25 Ocak 2014 Cumartesi

GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK- 23 (Bahçeköy)

Yazın sıcak günlerini geride bıraktık, güneş aranır oldu.  Artık her geçen gün havalar biraz daha soğuyor. Güneş zaman zaman bulut örtüsünü yırtarak gülümsüyorsa da eskisi gibi ısıtmıyor insanı. Sonbaharın son günlerini yaşıyoruz. Havalar tam soğumadan Bahçeköy’e gitmeli, Belediye iken mahalleye dönüştürülen bu beldeyi de gezip görmeliyim. Bahçeköy’e yabancı değilim. Ortaokulda okurken Bahçeköylü arkadaşlarım vardı. Askerliğimi Erzurum’da yaparken de Bahçeköylü arkadaşlarım oldu… Denizden, yani kumculuktan koptuktan çok değil, beş altı ay sonra Bahçeköy’e kapağı attım. Artık devlet memuruydum ve D cetvelinde İ.Ü. Orman Fakültesi İktisadi İşletme Ekonomisi ve Dendrometri Kürsüsünde memurdum. Bu memuriyetim tam tamamına 23 yıl aralıksız devam etti. Askerliği saydırınca da emekli oldum ve ayrıldım Bahçeköy’den. Ama mükemmel arkadaşlar, unutamadığım dostlar edindim.
Kolay değil 23 yılı aynı işyerinde ve bu köyde geçirmek. Çok enteresan günler geçirdim. Çok insan tanıdım güler yüzlü ama arkadan çelme takan! Yine çok insan tanıdım, yüzüne karşı pat pat konuşan ama arkandan sana laf söyletmeyen! Hepsini sıra sıra kayda geçeceğim hele biraz yakından tanımaya başlayalım Bahçeköy’ü… Önce Bahçeköy’e bir gidelim bakalım..
153 No.lu cicili bicili bir belediye otobüsüne bindik Sarıyer’den… Oooo ne de kalabalık. Önce Suat bindi otobüse, nasıl da dalıyor insan, ücretsiz “Gazi Kartı”nı yanlış yere basında şoförden ikaz geldi “Beyefendi alt tarafa basınız” gülüştük! Otobüs tıka basa dolu. Ayaktayız. Gençler varsa da hepsinin kafası dışarıda. Yani istesek de yer veren olmaz. Çok gitmedik, lise önünden ve Büyükdere’den binen öğrencilerle araba tam yükünü aldı. İçerisi sıcak olunca otobüsün camlarının açılması için savaş başladı. Tahsin Özcan birkaç yıllık Bahçeköy’lü ne kadar uğraştı ise de açamadı camı, genç bir liseli imdada yetişti. Benim yanımda tıfıl bir lise öğrencisi. Tıfıl ama yanında kayboldum. Yüzünü görebilmem için çok gayret etmem gerektiği anladım. Zira delikanlının boyu en az iki metre! Sormadım acaba spor yapıyor mu? Bahçeköy’ün iç kısmına kadar gittik otobüsle… Tahsin her zaman gibi bu kez de otobüs şoförü ile kapıştı; “Daha ileri gitmen gerekiyor” diye bağırdı.  Şoför’de hayli sinirli söylene söylene 50-60 metre gidip durdu. Geçimsiz Tahsin bu durur mu? Bu kez “Çok gittin” diye sitem etti!” Hemen şoförden cevap geldi: “ Bu kadar da olmaz be! İn be kardeşim zaten 10 dakika kaybım var”. Yolculardan yardım geldi şoföre “Aldırma kaptan bu adam her zaman böyle yapar”… “Huylu huyundan vazgeçmez. Sarıyer’de de böyle yapardı” dedi Suat. Gülüştük… Son duraktı, indik. Bildiğim yoldan köye doğru yürüdüm. Yürüdükçe hayretim arttı. Yahu köy diye bir şey kalmamış. Nerede o bahçe içindeki tek katlı, iki katlı ahşap cumbalı evler. Hiç biri yok. Ne ev kalmış ve ne de bahçe! Yolun sağı solu yedi-sekiz katlı devasa binalarla dolu… Sokak aralarından ilerleyerek ana caddeye çıktık. Gideceğimiz yer Yusuf’un kahvehanesi!…. Şimdilik burada duralım, sohbete sonra devam ederiz. Önce Bahçeköy’ü bir tanıyalım bakalım!
Bahçeköy denilince Belgrat Ormanları, arberatum, bentler, su kemerleri ve mesire yerleri akla gelir. Belgrat ormanları İstanbul’un akciğeri, su kemerleri, bentler de önemi tarihi eserleridir. Mesire yerleri her yaz binlerce insanı ağırlar…  Arberatumun adı Atatürk Arberatumu! Bu arberatum dünyanın en önemli arberatumlarından biri! Aman Allah’ım yine dağıttık… Yahu sadede gelsene diyen yok! Madem kendimize geldik o zaman şöyle kısa bir gezinti yapalım Bahçeköy’ü konu alan eski yıllara!
Belgrat Ormanları ismini Ormanların içinde bulunan Belgrat köyünden almıştır. Tarih bunu böyle tanımlamasa da bu böyledir. Zira Belgrat köyü diye bir köy yoktu 1500’lü yıllara kadar. Orman içinde köy vardı ama Bizans dönemindeki ismi Petra idi.  O tarihlerde bu ormanların ismi neydi? İşte onu bilen yok! Araştırmalarımda Petra köyü ismine rastladım da ormanın ismine rastlamadım. 
Efendim Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselme döneminde Kanuni Sultan Süleyman Belgrat Seferine gider (1521). Önüne hiçbir kuvvet duramaz Sultan’ın. Sefer dönüşü beraberinde getirdiği Sırp esirleri, Belgrat Ormanı içindeki Patra köyüne yerleştirir. O günden sonra da köyün adı Belgrat köyü, Ormanların adı da Belgrat Ormanları olur. Varsın olsun, kimsenin şikâyeti olmadı, bizimde olmaz!
Bilhassa bir konuyu kayda geçmeliyiz ki ileri de köyün başına gelenlerin nedenini bilelim. Efendim Sultan Süleyman Sırp Esirleri Petra köyüne yerleştirir, köyün ismi Belgrat köyü yapılır ama köylülere de daha sonra tahta çıkan Padişahlar tarafından önemli bir görev verilir. Köylülerin görevi Payitahta su veren bentlerin ve ormanların korunmasıdır. Köy halkı aldıkları görevi yıllar yılı başarı ile devam ettirdi ama bir zaman geldi ki ip koptu. Kolera salgınları İstanbul’u kasıp kavurmaya başladı. Binlerce insan hayatını kaybetti. 1894 yılında ise 2683 kişi bu ölümcül hastalığa yakalanarak son yolculuğuna çıktı… Olay vahimdi. Duruma Padişah II. Abdülhamit el koydu ve Belgrat Köylülerini suçlu buldu. Suçları Bentlere iyi bakmamaları, gerekli temizlik yapmamaları, bu nedenle bent sularının kirlenmesi ve bulaşıcı hastalık saçmalarıydı. Karar; Belgrat köyü orman içinden kaldırılacak ve başka yere nakledilecek. Emir bu! Kolay mı karşı gelmek! Derhal görevliler seferber oldu ve kısa bir süre içinde Belgrat Ormanları içindeki köy boşaltıldı ve 1894 yılında bugün ismi Bahçeköy olan yere yeni bir köy yapıldı. İsmi de Bahçeköy oldu. Daha önce Petra köyü boşaltılmamış mıydı? Bu defa da Belgrat köyü boşaltılıyor ve yeni bir köy olan Bahçeköy kuruluyordu.
Köy Bahçeköy ama köyün Belgrat olarak kuruluşundaki halkı Hıristiyan Sırp’tı. Ama zamanla asimile oldular ve Rumlaştılar… Yani köy tamamen Rum köyü oldu… İşte bu köyde tam tamamına 23 yılım geçti.  Köyü tekrar tekrar dolaşacağım ve yazmaya çalışacağım.
Bahçeköy’ü yazmak öyle kolay değil! Zira Belgrat Ormanları, su kemerleri, bentleri, mesireleri, kaynak suları, anıt ağaçları ve Atatürk Arberatumu ile çok büyük zenginliğe sahiptir.
Belgrat köyünün kalıntılarını Belgrat Ormanı içinde izledikten sonra köy hakkında kısa bir not düşmeliyim. Belgrat köyü Bahçeköy olduktan sonra 1894 de muhtarlık oldu ve 1992 yılına kadar muhtarlıkla yönetildi. 1992 de ise belde belediyesi oldu. Belediye olmadan önce köy havasını yavaş yavaş kaybetmiş kent havasına girmişti bile. Orman Fakültesi ve Orman İşletme Müdürlüğünün burada bulunması, yeni işyerlerinin açılması, nüfus artışı, köy halkının orman emvalinden yeteri kadar yararlanamaması, köyde aklı erenleri yeni arayışlara itti. Muhtar İsmet Barlas’ın insanüstü gayretleri sonucunda yapılan referandum sonucunda köy halkı belediye olmayı kabul etti ve sonuçta belde belediyesi olmasına karar verildi.  Belediye olunca semt gelişti, tamamen köy havasından uzaklaştı ama gel gör ki işler birden bire ters döndü ve 15-20 bin nüfuslu Bahçeköy Belediyesi 2008 yılında Anayasa Mahkemesi kararı ile fesh edildi ve belediye üç muhtarlığa dönüştürülerek Sarıyer’e bağlandı! İşe bakın be!
Bahçeköy’ün yerli halkı Belgrat’tan getirilen Sırplardı. Ancak zamanla asimile oldular ve  Rumlaştılar. Milli Mücadele sonrasında yapılan Lozan Konferansında alınan karar gereğince köy halkı mübadeleye tabi tutulacaklar listesine alındı. Köyün Rum halkı Yunanistan’a gönderildi, Selanik Sancağı’ndan gelen Rumelili Türklerden bir kısmı da Bahçeköy’e yerleştirildi. Böylece köyün yerli halkını Selanik göçmenleri oluşturdu. Az boz değil tam 80 Selanikli aile yerleşti Bahçeköy’e! Zamanla ailelerden bir kısmı değişik şehir ve yörelere göç ettiler. Özet olarak kurucu ailelerden kalanlar 35 – 40 aile!. Şöyle bir göz atalım bakalım hangi aileler varmış? Yazıcı (Hüsnü), Şen (Abdullah), Kasap (Rıza), Barlas (Hasan), Özbekrem (Hüseyin-Mustafa), Güzel, Karaman, Balaban, Gül (Aii), Çetin, Bileyci, Aday, Yılmazel, Uçar, Aydın, Ata, Berber, Çimen, Sevinç, Altıparmak, Kılıç, Yalaza, Demir, Karpuz, Luca, İşkodra, Zeren, Dinç, Esen, Sönmez, Tulum, Berk, Şentürk, Altay, Türkan, Şişman ve Trançe aileleri Bahçeköy’ün kurucu aileleri oldular.
Kurucu ailelerin lakapları değil, soyadları dikkate alınarak tespit yapıldı. Aslında geniş aile grupları var. Her grup zamanla kardeşlerin ayrılması ile değişik soyadları aldılar. Mesela; Aguşlar, Kalolar, Tulumlar, Barlaslar, Yazıcılar, Sönmezler, Güzeller, Gülhaneller, Kadıoğulları, Kasaplar hayli kalabalık aile gruplarıdır.
Tabii böyle kalmadı. 1950’li yıllarda köy yeniden göç almaya başladı. Önce Rize’den göç aldı sonra da Giresun, Kastamonu ve diğer yerlerden. Böylece zamanla köy karıştı ve adeta birleşmiş milletler gibi oldu! Ne ararsanız var! Yoku, yok!
Bahçeköy Sarıyer köyleri arasında örnek köylerden biriydi. Bilhassa ahşap evleri ile dikkat çekiyordu. Kafesli, cumbalı ve süslemeli evler. Fakir evleri tek düze ve sade, zenginlerin ki ise göz alıcı! Her yerde öyle değil mi? Bu örnek evlerden sadece üst kısmında Villa Barlas kaldı. Bir ay kadar önce bu köhne evin çatı kısmından çıkan yangın evin üst katını çayır çayır yaktı. Ev, viran ama yine de tek ev olarak duruyor. Varisleri ne iş yapar?
Bahçeköy’de pek çok tarihi eser var. Belgrat Ormanı içindeki Belgrat köyündeki kilise kalıntıları elbette ki önemli ama arada yerinde bulasın! Belki var ama tarihi eser olmaktan çıkmış!
Bahçeköy’deki en önemli tarihi eser, Bahçeköy Kemeridir. Bu kemer’in bir adı da Sultan I. Mahmut Kemeridir. Kemer 1731 de Mimar Sinan’a Sultan I. Mahmut tarafından yaptırılmıştır. Kemerin uzunluğu 409 metre, yüksekliği 27 metre, genişliği 3.25 metre olup 21 gözlüdür, Bu kemerden; Beyoğlu, Beşiktaş, Ortaköy, Galata, Kuruçeşme, Arnavutköy, Kasımpaşa ve Sultan’ın yani Padişahın sarayına su veriliyordu. 1731 den günümüze kadar Bahçeköy Kemeri kullanılmaktadır. Bugüne kadar önemli bir onarım görmemiştir.  Ne teknoloji değil mi?

Uzun Kemer
Bahçeköy ve Belgrat ormanlarından Kemer sayısı hayli fazla! Bir kısmı Bahçeköy sınırları içinde olan Paşa Kemeri, Bahçeköy ile Kemerburgaz arasındadır. Orman içindeki diğer kemerler; Eğri Kemer Kemerburgaz girişinde olup (bu kemere Kovuk Kemer de denilmektedir) Bizans İmparatoru Andronikos tarafından yaptırılmıştır.  Uzun Kemer Göktürk tarafındadır. Bu kemerin bir diğer adı Sultan Süleyman Kemeridir. Kurt Kemeri,  Güzelce Kemer, bu kemere Gözlüce ve Kahveci Kemeri de denilmektedir. Belgrat Ormanları içindeki en mükemmel kemer Moğlova kemeridir.  Bu kemere Mongolova, Muallak ve Mualla Kemeri de denilmekte olup Mimar Sinan tarafından yapılmış, mükemmel bir eserdir.  Kemerin uzunluğu 265 metredir. Orta kısmında dört büyük kemer vardır ve her birinin açıklığı 18.40 metredir. Nedense kemere Jüstinien kemeri de denilmektedir ama yanlıştır. Jüstinien ile ilgisi yoktur.  Kemere Jüstinien kemeri denilmesinin nedeni daha önceleri burada olan yıkılıp yok olan kemerin yerine bu kemerin yapılmış olmasıdır…

Güzelce Kemeri
Bahçeköy ve Belgrat ormanları için bentler de önem arz eder. Ayvat Bendi, Topuzlu Bent, Valide Bendi, Sultan Mahmut Bendi, Büyük Bent ve Kirazlı Bent… Bu bentlerden sadece üçü Bahçeköy sınırları içindedir. Diğerleri Belgrat Ormanları içinde bulunmaktadır. Ayvat Bendi ise Bahçeköy ile Kâğıthane sınırları içinde bulunuyor.
