü bahçenin sahibi Solak Çelebi Efendi’ye hitaben günümüz Türkçesi ile “Mekke ve Medine’nin hizmetkârı olduğum halde böyle bir sevgililer bahçesine (yani böyle harika bir bahçeye) sahip değilim” der.
            Sarıyer’i eski dönemlerde yazanlar daha ziyade yabancılar oldu. Örneğin: Edmando De Amicis, İnciciyan, P. A. Dethiear, Dionysios Byzantios, Jane Taylor, Moltke ve La Martin gibi….
            Sarıyerli edebiyatçı elbette ki vardı. Örneğin, Agah Efendi (Çapanzade 1832-1885) Sarıyerli yazarlardan biridir. Çıkardığı Tercüman-ı Ahval (1860) gazetesi ülkede çıkan ilk özel gazetedir. Her biri edebiyat tarihi içinde yer alan Recaizade Mahmut Ekrem (İstinye), Tevfik Fikret (R. Hisar), Muazzez Tahsin Berkant (Emirgan), Mahir İz (Emirgan), Adalet Ağaoğlu (Büyükdere) Sarıyerlidir. Harp tarihi yazarı Em. Gen. Fahrettin Belen (Çayırbaşı), Abidin Daver (Büyükdere), Tarihçi Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı (Büyükdere) Sarıyerlidir ama Sarıyer ile ilgili yazı pek yazmamışlardır.
            Yazarlar içinde tabii iki Sarıyer’i yazanlar da var. Örneğin; Eremya Çelebi Kömürcüyan, Salah Birsel, Semiha Ayverdi,  Osman Celal Kaygılı,  Ahmet Niyazi Banoğlu, Cahit Kayra, Balıkçılar Nazırı Ali Rıza Bey, Ord. Prof. Dr. Semavi Eyice, Sedat Hakkı Eldem, Burhan Oğuz, Sermet Muhtar Alus, Selim İleri, Doç. Dr. Haluk Dursun, Dr. Jak Deleon, Ali Soysal, Sadri Sema, Sennur Sezer, Adnan Özyalçınar, Gökhan Akçora, Çelik Gülersoy, Mustafa Armağan Sarıyer’i yazanlardan bazılarıdır. Sarıyer ile ilgili en kapsamlı çalışma Sarıyer Belediye Başkanlığı tarafından 1993 yılında Yüksel Yazıcı’ya yaptırılmış ve mükemmel bir eser meydana çıkmıştır. Tarafımızdan yapılan ve kitaplaştırılan çalışmalarımız da göz ardı edilemez.
            Sarıyerli edebiyatçılardan bahsederken Celadet Barbarosoğlu’nu unutmamak gerekir. Bestelenen şiirleri var. İkisinden bahsetmek isterim. Osman Nihat Akın tarafından suzinak makamında bestelenen:
“Cevrin yeter artık bu kadar olma sitemkâr,
                        Sen olmazsan bu âlemde benim söyle neyim var?”
şarkısı ile Kadri Cerrahoğlu’nun kürdîlihicazkâr makamında bestelediği:
                        “Yıllarca yazık boş yere hülyalara kandım,
                        Git, istemem yeter artık, aşkından usandım”
şarkıları, unutulmayan şarkılardır. Yine Sarıyerli bir kıza gönül kaptıran Atıf Kahraman’ın;
                        “Çoktan beri bir kız tanırım ben Sarıyer’de
                        Boy - pos onda, kaş - göz onda, esmer ona derler”
şiirinin Selahattin İçli tarafından bestelendiğini hatırlatmak isterim.
            Yesari Asım Ersoy, Yahya Kemal Bayatlı, Sadri Alışık, Hikmet Şinasi Önal, Hüsnü Efendi, Ceyhun Savaşçı, Mediha Şen Sancakoğlu ve Burhanettin Deran Sarıyer ile ilgili şiirleri bestelenen kişilerden bazılarıdır.
            Sarıyer’i en iyi anlatan edebiyatçılardan biri Yusuf Mardin’dir. Sarıyer’de Akşam şiirinde şöyle der:
                        Göklerde yüzer pembe bulutlar,
                        Akşamda solar defne ve çamlık,
                        Söyler yine bir besteyi rüzgâr
                        Sessiz yayılır sonra karanlık.
                                   Hülya gibi ürpermededir su,
                                   Üstünde çizimlerle seherden,
                                   Yollar serilir dağlara doğru
                                   Rüyalarımın gittiği yerden!
            Sarıyer gerçekten ilçe olarak Aşiyan’dan Kısırkaya’ya kadar edebiyatın her dalına konu olacak kadar zengindir.
             Çınaraltı/Emirgan edebiyatçıların toplandığı sohbet merkezidir. Türk edebiyatının nabzı burada atar. Yeşil ile mavi; aydınlık ile karanlık; mehtap ile yakamoz kucak kucağadır Çınaraltı’nda. Burada edebiyatçılar son yazdıkları şiir ve hikâyeleri birbirine okur, deneme ve romanlarını tartışır, bilgi alış verişinde bulunurlar. Emirgan’ı en iyi anlatanlardan biri Kerem Düzova’dır.   Düzova şöyle der:
                        “Bir şeyde gözüm yok, kuru bir can kâfi,
                        Hoş-beş edecek ehl-i ihvan kâfi.
