Sabah güneşi tepemize inerken biz de otobüsten iniyor ve Kireçburnu limanı önünden Kefeliköy’e doğru yürümeye başlıyoruz. Yol boyu ağaçlık ve bodur park bitkileri… Sahil boydan boya rıhtım. Yollar temiz, yeşil örtü eh işte fena değil! Anlaşılan gece çay içmek için Kireçburnu-Kefeliköy sahil boyuna kilim serenler, kahvaltılarını yapıp çaylarını içtikten sonra pisliklerini de temizlemişler. Ya da Belediyenin çöp arabaları çok erken mesaiye başlayarak tüm pislikleri ortadan kaldırmış. İşte böyle olmalı diyoruz ve yürümeye devam ediyoruz. Solda lokanta ve birkaç yeni bina! Nasıl yapıldı tartışmaya gerek yok! Zengin olan yaptırır! Birinde çok önemli bir sigorta şirketi konuşlanmış, iyi etmiş, buradan iyi yer bulamazdı! Kefeliköy sahil boyunun en önemli yeri Dalyan yeri ve Dalyan Korusudur.
Dalyancılık Boğaziçi balıkçılığının önemli iş kollarından biriydi. Hemen her semtin bir veya birkaç dalyan yeri ve dalyanı olurdu. Kefeliköy’ün dalyan yeri de burasıydı. Dalyan burada kurulurdu. Dalyan evi ise Dalyan koruluğunun içindeydi. Dalyan Koruluyu bu yörenin çok önemli bir sayfiye yeri idi. 1960 lı yıllara kadar İstanbul halkının çok rağbet ettiği bir yerdi. Zamanla bu özelliğini kaybetti ama koruluğu kaybetmedi. Gözü doymak bilmeyen inşaatçılara inatla direniyor. Bakalım nereye kadar?
Kefeliköy’de aynı ismi taşıyan bir otelin olduğunu okuduğumuz kitaplardan anlıyoruz ve doğrudur diyoruz! Gerçekten büyük olmalıdır. Bu otel yanmış, kül olmuş. Bazı kayıtlardan 1962 yandığını öğreniyoruz. Doğruluğundan şüpheliyiz. Bazı kayıtlarda tarih verilmemiş olmasına yangın olayının çok eski tarihlerde olduğu belirtiliyor. Hangi tarihte olursa olsun otelin sahipleri gayet güzel çalışmışlar ve gereken işlemleri yapıp inşaat ruhsatı alarak bu büyük ve devasa binayı otelin yerine yapmışlar! İş bilenin, kılıç kuşananın! Helal olsun, cepleri para dolsun? Gözümüz yok! Ama biraz aydınlatmanın yararı var. Kefeliköy Oteli aslında 19 yy. da mevcuttu. Boğaziçi’nin ilk otellerinden biriydi. Bu otel çok önceleri yandı. Bu otelin müştemilat binalarından biri Çayırbaşı’nda ana cadde’nin tam ortasında (iki cadde arasında)bulunuyor. Bunu karıştırmadan, bahse konu olan Otel çok sonraları işletmeye açılmış ve 1962 yanarak ortadan kalkmış!
Önemli yalılardan biri Bayçu Yalısıdır. Yalı ismini taşıyan aileye aittir. 1882 de inşa edilmiş! Buna göre tam 130 yaşında! Yalıya çok iyi bakılmış; onarımı yapılmış, boyası, badanası yerinde. Yalıda “Villa Rebii!” yazısı dikkat çeker. Koruma kararı belgesinde ise 1962 yılında yanan Kefeliköy Otelinin müştemilatıdır yazıyor. Güle güle otursunlar!
Bu yalıdan sonra üç yalı daha görüş için sıraya girer. Üçü de birbirine bitişik inşa edilmiştir. Birinci yalının kime ait olduğunu öğrenme savaşı vermedim ama ikincisinin isminin Dikranyan Yalısı olduğunu bilirim. Daha doğrusu bu isimle anılsa da esas sahibi bizdeki kayda göre Mehmet Yörük olup bu isimle anılan bir sahilhanedir. Yapılış tarihli 1895 olduğuna göre hayli eski ve tarihi bir eserdir. Bu yalının üçte birlik bölümü kayıtlara göre Hamparsun Çolakal’e ait. Dikranyan ve Hamparsun! Desene Balcı sen ne anlarsın! Nerede kıymetli bir şey varda orada Ermeni, Yahudi ve Rumlar var!
Bu sıradaki üçüncü yalı görünümündeki bina ise uyduruk yalı! Böyle demek gerekir. Zira daha evvel burada boktan bir baraka vardı. İş bilenler inatla direndiler ve burayı yalı haline getirip güzel bir işyeri yaptılar. Hayrını görsünler!
Kefeliköy, eski tarihlerde müstakil bir yerleşim bölgesiydi. Bir zamanlar Büyükdere, sonra Kireçburnu, daha sonra Çayırbaşı’na birkaç yıldan beri de yeni kurulan Cumhuriyet Mahallesine bağlandı. Kireçburnu ve Kefeliköy’ün üst kısımlarındaki arazilerin parsellenerek satıldığı ve burada büyük bir gecekondu mahallesi oluştuğu,buraya da Cumhuriyet Mahallesi denildiği bilinmektedir. Bu ne kadirbilmezlik be! Beş yüz yıllık bir Kefeliköy varken, mahalle adı yeni kurulan Cumhuriyet Mahallesi oluyor. Yahu Kefeliköy Mahallesi de çıkıver işin içinden! Olmaaaaaaaz! Olur mu? Doğruya gelmenin, doğruları bulmanın en anlamı var ki?