Valide Bendi Elma deresi üzerinde, olup Sultan III. Selim tarafından annesi Mihrişah Sultan adına 1776 da yaptırılmıştır. 225.000 m3 su kapasitesi vardır. II. Sultan Mahmut Bendi 1839 da tamamlanarak hizmete açılmış olup 217.000 m3 kapasitelidir. Topuzlu Bent eski bağlar deresi üzerindedir.  Sultan I. Mahmut tarafından 1750 de inşa edilmiş olup, 160.000 m3 kapasitelidir. Bu bende halk arasında Viran Bent de denilmektedir.
Belgrat Ormanları içindeki en büyük bent Büyük Benttir. Bu bende Belgrat Bendi, Bend-i Kebir ve Sultan III. Bendi de denilmektedir.
İyiye iyi demek zorunda olduğumuz için hemen bir parantez açarak Çayırbaşı-Bahçeköy arasına ve asfalt yola döneceğiz. Malumlarıdır ki bu yol Belgrat Köyü kurulduğundan beri vardı ama patika yoldu. Sonraları daha da genişletildi. Belgrat Ormanı içinde bent ve kemer yapılma çalışmalarının devam etmesi üzerine yol geniş tutulmuştur. Sultan II. Mahmut Valide Bendin temeline atmak üzere Sadrazam İbrahim Paşa ile birlikte saltanat arabası ile Belgrat Ormanına gitmek için bu yoldan geçerken yolun ağaçsız olduğunu görünce, yolun sağlı sollu ağaçlandırılmasını ferman buyurmuş. Kim duracak Sultanın fermanına karşı derhal ağaçlandırma yapılmış yol kenarlarına ve bugün zevkle seyrettiğimiz çınar ağaçları dikilmiş. Her biri tarihi ağaç olan bu çınarlara selam verip geçeriz ve daha uzun yıllar yaşamalarını, hem de sağlıklı yaşamalarını dileriz. Hemen hatırlatalım bir de ağaçların bakımı yapılırken yani budama işleri yapılırken kuşa çevirmeseler de ağaç ağaçlığını bilse!
Bir yerde Hıristiyan olur, Rum olur da kilise olmaz mı? Olur elbet! Bahçeköy’de de vardı kilise! Bahçeköy’ün büyük camii eskiden kiliseydi. Yapılış tarihi 1894-1900 arasında olmalı. Çünkü Köyün Belgrat ormanı içinden buraya taşındıktan sonra yapıldığı kesin. Çünkü daha önce burası iskân alanı değildi. Kilise, yapıldıktan sonra 1923 yılına kadar kullanıldı. Lozan Antlaşması ile mübadele olayı gerçekleşince Rum nüfus Yunanistan’a gönderildi, Selanik’ten de Türk nüfus bu köye iskân edildi. Kilise bir zaman boş kaldı, sonraki yıllarda depo, cami ve kısa bir süre okul olarak kullanıldı. 1977 yılında ise camiye dönüştürüldü. Belki ters gelecek okurlara ama bir süre sinema olarak da kullanıldığını hatırlar gibiyim. Yanlışsa düzeltiriz!
Selanik’ten gelen mübadiller de gelir gelmez kendi ibadethaneleri olan camii inşa ettiler. Köy meydanında ve eski muhtarlık binasının karşısında ahşaptan inşa edilen cami bilahare yıktırıldı ve yerine 1991 de yeni bir cami yapılarak ibadete açıldı. Camiler doluyor mu? Bu ayrı bir konu! Ona yanıt verecek durumda değiliz. Herkesin de camiye gidecek hali yok ya!  Dinde zorlama olmadığına göre, giden gider, gitmeyenlerde kendi bildiğince hareket eder! Ona da amenna deriz! Hatırlatmak gerekir, bir camide Kemer mahallesinde var. Bu cami Artam ailesi tarafından Nuray Artam adına yapıldı ve 1993 yılında ibadete açıldı. Allah razı olsun Artam ailesinden. Caminin de cemaati bol olsun. Hemen belirtmeliyim diğer hayırseverlerden de Allah razı olsun…
Bahçeköylüler yaşamlarını yıllar yılı orman köylüsü olarak devam ettirdi. Elbette ki bahçıvanlık, rençperlik, odunculuk yaptılar. Orman Fakültesi, Orman İşletmesi, Büyükdere Tekel Kibrit Fabrikası ve Fidanlıkta memur ve işçi olarak çalıştılar. Bu durum uzun yıllar devam etti. Sonraları değişim oldu. Zira köy büyüdü, ilçe oldu, yeni yerleşim alanları, siteler ve işyerleri ile hayli gelişim gösterdi. Halk da değişik işlere sahip oldu…
Yusuf Efendi’nin (Coşkun) kahvesinin önündeyiz. Benim için tarihi özselliği olan bir kahve, çay bahçesi! Neler geçmedi aklımdan. Merdivenin ilk basamağında durup sağa sola baktım. Bir basamak daha çıktım birkaç dostu gördüm. İki basamak daha çıktım, artık yanlarındaydım. Öteden beri Bahçeköy’e gittiğimde çocukluğumu, gençliğimi yaşarım. Daha doğrusu değişik hergelelikler yapardım yine öyle yaptım. Sessizce adımladım çay bahçesi girişini, alıp şapkamı elime, oyun oynayan Mustafa Şen’in kâğıt tutan ellerine fırlattım. Ayaklandı herkes, beklide sövüp sayacaklardı, beni görünce fırladı ayağa Mustafa Şen, atıldı boynuma kadim dostum Hüseyin Yalaza, koşup geldi Yusuf’un damadı Ahmet Özen…. Bir anda otuz-otuz beş yıl önceye gittim… Yeni bir dünya yarattım kendime, vay anasını be! İki saniye ayaküstü, ne var ne yok dedik birbirimize. “Sizinle konuşmaya geldim” dedim, bıraktı oyunu Mustafa hemen set üstündeki masaya geçtik. Aklımdan geçeni söylemek isterim, karın açlığında çay içmek nasıl olacak diye düşünürken, Mustafa “Yok öyle şey, önce yemek yiyelim sonra oturur konuşuruz” dedi. “Tamam, yeriz” dedim ve ekledim “Hele önce yemek yiyelim demeseydin, neler yazacaktım, bir düşün” dedim, gülüştük. Ahmet Özen, Sarıyerli! Bahçeköy damadı. Kahveci Yusuf’un kızı ile evlenerek damat oldu. Mustafa Coşkun kahveyi bırakınca işbaşı yaptı, kapı kârlı kapı! Devam etsin! Mustafa’da altmış beşten sonra biraz dünya görsün. Kâzım zaten hayli aktif! “Yemek sonraya kalsın” dedim ve arka arkaya soracaklarımı sordum Mustafa Şen ile Hüseyin Yalaza’ya…  Onlar konuştu, ben not aldım… Hem de anıları tazeledik. Hafızasının tıkandığı yerde Mustafa Şen, alt sete bağırarak bilgi aldı Eczacı Aydın Yerebasmaz’dan.  Aydın 30 yıl önce gelip yerleşmiş Bahçeköy’e, köy damadı ama iyi tanımış yöreyi. Hayli bilgi aldık kendisinden. Döndüm bizimkilere “İkinize birden sorayım” diyerek devam ettim “Eskiden köylerde ağalar vardı. Bahçeköy’de de vardı muhakkak. Kimlerdi bu ağalar?” Daha önce, yani üç beş gün önce Mehmet Aday ile görüşmüş söylediklerini not etmiştim.  Mustafa ile Hüseyin’in söyledikleri Mehmet Aday’ın söyledikleri ile aynen örtüştü. Ağaları şöyle sıraladılar: Agus Ağa (Mehmet Sönmez), Hüsnü Ağa (Yazıcı), Tulum Ali Ağa, Kalo İbrahim Ağa, Barlas Hasan Ağa, Kadıoğlu Ali Ağa, Muharrem Ağa (Gürhaneller). Saymaya devam et desem, şüphesiz kıyıdan köşeden yine bir iki isim sayabilirdi. Ben lafı değiştirdim ve sordum: “Şimdi ağalık olsa, kimler ağa olabilir?”. Millet uyandı, kimse kül yutmuyor, Mustafa Şen de aynı yanıtı verdi, Hüseyin Yalaza’da “Uyan Balcı uyan; şimdi herkes ağa! Ne ağa arayıp durursun!”. Aynen kabul ettik. Günümüzde arkan varsa, cebin sıcaksa en büyük ağa sensin! Mehmet Aday da “Bu zamanda ağa mı kaldı?” demiş sıyrılmıştı işin içinden sonra da talimatı vermişti: “Be adam eski işleri Mustafa Şen iyi bilir, yeni İşleri de Hüsnü yazıcı, onlarla konuş yakamdan düş!”.
Mustafa Şen’e “Kasap Mustafa” derler. Kasaplıkları ve hayvancılık babadan kalma. Kendisi bir yaman hesap adamı. Alıp götürdü başarı ile işi hayli de büyüdü. Çok meraklıydı okumaya.  II. Dünya savaşı sırasında yol varsa da araba olmadığı için okumak güçtü. Sabah erken çıkacak 8-10 kilometrelik yolu yaya yani yürüyerek Sarıyer’e gidecek, okul çıkışı yine yaya dönecek ve haydi hayvanlara… Haydi bahçeye… Bu olmaz deyip bıraktı okulu. Ama çocuklarını inatla okuttu. İki oğlu, üç kızı var. Büyüğü Abdullah üniversiteyi bitirmedi, iş hayatına atıldı. Küçük oğlu Erhan makine mühendisi, kızları maşallah hepsi iyi yerlerde! Biri doktor, biri öğretim görevlisi diğeri de öğretmen… Okuyamadı ama okuttu… Mustafa Şen denildiğinde biraz düşünmek gerek. Öyle köy ağası gibi görüntüsü varsa da ağa değil. Eli iyi, işini bilir, sevdiğini sever ama hep mesafeli durmayı da aklından çıkarmaz… Mustafa Şen’de sağ kulvar adamıdır, yürür durur. Her zaman köyde akla gelen isimlerden biri olmayı bilmiştir. Muhtarlıkta yapmıştır, belediye meclis üyeliği de… Pilav üstü ve kadayıftan oluşan yemeğini de yedik ya Mustafa’dan iyisi yok derim ve notlarıma bakmaya devam ederim.
Hüseyin Yalaza çok eski arkadaşım. Orman Fakültesinde birlikte çalıştık. Ben kürsüde o muhasebede.  Muhasebe ofisinin gülüydü, sorunları çözücüydü. Her gün birbirimizi görmeden yapamazdık. Hayat doludur. Kızmaz, kızdığında da anlıktır kızması. Güleç yüzü, şakaları ve şaka kaldırmaları ile de sevimli dostlardandır. İyi futbol oynardı, bunu da kulübe yansıttı ve yönetim kurulunda bulundu, başkanlığını yaptı Bahçeköy Spor Kulübünün. Ama “Yalaza” denildiğinde akla gelen Hüseyin’den önce ağabeyi Hasan’dır. Çok renkli adamdı. Deli dolu, güleç, kızdığında alev alev yanan gözleriyle duman attırırdı etrafında. Bir ordu ile başa çıkacak kadar metin, inatçı idi. Dargınlığı yoktu ama garip insandı. Garip göçtü bu dünyadan. Allah rahmet eylesin.
Hüznü Yazıcı bizden bir kuşak sonra gelir. Ama hayli etkin bir isim Bahçeköy için! Sarıyer’deki dükkânında buluşup görüştük. Meramımı anlattım, hemen kabul etti. “Ben bilgileri sana yazılı olarak veririm” deyince çok da sevindim. Hüsnü tam bir bilge! Aktif bir insan,  dernekçi ve siyasetçi! Sağ kulvarda yıllardan beri koşup duruyor. Yıllarca sağ partilerde siyaset yaptı, yönetimlerde bulundu, belediye meclis üyesi ve Bahçeköy Spor Kulübünde başkan ve Sarıyer Spor Kulübünde yönetici olarak görev yaptı. Sarıyer’de kurdukları Yazıcı Market hayli ses getirdi ama sonra! Ama sonra amca çocukları Hüsnü-Oktay ayrılığı gerekli oldu. Hüsnü aynı işi kardeşleri Metin ve Çetin’le birlikte devam ettiriyor. Hüsnü mübadil olduğunu unutmadı. Köyde Mübadiller Derneği’nin kurulmasına öncülük yaptı. Arşiv çalışmaları yaparak tarihe ışık tuttu. Kurduğu ekiple atalarının yurduna gezi tertip edip gittiler.
 Nedendir bilinmez yine dedikoduya dalıp gittik. Ne gereği vardı bunlara… İşine baksana be adam!   Hüsnü Yazıcı’nın verdiği bilgiler doyurucu, yeri geldikçe kullanacağım…
Mehmet Aday bir başka can dostumdur. Fakültede başlayan dostluğumuz aynı sevecenlikle ve aynı saygı ile devam edip gidiyor. Böyle de gider. Çalışkan, iş bilir, yardımsever ve telaşsız bir kişi! Saygıda kusur etmez, efendilikte tek geçilir… Hilesi, hurdası olmayan, olduğu gibi görünen bir adam gibi adam! Giyimine kuşamına diyecek yoktur. Takım elbise giyme ve kravat takma merakına hayranım. Elbiselerini birgün ütüsüz, yakasını kravatsız göremezsin. Bazen yazın kavurucu sıcağı tak dediğinde sıyrılır memur havasından kurtulur. Genç yaşta oğlu kötü hastalığa kurban gitti. Dayanılır gibi değil ama başka çare var mı? Dayanacak! Hem evlat acısına hem de benim ağır şakalarıma dayanacak, başka yolu da çaresi de yok ki!
Pek çok dostum, arkadaşım oldu Bahçeköy’de… Ama sorduğumda pek çoğunu kaybettiğimizi öğrendim. Ecel bu! Gelecekse geliyorum demiyor ki… Yaşlılara sıra sıra, gençlere ara sıra diyor ve yapışıyor insanın yakasına, bir da bakıyorsun ki öğleye yakın bir salâ veriliyor, bir arkadaşının yok olduğunu anlıyorsun. Kimleri kaybetmedik ki: Yaman delikanlı Ahmet Coşkun, komanda denilen grubun silahlı saldırında can verdi… Bu mert delikanlı öldüğü ile kaldı! Vuranları görünler, bilenler de korkudan konuşamadı! Yazık oldu, aslan gibi delikanlıydı. Ağabeyi Kazım ve kardeşi Mustafa iyiler. İbrahim Erkaptan çok erken aramızdan ayrılanlardan! Aslen Madenliydi. Evlenince Bahçeköylü oldu. Bahçeköy Spor Kulübünün de ilk başkanıydı. Orman Fakültesinin servis şoföre İbrahim Aydın da erken koptu dünyadan, iyi bir arkadaştı. Keza diğer servis şoförü, iyinin iyisi Orhan’da çok genç kaydı gitti bu dünyadan! Müftü Aga mükemmel bir insandı. İmam olmadığı zaman imamlık yapardı fahriyen! Sanki,   evliya! O kadar sevimli, o kadar cana yakın ve iyiliksever. Kendisini tanıdığımda yaşlıydı. Bir gün yaşını sordum nasılsa, doksanı devirdim demişti. O da yok, hakkında rahmetine kavuştu. Çimen kardeşler; Bahçıvan Mustafa ve kardeşi Süleyman! İkisi de can adamlardı… Mustafa çok iyi bir bahçıvan ve şakacı biriydi. Süleyman’ın futbolculuğu da vardı! Mustafa’nın oğlu Hasan Çimen’de genç yaşında göçtü dünyamızdan nur içinde yatsınlar. Fethi Barlas’ın oğlu Hasan, bir garip ölüp gitti…  Kaç kişilerdi bilmiyorum, sormadım sayısını. Her halde Topuzlu Bent kenarında yiyip içmişlerdi. Kalktıklarında elini yıkamak için suya eğildiği gibi kayıp gitmiş suyun derinliklerine, çekip çıkaramamışlar, çıkardıklarında da ölmüştü zaten!