                        İkbaline bel bağlamadım dünyanın,
                        İstanbul içinde bir Emirgân kâfi.”
            Beykozlu olmasına rağmen, yaz aylarında Sarıyer’de yaşamayı alışkanlık haline getiren Orhan Veli:
                        “Urumelihisarı’nda oturmuşum,
                        Oturmuş da bir türkü tutturmuşum”
 diyerek kederini mısralarına gömmüş sonra da;
                        “İstanbul’da Boğaziçi’ndeyim;
                        Bir fakir Orhan Veli
                        Veli’nin oğlu
                        Tarifsiz kederler içindeyim”
diyerek duygularını mısralara dökmüştür.
            Sarıyer’de edebiyatçı elbette var. Yazardır, şairdir ama vardır. Sarıyerlilerin unutamadığı İbrahim Akdoğan mehtaba âşık Sarıyer’e sevdalı bir şairdir. Kendisini tanıtabilmemiz bakımından bir anekdotunu hatırlatmak isterim. Kafası kıyak, gece 22.30 da, Sarıyer/Mesarburnu caddesinde ve deniz sahilindeki banka oturmakta, mehtabı seyretmektedir. Dalgın ve dünyadan kopmuş gibidir. Gelip geçenler vardır ama onu tanıdıkları için önünden bile geçmez, mehtabı seyretmekten mahrum olmasın diye bankın arkasından dolanırlar! İşte böylesi bir ortamda, 14/15 yaşlarında iki delikanlı arkasına beliriverir. İkisinde bir bisiklet vardır.  Ben bineceğim, sen bineceksin diye dakikalarca bağırıp dururlar. Şekerci İbrahim bağırmalarına tahammül edemez yerinden fırlayarak delikanlıların yanına gider ve “Ulan” diye bağırarak:
                        “İkinizde tüy siklet,
                        Aldınız bir bisiklet,
                        Biriniz binin, biriniz inin,
                        Sonra da siktirin gidin” der. Çocuklar derhal uzaklaşırlar oradan.
Söylediği tüm şiirleri vezne kafiyeye uyarlı olan Şekerci İbrahim maalesef yazılı bir eser bırakmamış, söyledikleri belleklerde korunarak günümüze kadar gelmiştir.
            Sarıyerli yazar ve şairlerden Yusuf Mardin yazdığı “Kocataş Anılarım” kitabında Sarıyer’i çok iyi anlatır. Bu kitaptan öğreniyoruz Atatürk’ün, eski Adalet Bakanı Necmeddin Molla’yı (Kocataş) ziyareti sırasında yalının önünde toplanan Sarıyerlilere hitaben:
            “Beni görmek demek behemahal yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir”  sözlerini söylediğini.
            Kireçburnu’nda Ağaçaltı kahvehanesi, Kefeliköy’de Dalyan koruluğu, Büyükdere’de Vortik çaybahçesi (Sonra Sevsay), Sarıyer’de Hünkâr Suyu, Çırçır Suyu ve Şifa Suyu, Yenimahalle de Fırıldakbahçe mesireleri edebiyatçıların sık sık geldikleri yerlerdir.
            Fırıldakbahçe, Yenimahalle’nin Pazarbaşı mevkiinde ve yol üzerinde yamaçtadır. Yeşillikler içinde bir yerdi. Öyle her babayiğidin destur demeden girebileceği bir yer değildi. Zira müdavimleri 1940 lı yıllara kadar edebiyatçılar, musikişinaslardı. Halit Ziya, Mehmet Rauf, Ahmet İhsan, Mehmet Asım (Us), Ahmet Rasim, Hüseyin Fırat, Lemi Atlı, Rıza Tevfik, Yahya Kemal, Kanuni Sarı Talat, Kanuni Atıf Bey, Hanende Mazhar Bey, Serezli Şekip Bey, Tanburi Raşit Molla, Hafız Yusuf Efendi, Kanuni İsmail Bey, Celadet Barbarosoğlu, Şekerci İbrahim gibi yazar ve sanatçılar Fırıldakbahçe’nin müdavimleriydi.
            Büyükdere’den başlayan Piyasa Caddesi ve Sarıyer’de sona Eren Mesaburnu Caddesi, yaşlı genç edebiyatçıların gecenin geç saatlerine kadar volta attıkları, edebi konuları tartıştıkları vazgeçilmez bir kulvardı!  Ben buraya; “Mehtabın yürekleri dağlayıp asfalta yapıştırdığı, şairin ömür tükettiği kulvardır”  derim.
            Elbette ki Sarıyer’de şairler var. Birkaç yıl önce kaybettiğimiz Muhteşem Sunter ile Ali Korkut’u rahmetle anarken, önemli eserler vermeye devam eden Yetkin Aröz, A. Sudi Keten, Adnan Ayber,  Yalçın Akatay, Tuncay Dağlı, Yaşar İliksiz, Ramazan Geçenoğlu, Emine Koç, İlknur Sarı,  Emine Topçu şiirleri ile Sarıyer’i ve duygularını yazmaya devam ediyorlar.