Barlas ailesinde ölümler acılı, hem de çok acılı oluyor. Hoş ölümün tatlısı olmaz ya. Ama İsmet Barlas’ın ölümü bir başka ölüm oldu… Çocukluk arkadaşımdı, okul arkadaşımdı, partiden arkadaşımdı, fakültede birlikte çalıştık… Bir gün olsun ters düşmedik, kırmadık birbirimizi! Tam bir köy ağası havasındaydı. Köyde ağa şehirde beydi. Orman Fakültesinde Entomoloji ve Koruma Kürsüsünde teknisyendi. Her işe koşan becerikli ve iş bitirici bir insandı. Kürsü işlerinden çok dış işleri kovalar, Mehmet Aday’da kürsü işlerinde yanıp kül olurdu. Bizden önce emekli oldu. Siyasete atıldı. Uzun yıllar CHP de kaldı. Muhtar olarak köyün Belediye olması için mücadele verdi. Referandum sonucu köy Belde Belediyesi olmayı kabul etti. ANAP saflarında Belediye Başkanlığı seçimine girdi. Moral destek vermek için gittik Nihat Adatepe ile kendisine. Tanınamayacak kadar güçsüz ve zayıf gördük kendisini… Sordum “Biraz rahatsızım, uyuyamıyorum” dedi. Ayrıca bazı kişiler tarafından rahatsız edildiğini söyledi ama sorduğumuzda her zaman ki gibi yanıt verdi “Boş ver gitsin”… Seçime birkaç gün kala ölüm haberi geldi. Ortaköy’de sahil boyunda, arabasının içinde ölü bulunmuş. Elinde tabancası,  şakağından vurulmuş. Yer yerinden oynadı. ANAP Gen. Bşk. Mesut Yılmaz “Katili mutlak bulunacak” dedi ama hala bulunmuş değil! “İntihar etti” dediler ve cinayet dosyasını kapattılar ya da faili meçhule attılar. Belki de Türkiye’de bir ilk oldu. Yerine aday gösterilmedi ve vefat ederek hayattan ayrılan İsmet Barlas seçime Belediye Başkan adayı olarak iştirak ettirildi. Selam sana be arkadaşım, Allah gani gani rahmet etsin…
Kamil Kıvanç da hem çocukluk ve hem de askerlik arkadaşımdı. Birlikte Orman Fakültesinde çalıştık. İnsan bir insandı. Erken ayrıldı Bahçeköy’den ama ilişiğini kesmedi, sık sık gelip gitti. Emekli olduktan sonra tekrar geldi ama bu kez ecel yapıştı yakasına ve bir gün vefat ettiği haberi geldi…
İsmet Barlas, Kamil Kıvanç, Mustafa Şen, Abdül Gül, Hasan Altay, İbrahim Sönmez, Hüseyin Yalaza arkadaş grubu… Kaç kişi kaldı?
Orman Fakültesinin unutulmazları Amire Hanım, Burhan Pakyüzer, Mustafa Demir,  Kani Bey, Hayri Bey, Hasan Uçar, Çetin Erdem, Behire Hanım, Sebahat Özkul, Nezahat Akkoç, Engin Tuğcu, Mehmet Şenyurt, Zeycan Hanım, Sevgi Bıyıklı, Keriman Kuznek, Kazım Kutlu, Adem Akkoç, İbrahim Eren, İsmail Berk, Hamide Akkoç, Nevzat Elçin, kaloriferci Kazım, İbrahim Ersoy, Nimet Erdem, Şener Çınar, Yunus Sakarya, İzzet Durdu, Bahtinur Sarı, Alev Deniz, Aydan Karaöz, Füsun Demirkuş, Gönül Benli, Emine Yılmazel ve unutmadan belirtmeliyim bir de bizim Emine Balcı ve diğerleri… Kimi son yolculuğa çıktı, kimi yaşamak için mücadelesini devam ettiriyor.  Nevzat Elçin’e ayrı bir parantez açmam gerek! Tostoparlak, yüzü parlak, on numara ahlak sahibi bir adamdı. Sekseni devireli çok oldu maşallah sağlıklı yaşamaya devam ediyor. Kızı Jale, canım benim, babasının modeli, kooperatiften arkadaşım Metin Taşkınsoy’la evlendi ama kopmadı Bahçeköy’den. Çocukları Serdar aratmıyor babasını, her aktivitenin içinde var, son marifeti Bahçeköy kulüp başkanı, üst üste şampiyonlukları kucaklıyor.  Sedat Serçe yaman bir Elektrik teknisyeniydi. Polislikten geldiği için çok uyanık, kül yutmayan, müthiş Cumhuriyetçi bir baba yiğitti. Maşallah sekseni geçeli çok oldu ama sağlığı yerinde. Hepsine Allah uzun ömürler versin. Muhasebe ofisinin şefi Seyfi Barlas da bir başka kalender dosttu. Upuzun boyu, pos bıyıkları ile bir abide insan gibiydi. İş bilen, sakin ve telaşsız, paniğe kapılmayan iyi bir arkadaştı. Ne var ki ticarette tutunamadı! Teko Yakup Efendi’ye de bir paragraf açmak gerek. Birinci Dünya Savaşında Arabistan çöllerinde İngilizlere esir düşmüş, günlerce işkence görmüş ama sonunda Türkiye’ye dönebilmiş! Balkanlardan gelmiş. Nasılsa kapılanmış Orman Fakültesine santralci olarak! Hiç evlenmemiş, kendisini öğrencilere adamış. Bir de kendisini kollayan bulmuş Prof. Dr. Muharrem Miraboğlu… Ölene kadar Fakülte’de kaldı, fakültede çalıştı, fakültede yattı. Öğrencilerin sevgilisi, herkesin sevdiği bir adamdı. Bunca yıla rağmen Türkçeyi konuşmakta zorlanırdı. Anlat derdim esareti başlardı “Göğüslerim safi yara bit….” diye! Yıkanamamaktan, pislikten çok kaşınıyor ifade etmek istediği bu… Bir akşam hareket halindeki öğrenci servis arabasına giderken kapıda yığılıp kaldı ve son nefesini verdi. Sarıyer merkez mahallesi mezarlığında gömülü! Allah rahmet eylesin. Bir tek yakını, hısımı ve akrabası yoktu ama öldükten 15 gün sonra peş peşe yakını, akrabası diye gelen oldu! Neyi vardı ki alacaklardı? Çetin Erdem iyi dostlarımdan! Düzce’den tanırdım kendisini. Düzcespor’un yaman file bekçisiydi. Fakülte sekreteri olarak geldi ve emekliliğe kadar görev yaptı. Her konuda anlaştık, yardımını gördük. İş bilen, komple bir insandı. Eşi Nimet Hanımla baş başa kaldılar. İki çocuğu evlenince iki ara bir dere, çocuklara gidip dönüyorlar. Başka ne yapacaklar ki! Futbol hakemliği de vardı ama bu yaşta hakemlik yapılmaz ki!
Hani hayata devam edenlerin de sayısı az değil. Örneğin;  Fehmi Gülhaner, Hasan Şentürk, Talat Kahraman, Fethi Barlas yaşı seksenin üzerinde olanlar… Sağlıklılar iyi haber… Fethi Aktepe kötü hasta, evden çıkamıyormuş yazık! Allah şifalar versin. Diğer dostlar; Hüseyin Sevinç, Hüseyin Kartal, Reşat Barlas, Mustafa Coşkun, Kazım Coşkun, Abdül Gül, Ali Kılıç, İbrahim Ersoy, Hüseyin Kıvanç yaşama devamda kararlılar… Devam etsinler, kimse yok demez! Baki Yurttaş’da ayrı bir dava adamı. Baki de sol kulvarda yürümüş devamlı! Hala devam ediyor. Belediye Meclis üyeliği yapmış, kulüpte yönetici olarak görev almış bir başka dost.
Yazıcı’lar da hayli renkli. Süleyman, Mehmet, Ali, Hasan, Mustafa ve Necibe yazıcı kardeşler. Beş erkek bir kız kardeş. Necibe Mustafa Özbekrem ile evli. Çocukları Nurettin Özbekrem avukat olarak hayatını devam ettiriyor. Köyün sevilen isimlerinden! Mehmet Yazıcı ise asker arkadaşım. Erzurum’un tozlu topraklı sokaklarını arşınladık. Ordu Karargâhı cümle kapısında nöbet tutarken dalga geçerdim kendisiyle! Sağlığı yerinde, bastonu elinde yaşamını sürdürüyor ya o da yeter!
Bahçeköy’ün bir de yerel tarihçisi var Mehmet Sönmez. Merak bu işte! Düştü anıların peşine! Girip kilitli dolapların içine, bulup eskimiş, rengi solmuş fotoğrafları ve yazmış Bahçeköy tarihini. Kendi deyimi ile “biraz amatörce olmuş” ama bir ilk olduğu için bence iyi olmuş! Devamı etmiş ve Yeşilçam’ı yazmış! İyi bir araştırma! Karşılaştık başarılar diledim, devam etmesini salık verdim kendisine! Kitabını imzalaması lâzım ille de hatırlatmak mı gerek!
Bahçeköy bir yerde Yeşilçam olarak da isimlendirilir. Halk bunu biraz da böyle bilir. Nedeni çok basit, düşünmeye gerek yok. Çünkü Türk Sinemasının filmlerinin pek çoğu burada çekildi.  Sinemacılar için doğal platodur Bahçeköy.
Bahçeköy denilince akla İ.Ü.Orman Fakültesi gelir. Fakülte 1857 de Orman Mektebi Alisi olarak kuruldu. 1880 de Maden Mektebi ile birleşmiş ve Orman ve Maadin Mektebi adını almış. Mektup 1893 yılında kapatıldı dersler Halkalı Ziraat Mektebinde verilmeye başlandı. 1903 de okulun adı Halkalı Ziraat ve Orman mektebi oldu. 1910 Orman Mektebi Alisi adında yeni bir okul kuruldu. Bu okul önce Sultanahmet’te sonra da Sarıyer’deki Horozoğlu Konağı’nda (Şimdi Kültür Merkezi) faaliyet gösterdi daha sonra da Bahçeköy’e taşındı. 1919 yılında Muhtar Paşa Çiftliğine, sonra bu kez yine Sarıyer’de ama Yedi Sekiz Hasan Paşa Köşkünde öğretime devam edildi. 1922 de ise okul tekrar Bahçeköy’e ve bugünkü yerine taşındı.  Okul 1934 de Orman Fakültesi adını alarak İstanbul Üniversitesine bağlandı. Fakülte bünyesinde şimdi bir de Ormancılık Meslek Yüksek Okulu var.
Orman Fakültesinde tam tamamına 23 yılım geçti. Tatlı ve acı günlerim, anılarım oldu Fakültede. Bir kaç anımdan bahsetmek isterim. Öncelikle zor bir hocanın kürsüsünde bulundum. Prof. Dr. Fehim Fırat hocanın adı duyulduğunda irkilirmiş çalışanlar, öğrenciler. Mustafa Kemal’in kurduğu Heyeti Temsiliye de yer alan Şeyh Feyzullah Efendi’nin ya oğlu ya da damadıydı! Kesin dersem yanılırım. İstanbul Üniversitesi rektörü olarak görev yapmış bir yaman hoca. 27 Mayıs İhtilâlini takiben de Kurucu Meclis Üyeliği görevinde bulunmuş. Kürümüz Orman Hasılatı ve İktisadı Kürsüsü idi. Sonraları birkaç kez isim değiştirdi. Şeref Nuri İlkmen, Muharrem Miraboğlu profesörlerdi.  Abdülkadir Kalıpsız, Hayri Nuray Bayraktaroğlu doçentti. Sonra İlhan Gülen, Alptekin Günel, Uçkun Geray, Ertuğrul Acun, Tahsin Akalp, Ömer Saraçoğlu asistan olarak göreve başladılar ve sırasıyla doktor, doçent ve profesör oldular. Çok iyi, çok acı ve unutulmaz anılarım oldu Fakültede. Bir kaçını yazmak isterim:
            Memur alınacakmış, Nihat Adatepe götürdü beni. Fehim Beyin karısına çıktık. “Alın sınava” dedi. İlhan Gülen sınava aldı beni. Sordukları “2×17 kaç eder; 45 ten 13 çıkar…” Yaptım, “daktiloya geç” dedi. Geçtim, bir kitap açtı, “şu paragrafı yaz” dedi. Daktilonun yabancısı değildim.   Yazıyı da yazdım. İlhan Bey, Fehim Bey’in yanına gitti. Birkaç dakika sonra beni çağırdılar. Hoca “Sınavı kazandın, dilekçe ver işe başla” dedi. Ben hemen “Kaç lira aylık vereceksiniz!” dedim. Güldü, yanında iki kişi daha vardı onlarda güldü (Şeref Nuri İlkmen ve Kemal Ergin). Anladı memuriyetin ne olduğunu bilmediğimi. “Ne istersin?” dedi. “400 lira” dedim. “Git dilekçe ver işe başla” dedi. İşe başladım. Bir ay sonra maaş almaya gittim elime 226 lira verdiler. Muhasebeciye “Bu eksik” dedim. “Maaşın 300 lira kesintisi var” dedi. “Maaşım 300 değil 400 lira” dedim ve parayı kafasına çaldım, çıkıp gittim. Rahmetli Kamil, rahmetli İsmet, Nihat Adatepe ne yaptılarsa ben “Hayır” dedim. Nihayet olaya Fehim Bey müdahale etti, beni ikna ettiler. Ama ne oldu bilir misiniz? Fehim hoca bana her ay 50 lira zam verdirerek aylığımı üç ayda dört yüz liraya yükseltti.
Bir başka olay ise şu: Beni çok sevdiklerini sandığım Prof. Dr. Hayri Bayraktaroğlu Rizeli hemşerimdi. Keza Prof. Dr. Abdülkadir Kalıpsız da… Teknisyen kadrosu boştu. Bana verilmesi en uygun olanı idi. Ama birileri itiraz ediyormuş. Sonunda kürsü toplantısı oldu. Muharrem Bey odasına gitmemi ve istediği bir yazıyı bulup kendisine getirmemi söyledi. Odasına gittim, toplantı yapılan odaya açılan kapı aralıktı. Toplantıda benden bahsediliyordu. Hayri Bayraktaroğlu, benim en sevdiğim insan, nedense devamlı aleyhimde konuşuyor ve kadronun bana verilmemesi için yırtınıyordu. Bunları duydum ya hemen çıkıp gittim. Yazıyı da aramadım. Toplantı sonrası Muharrem Bey’in gülüşünden bir şeyler döndüğünü anladım. Meğer oda kapısını kendi kasten açık bırakmış, beni de durumu anlamam için oraya göndermiş! Teknisyen kadrosunu önceki toplantıda bana vereceklermiş Hayri Bey mani olmuş. Bu toplantıda yine konu edildi ve yine karşı çıkınca olay kaldı. Bir iki ay sonra kadro altı ay bana ve altı ayda Hüseyin Kıvanç’a verildi. Hangimiz teknisyen farkını aldıksa paylaştık. Bu konuşmanın olduğu günün akşamı servis arabasına giderken Hayri Bey hiçbir şey yokmuş gibi “İbrahim Can….” diye hitap ederek bir şeyler söyledi oralı olmadım, tekrar etti, dönüp bakmadım, bir daha tekrarlayınca “Ne İbrahim Canı be, bende sizi beni seven birisi biliyordum. Yanılmışım, bir daha bana iş falan sakın gönderme yapmam” dedim. “ Ne oldu, kızma” diye sorunca, hakkımda konuştuklarını dinledim, duydum, hiç sıkılmadın mı dedim” ve gittim. O olaydan sonra hep mesafeli olduk.
İlhan Gülen bir başka karakter! İnanılır gibi değil! Devamlı gülen yüzüne aldandın mı yandın! Bir gün yeni elbiselerimi (siyah lastikotin kumaştan) ilk defa giydim, saat 15.00 de Beşiktaş evlendirme dairesinde bir nikâha gidecektim. Fehim Hoca çağırdı ve “İlhan Gülen’in kömür günü bugün, onun burada benimle işi var, gidip kömürünü al” dedi. Nikâhı söyledim, kömürü eve bırakıp gidersin” dedi. İlhan Bey para ve kömür karnesini verdi, Kuruçeşme’ye gittim. Hava güzel! Sıradaki kamyona kömürler yüklenirken hava birden bire kaçık yaptı. Müthiş bir lodos rüzgârı ile toz bulutu içinde kaldık. Kamyon yüklenene kadar rezil olduk. Bu arada yağmurda yağmaz mı oluk oluk. Şoför mahalline yaşlılar oturdu, bana yer yok kamyonun üzerine çıktım. İlhan Beyin evine akşam karanlığında gittik kömürü boşaltıp eve döndüm. O elbiseyi bir daha giyemedim. Ertesi günü Fakülteye gittim. Yaptığım masrafı bir kâğıda yazıp, artan 130 kuruşun 125 kuruşunu İlhan Beyin masasının üzerine bıraktım. 5 kuruş bulamadım. İlhan Bey bir iki saat sonra çağırdı, yanına gittim. “Kömürü getirdin, sağ ol ama geri verdiğin para eksik” dedi. “Hayır değil” dedim. “Eksik” diye direndi, tekrar yanında hesap yaptım. “İşte tamam” dedim, “Ne tamamı işte beş kuruş eksik” demez mi! Kan beynime çıktı. “Yahu dedim benim yepyeni takım elbiselerim gitti, sen beş kuruşun hesabını yapıyorsun” diye bağırdım ve çıkıp gittim.  Fehim Hoca’ya durumu anlattım tabii çok üzüldü. Yıllar sonra İlhan Bey ile bir daha anormal şekilde dalaştık… Hem ne dalaşma, ceza alma pahasına en azından yedi sekiz yıl yazışmalarda, raporlarda ismini bile yazmadım!
Neyse o kadar çok anı var ki anlatmaya gerek yok, bu benim işim değil, ben gezi notlarımı yazıyorum, hepsi bu! Ama yine de bir kaç kişiye parantez açmak isterim: Prof. Dr. Muharrem Miraboğlu, Prof. Dr. Tahsin Akalp ve Prof. Dr. Uçkun Geray… Allah her anaya böyle evlatlar, her ülkeye de böyle bilim adamları nasip etsin! Fakültenin diğer kürsülerinde de elbette ki çok değerli bilim adamları var, bunu da hatırlatmak isterim. Örneğin; hepsi de profesör olan Selahattin İnal, Fikret Saatçıoğlu, Faik Tavşanoğlu, Adnan Berkel, Gafur Acatay,  Hayrettin Karaca, İsmail Eraslan, Kemal Erkin, Refik Erdem, Burhan Aytuğ, Turan İstanbullu, Orhan Uzunsoy, Hasan Çanakçıoğlu, Tahsin Tokmanoğlu,  Selçuk Bayoğlu, Faik Yaltırık, Besalet Pamay, Yener Göker, Nihat Balcı, Suat Ergenç, Adnan Berkel, Fikret Saatçıoğlu, Necdet Özyuvacı, Turgay Aykut, Melih Boydak, İbrahim Atay, Hüseyin Aksoy, İsmet Şanlı, Gökhan Eliçin, Bülent Seçkin, Ertuğrul Acun ve diğerleri…
Bahçeköy bir çırpıda geçilecek bir yer değil. Belde belediyesi iken mahalleye dönüştürülen talihsiz bir belde! Bahçeköy Merkez Mahallesi, Kemer Mahallesi ve Yenimahalle olarak üç ayrı muhtarlık yapıldı. Yani Bahçeköy doğrudan, Sarıyer’in mahallesi yapıldı. Yürek yanmaz da ne yanar? Merkez Mahalle muhtarı Muhittin Atmaca, Kemer Mahallesi muhtarı Erdoğan Kavraz, Yenimahalle muhtarı da Ahmet Özçelik… Üçü de hayrını görsünler.
1960’lı yıllara gidiyorum ve eskileri hatırlıyorum. Biri Kilyos’a, diğeri Kamer çeşmesine giden iki cadde… Arada bir küçük ve dar sokaklar. Üç kahvehane… Biri eski caminin karşısında Yazıcıların, biri köyü girişte solda set üzerinde Yusuf Coşkun’un kahvesi, diğeri de yine sağda set üzerinde ve kilise iken cami olan mabedin karşısında yol kenarında… Tam karşısında da bahçesi… Köy küçük, nüfus az, işyeri yok denecek gibi ama insanlık, arkadaşlık dört dörtlük. Kışın rahmetli Mehmet Tulum’un izbe kahvehanesinde inden ayı çıkarır gibi duman altı olurduk. Yazın ise karşıdaki sette ağaçlar ve sarmaşıkların altında keyif sürerdik. Köy meydanındaki Yazıcılara ait kahvede hiç oturmak nasip olmadı. Zaten sonra bir başka işyeri oldu. Mehmet Tulum yeri ise şimdi büyük bir market… Yusuf Coşkun’un kahvehanesi… Önünde bahçesi… Buradan Bahçeköy’e kuş bakışı bakılır. Her düşüncede adam saf ve masa tutar burada. Kimi sağcıdır, kimi solcudur, kimi köylü, kimi şehirli. Turuncudan, gök mavisine kadar her cinsten insan bulunur bu bahçede. Kan kırmızı da, yemyeşili de… Koyu karanlıktan daha karanlığı tercih edenlerde bulunur, aydınlığa şapka çıkaranlar da! Elbette ki üç büyük kulübün yerine giren Trabzon spor da konuşulur! Pişpirik de oynanır, elli bir de… Tavla da zar da atılır, konken de okey de! Velhasıl-ı kelam ne istenirse burada bulunur. Dargını, kırgını ve dahi küskünü… Çok barışığı, yüzünde kırışığı, saçlarında akı olanlarda bulunur… Memurda vardır, esnaf da! Gençlerin çoğunluğunu fakültenin öğrencileri oluşturur… İşte bu kahvehanede her öğle vakti bir saatliğine de olsa oyun oynadık, şaka yaptık, lak lak ettik vakit geçirdik…
Memur takımının en büyük zevki yemekten sonra volta atmaktı. Grup grup olurlardı. Profesörler bir grup, doçent ve doktorlar, asistanlar bir grup! Bir diğer grup da bizlerdik. Yani memurlar… Aslında hepsi memur da onlar öğretim üyesi ve görevlisi, bizler düz memur, unvanı/sanı yok! Fakülte bahçesini turlar dururdu hepsi. Biz memur takımı daha ziyade Orman İşletmesinin bahçesinde ve bent yollarını arşınlar durur, dedikodunun en hasını bu turlama sırasında yapardık. Hepsi hayal oldu, hepsi mazide kaldı. Artık o günleri yaşamak olası değil! Ne yapalım biz de yaşadığımız güne gün deriz! Bizim grubun tur başı Mehmet Aday’dı. Takımı da ben, Nezih, Mehmet Şenyurt sonraları Cihat oluştururdu. Daha önceki yıllarda İsmet Barlas, Kamil Kıvanç, Nihat Adatepe ve Dursun Ekinci ile volta atardık… Zaman zaman hanım arkadaşlarda katılırdı aramıza. Neyse her şey mazide kaldı…
Bahçeköy Orman İşletmesi, Belgrat Ormanı ve bu orman içindeki piknik yerleri ile av sahası unutulmaz. Neşet Suyu piknik yerinde yapılan kazı sırasında bir mezar taşı bulundu. Adeta bir abide, bir anıt! Mezar taşı üzerinde askeri birliğin adı ve şehit olanların isimleri yazılı. Üzerindeki tarih ise (Hicri 1287, Miladi: 1871). Bu şehitlerimizin de mekânı cennet olsun diyelim başka ne diyebiliriz ki?  Av sahasında Geyik üretim ve Pekin ördeği üretim sahaları var. 
Bizim bildiğimiz Bahçeköy, şimdi yok. Üç mahalle olmasına karşın, mahalle, kasaba, ilçe değil Anadolu’da her hangi bir şehir gibi bir yerleşim bölgesi… Sokaklarında dolaşmaya kalksak akşama kadar bitiremeyiz. Dolu dolu yaşamak istersek Bahçeköy’ü daha çok uğraş vermek gerek. Ama tepe noktadan bakarsak pek çok tespit yaparız. İsterseniz gelin şöyle bir yükseklerde dolaşarak ve dahi Hüsnü Yazıcı’nın notlarını da dikkate alarak yapalım tespitlerimizi:
Efendim! Selanik’ten getirilen köy halkı okumuş ailelerden oluşuyormuş… Hacı, hoca, hafız, molla ve rüştiye mezunu gibi! Bu nedenledir ki Türkiye’ye geldiklerinde de çocuklarını okutmaya çok önem verdiler. Örneğin; Ali Özbekrem, Hüsnü Esen, Abdullah Altıparmak, Dursun Esen, İbrahim Aksu, Celal Barlas, Av. Ahmet Sönmez, Mustafa Yazıcı, Nurettin Özbekrem, Mehmet Gül, Hüseyin Çimen, gençlerden Nadiye Sönmez (Kartal), Erhan Şen ve iki kız kardeşi üniversite bitirerek üst düzeyde görevler üstlendiler. Halen yüksek öğrenime verilen önem aynen devam ettiriliyor.
Belde Belediyesi başkanlığını ilk başkan olan Muzaffer Altınsoy üç dönem yaptı. Son başkan ise Mustafa Başaran! Belediye olur da Meclisi ve meclis üyeleri olmaz mı? Onlardan da bir demet sunalım: Hüsnü Yazıcı, Mustafa Şen, Sami Kasap, Osman Aktaş, Mehmet Güney, Yakup Çakıroğlu, Baki Yurttaş, M. A li Adıgüzel, Mehmet Yüksekten, Hüseyin Tulum, Suat Kasap, Fahrettin Erkaptan, Yılmaz Tamer, Ali Taşdemir, Yılmaz Tank, Ahmet Aktepe, Nizam Hacıosmanoğlu, Cevdet Kain, Osman Can, Şenel Demirkaya, Bekir Demirbilek ve İbrahim Man…. Hani az da değil, hepsi isteyerek, severek görev yaptılar.
Belediye Başkanlarını, Meclis üyelerini sayar da muhtarları saymazsak yakarız kendimizi: Ali Kıvanç (Aga Paşa), Mustafa Çetin, Hüseyin İpek, Osman Man, Kamil Tulum, İbrahim Gülsev, Fehmi Gürhanel, Hasan Güzel, Fethi Barlas, Süleyman Kasap, Abdül Gül, Mustafa Şen, Sadık Güney, İsmet Barlas, Salih Kavrazlı, Ali Gül… Mahalleler kurulunca yeni yeni muhtarlar görev aldı: Osman Aktaş, Ahmet Özçelik. Erdoğan Kavraz, Erdoğan Atmaca… Biliyorum eksiği vardır da fazlası yoktur… Ne yapalım, eksikleri de tamamlayan bulunur.
Bahçeköy’de önemli eğitim kurumları var. Örneğin: İ. Ü. Orman Fakültesi ve Orman Yüksek Meslek Lisesi, Bahçeköy Ferizan Kemal Demir Onaran Lisesi, Açı Okulları İlköğretim ve Lisesi ile Bahçeköy Türkan Efe İlköğretim Okulu bulunuyor.
Bahçeköy’de büyük işyeri olarak fazlaca bir şey yok: Tekin Acar Kozmetik Fabrikası ile Arken Kimya fabrikası faaliyette. Büyük market sayısı az değil, dükkân sayısı da fazla. Damak tadı olanlar için birkaç lokanta var…
Bahçeköy’de resmi daire sayısı fazla, zira Belediye olmasının etkisi olmuş. Keza dernek sayısı da az değil. En eski dernek Bahçeköy İlim ve Kültür Derneği Talebe Yurdu Derneği olmalı. Sonra Bahçeköy Spor Kulübü, Avcılık Atıcılık Derneği, Okul Aile dernekleri, Cami Dernekleri ve en son kurulan Mübadiller Derneği akla gelen derneklerden. Bu derneklerden Avcılık ve Atıcılık Derneğinin tesisleri mükemmel hayrını görsünler de yasak avlanma yapmasınlar… Keza Bahçeköy Spor kulübünün de tesisleri hayli iyi… Onlarında görevi semti iyi temsil etmek ve başarılı sporcular yetiştirmek olmalı.  Hemen iki nokta koyup devam edelim; İ.Ü. Orman Fakültesinin spor kompleksi de müthiş. Futbol sahası suni çim, kapalı spor salonu mükemmel. Gençliğin emrine verilmiş. Dekan Prof. Dr. Tahsin Akalp’ın büyük gayretleri ile meydana getirilen spor kompleksi alkışa değer!
Eskiden Bahçeköy’de Nalbant ve saraç vardı, şimdi yok. Çarşı içindeki saraca 1964 de iki kemer yaptırdım köseleden, birini hale kullanıyorum. Pahalı kemerlere beş basar argo lisanıyla. Bir de albenisi olsa para ile satın alınamaz. Zira kemer nerede ise benimle yaşıt! Şimdilik askıda!
Eskiden Bahçeköy halkı bahçıvanlık, hayvancılık ve rençperlik yapardı. Orman Fakültesi, Orman İşletmeli, Fidanlık ve Büyükdere Tekel Kibrit Fabrikası köylülerin iş alanlarıydı.