            Aslında sinema sanatkârı olan Ali Korkut’un şair yanını unutmamak gerekir. Ne denli duygu dolu olduğunu “Taş” şiiri ile anlıyoruz. Bu şiirden bir bölüm okumak isterim:
                        Sana hissiz dediler
Sana ruhsuz dediler
                        Halbuki;
                        Senindir değirmendeki beste
                        Seninle ruhuna renk verir heykeltıraş
                        Sana yazılır dert
Sana vurulur baş…
der ve şöyle devam eder:
                        Taşlardır beka, taşlardır ebediyet
                        Taştan başka dünyaya ne bıraktı medeniyet
                        İnsan ölür, uzatılır musalla taşına
                        Ve bir taş dikilir başına.
                        Budur insandan dünyaya kalan baki
                        Altında bir tarih, üstünde bir fatiha
                        Ve hüvelbaki.
            Sarıyer’i çeşitli yönleriyle makale ve kitaplarıyla gündemde tutan; Prof. Dr. Mithat Baydur, Nurten Ertül, Orhan Türkel, Hikmet Öziş, İlhan Tayar, İrfan Terzi, Dr. Ahmet Bekaroğlu, Fatih Sanlav, Mehmet Sönmez, Leyla Özdemir, Tansu Bele, Tuncay Dağlı, Yaşar İliksiz,  Cafer Hergünsel, Ümit Sanlav, Vural Sözer,  İlker Büyükdurmuş, Mustafa Balcı, Refik Kesek, Levent Pehlivanoğlu, İrfan Kaban, Sinan Subakar, Ömer Canıbeyaz, Cemal Beşkardeş, Vedat Özdemir, Mustafa Bakır, Nigar Ayyıldız, Emin Ayyıldız ve diğerleri Sarıyer’i yazmaya ve toplumsal olaylara parmak basmaya devam ediyorlar.
            Yine de Sarıyer ile ilgili yeteri kadar eser verilmiş değil. Bunu özellikle belirtmek isterim. Başta Belediye olmak üzere Sivil Toplum Kuruluşları ve yerel basının, Sarıyer’in Edebiyat Geçmişi ve Sarıyerli Yazarlar üzerinde araştırma yapmaları gerekir inancındayım. Yerel basının Sarıyer’in tanıtımında katkısı unutulamaz ama gerek şahıslara ait internet sayfaları ve gerekse yerel basına ait internet sayfaları, Sarıyer’in edebiyat alanında tanınması konusunda daha fazla katkı vermelidir. Ama bu katkının çok bilinçli ve kapsamlı olması, bu çalışmaya da destek olunması gerekmektedir. 
            Sarıyer’in edebiyat geçmişi ve Sarıyerli yazarlar konusunda elbette ki önemli bir ayıbı ve yanlışı vardır. Sarıyer’in Edebiyat geçmişini ve yazarlarını araştırırken Sarıyer ilçesinde halk kütüphanesi olmamasının izahı nasıl yapılabilir. Halkevleri kapatıldıktan onlarca yıl sonra 1991 de merkez Sarıyer’de açılan kütüphane de 1995 de kaldırıldı, binlerce kitap yok edildi.
            Edebiyatçılara ve okurlara kütüphane ve kitap lâzım! Aramızda beş bine yakın kitap okuyan ve on bine yakın kitabı ile mükemmel bir kütüphaneye sahip olan Eyüp Odabaşı var. Bu önemli uğraşı verdiği ve ilgilenenlere yardımcı olduğu için kendisine bu vesile ile teşekkür ediyorum.
            Sarıyer’imiz gerçekten her konuda araştırılmaya değer bir yerdir. Bir uçundan diğer ucuna kadar incelenmeye ve değerlendirilmeye değer bakir bir merkezdir. Konunun panele taşınması ve tarafımdan dinleyenlere sunulması, ilktir ve araştırılmaya devam edilmelidir.
            Konu ile ilgili olarak saatlerce konuşulabilir ama ben bu panel konuşmamı bugün için yeterli buluyor, etkinliği tertipleyenlere, takip edenlere, dinleyenlere ve ilgi duyanlara teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.
09.05.2012

SARIYER, BOGAZİÇİ VE MARMARA DENİZİNDE KILIÇ BALIĞI AVCILIĞI


Üç tarafı denizle çevrili ülkemizde balık avcılığı hangi boyuttadır? Bunun henüz kesin bir tespiti yapılmadığı bilinmektedir. Değişik türde balıklara sahip olan denizlerimizdeki balık rezervi ne kadardır? Bu da bilinmemektedir. Oysa gelişmiş ülkelerde; örneğin Norveç, İsveç, Japonya gibi ülkeler deniz ve balık envanterini çıkarmış, buna göre hesaplarını yapmış ve balıkçıların ne kadar avlanacağını kotaya bağlamışlardır. Buna göre balıkçıların istedikleri kadar avlanmaları yasaktır ve yasağa uymalarının erdem olduğunu da bilirler.
Ülkemizde balıkçılık hoyratça yapılmaktadır. Hangi mevsimde, hangi ayda olursa olsun, o mevsim, o ay veya günde, hangi tür balık varsa avlanma yoluna gidilir. Amaç;  balığı, balıkçılığı korumak ve geliştirmek değil, geçimi sağlamaktadır. Balıkçılar çok balık avlanmayı, rahat geçinme ve çok kazanç elde etmek olarak kabul eder. Çok balık; çok para ve yine denize yatırım yaparak daha güçlü takım yaratma, daha elverişli ve modern cihazlara sahip olmak demektir. Balıkçılarımız bunu bilir bunu yaparlar.