Köydeki eski köy binası şimdi Sarıyer Belediyesinin Konuk Evi. Bu isimle Kız Yurdu olarak hizmet veriyor. Düşünenler iyi düşünmüş, alkışlarız. Sağlık ocağı da var. Hayırsever Sabri Artam sadece Cami yaptırmakla kalmamış kendi ismini taşıyan bir de Sağlık ocağı var Bahçeköy’de.
Şu Hüsnü Yazıcı yok mu tarih yazacak adam. Neler de çıkarmış meydana şöyle bir göz atalım: Köyün kuruluşundan günümüze kadar olan ilkleri saptamış. Aşk olsun be! Bir kaçını kayıt edelim: İlk muhtar Aga Paşa (Ali Kıvanç), İlk kasaplar Bac,  Ali Yazıcı, Mustafa Şen, Nadir Yılmazel ve Hasan Bileyci ailesi, ilk Aygaz Bayii Mustafa Şen, İlk ayakkabıcı dükkânı açan Mehmet Sönmez, ilk lokanta açan Coşkun ailesi, ilk kunduracı Hüseyin Baygın, ilk imam Aguş Şevket Efendi (Sönmez), İlk kulüp başkanı İbrahim Erkaptan, İlk Saraç Hasan Bey, İlk berber Yunus Bey, ilk oto tamircisi Man ailesi, ilk iğneci Mustafa Özbekrem, İlk dernek Bahçeköy’ü Güzelleştirme Derneği,  İlk belediye başkanı Muzaffer Altınsoy, ilk ilkokul müdürü Fehmi Bey, İlk polisler Hasan Barlas, Ahmet Altıparmak ve İbrahim Konuk, ilk avukat Nurettin Özbekrem, İlk subay Alb. Celal Barlas, ilk Astsubay Ali Yapıcı,… Bravo Hüsnü Yazıcı’ya! Biraz daha sıksa kendini bu sayı çok daha artabilir!  Ha aman unutmayalım çok önemlidir. Genç futbolcular arasında ilk Türkiye penaltı atma birincisi Can Tüysüz de Bahçeköylüdür. Can Tüysüz Avrupa şampiyonası için Hollanda’ya gitmiş kendisi gibi penaltı birincileri ile yarışmış ve Avrupa ikincisi olmuştur. İki penaltı atışı direkte patlamasaydı Avrupa ikincisi değil birincisi olacaktı!
Enteresan değil mi? İlk halkı Rumlardan oluşan Bahçeköy’de Rum meşatlığı yok” hatta meşatlık yeri diye bir yer mevcut değil! Ayazma olduğu da işitilmedi! Nasıl Rum köyü ise?
Yerleşim ve insanlar varken, elbette ki hayır olacaktır. Kimileri okul yapacak, kimileri cami, kimileri de çeşme, tuvalet ve şadırvan yaptıracaktır.   İsim yazmadan, yani iyilik yap denize at anlayışı ile hareket eden bu insanları “Sadaka ver, kimse görmesin” deyimine uyarak isim isim yazmıyoruz, kusura bakılmaz her halde!
Bahçeköy’de örf ve adetlerin bir kısmı devam ettirilemiyor artık. Oysa çok enteresan örf ve adetler vardı. Örneğin; Uzağa gidenin arkasından su dökmek; Aman nazar değmesin diyerek tahtaya vurmak; Kötü ruhlardan, şanssızlıktan, nazardan ve gözden korunmak için kurşun döktürmek; Loğusa kadınların başına kırmızı kurdele bağlamak; ölünün arkasından Kur’an-ı Kerim ve 40’cı günü mevlit okutmak; mezarları ziyaret etmek ve nazar boncuğu takmak gibi. Dini bayramlarda, bayram namazı kılındıktan sonra toplu halde mezarlığa gidilerek ziyaret etmek! Bayram sabahı çorba, sütlü börek, kapama büryan ve evde açılan baklavadan yemek; önce küçüklerin büyükleri ziyaret etmesi, akşam da büyüklerin küçükleri ziyaret etmesi gibi..
Eski dönemlerde, Selanik’ten gelenler birbirlerine  “Aga Paşa” diye hitap ederlermiş bunu da anti parantez yazalım da kimsenin aklı karışmasın!
Anadolu’nun pek çok yerinde olduğu gibi Bahçeköy’de de düğünler üç gün ve üç gece devam eder. Gündüzleri cengi, zurna ve davul, geceleri orkestra!. Üç gün köy meydanında en usta aşçıya (Bolu’lu Zeki Usta’ya)  yemek yaptırılarak düğüne katılanlara yemek yedirilir.
Bahçeköy’de 7 cadde geçici sokaklar hariç 60 sokak, 9 site ve 4 lojman var diyoruz ve Bahçeköy gezimizi de sonlandırıyoruz. Yemeği yediğimizi belirtmeliyim, unutmadan! Yemek sonrası kısa bir sohbet, bir kare fotoğraf ve Sarıyer’e dönüş. İkindi vakti yaklaştı, bir an evvel otobüse gitmek gerekiyor. Mustafa’ya veda ederken, yok öyle basıp gitmek. “Burada sizin değil benim dediğim olur. Ben sizi göndereceğim” diyerek jestin babasını yaptı. İşte tam da bu anda büyük oğlu Aptullah geldi. Bize sadece araba ile Bahçeköy’den ayrılırken Mustafa Şen’e el sallamak kaldı. Tabii Sarıyer’e gidene kadar sohbet devam etti. Kısa ama öz konuştu Abdullah “Bir türlü okula ısınamadım. Sonunda yarım bıraktım. Baba mesleğini seçtim, serbest çalışıyorum, hayvan alıp satıyorum”… Diyecek bir şeyimiz yok! Şansın bol olsun demekten başka…
Bahçeköy’de arkadaş ve dost hayli fazla! Her birini tek tek sayıp kayda geçmenin, ayrı ayrı iş ve mekanları ile belirtmenin imkânı yok! O nedenle yazı içinde kendilerini bulamayanlar üzülmesin, zira özür dilemek bizden!
Bir önemli görevi de arkada bırakmış oldum. Ohhh be dedim. Gezi notları hiç de kolay değilmiş. Amacımı gerçekleştirmenin rahatlığı içinde derinden bir ohhh daha çektim.
Yapacağım tek şey kaldı; Sarıyer’in diğer mahallelerini yanı Ferahevler, Cumhuriyet Mahallesi, Poligon, Armutlu, Reşitpaşa gibi yerleri tek kalemde öz bir yazı ile kaleme almak. Buraları çok eski tarihleri olan yerler değiller, hepsi de yeni yerleşim bölgesi.

Yapacağım şey bir genel yazı içinde bu mahallelere dokunmak ama özellikle de metin içinde kendilerini arayanlara el sallamak! İstiyorum ki hiç kimse “beni ya da bizi neden yazmadın” demesin! Buna da imkân yok! Böyle bir şey olsa 350 bin nüfuslu tüm Sarıyer’i tek tek kaleme almak ve kayda geçmek gerekir! O nedenle herkesin hoşgörüsüne sığınmak benim kurtarıcım olacak ve öyle yapacağım.

13 Kasım 2012 Salı

PİYASADA VOLTA ATMAK!


Büyükdere, Yenimahalle ve Maden mahallesinde yaşayanların en çok ilgi gösterdikleri şey yaz başından yaz sonuna kadar Piyasa Caddesinde volta atmaktı. Bilhassa akşam yemeğinden sonra çok kez ailece çıkılırdı piyasaya. Bazı zamanlar arkadaş grubu aynı yolu takip ederdi. Ama sevdalılar, nişanlılar ve yeni evliler bu fırsatı hiç kaçırmazlardı. Piyasa olayı 1980’lı  yıllara kadar devam etti. Halen devam ediyor ama eski neşesi yok!
Piyasa Caddesi Büyükdere’deki İspanya Sefareti önünden başlar, Bülbül Sokağına kadar gelir. Buradan aynı işe Mesarburnu Caddesi sanki göreviymiş gibi devralır. Bülbül Sokağından Sarıyer Vapur iskelesine kadar uzar gider piyasa.
Cumhuriyetin ilk yıllarında başlar piyasa yapmak. Daha önceki yıllarda bu sahil boyu sadece bir at arabası geçecek kadar dar bir yol ve üstelik bozuktu. Milli Mücadele sonrasında işler değişti. Zira Sarıyerli Av. Aziz Özgür Bey, Milli Mücadeleye M.M. Grubu (Müdafaa-i Milliye) içinde katıldı. Müthiş işler başardı ve zafer sonrası yapılan seçim sonucunda İstanbul Belediye Meclisine seçildi. Bildiğimiz kadarı ile daimi encümen üyesi de oldu. İşte bu görevi sırasında Sarıyer ilçesine çok önemli hizmetler yaptı. Mesela, su, elektrik onun zamanında Sarıyer’e getirildi bu konuda müthiş mücadele ve uğraş vermiş ve başarmış. Büyükdere-Sarıyer arası sahil yolunun yapılmasını temin etmiş. İşte Piyasa Caddesi denilen yer Aziz Özgür Beyin yaptırdığı yoldur. Piyasa Caddesini yaptırmakla kalmamış aralıklarla rıhtıma dişbudak ağaçları diktirmiş. Bu ağaçların büyük bir kısmı hala ayakta! Hala gelip gençleri selamlar. Sevdalılara, âşıklara, kaçamak yapanlara gölgelik olmaya devam eder.
Çok zaman sonra Piyasa Caddesi birkaç kez onarımdan geçti. Son onarımı Çayırbaşı Beyaz Park arası rıhtım çalışması yapılırken oldu ve hayli değişikliğe uğradı. Zamanla bakım ve onarımı ısrarla devam ettirildi ve Orduevine kadar geldi.
Son onarım ve yapımdan sonra itiraf etmek gerekir ki rıhtım güzel oldu. Zemin ise harika, kaymak gibi!  Kışın buzlanması dışında her şey mükemmel!
Şöyle bir hava alalım, en iyisi piyasa caddesini turlayalım dedim Suat Uysallar’a. “Tamam”  deyince düştük yollara.  Kumsal, Vapur iskelesi ve ordu evini geçtikten sonra biraz soluklandık. Baktık etrafımıza, Sarıyer Vehbi Kaç Vakfı Lisesi, eski Gezi Sineması ve sahil boyunda büyük birkaç ağaç ve sonra küçük bir kaç ağaç ve kesilen ağaçların boş kalan dikim yerleri… “Şimdi tespit edelim, dönerken yazar kayda geçeriz dedim Suat’a”. “Tamam” dedi. Yavaş yavaş ilerliyoruz… Koskoca Mesarburnu Caddesini arkada bıraktık,  aşina bir yüze rastlamadık. Hayret değil mi? Yirmi yıl öncesine kadar piyasa yapanlar en azından on onbeş tanıdığa rastlarlardı. Kocataş ve Ferah Parkı geçtikten sonra Fahrettin Serdaroğlu’na rastladım. Arkadaşı ile Belediye’nin bir etkinliğinden geliyorlar. Selam sabah ve lafladık biraz… Kesilen ağaçların diplerini gösterdim. “Çürük”! Çürük olmadığını, yaş tespiti için gerekli olan halkaların özünden dışa doğru fevkalade sayıldığını söyledim. Dallardan kuruma olmuş, yada bilinçsizce Belediye tarafından kesilmiş…. “Yoooo bizim belediye karışmaz” itirazı geldi. Büyükşehir Belediyesi karışıyormuş. Doğrudur ama yapılan yanlıştır ikazında bulundum. Yapılacak olanları anlattım… Ayrıldık!
Yürümeye devam ettik. Sadberg Hanım Müzesi önünden geriye döndük. Varış noktamız müze önündeki Fenerdi! Rıhtım üzerindeki ağaçları sayarak ilerleyeceğiz. Ben sağlam ya da yarı arızalı ağaçları sayacağım irili-ufaklı, Suat da kesilmiş ağaçları. Sarıyer’e kadar 65 ağaç saydık. Genç ağaç sayısı 25 kadar var. 10’u küçük. Büyüklerin bir kaçı hayli yaşlı! Yani 1923 de dikildiği varsayılırsa 90 yaş veya bu yaşa yakın.. Bir kısmı belki biraz daha yaşlı! Büyük ağaçlar bakımlı değil. Her ne kadar zamanında onarım yapıldı ise de yeteri özen gösterilmediğinden yok olmaya mahkûm. Kuruyorlar…  İlgililer neden kuruduklarını araştırmıyor bile… Yahu neden kurumasın. Ağaçların kökleri denizle kucaklaşmış. Deniz suyu ile besleniyor. Ağaç dipleri havuz haline getirilmişse de hayli dar ve küçük tutulduğundan yeteri kadar yağmur suyu almadığından çürümeye mahkûm. Eeeee sulayan da olmadığından çürümesi, kuruması mukadder. Buna bir de hayvan severlerin gezdirdikleri evcil hayvanlarla, sokakta başıboş gezen hayvanların (köpek kedi) çişleri eklenince, asitle baş edemeyen ağaçlar kurumayacakta ne olacak? Buna bir de gece geç vakit içkili iki ayaklı hayvanların çişlerinin eklendiği düşünülürse ağaçların dayanacak gücü kalır mı?
Büyük Şehir Belediye Başkanlığının derhal duruma müdahale etmesi gerekiyor. Ellerinde yeterli Orman mühendisi ya da ziraatçı yok mu? Orman ve ziraat teknisyeni olsa bile sorunu hallederler… En azından ağaç dipleri biraz açılsa, hafta da bir gün diplerine su verilse ağaçlar tahrip olmaktan kurtulur.
Yahu neden Sarıyer Belediyesi duruma müdahale etmez? Ekibi yok mu? Benim bildiğim Park Bahçeler Müdürlüğü var, gerekli elamanı var. Bu işle görevlendirsin, çalışmaya başlasınlar. Büyük Şehir Belediyesi müdahale edecekse varsın etsin. Biraz münakaşa, biraz tartışma olur, olayı yoldan gelip geçenler görür, yerel ve ulusal basına yansır o zaman kim haklı kim haksız vatandaş da görür! Benim bildiğim Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç bunu yapmasına yapar da bir bildiği olmalı! Belki denge politikası, belki her şeyi iyilikle halletme isteği! Adliyeyi Büyükdere’den, Kaymakamlığı Sarıyer’den kaldıranlar Sarıyer ve Büyükdere için iyi rüya görür mü? Hiç zannetmiyorum. Ağaç diplerine kazmayı vurun, gelenler gelsin! Her neyse boyumuzdan büyük işlere girdik galiba. Buna düpedüz siyaset denir! Varsın o kadar da olsun be!
Cafe Liseliler önünde biraz durdum. Suat ilerledi… Not aldı m “Cafe Liseliler” i defterime. Hiç de memnun olmadım. Türkiye’nin başına, yani yozlaşmasına ne gelmişse, Türkçenin terk  edilmesinden gelmiş ama bunu bizim liseliler ve Liseliler derneğini yönetenler maalesef anlamamış! Dilini ve kültürünü yok ettikten sonra bir ülkeyi batırmak çok kolay., Bunu ABD ve AB ülkeleri çok iyi biliyor. Bizim, gözleri paradan başka hiçbir şey görmeyen işadamlarımız da buna çanak tutuyor, teşvik ediyor. Saftorik esnafımızda aynı yolu takip ediyorlar. Artık ne berberimiz kaldı, ne lokantamız ve ne de bakkalımız. Biri Kuaför, biri restaurant, biri de mini/hiper/süper market olmuş! Herkes hayrını görsün ne diyelim.
Beyaz Park, yani Cafe Liselilerin karşısındaki yalıları geçiyoruz. Deniz tarafımızda nokta! Eski polis noktası. Sosyalizmin ürküttüğü, komünizmin şafak attırdığı zamanlarda bu noktada polis bulunuyordu. Görevi Rusların Yazlık binasına yapılacak saldırıyı önlemekti. Bu noktanın yanı başında bir de eski püskü giyinen bir yaşlı tartıcı vardı. Nice yıllar sonra MİT’in adamı olduğu haberi çıktı. Rus Sefareti yazlık binası perişan! Ha çöktüm, çökeceğim der gibi. Oymalar, işlemeler döküldü, dökülüyor. Görkemini bir tek cümle kapısının önündeki çakıl taşından işlemeler koruyor. Bu yazlık binanın Sarıyer tarafındaki müştemilat binası birkaç yıl önce onarıldı, orada ikamet ediyorlar. Kıyıda deniz hamamı var. Yazın kullanılıyor, iyi de yapılıyor. Dikkatimizi çeken bir şey de Rus Sefaretinin yazlık binasının bahçesindeki ulu ıhlamur ağaçlarının garipliği oldu. Yahu bu ağaçlar ne hale getirildi. Hangi hoyrat el bu ağaçları bu kadar kötü şekilde budadı. Ağaç değil, sanki birer takoz! Ayıp yahu, ayıp! İnsan yapar ama biraz uygun şekilde yapar.  Demek ki koca yaz mevsimi bu ıhlamurların kokusundan gelip geçenler mahrum kaldı. Yuhhh olsun bunları budayanlara!
İlerlemeye devam ediyoruz. Ben durup durup sağa sola bakıyorum. Gelip geçenler belki de içlerinden “Ne salak adam, iki adım gidiyor duruyor, bir adım gidiyor, geri dönüyor, bakıp bakıp bir şeyler yazıyor” diyordur. Olsun desinler. Ben işime bakarım. Yusuf Ziya Öniş’in yalısı önündeyim. Mermerler ailesi tarafından satın alınmış, bir iki yıl öncesine kadar hali iyi durumda idi. Şimdi ki durumu iyi değil, adeta terk edilmiş gibi havası var. Ağaçlar bile bakımsız, budanmamış, çiçeklerin perişan… Yanında Arşimet dershanesi var. Eskiden burada Türkiye’nin en önemli kaçakçılarından Bekir Çelenk oturuyordu. Alt katı ona aitti. Orta katta ise Sarıyer S. K. nün Başkanı ünlü işadamı Erdal Aksoy kalıyordu. Rıdvan Dilmen’in transferini gerçekleştirdiği zaman evin önü panayır gibi insan kaynıyordu. Hemen yanı başıda Vehbi Koç’un hanımı Sadberk Hanıma doğum günü hediyesi olarak aldığı yalı. Yalı hayli iyi durumda ve bakımlı! Yalı güzelde arka tarafındaki korkuluğu çok daha güzel! İçerisinde ne ararsan var. Bir de nefis içme suyu!  Başrollerini Beren Saat ile Kıvanç Tatlıluğ’un oynadığı Aşk-ı Memnu filmi bu yalıda çekildi.  Yanı başında Dalyancı Sabih Bey’in oturduğu yalı. Ama terk edilmiş. Sahibi kim belli değil. Bellidir de ben bilmiyorum. Ev boş ve harap! Etrafı sarmaşıkla sarılmış, yemyeşil. Bir kaç metre ilerde ama karşısında Bülbül Dalyan’ı yeri. Şimdi dalyan kurulmuyor ama dalyan sahibine ait deniz evinin taban kısmı hala duruyor. Yüksekliği az yapay bir ada gibi. Üzerinde üç adet fiberglas tekne yüzükoyun yatmış güneşleniyor. Güneşlensinler bakalım! Biz yararlanamadıktan sonra! Dalyan direklerinin muhafaza edildiği çıkıntılar hala rıhtım kenarında duruyor. Dalyan olmadığı için dalyan direği de yok o nedenle kullanılmıyor. Ama küçük bir merdiven yapmışlar, gezi kayıkları kullanıyor. Karşı tarafta Ferah sineması ve gazinosu vardı. Epey zamandır yerlerinde yeller esiyor. Sonraları bu iki yer balık lokantası yapıldı ise de tutmadı ve neticede satılarak elden çıkarıldı. Bu büyük alanı alan hiçbir şey yapmamış. Koca alanın ön kısmını Sarıyer Belediyesi reklam yeri olarak kullanıyor.  Rıhtımdaki tekneleri de pas geçmeyelim. Büyükdere’den Sarıyer Orduevine kadar rıhtıma dizi dizi gezi teknesi ve balıkçı teknesi bağlı. En önemlisi de Köksal Tur’a ait gezi teknesi, Köksal Kaptan gerçekten çok titiz ve hayli çalışkan. Çiçek gibi bakıyor teknesine, tekne ve hizmeti göz kamaştırıyor. Daha ileri de Civelek 2 ve diğerleri… Hepsi de Piyasa Caddesinin güzelliği…
Yahu yine sola geçelim! Solda Gazoz Fabrikası… Fabrika uzun süre çalıştı, sonra suya döndü yine çalıştı ama sonunda kiralandı. En son kiralayan her halde bir Arap’tı. O da başaramadı ve kapandı. Fabrika Necmettin Molla’nın (Kocataş) eseriydi. Yanı başında Kocataş Menba Suyu! Belki de Boğaziçi’nin, içimi en güzel olan suyu idi. Yıllarca bu sudan nasiplendi yöre halkı ve dışarıdan gelenler. Ama zamanla bu su da yalı gibi tarihe karıştı. Çeşmenin önce suyunu kestiler, sonra tarihi eser olması nedeniyle yalağını çaldılar daha sonra da kitabesini. Allah kahretsin! Ne isterler çeşmeden, yalaktan ve kitabeden. Kitabesinde şöyle yazıyordu: “Böyle bir ab-ı hayatın koşar insan sesine/Nice malule şifa sundu bu mermer sine/Suya tarihi düşürdüm getirip bin dereden/Nuş eden Hayri dua eyleye Necmeddi’e”. Bu güzel şiiri aruz vezni ile yazan, Necmeddin Molla’nın torunu Şair Yusuf Mardin’in bir de “Kocataş Yalısı Anılarım” isimli kitabı var.. Aman unutmadan devam edelim Kocataş Yalısı fakirin fakiri bir zata satılmış! Yalı viran, perişan, belli bir kısmı bile kalmamış yazık. Alan kişi her halde iyi bir şey yapacak dört gözle bekliyoruz. Yalının önü boydan boya Sarıyer Belediyesi tarafından reklam panosu olarak kullanılıyor ve böylece pislik de kapatılmış oluyor. İyi bir şey!
Sarıyer Vehbi Koç Vakfı Lisesi darbe yedi. Anadolu Lisesi olması beklenirken, Sarıyer Turizm ve Meslek Lisesi yapılıverdi. Hiçbir Allah’ın kulu karşı çıkmadı, itiraz edilmedi. Nerde Okul aile birliği? Nerde Lisenin Mezunları Derneği? Hiç birinden ses çıkmayınca olan oldu. Böyle olunca eski ortaokul, yani öğretmen evi olarak kullanılan tarihi yalı da okulun uygulama binası olacak! Uyar diyoruz ve ilerlemeye devam ediyoruz Okul bahçesi ve bir içerlek apartmandan sonra gelen Yalı Berk Dershanesi oldu. Maşallahı var, hayli öğrenciye hitap ediyor. Yanındaki yalı boş ve viran, sahibi Prof. Dr. İbrahim Bakır (soyadını yanlışsa özür…)! Petek sürücü kursu sahibi! Yanındaki bina da eskiden Tecimer ailesi otururdu. Şimdi kızları Dilek Hanım oturuyor beyi ile beraber. Ağabey’i Candaş Beşiktaş’a kapağı atmış!
Sarıyer’in ilk modern Sineması sıradaki yalı idi. Sencer ailesi yalıyı satınca, yeni sahibi müthiş masrafla yalıyı yeni baştan yarattı. Ama fazla kullanamadı satışa çıktı ve el değiştirdi. Yeniden bazı önemli onarımlar yapıldı ve kapısına “İstanbul Kulüp” yazılıverdi. Bu yazıyı okuyanlar yeni bir kumarhane ya da gece kulübü açıldığını sandılar. Ama yılanı deliğinden çıkarmayı bilen Sakal Dursun tılsımı çözdü. Bir hızla kapağı oraya attı ve kapıda nöbetçi gibi duran iki tığ gibi yakışıklı delikanlıya sormuş “Çocuklar Gece Kulübü kaçta açıyor, kaçta kapanıyor, hangi içkiler veriliyor…” sözü bitmeden yanıt verdi çocuklar. “Olur mu abi? Burası gece kulübü değil cemaat evi. Burada Fettullah Hoca’nın talebeleri eğitim veriyor gençlere”. Öp babanın elini. İşte ülke böyle feth ediliyor. Siyasiler uyuyor. Sarıyerliler uyumuyor mu? Uyumasa ne yapacak? Hiç! Burada fazla durmaya gerek yok, ilerliyoruz yeni binanın altında iki iş yeri. Birinin adı Rhino Cafe diğerinin City İstanbul Perde…. Ne iştir be! Ulan Sarıyerli ne bilir Rhino nedir diye! Hadi İstanbul Perde’yi anladık “City” si nerden çıktı? İstanbul şehir değil mi? Siz halkı hepten salak mı sandınız yoksa aptal mı? Yanı başında yine açılan Petrol Ofisi, karşısında ordu evi, bitişinde tekrar bir ordu evi daha ve vapur iskelesi… İskele yanında Mehmet Akif Ersoy Parkı! Parkın kapısında “Gökkuşağı Eğlence Merkezi” yazıyor. Oysa bu merkez kaldırıldı ama yazı hala yerinde. Ne yapalım yazıyı kaldıracak halimiz yok ya, duracaksa dursun! Parkın karşısında yalılar ve en görkemlisi Sözen yalısı, bütünü ile yeniden yapıldı.  Kumsal’a yani Hacı Ömer Meydanına kadar gidiyor yalılar dizi dizi. Karşısında Sarıyer İDO vapur iskelesi ve biz de burada noktamızı koyuyoruz yazımıza…
            Şöyle Sarıyer-Büyükdere arasına kısa bir tur attık Suat Uysallar ile beraber.  Gördüklerimizi yazmaya çalıştım, iyi kötü bir şeyler ortaya çıktı ise, eskinin özlemi içinde olanlar okur, rahatlayan olursa bizde mutlu oluruz, keyifleniriz o günleri yaşadığımız ve   yaşattığımız için!
                                                                       

GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK- 22 (Zekeriyaköy)


Hafta sonları geziyorduk köyleri, bu kez hafta başı düştük yollara. Pazartesi sabahı bir telefonla kendime geldim. Sarıyer’in renkli isimlerinden Yorgancı Mustafa Üçer’in eniştesi vefat etmiş. Cenazesi Zekeriyaköy Mezarlığına defnedilecekmiş, cemaat için iki vasıta ricasında bulundu. Sarıyer Belediyesine telefon ederek olur aldık. Cenaze namazı Sarıyer Ali Kethüda Camiinden öğle namazından sonra kılınacak ve mevta Zekeriyaköy mezarlığına defnedilecekti. Hem komşumuz, hem arkadaşımız ve hem de cami yoldaşımızın acılı gününde yanında olmamız gerekiyordu. Gidecektik. Madem Zekeriyaköy’e gideceğiz o zaman şu köy söyleşisini yapmak akla yakındır deyip Suat’la anlaştık ve öyle yaptık.
Zekeriyaköy mezarlığı çok güzel bu mezarlıkta ruhi bir rahatlık var. Her ne kadar önünden yol geçiyorsa da pek önemli değil. Üç cephesinde yeni yeni siteler. Mezarlık içi yaşlı ama dinç ağaçlarla dolu! Meşe, kestane, kayın, gürgen. Şöyle bir göz attım eski mezar taşlarına Sarıyer’in en eski Türk köyü olduğuna kanaat getirdim. Mezar taşları da hayli yaşlı! Böyle olunca tarihi de hayli eski olacak elbette. Ama önce köy ismi nereden gelmektedir önce ona bakalım.
Niçin Ahmet, Mehmet, Hasan Hüseyin köyü değil de Zekeriyaköy? Elbette bir hikmeti vardır dedik ve sorup soruşturduk. Efendim köy içinde bir yatır var. İsmi Zekeriya. Bu yatırın adına izafeten köye Zekeriyaköy denilmiş. Demek ki köy, köy haline gelmeden önce bu zat vefat edip buraya gömülmüş, daha sonra köy kurulunca bu zatın ismi köye verilmiş! Olsun ne yapalım! Değiştirecek halimiz yok ya! Bunu böyle belirttikten sonra şunu da hatırlatalım Zekeriyaköy ilk önce Yerliköy Çiftliği denilen mevkii de kurulmuş, şimdiki yerine yıllar sonra getirilmiş!
Zekeriyaköy’deki en eski tarihi eser köy Camiidir. Çelebi Müfti lâkabı ile maruf Şeyhülislam Hocazade Mehmet Efendi tarafından yaptırılmış. Cami defalarca bakım ve onarım gördüğü için eski camiden eser kalmamıştır. Sadece yeri aynı yer. Camii yaptıran Şeyhülislam Hocazade Mehmet Efendi’nin ölüm tarihi 1615 olduğuna göre, cami belki ölümüne yakın bir tarihte belki de epey önce yapılmış olabilir. Şeyhülislam Hocazade Mehmet Efendi caminin bakım ve onarımını olduğu gibi imam, müezzin ve kayyumunu da düşünmüş giderlerin karşılanması için Sarıyer’de bir hamam inşa ederek vakfetmiş. Vakfiyesinde de hamamın geliri ile camiin ihtiyaçlarının karşılanacağı yazılıdır ama kim ipler kim dinler. Hamam çok uzun süreli kiraya verildiğinden Hamamcıoğlu ailesine geçmiş, hala aynı aile tarafından kullanılmakta ama Zekeriyaköy camiine bir kuruş dahi verilmemektedir. Zekeriköy sınırları içinde bulunan Kiptaş Sitesi içinde de bir cami var ama tarihi bir özelliği yok.
Köyde tarihi çeşmeler var. Köy içindeki ulu çınar ağacının hemen yanındaki çeşme Sultan IV. Mehmet’in (Avcı Mehmet) Hanımı ve Sultan III. Ahmet’in annesi Emetullah Valide Sultan tarafından 1745 de yapılmış. Fakat bakım ve onarımlar neticesinde bütün özelliğini kaybetti. Son onamını 1994 yılında yapıldı. Çeşmenin eski kitabesi muhtarlıkta koruma altındadır.