Uzun yıllardan beri bazı balık türleri karasularımızdan kaybolup gitti. Arada bulasın? Nerde ve ne zaman kaybolan nadide balıklar kendilerini gösterecekler? Düşünceler, tahminler ve bitmeyen beklentiler!
Daha çok bekleriz ve daha çok düşünürüz! Kaybolan balık türleri ne beklemekle gelir ve ne de düşünmekle elde edilir! Giden gitmiştir, kaybolan kaybolmuştur! Boğazın ve Marmara Denizi’nin nadide balığı kılıç artık yoktur. Önce Boğaziçi’ni, sonra Marmara Denizi’ni terk etti.  Ege Denizi’ni kendisine mesken tutan bu nadide balık halen Ege ve Akdeniz’de seyrediyor! Ama eskisi kadar bol değil!
Nefis lezzeti ile uskumru 1970’li yıllardan beri ortalarda görülmüyor! Ne oldu? Nasıl kaçtı? Nereye gitti? Orkinos neden Marmara Denizi’nden ve geçiş yolu olan Boğazlara uğramaz oldu? Büyükdere koyu, Sarıyer ve Kireçburnu önlerinde avlanan Istakozlar neden ortalıkta görünmüyor elli yıldan beri? Kökü mü kurudu? Ne oldu?  Sardalye neden Boğaziçi’ne kadar gelmiyor artık?
Bütün bunlar kayıp olanlar balıklar! Eski yıllara oranla torik, palamut, çinekop, sarıkanat ,lüfer ve kofana da sırra kadem bastı! Lüferin azmanı akya da görünmeyenlerden oldu! Arada bulasın! Hamsi bile boğaza girmiyor artık!
Eylül ayı, bir dediği zaman balık sezonu açılır. Dualarla tekneler yolcu edilir balık avcılığına! Bütün beklenti bolca palamut, lüfer ve torik tutmaktır. Yeteri kadar av vermezse tabiat ana o zaman balıkçıların yüzü gülmez, aşı pişmez, tayfası durmaz kayıklarda, çeker giderler! Her ne kadar yeni yöntem tayfayı tutmak için maaş veriliyorsa da balıkçı Reisi için önemli olan maaş vermek değil pay vermektir. Bu yüzden reis balık avının bol olmasını ister. Karadeniz’de ve Boğaziçi’nde palamut, torik ve lüfercilik yeteri kadar olmazsa, o mevsim balıkçılık olmadığı kabul edilir.
Balıkçılık denildiğinde çok geniş bir ailenin içine girilir. Bugün sadece balıkçılığın bir kolundan bahsedeceğim. KILIÇCILIK!
Kılıçbalığı en değerli balıklardan biridir. Görünümü görkemli, tadı nefis bir balıktır. Kılıç şiş tadına doyum olmaz bir balık yemeğidir.  Balıkçı tezgâhlarını süsler, dostlar alışverişte görsün denilsin diye tezgâha konmaz kılıçbalığı! Bu balığın özel müşterisi vardır. Arar, bulur ve fiyatı ne olursa olsun alır!
Kılıçbalığının kılıcı üst çenesinin uç kısmından ileriye doğru uzayıp gider. Kılıcı boyunun yasına yakındır.  Bu nazik balık kılıcını zorda kaldığı zaman bile öldürücü olarak kullanmayan bir uysal balıktır. Bu balığın alt çenesinde kılıç yoktur. Çenesinde dişleri de bulunmaz. Diş yerine ince pürtükler bulunur.
Kılıçbalığı AKANTHOPTERYGİİ takımı balıklarından olup xiphiidae ailesi içinde yer alır.
Kılıç balığı çoğu kez dipte ya da iki su arasında bulunur. Soğuk hava ve soğuk sularda su yüzüne çıkmaz. Kanalda ılık suda kaybeder kendini. Böyle olduğu zamanlar avlanması da olmaz. Kılıçbalıkları genellikle dişi ve erkek olarak ikişerli gezerler. Yumurtalarını nerede bıraktıklarını bugüne kadar saptanabilmiş değil! Elbette ki deniz ama hangi denizde ve nerelerde? Göçer balık olduğuna göre, yaz başı göçtüğü yer neresi ise orada havyarını döktüğü ilk akla gelendir.
Kılıçbalıklarının boyları 2 veya 2,5 metre kadardır. Çok daha büyük olanları da bulunur. Seyrekte olsa 4 ila 7,5 metre arasında olanlarda vardır. Ama ülkemizde bu büyüklükte kılıçbalığına rastlanmış değil.
Seyri zevk veren görkemli bir balık olan kılıçbalığı, iri parlak ve yuvarlak gözleri ile dikkat çeker.  Dili ise çok güçlüdür. Yüzgeçleri koyu çivit renginde olup yan tarafları mavidir. Avlandıktan kısa bir süre sonra sırtı ve yüzgeçleri siyahlaşır. Yan tarafları koyu gri ve karın bölgesi beyazlaşır. Pullu balıklardan olmasına karşın pullu balık olduğu pek anlaşılmaz.