Soğuksu Çeşmesi de önemli tarihi eserlerdendi ama suyu köy içindeki çeşmeye verilince özelliğini kaybetti ve kaderine terk edildi. Bu çeşmenin 1793 de Ziştovi Ayşe Hanım tarafından yaptırıldığını kitabesinden anlıyoruz.
Yapacağımız ilk iş köyün yaşlılarından Faik Topçu ‘yu bulmak! Herkesin sevgilisi, ettiği küfürlerle insanı değil mandayı bile güldüren şu meşhur Kara Faik’i bulmak! Kahvehaneye baktık, tanıdıklara gözükmeden kolaçan ettik, yok. Evine gittik. Bir iki bağırdık, odasında ayağa kalkıp pencereyi açtı. Mutluluk akıyordu yüzünden. “Gelin be, gelin içeri be!” diyerek buyur etti bizi. “Yalnız mısın?” diye sordum “Evet” dedi. Aralık kapıdan içeri süzüldük, sarıldık hasretle birbirimize, yenge göründü. “Yahu hani yalnızdın? Bak yenge buradaymış” dedim. Güldü ve “Yahu ikimiz kaldık, çocuklar sağda solda, yalnızız işte” dedi. Yakından tekrar gördük, o eski Kara Faik yok. Hayli çökmüş. Bastonsuz gezemiyor, aynı zamanda yanında da en azından bir kişi olması gerekiyormuş. Eskileri konuştuk durduk. Sait Ağabeyimi, Nevin yengeyi sordu, öldüklerini söylemiştim unutmuş. “Ölen kalan var mı?” diye sordu “Av. Fikret Canlı’yı, Kel Yakup’u, Haluk Yarar’ı ve Aycan’ı söyledik. “Yapma be!” diyerek içini çekti. Oysa ölümleri duymuştu ama unutmuş olacak! Olur ya insanlık hali. Yaşını merak edenlere hatırlatırım 1925 doğumlu yani tam tamamına 87 yaşında. Allah daha uzun ömür versin. Verir verir uzun ömür verir, çünkü Kara Faik’in ölmeye hiç niyeti yok, gözlerinin içine bakarak bunu izledim, anladım.
Anlattım meramımı Kara Faik’e. “Sor ulan soracağını a teres” dedi. Hala eskisi gibi ağzına geleni söylüyor. Hani bir söz vardır ilk kez ondan duymuş kayda geçmiştim. Kızdığında peşrev yapar gibi elini salladıktan sonra “Bokla trampa yap, yarı yarıya yine zarar” diyerek kızdıklarını aşağılardı. Cimri olanları hiç sevmezdi, onlar içinde şöyle derdi: “Boğazından sıkarsın kıcından bir dirhem bok çıkmaz”. Fakirin zenginleri diline doladığı zamanlarda yine kızar ve fakir için “Hergele tavuk olmuş kendisini darı ambarında zannediyor” diyerek kahkaha ile gülerdi. Yalan konuşanları sevmez onlar içinde “Kabaktan terazi olursa boktan olur dirhemi” derdi. Yani demek isterim ki; Kara Faik’i anlatmaya kalksak kitap yazmak gerekir! Yahu unuttuk her şeyi, Kara Faik’i yazıp duruyoruz, biraz da kendi işimize bakalım.
Zekeriyaköy yerli halkı Kırım’dan gelen Kırımlı Türklerden oluşmuş. 93 Harbi (Osmanlı Rus Savaşı) nedeniyle de Doğu Karadeniz ve Balkanlardan gelenlerde olmuş. Köy 1950’li yıllara kadar 50-60 hanelik bir köydü. Köyde bahçecilik, hayvancılık yapılıyordu. Bilhassa Zekeriköy sütü çok meşhurdu. Sarıyerlilerin vazgeçemediği süt Zekeriyaköy sütü idi. Bir numara süt hangisi diye sorulduğundan herkes Zekeriyaköy sütü dermiş! Doğrudur der tasdik ederiz.
Zekeriyaköy’de yıllar yılı büyüklerin saygınlıkları oranında dostluklar pekişip gelişti. Can davası, kan davası olmadan, olsa da devam ettirilmediğinden iyi güzel geçinip gittiler. Sarıyer’e yakın olması nedeniyle köyün gelişmesi, kalkınması daha kolay oldu.
Zekeriyaköy’de de sözü dinlenen ve hala daha isimleri dilden dile gezen insanlar vardı. Bunlara Ağa deyip çıkarlar işin içinden. Her biri yüksek tepe gibiydiler. Yanlarına kolay varılmaz ama ihtiyaç duyulduğunda kollarını açarak köylüleri kucaklar ve iyi olmaları için ellerinden geleni yaparlardı. Abdi Ağa deyince akan sular dururmuş. Adı hala saygınlıkla anılıyor. Hacı Sadık Ağa bir diğer saygın insan. O dönemlerde hacca gitmek öyle her baba yiğidin harcı değildi. Gittiğine ve sağlıkla döndüğüne göre saygınlığı da elbette ki olacaktı. Öyle de oldu. Şakir Ağa (Bingöl) da güçlü ağalardan sözüne güvenilen ağalardan biriydi. Öyle olmasaydı aile bireyleri köy muhtarlığını yıllar yılı devam ettirebilirler miydi? Aman Allah’ım İsmail Bingöl muhtar, Nihat Bingöl muhtar ve nihayet Mustafa Bingöl muhtar. Üstelik Mustafa tam 5 dönem yani 25 yıl bu işi üstlenmiş bir kişi.  Dayallar da muhtarlıktan yana nasip alanlardan. Dayallardan da Mustafa Ağa, Şerafettin Dayal ve Ahmet Dayal muhtar olarak hizmette kusur etmediler. Aman, unutmayalım ağaları saymaya devam edelim Ali Ağa (Koyuncu), Halil Ağa, Mustafa Ağa (Dayal) her biri ağırlıkları,  efendilikleri ve saygınlıkları ile isimleri bugüne sarkan ağalar. Ben de bir eklenti yapayım. Sorduklarımdan bir olumlu yanıt alamadım. Ağalar arasında bir de Ethem Ağa olacak. Belki çok eski olduğu için akla gelmedi, olabilir. Kimdir bu Ethem Ağa ona bakalım. Milli Mücadele başlarken Ankara’da bulunan Mustafa Kemal, Rumelifener mıntıkasında Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin kurulmasını ister (1336-1920). Mustafa Kemal tarafından kurucu olarak altı kişi göreve tayin edilir. Bunlardan biri Zekeriyaköy’den Muhtar-ı Evvel Ethem Ağa’dır. Demek isterim ki Ethem Ağa bir dönem evvelki muhtar idi ve aynı zamanda kendisini milli mücadeleye adayan bir kahramandı.
Zekeriyaköy’de o dönemlerde bir de Kadir Ağa olduğunu öğreniyoruz. Bu kadir Ağa da çok yaman. Kitaplar öyle yazıyor. Zira Zekeriyaköy’de sözü geçen, Sarıyer’in sayılı insanlarıyla da sağlam bağları olan bir ağa. Milli mücadele sırasında Sarıyer köylerinde haraç kesen Rum çetelerin temizlenmesi sırasında elinden geleni yapmış.  Çeteci İpsiz Recep Reis Rumlara karşı verdiği mücadele nedeni ile İngiliz tarafından gece gündüz aranırken, kurtuluşu Zekeriyaköy’e gitmek ve Kadir Ağa’ ya sığınmakta bulmuş. Çete Reisi İpsiz Recep ile çeteci arkadaşlarını Kadir Ağa misafir etmiş, sabah erken saatte köyden çıkıp gitmelerine yardımcı olmuş. Gel de böyle bir Ağayı anmadan geç! Olur mu? Olmaz, biz de nur içinde yatsın diyoruz.
Kara Faik’e sorduk “Halen ağa var mı? Ağalık kaldı mı” kısa ve kesin yanıt verdi; “Bırak be insanlık bitmiş, nerde? Kim ağa olacak!”. Devam ettik sormaya “Şimdi, ağa kim olsun diye sorsalar köylüler ne der? Yani Kara Faik ya bir başkası için olur derler mi?” “Balcı sen işi gücü bıraktın boktan gıda çıkarmaya bakıyorsun, bu halk tavuk mu be?” Kara Faik bu sözüne itiraz olur mu? Durduk!
Kara Faik 87 yaşında, Ortanca Faruk (Polis Faruk Dayal) 89 yaşında, Muazzez Hanım köyün en yaşlısı 91 yaşında… Çalıcı Ahmet de yaşlı ama tam yaşını öğrenemedik, 85’ in üzerinde olduğunu söylediler. Eeee o da az değil! Pas geçmeyelim zira azar işitmek mukadderdir. Zekeriyaköy’den Sarıyer’e gelin giden Melek Hanım (Okan) 1921 doğumlu yani o da 91 yaşında, Sarıyer’de yaşamını devam ettiriyor. Akıl sağlığı ve keyfi yerinde. Muazzez ve Melek Hanımlar aynı yaşta ama şimdi ayrı yerlerde. Hepsine birden uzun ömürler dileriz, elimizden başka bir şey gelmez! Çalıcı Ahmet’e bir parantez açmak isterim. 20’li yaşlardaydım kendisini tanıdığımda. Ben CHP da Ocak Gençlik kolu Başkanı o da Zekeriyaköy delegesiydi. Yaman partiliydi. Hemen her genel kurulda konuşur, en ağır eleştiriyi yapar, son sözleri ise “Kırmadım ya sizi. Yine sizi seçeceğiz ama bu sefer iyi çalışın” olurdu. Eski hızını kaybetti ise de yine de her gün bahçesine gidip geldiğini öğrendim. O da çok yaşasın.
“Yaz ulan, köyün düzenini particilik bozdu. Eskiden yoktu dargınlık falan, ne zaman particilik çıktı, köy bölük pörçük oldu” dedi Kara Faik. Ben de “Emrin olur” dedim ve söylediklerini aynen yazdım. Ama Kara Faik bu, bir zaman olmuş canı yanmış askeriyeden. Sadece onun değil pek çok köylünün canı yandı! Efendim Rusya saldırırsa, İstanbul mahf olur düşünceleri ağır basınca köylülerin yüzlerce dönüm arazisine sudan ucuz fiyata el konup füze rampaları kurdular. Yıllar yılı ne Ruslar geldi, ne de Bulgaristan ve Yunanistan saldırdı! Nihayet “Kaldırılsın rampalar” denildi ve çekip gitti askeriye… Eee araziler ne olacak? Hiç ne olacak TOKİ denilen kuruluşa verilecek, ev yapacak, villa yapacak fakire yapıyorum deyip zengine satacak! Ne oldu ise köylüye oldu. Sudan ucuza malını aldılar ve giderken de para ile de olsa sahiplerine iade etmediler!
Zekeriyaköy köy olarak aynı. Köy içinde fazla bir değişiklik yok. Olsa da ufak tefek şeyler. Birkaç yeni apartman, birkaç dükkân ve iş yeri! Ama Zekeriyaköy’i baştanbaşa dolaşalım diyen olursa o zaman özel vasıtası ile yola çıkacak. Çünkü artık Zekeriyaköy’ün köy içini değil, köy dışını hesaba katmak gerekir.  O zaman köyün ismi şöyle olmadır derim: Zekeriyakent.
Köy 1970 yılından sonra büyümeye başladı. Büyüme köy içinde değil köy dışında inşa edilen siteler nedeniyle oldu. Bilhassa 1980 yılından bu yana site yapımları birbirini kovalıyor. Arsa fiyatları nerede ise altın değerinde! Hal böyle iken köydeki yeni binalara talep çok fazla! Bir birinden güzel, bir birinden alımlı ve birbirinden nefis binalar göz boyar. Kesesine güvenen villa aldı, cebine güvenen siteler içinde işyeri açtı. Sitelerde Türkiye’nin en büyük zenginleri, devlet adamları, parlamenterler, emekli askerler, üst dereceli bürokratlar, işadamları, sanatçılar, sanatkârlar, sporcular, ticaret, erbabı gibi değişik kişiler ikamet ediyor. Siteler içinde, bilhassa Garanti Koza sitesi başlı başına bir şehir. Her türlü etkinlik yapılabilecek tesise sahip. Çok değişik alışveriş yerleri, iş merkezleri ve ofisler var. Bankaları, hastanesi, kliniği ve diğerleri…
Mustafa Bingöl eski muhtar, yani beş dönem muhtarlık yapmış, köy hakkında çok şeyler bilen bir aydın kişi. Yanında köyün en eskilerinden, geçmişi Kırım Türklerine dayanan Mithat Arıoğlu bir saati aşkın konuştuk, dertleştik, sohbeti koyulaştırdık ve bilgiler aldık.  Efendim Zekeriyaköy sınırları içinde 70’şe yakın site var. Örneğin; Garanti Koza, Acarlar, Simpaş, Kiptaş, Emlâk Konutları, Yeni Uyum, Eski Uyum siteleri, Gürgensu, Pelikan, Arıköy (Zekeriyaköy’deki) siteleri, Basın Sitesi, Göl Evleri, Medya Kent, Park Evleri, Koç Üniversitesi Batı Kampusü, Çinka, Ortanca Konakları, Flora Evleri, Doğu Evleri ve diğer sitelerle başlı başına bir büyük kent havasındadır Zekeriyaköy! Garanti Koza sitesi içinde 5 banka olduğu düşünülürse buranın ne denli hareketli olduğu anlaşılır.
Bu kadar site olduktan sonra elbette ki köyün nüfusu da ona göre artacaktır. 1970 li yıllarda 250-300 olan köy nüfusu günümüzde 18 bin den fazla. Yani başlı başına ilçe olabilecek bir köy!
Bahçecilikte hayli isimli olan Zekeriyaköy’den Evliya Çelebi meşhur seyahatnamesinde Sarıyer olarak bahseder ve şöyle der: “7000 bağı vardır, cümle dağları bağlarla tezyin olunmuştur. Lal renkli sulu kirazları meşhurdur. Hisar kirazı adı ile meşhur olan Gülnar bu Sarıyer’de yetişir ki, her birinden yüzer damla su çıkar methine söz yetmez…”  Aslında bu ifadenin içinde kirazları ile ünlü Zekeriyaköy vardır. Köyün adı Kirazlı Köy’de olabilirdi ve daha çok tutardı! Neden tutmasın ki;  Zekeriyaköy’ de sultani, dalbastı ve dragaani (siyah, yazılı ve sarı) gibi değişik türlerde kirazlar fevkalade güzel ve bolca yetişiyordu. Hemen kayıt düşelim! Hatırlatalım ki kirazı ve karayemişi ile meşhur Kirazlı Bahçe’de iki çeşme var. İkisinin de su akarı var. Memba suyudur, suların çok kıt olduğu yıllarda Sarıyer’den gelip su alanların sayımı yapılsa bir ordu kurulur. Kirazlı Bahçe Suyunun çeşmeye getiriliş tarihi 1927’ dir.