Kılıçbalığı yırtıcı balık değildir. Büyük-küçük yırtıcı balıklardan da korkmaz. Zorda kalsa bile kılıcını kullanmaz. Bu balığın en büyük düşmanı çok küçük bir parazit olan Pennatula’dır. Bu parazit, kılıçbalığının sırtına yapışır kalır. Balığa çok eziyet ve acı verir. Kılıçbalığı bu acıya tahammül edemez, çıldıracak hale gelir, kurtulabilmek için kayalara çarpar, olmaz ise kendisini bile bile balık ağlarına teslim ederek intihar eder.
Kılıç balıkçılığı artık yapılmıyor! Kılıççılar da artık yok! Kılıç balıkçılığında kullanılan malzemeler,  mağazalarda bir kenarda istiflenmiş ya da bir köşeye atılmış, oradan yok olacağı zamanı beklemektedir. Eski reisler malzemelerine kıyamaz, gelinlerin çeyiz saklaması gibi bir kenarda tutar ve saklar! Ama yeni reislerin bu malzemelerle işi olmaz, ne işe yaradıklarını duymuşlardır ama nasıl kullanıldıklarını öğrenmek bile istemezler!  Yeni malzeme ve cihazlar için yer aradıklarında “yahu ne işe yarar bunlar, bunların zamanı geçti” der ve göz önünden kaldırıp atarlarsa, büyüklerinin eskiye özlemi daha da artar. Çünkü günümüz reisleri ve bugünkü balıkçılar o basit malzeme ve aletlerin ne kadar önemli olduğunu kavramakta zorluk çeker…
Kılıç balığı avcılığı ağ ve zıpkınla yapılır. Ağla yapılanı iki türlüdür. Gırgır ve akışla (uzatma).Gırgırla yapılan balıkçılıkta, reis balığı gördüğünde, uzaktan balığın etrafında firdola dönerek ağı döker ve iki kayık (alamana) baş başa geldiğinde ağ çekilerek balık avcılığı tamamlanırdı. Ağ içinde balık kalmışsa kayıklara alınır ve satışa gönderilirdi. Gırgırla yapılan avcılık yetmiş yıl kadar önce terk edildi ve sadece hatıralarda kaldı!  O günleri yaşanların sayısı parmakla sayılacak kadar az!
Kılıççılıkta ağ balıkçılığı ile birlikte zıpkınla da avcılık yapıldı. Zıpkınla kılıç avcılığı Poyrazlıların icadıdır denilse yeridir. Önce Poyrazköylü balıkçılar bu işe başlamış ve devam ettirmişlerdir. Poyrazlıları Marmara Adasının balıkçı köylü olan Çınarlı köylüler takıp ettiler. Sonra diğer yerlerin balıkçıları…
Zıpkınla kılıç balıkçılığı baltabaş teknelerle yapılırdı. Zaman zaman takalar da kullanılmasına rağmen, en uygun olanı baltabaş teknelerdi.  Teknelerin baş tarafından ileriye doğru 4-5 metrelik bir kalas uzatılarak dip taraftan tekneye iyice bağlanır ve sağlamlaştırılır. İşin ehli olan zıpkıncı kalasın en ucuna gider oturur ve avını bekler. Teknede en fazla dört kişi bulunur. Biri dümeni kullanır ve tekneye kumanda eder, biri yardımcı olarak kalır, biri dürbünle balık gözler, diğeri de zıpkıncıdır, kalasın uçunda oturur ve zıpkını kullanacağı anı bekler.
Kılıççılıkta fazla bir malzeme ve alet yoktur. Baltabaş veya bir başka tekne, gürgen ağacından 4-5 metrelik üç beş zıpkın değneği, birkaç zıpkın, 100 – 150 metre 5 mm lik ip,  bir kepçe, bir kakıç malzeme olarak kılıç avcılığında yeterlidir.
Kılıççılık nisan ayının ilk haftasında başlar haziranın sonuna kadar devam eder. Kılıççılıkta denizin rüzgârsız, durgun ve dalgasız olması gerekir. Rüzgârlı ve dalgalı havalarda kılıççılık yapılmaz.  Boğaziçi’nde ağla, Marmara Denizinde ise zıpkınla kılıç avlanır.
Zıpkıncı kalasın ucuna oturur ve bekler. Devamlı ayakta duran dürbüncü de balık arar! Dürbünle bir mile yakın mesafeden balığı görür ve dümenciye işaret eder. Dümenci tekneyi o tarafa yöneltir. Zıpkıncı da zıpkını, zıpkın sırığına iyice yerleştirip elinde bekler. Tekne balığa yaklaştıkça zıpkıncı balığı görür. Kılıç balığının yelesi (kanatları) durgun suda su yüzüne çıkar ve balık denizi yara yara gider.  Atış menziline gelindiğinde zıpkıncı balığa zıpkını atar. İsabet ettirdiğinde balık canı yandığı için olanca gücü ile kaçmaya, derinlere gitmeye başlar. Zıpkından kendisini kurtaramaz. Zira zıpkının uç kısmının yan taraflarında gizli kulakları vardır, kurtulmak istediğinde onlar açılır ve balığın hareketini önler. Yardımcı elindeki ipi bırakır, balık kendi başına bir süre gider sonra durur. Balık sakinleştikten sonra ip çekilir ve balık teknenin içine alınır. Tabii bir balıkla yetinilmez, avcılığa devam edilir. Bir günde 15 ile 30 arasında balık avlandığı olur!
Boğaziçi’nde kılıç balığı genellikle 3 ile 150 kilo arasında olur.  Seyrekte olsa 200 kilonun üzerinde olanlara de rastlanır. Daha büyükler ise Ege ve Akdeniz’de görülür.
Kılıç balığı göç balığıdır. Havyarını dökmek üzere Marmara Denizinden Karadeniz’e çıkar, göç eder (Anavasya), havyarını döker ve geri dönerek (Katavasya) tekrar Marmara denizine gider. Havyar balık olur ve dönüşe geçer. İşte Boğaziçi’nde kılıç balıkçılığı böyle başlar. Havyar döken balık avlandığı gibi, yavru kılıçlar da avlanır. Balığın göçten dönüşü ekimde başlar kasım ayı sonuna kadar devam eder.  Nisan-haziran aylarında kılıççılık rahatlıkla yapılırken ekim-kasım aylarında yapılması zor hatta imkânsızdır. Çünkü deniz dalgalı ve rüzgârlı olur, bu durum avcılığa elverişli değildir.
Günümüzde kılıç balığı yok! Bulana aşk olsun! Bulunsa da pahadan yanına yaklaşılamaz. Neden kılıç balığı kayıplara karıştı? Bu konu üzerine akıl yoranlar bulunmalıdır. Araştırılmalı ve bir çıkar yol, bir yöntem bulunmalı, balığın Karadeniz ve Marmara denizinde tekrar üretilmesi yoluna gidilmelidir.
Kılıççılık ya da kılıç balığı avcılığından bahsedildiği anda akla Poyrazköy ve Poyrazköylü balıkçılar gelir. Kılıç balığı avcılığı Poyrazköylülerin ana işidir. Kılıç avcılığı ağ ve zıpkınla yapılır. Ağla yapılan avcılıkta gırgırcılık çoktan terk edildi. Ağla akış yapılmak suretiyle yapılan kılıç avcılığı da uzun bir zamandan beri yapılmıyor. Kılıç balığı avcılığında Poyrazköylülerin üzerine yoktur.  “Olmasına da imkân yoktur” derler. Araştırmalarımızda gördüm ki kim söylemişse doğrusunu söylemiştir. Çünkü “Hayır” diyene rastlamadım.
Poyrazköylüler elbette ki sadece kılıç balığı avcılığı yapmıyorlardı. Torik, palamut, lüfer, uskumru, hamsi, istavrit hangi balık varsa o balığın etrafında dolanıp durur avlanırlar. Ama Poyrazköylüler için olmazsa olmazları Kılıççılıktı! Kılıççılığın da zıpkınla yapılanı! Zıpkın avcılığında üzerine yoktu Poyrazlıların!  Namlı zıpkıncıların piri de Torlak Mustafa Reis’ti. Yokluk zamanında her tür balık avına koşan Mustafa Reis sadece kendisini yetiştirmekle kalmadı, çocuklarını da yetiştirdi.  Torlak Niyazi, Torlak Nuri, Torlak Mehmet zıpkınla balık avlayan ve kılıç balığını gördüğünde affetmeyen usta zıpkıncılardı. Bir günde 25, 30 kılıç balığını zıpkınla avlayan Torlak Nuri Reis hala o günleri hatırlayarak gün geçiriyor. Poyrazlı İsmail (Aktaş) yüz yaşa merdiven dayamış ama hala zıpkınla kılıç balığı avladığı günlerin hasretini çekmekte “Ah o günler geri gelmez ki” demekten kendini geri alamamaktadır.  Ali Rıza Toker’i de yabana atmamak gerekir. Aklını her zaman öne çıkararak, “telaş benimle eş olamaz” diyerek sanatı yapan ve ustalaşanlardandır. Balığa zıpkını attığında gövdesine değil kafasına atarak gövdesinin delinip zedelenmemesine dikkat edecek kadar ustaca davranan ve bugün hala şöhretini devam ettiren bir büyük usta zıpkıncıydı.  Elbettei Zamkinoz Şerafettin de unutulamaz. O da bu sanatın ustalarından biri olarak adım adım şöhret basamaklarını tırmandı. Gaco’nun İsmail (Toker), Türk Osman’ın Yaşar (Özer), İshak Türkmen, Muammer Türkmen, Dursun Ali Bakırcı, Rüştü Kan, Hüseyin Kasarcı, Şekerin Mustafa, Kalafat İsmail, Kalafat Fazlı ve Fazlıoğlu İsmail’de zıpkıncıların usta isimlerindendi.
Poyrazköy dışında zıpkıncı aranacak olsa bulunması zordur. Olsa da parmakla sayılacak kadar az! Sarıyer Merkez’de en önemli zıpkıncı Zangar’ın Ömer (Akın) dır.  Balığı gördüğünde affetmeyenlerdendir. Sasırdım Bahri (Menekşe) motor sahibi değildi ama zıpkını Sürmene bıçağı gibi kullanan bir genç usta idi. İş hayatına dışarıda devam etmeseydi belki de çok iyi bir zıpkıncı olarak şöhret bulacaktı. Madenli Rasimoğlu Mustafa ile kardeşi Rasimoğlu Fahrettin de zıpkını çok iyi kullananlardandı.