Kirazdan açılmışken, Kirazlı Bahçe’den bahsetmemek yanlış olur. Kirazlı Bahçeye gittiğimizde sadece bir hanım gördük damacanasına su doldururken. İçeri girdik bahçede kimse yok, lokanta kısmına girdik yine kimse yok. Aşağılardan sesler geldi ise de “Ercan, Ercan” diye bağırmamıza yanıt veren olmayınca geri döndük ve yine köy içine kapağı attık. Fevzi Bingöl’ü Balaban Hüseyin’in devrettiği lokantada bulduk. Atıştırıyordu. Buyur etti, durduk, Suat’la birbirimize baktık. “Sağ ol” dedik. Nedeni biraz evvel kahve içmemizdi. Aç karnına kahve içilir mi? İçilmez! O halde biz toktuk “Evet” demedik, cezalandırdık kendimizi. Aslında yakasına yapışacağımız Hüseyin Balaban’dı, onda karar kılmıştık ama göründüğü gibi kaçması da bir oldu. Olur ya bayram üstü cebi neşeli olmayabilir.
Atlamayalım yazmaya devam edelim. Kirazlı Bahçe’nin kurucusu Mustafa Dayaloğlu’dur. Hani daha önce yazdık ya “Mustafa Ağa (Dayal) aslında kavi bir Kuva-yı Milliyecidir. Adı tefrikalara kitaplara konu edilmiş, İpsiz Recep Reis çetesinde saf tutarak köyleri kasıp kavuran Rum çetelerine meydanı dar edenlerdedir.  O nedenle de ağalığı hak edenlerden biri olmuştur. Kirazlı Bahçe’yi işletmeye açtığını, suyu 1927 de bahçe içine çeşme yaparak aldığını biliyoruz. Oğlu Şerafettin devam ettirdi çay bahçesi ve piknik alanını, torunu yani Şerafettin Efendi’nin oğlu Ercan daha da geliştirerek, bugünkü hale getirdi.
Ortanca Bahçeyi de unutmamalıyız. Emekli polis memuru olan Faruk Dayal, yaşı doksana  dayanmasına karşın hala bahçesinde çalışıp duruyor. Yetiştirdiği ortancaları ile evin kapısı önündeki dev açelyayı görüp de içinden “Benim olmalı” demeyen yoktur. Bahçesindeki memba suyunun da lezzetine şapka çıkarılır şapka… Yıllarca Adnan Kurt’la beraber su aldık buradan. İçtikçe dua etik Faruk Dayal’ın geçmişine…  Oğlu yaman bir makine mühendisi, emekli olunca bakalım kendisini bahçeye verebilecek mi?
Zekeriyaköy’de eskiden hayli fazla olan hayvancılık artık en aza indi. Sadece üç kişi hayvancılık yapıyor. İlhan, Fevzi ve Rafet Efendiler hayvancılığı devam ettirerek köye köy havasını veriyorlar. İyi de ediyorlar yoksa köy köylükten çıkacak. Rahmetli Süreyya Tezel de tavukçuluk yapıyordu. Köy yumurtasının en nefisini sunuyordu meraklılara! Süreyya aslında bahçecilik ve sütçülük yapıyordu. Süt satışını Sarıyer dışına taşımış ve Şişli’yi kendine mesken tutmuştu. İşini çok ileri götürmüş ve hatırı sayılı bir sütçü olarak şöhreti yakalamıştı. Ama bir de bahçeciliği vardı ki sormayın gitsin. Köy içindeki bahçesinde çeşit çeşit zerzevat yetiştiriyor ve satıyordu. Her şeyi ile mükemmeldi ama yaşlılığında bıraktı işini… Şimdi gördüğüm kadarı ile sadece çok az bir yerine dikim yapılmış o da her halde aile ihtiyacı için! Kara Faik’ten alamadığımız sorunun yanıtını Fevzi Bingöl’den almak istedim o da bana üstüne basa basa,”Zekeriyaköy hakkında ne soracaksan Kara Faik’e sorun, o her şeyi dobra dobra söyler ve herkesten de iyi bilir” diyerek bir hakkı teslim etti. Yaşlılık ve bizim de hatırlatmamız yanılmasına neden olabilir! Yapacak fazla bir şey yok.
Zekeriyaköy’de muhtar olarak tespit ettiğimiz isimler ise: Ethem Ağa, İsmail Efendi (Bingöl), Mustafa Efendi (Dayal), Şerafettin Dayal, Hasan Özgen, Celal Balaban, Ahmet Dayal, Nihat Bingöl, Mustafa Bingöl ve Semra Özkaya! Köyün son muhtarı Semra Özkaya Hanım olarak verdiği mücadeleyi kazanarak köye muhtar oldu. Bakalım kaç dönüm devam ettirecek muhtarlığını…
Zekeriyaköy içinde tur attığımızda gördüklerimizi,  bildiklerimizi ve saptamalarımızı teker teker not ettim. Onları da kayda geçmek gerektiğini bildiğim için yazmaya devam ediyorum.
Zekeriyaköy kaynak suyu bakımından hayli zengin. Soğuksu, Molla Suyu, askeriyenin sınırları içindeki Gürgensuyu ve Olukdere suyu nefis memba sularıdır.
Köy halkından en az 20-25 aile köyü tamamen terk etti. Köyden gidenler olduğu gibi, emekli olup da tekrar köye dönenler de var. Zira ne demişler illaki vatan… Köyünü benimsemiş insan çeşitli nedenlerle uzaklaşsa da yine gözü gönlü köyünde oluyor ve fırsat bulduğunda köyüne geri dönüyor. Aklı köyde olup da köye dönemeyen bir kişi varsa o da İlhan Tezcan hocadır. Köy Enstitülerinden yetişen eskimeyen bir değerdir. Uzun yıllar öğretmen olarak görev yapan İlhan Hoca Sarıyer İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Bu görevi sırasında Sarıyer Kaymakamlığına vekâlet etti ve bu görevini takiben de emekli oldu.  Ama köye dönemedi. Hele hanımını kaybettikten sonra Sarıyer’den de uzaklaşmak zorunda kaldı. Nasıl? Diye sorduğumuzda aklım hala buralarda demeyi de ihmal etmiyor. Ekliyor peşinden “Köy ve Sarıyer unutulmuyor. Bu hava hiçbir yerde yok, bu dostluk, bu arkadaşlık her yerde bulunmaz”. İlhan hocaya aynen katılıyorum.
Zekeriyaköy damadını da yazmak isterim. İkinci evliliğini Zekeriyaköy’den yapan Mehmet Salih Büyükdurmuş damat olmanın zevkini yaşadı yıllar boyu. Kan bağı yoksa da yine de bir hısımlık bağımız var, çok yakınımızdır. 1946 da yılında ağır hastalık geçirdiğimde Koru tepesinden beni Yenimahalle girişindeki sokak başında bekleyen Cankurtaran’a sedye ile taşıyanların içinde olan çocuk arkadaşlarımdan biri de Mehmet Salih’ti. O nedenle onu unutmam, pas geçmem. İyi de bir Sarıyerlidir. 16-17 yaşlarında Sarıyer A takımında forma giymiş, sonra da deniz astsubay okuluna girmesi nedeni ile sahalardan uzaklaştı. Şimdi gençliğini yeni baştan yaşamaya gayret ediyor. Mehmet Salih de çift dikiş yapanlardan biridir.
Zekeriyaköy’de bir zamanlar bir hayli pehlivan da yetişti. Kara Hüseyin çok yaman bir başaltı güreşçisi olarak yıllar yılı Kırkpınar’da kıspet giydi. Zekeriyaköy damadı olan Hasan pehlivan da başpehlivan olarak yıllarca çayır çayır dolaştı, Kırkpınar’da elense bağladı.
Zekeriyaköy’de anıt ağaç kabul edilebilecek iki çınar ağacı var. Biri köy içindeki çeşmenin yanındaki büyük çınar, diğeri muhtarlık binasının yanındaki çınardır. Çeşmenin yanındaki çınar ağacının çevresi 11 metre olup yaklaşık olarak 700-750 yaşlarında olduğu tahmin edilmektedir. Diğerinin çevresi 7,5 metre dir ve 350-400 yaşlarında olduğu kabul edilmektedir.
Zekeriyaköy’de Rum, Ermeni ve Musevilere ait her hangi bir ibadethane kalıntısı yok. Buradan bakıldığında köyün tamamen Türklerden oluştuğu ve saf Türk köylü olduğu anlaşılmaktadır.
Zekeriyaköy’de bir hayli dernek var. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Zekeriyaköy Şubesi (ÇYDD), Zekeriyaköy Rotary Derneği, Zekeriyaköy Rotaract Derneği, İstanbul Su ve Doğa Sporları Kulübü, Zekeriyaköy Spor Kulübü ve okul aile birliği dernekleri faaliyet göstermektedir. Ayrıca Göçmen Çiftliği ve Göçmen Ranch (Binicilik) Tesisleri vardır. Zekeriyaköy Spor Kulübü iki yıl içinde mükemmel tesislere kavuştu. Aynı şekilde şahsın malı yani Göçmen Ailesine ait olup aile tarafından yönetilen Göçmen tesisleri de mükemmeldir. Sarıyer Spor Kulübü profesyonel takımının antrenmanlarını yaptığı normal ebattaki çim sahası da Zekeriyaköy’deki Jandarma Komutanlığının alt kısmında bulunmaktadır. Sahanın bulunduğu alan toplam 220 dönümdür kadardır. Buranın kulübe tahsis edileceği yıllardan beri söylenir durur. Hatta seçim malzemesi yapılır. Yusuf Tülün proje çizdirmiş alanın kulübe vereceğini ilan etmiş ama başaramamıştı. Keza Sedat Özsoy Belediye Başkanı oldu aynı sözleri söyledi o da başaramadı alanın kulübe verilmesini. Ne var ki yine de olumlu bir adım attı ve futbol sahası inşaatını başlattı, hatta yarıladı. Yusuf Tulün ikinci kez seçilmesinde sahayı tamamladı. Sarıyer antrenmanlarını burada yapmakta ve bazı özel müsabakaları bu sahada oynamaktadır. Yeni seçim dönemi geldi ve Bel. Bşk. Adayı Şükrü Genç bu alanı Sarıyer Spor Kulübüne vereceğini üstüne basa basa belirtti ama seçildikten bir süre sonra buranın kulübe verilmesine imkân yok diyerek tepkileri üzerinde topladı. Kolay değil söz vermek! Eleştiri de gelir tepki de gelir. Hadi 220 dönümlük alanı veremediniz bari futbol sahanın bulunduğu 15-20 dönümlük alanı kulübe tahsis edin. Bu da olmayacak galiba, bekliyoruz göreceğiz. Bir türlü şu politikaya aklımız ermiyor!
Zekeriyaköy’den Sarıyer Spor Kulübü altyapısında futbola başlayan ve yaş gruplarını teker teker geçerek profesyonel takımda oynayan İbrahim Kutluğ iyi bir futbolcu olmasına karşın hatalı transfer yapması nedeni ile futbol sahalarından çok genç yaşlarda uzaklaştı.
Zekeriköy Sarıyer’e bir ilk yaşattı. Zekeriköy Göçmen Binicilik Tesislerinde yetişen Matador Yaşar isimli at 2012 Gazi Koşusunu kazanarak çok büyük bir başarıya imza attı. Atın jokeyi Halis Karataş  sahibi ise Göçmen ailesinden genç iş adamı Ahmet (Yusuf) Göçmen’di.
Zekeriyaköy’de yapılan yeni Zekeriyaköy İlköğretim Okulu mükemmel, inşallah böyle devam eder. Ayrıca Kilyos Caddesi üzerinde İngilizce eğitim veren British School okulu var. Acarlar Sitesi içindeki Özel Acarlar Ana Okulu ile Özel Acarlar İlköğretim Okulu ve Özel Acarlar Lisesi isim değiştirerek bu defa Doğa Okulları oldular. Zekeriyaköy’de ilkokul 1925 yılında açıldı, okul 1955 yılında yeniden yapıldı, 1975 ve 1987 yıllarında büyük onarım gördü. Bu okul terk edildi ve yeni okulda eğitim verilmeye başlandı.
Zekeriyaköy’de Amerikan Hastanesi, bir klinik ve bir de hayvan hastanesi var. Ayrıca 6-7 adet de veteriner kliniği bulunmaktadır. Ayrıca siteler içinde 4 taksi durağı var.
Köyde resmi kuruluş olarak PTT, Sağlık Ocağı ve Belediye Hizmet Binası (İletişim Noktası), Jandarma Komutanlığı bulunmaktadır.
Zekeriyaköy’de Garanti Koza sitesi içinde hayli büyük ve önemli işyerleri var. Yeni yerleşim bölgelerinde bu gibi tesislerin bulunması elbette ki gerekli! Ama önemli olan köyün durumu! Köyün içinde; 2 lokanta, 2 eczane, bir kahvehane ve çay bahçesi, bir balıkçı, bir market, bir bakkal bulunmaktadır.
Zekeriyaköy’de 1 cadde ve 7 sokak bulunmaktadır. Siteler dikkate alınırsa cadde ve sokak sayılarının yüzlerle hesaplanacağı muhakkaktır.
Eksiği, fazlası; yanlışı, doğrusu ile Zekeriyaköy çalışmamızı da tamamladık. Umarım dikkatlerden kaçmayacak ve gerekli tepkiler verilecektir. Hiç kimse neden yeni yerleşim bölgelerinden bahsetmiyorsunuz diye bir şey sormasın. Bu iş için henüz kendimizi yeterli görmüyoruz. Çünkü o kadar geniş bir alan üzerinde o kadar çok yapı ve işyeri var ki sormayın gitsin. Bu işe girişebilmem için bir ekiple çalışmam gerekir ki, iki ihtiyarın da böyle bir ekip kurması düşünülemez. O halde yapılacak şey, eksiklerin ilgili veya muhataplarca, ya da okurlar tarafından saptanarak tarafımıza bildirilmesi olacaktır. Bize bildirilirse noksanların giderileceği muhakkaktır.
İyi kötü, yalan yanlış birkaç saatimizi Zekeriyaköy’de geçirdik. İlk gördüğümüz Mithat Arıoğlu idi son gördüğümüz de Eczacı Kenan oldu. Otobüs durağına giderken “Balcı Abiii” sesiyle sağımıza solumuza baktık. Kapıdan dışarı çıkıp el sallamasaydı göremezdik. Dönüp baktık Sarıyer’deki eczanesini kapayıp Zekeriyaköy’de eczane açan eski basketbolcu Kenan… “Gel abı bir çay içelim” deyince reddetmedik ve daldık bahçeye… Bahçe yandaki lokantanın bahçesi, çay servisi de var. İçtik çaylarımızı ve beş on dakika hem dinledik ve hem de dinlendik. Eczacı Kenan da yanık! Zira hemen sağlık ocağının yanına bir eczane daha açılmış. Bir köy iki eczane kaldırır mı? Zor! Kısmetine, inşallah güç durumda kalmaz. Zira sporcu adam azimli, inatçı ve inançlı olur ama biraz da alıngan olur, haksızlığa pek gelmezler. Eczacı Kenan’a sabırlar diliyoruz ve minibüse atladığımız gibi Sarıyer’e dönüyoruz. Bundan sonra yolumuz, son durağımız olacak olan Bahçeköy olacak. Artık bayramdan sonra bu işe bakacağız haydi hayırlısı diyerek!
29.10.2012