Söyleşi yaptığımız Torlak Nuri Reis’ten öğrendiğimize göre; Marmara Denizi’nden Ege ve Akdeniz’e önemli sardalye göçü oldu. Kılıç balığı bu göçü yani sardalye balığını takip ederek peşinden gitti ve bir daha dönüşü olmadı. Oldu ise de çok az oldu ve üremesi de ortadan kalktı. Zira Kılıç balığı sardalyenin bol olduğu yerlerde olur ve sardalye ile beslenir. Boğaziçi’nde sardalye olmadığı biliniyor. O zaman göç eden ve uzun zamandır ortalardan kaybolan kılıç balığını da görmek mümkün olmuyor. Tezgâhlarda görülen ve hayli pahalı satılan kılıç balığı yerel balık değildir. Ege ya da Akdeniz’den gelen balıktır. Bu balıklar Boğaziçi ve Marmara Denizi’nde tutulan balığın lezzetini de vermez! Çünkü Ege ve Akdeniz’in suyu çok tuzludur.
Kılıç balığı avcılığı aynı zamanda ağla da yapılıyordu. Ağla kılıç balığı avcılığı 1960’lı yılların sonuna kadar devam etti. Ağ ile yapılan kılıç balığı avcılığı da Nisan ayında başlar, Eylül-Ekim ayı sonuna kadar, müsait havalarda yapılır. Kılıç ağı çok açıkgözlü, 25 metre boyunda ve beş metre genişliğindedir. En fazla 4 ya da 5 ağ birbirine bağlanır ve 100 veya 125 metrelik ağ yapılır. Ağlar kayığın kıç üstüne (kayığın kıç güvertesine) istif edilir ve akış yerinde denize bırakılır. Ağın en uç kısmındaki şamandıra’nın üst kısmına ayrıca bir fener bulunur. Ayrıca denize bırakılan her tonoz ağın bitimi ile birlikte bir şamandıra denize bırakılır, ağlar birbirine bağlı olur. Ağın kayıkta kalan uçunda 10-15 metre uzunluğunda yuntar denilen bir ipin ucu kayıktaki balıkçıda bulunur. Ağın deniz üzerinde kalan kısmında aralıklı olarak mantar bulunur.  Balık ağa vurduğunda balıkçının elinde bulunan yuntar sallanır, gerilir böylece ağa balığın vurduğu anlaşılır. Ya da zifiri karanlıkta balık ağa vurunca denizde yakamoz yapar. Böylece balığın ağa yakalandığı anlaşılır. Kılıç balığı kayığa alınırken kılıç kısmından alınmaz. Zira keskin kılıç ellere zarar verebilir. Balığın kuyruk kısmından kayığa alınması gerekir. Başka çare yoksa kılıçbalığının kılıcına kalın bir bezle tutulmalıdır. Balık ölmeden kılıç balığının keskinliği kaybolmaz. Kılıçbalığı ağı denize atıldığında Anadolu yakasına yakın atılmışsa şamandırada yeşil renkli fener, Rumeli yakasına yakın atılmışsa kırmızı renkli fener kullanılarak varlıklarını belli ederler.
Boğaziçi’nde akış yerleri bellidir. Poyraz ile Garipçe arası ve kanal dikkate alınarak ağ denize atılır. Kanalın akıntısı ile ağ Boğaziçi’ne doğru akar. Kayık takip eder. Bu akış sırasında geçen kılıç balıkları ağa saplandığında, kurtulmak için çırpınır, çırpındıkça ağa sarılır. Kayıkçı da balığın üzerine gider ve ağı çekerek balığı kayığa alır. Bu gibi avlanmadan iki üç balık alındığı olduğu gibi, sabaha kadar devam eden iki üç akışta bir balık alındığı da olur, hiç balık avlanılmadığı da olur. Poyraz-Garipçe arasındaki akış Anadolu Kavağı ile Rumeli Kavağı açığında son bulur.
Anadolukavak ile Pazarbaşı arasında şamandıralar vardı. Tespih gibi yan yana dizilirlerdi. Savaş zamanında iki yaka birleştirilerek boğaz geçişe kapatılırdı. Şamandıraların altından dibe doğru sarkan 8-10 metrelik çelik ağlar, savaş anında düşman denizaltılarının geçişini önlemek içindi. Yani lüzumlu ve gerekliydi. Şamandıralar böyle olunca akış şamandıralara gelmeden sona ererdi. Bu durum bir yerde Poyrazlılara daha ileri gitmeyin demek gibi bir şeydi.  Sonraki akış yani diğer akış yeri ise şamandıralar geçildikten sonraki akış yeri olan Pazarbaşı ile Macar mevkii açıklarında ve yine kanaldan başlar Kireçburnu bazen de Tarabya önlerine kadar gelir.
Anadoluhisarı-Kanlıca arası, Kanlıca-Çubuklu arası, Beykoz - Paşabahçe arası da kılıçbalığı akışı yapılan yerlerdir.
Ağla kılıç balıkçılığı da kolay değildir. Zor olanı sabaha kadar denizde beklemek, akış üzerinde durmaktır. Ağla yapılan kılıç avcılığında kayıktakiler kendilerine yenidünyalar kurar, kurdukları dünyada yaşarlar. Alışkan olanlar yani akşamcılar, zulaya attıkları içkisini; çerez, zeytin veya peyniri oturağın bir kenarına koyar ve tek tek atarak kafasını bulur, kendi hayatını yaşarlar!
Ağ balıkçılığında en ters şey, geçen gemilerin sorumsuzluğudur. Denizde bir başka işle meşgul olup olmadığına dikkat etmezler. Oysa denizde ağ atan, akışta olan kılıççılar vardır. Geminin veya herhangi bir büyük teknenin ağların üzerinden geçmesi demek o balıkçıyı perişan etmek demektir, zira tüm sermayesi bir küçük kayık ve üç beş ağdır. Geminin uskuru ağı birbirine dolar ve parçalar çekip gider. Gemilerin dikkatini çekmek için; kayıktakiler tayfa ya da kayık sahibi geminin üzerlerine doğru geldiğini görünce ve yaklaştığında bağırır; “Ağğğğğğ var ağğğğğğğğğ”! Bu bağrışı tekrarlar dururlar.
Balık avlayanlar balığını Sarıyer’de Taşiskele’ye getirir ve mezatçı memurun pazarlaması üzerine satarak parasını alır. Fazla balık varsa, daha iyi fiyat bulmak için sabahın erken saatinde balıkhaneye gönderilerek satış yapılır. Satıştan elde edilecek para, iki kişilik kayıkta dörde bölünür. Bir pay kayık payı, bir pay ağ payı, bir pay ağ sahibinin, bir payda tayfanın olur.
Poyraz köy, Sarıyer Merkez, Sarıyer Maden, Kireçburnu ve Anadoluhisarlı balıkçılar ağla kılıç balığı avcılığı yaparlar.
Ağla kılıç balığı avcılığı yapanlardan Sarıyerli; Ali Çavuş (Menekşe) ile ağabeyi Ömer Dayı (Menekşe) unutulmaz ustalardandı.  Balığa çıktıklarında ve ağı denize attıklarında sanki balıklar bu ikiliyi mahcup etmemek için ağlarına takılmayı marifet sayar gibi dolanıp dururlardı ağın etrafında ve kendilerini teslim ederlerdi bu ikiliye! Ali Rıza Büyükdurmuş, İbrahim Keleş’le giderdi balığa. Yıllarca birlikte oldu bu ikili. Boğaziçi’nin en büyük balığını tutmanın keyfini sürdüler yıllarca. 250 kiloluk dev kılıç balığını sabuncu iskelesine getirdiklerinde, göze ve nazara gelmemek için ellerini apış aralarına getirmekten geri kalmadılar. Kel Hakkı deyip geçmemek gerekir. Madenli bu eski kurt balıkçı da kılıç ağcılarının ustalarındadır. Yakaladığı 215 kiloluk balığı dostum diyerek sevgili gibi kucaklayıp, rıhtıma yatıran balık adamıdır. Dondurmacı Hüseyin, Hacıoğlu Maksut Reis (Ketenci), Madenli Şeref Reis, Madenli Kanlı Rıza, Madenli Hakkı Reis kılıç ağı ile balık avlamanın ne kadar zevkli bir iş olduğunu, saçları ağarana, ayakları zorlanana kadar yaptıklarından anlaşılır. Balıkçıların en kibarı Varyemez Mehmet de ayrı bir kılıççıdır. Kılıç ağını attığında sabır taşı olur ve akış bitene kadar tek kelime etmeden beklemeyi bilen biriydi. Yardımcısı Demir Baytar ile 135 kiloluk kılıç balığını sandalın içine aldıklarında keyiflerine diyecek yoktu! Hacı Ömer ile Ağabeyi Yusuf Ağa (Uzger) da zaman zaman kılıç ağı atanlardandı. Yaban Turubu Salih de yabana atılmayan kılıççıdır. Mezeci Saim ile Fahrettin ve Dibek Recep ekibi de ağ ile kılıçbalığı avcılığı yapan Sarıyerlilerden bir kaçıdır. Poyrazköy’den; Torlak Nuri, Tahir Bakırcı, Bilal Bakırcı, Hakkı Suer, Şekerin Nuri ve Şaban Şenol’da ağla kılıç balığı avcılığı yapan usta balıkçılardır.
Günümüzde kılıç balıkçılığı diye bir balıkçılık yok! Yani balıkçı ağzıyla kılıççılık yapılmıyor artık! Nedeni de kılıç balığının kendisini kaybettirmesi ve meydana çıkmaması ve belki de yavaş yavaş neslinin tükenir duruma gelmesidir. Kılıç balığı Marmara ve Boğaziçi’nden kaybolmasaydı,  avcılığı devam eder dururdu. Ama yanlış avlanma, deniz kirliliği, uskur sesleri kılıç balığının kaybolmasının nedenlerinden bazılarıdır. Böyle olunca da kılıç balığı ve kılıççılık sadece Sarıyerliler için değil, İstanbul ve bilhassa ülkemiz için nostalji olmaktan öteye gitmez. Nostalji demek eskiyi yaşamak demektir. Maalesef bu gidişle, eskiye hasret yaşayıp duracağız!
27.02.2012
 KAYNAKÇA       
1-      Karekin Deveciyan, Türkiye’de Balık ve Balıkçılık. İst. 2006.
2-      Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı, İst. 2001.
3-      İbrahim Balcı, Aşiyan’dan Kısırkaya’ya, İst. 2006.

Sözlü tarih çalışması:
1)      Nuri Torlak Reis
2)      İsmail Aktaş Reis
3)      Cüneyt Yardımcılar Ergün Reis
Demir Baytar