Kefeliköy yerli halkı 1475 de Kırım’ın Osmanlılarca feth edilmesi üzerine Kefe’den getirilen göçmenlerden oluşur. Sonraki Kırım Savaşı (1853-1856) sonunda da hayli göçmen getirilip yerleştirildi. Ne var ki aradan bunca yıl geçmesine rağmen Kefeliköy fazla gelişme göstermedi ! Kefeliköy Sarıyer’in en sakin yerlerinden biridir. Evleri bakımlı, insanları sakin tabiatlı ve daha ziyade yaşlı ve emeklilerden oluşur. Son zamanlarda cadde üzerinde yapılan bazı işyerleri ile canlılık kazanma sına rağmen, eski tip konakları ve yalıları ile dikkat çeker ve küçük bir dinlence ve sayfiye yeri olarak bilinir.
Kefeliköy’de çok fazla tarihi eser yok. Buradaki en önemli eser 16. yy. sonlarında yaptırılan Kaptan-ı Derya Uluç Hasan Paşa Mescidi idi. Bilahare Şeyhülislam Damatzade Abdülhayr Mehmet Efendi mescide bir minber yaptırarak bu ibadethaneyi cami haline getirdi. Ne var ki büyük Sarıyer selinde hem cami ve hem de çevresindeki köşkler, yalılar evler sele kapılarak denize sürüklendi ve kaybolup gittiler. İşte bu olaydan sonra anlıyoruz ki; Kaptan-ı Derya Uluç Hasan Paşa’nın yaptırdığı mescide Şeyhülislam Damatzade Abdülhayr Mehmet Efendi minber yaptırmakla hata etmiş1 Zira mescit cami olduktan sonra kimseye hayretmedi ve bir selle denize gitti. İnanmayanlara bu camiin fotoğrafını arşivimizden çıkarıp gösterebiliriz. Yalan yazacak halimiz yok, inanan inanır.
Kefeliköy’ün renkli simalarından biri Güner Güneş’ti. Aslen Büyükdereli olmasına rağmen uzun yıllardan beri ablası ile beraber Kefeliköy’de yaşıyordu. Bu yerleşim bölgesini çok iyi tanıyan bir kişiydi. Büyük Sarıyer selinden bahsedildiğinde Kefeliköy’deki cami ile bazı evlerin selle birlikte denize sürüklendiğini konuşurken; “Kefeliköy’de sel felaketini ve o günleri yaşayan bir yaşlı hanım var” demiş ve bu hanımla birkaç kez konuşarak aldığı bilgileri bana aktarmıştı. Aradım Güneri, üzücü haber aldım. Meğer Güner son yıllarda alkole vermiş kendisini, Kefeliköy sahili boyunca ve Kefeliköy Parkında gün geçirmeye başlamış. Bu tür yaşam ne getirecektiyse onu getirdi ve Güner Güneş üç yıl önce siroza yenik düşerek ayrılıp gitmiş dünyamızdan.
Kefeliköy’de iki tarihi çeşme vardı. Hasan Paşa (Kaptan Gazi) çeşmesi (1897) yol yapım çalışmaları sırasında ortadan kaldırılırken, diğeri Hacıosman Bayırındaki Kethüda Bey Çeşmesidir (1803). Ne var ki bu çeşmenin hem suyu yoktur ve hem de kitabesi yarı beline kadar toprağa gömülüdür. Sanki bir mezar taşı kitabesi!!! Yok desek daha yerinde olur!
Böbrek ağrısı, idrar yolları iltihabı gibi can sıkıcı hastalıkların tedavi merkezi Kefeliköy’dü birkaç yıl öncesine kadar. Kefeliköy’ün üst kısımlarında bulunan Kefeliköy Kumdöken suyu az akardı ama şifa dağıtırdı. Rahatsızlığı olanlar sabahın erken saatlerinde gelip bidon bidon su alıp gider, aynı şey akşamın geç saatlerine kadar devam ederdi. Kefeliköy Kumdöken suyu şifa dağıtırdı. İki üç bardak içildikten sonra rahatlama görülür, sancısı olanlar sancıdan kurtulur, kum sancısı çekenler kum dökmeye başlar, taşı olanlar da bir iki gün içinde taşını düşürürdü. Böylesine içimi güzel ve şifalı bir suyun yok olmasına göz yumulması ya da göz göre göre terk edilmesine üzülmemek, insanlıktan nasip alınmamış demektir. Her yerleşim bölgesinde olduğu gibi Kefeliköy’ün de yamaçlarına gecekondu yapılınca, doğrudan fosseptik çukurlarının kullanılması, memba suyuna atık pis suların karışmasına neden olmuş ve bu nedenle de şifa dağıtan Kefeliköy suyu hastalık yayan bir su olanca da terk edilmiştir. Yuhhhh beeee!
Kefeliköy’ü bağlı olduğu Cumhuriyet mahallesinden ayrı tadat ettik. Zira Cumhuriyet Mahallesi çok yeni bir muhtarlık! Ne fazla gitmişliğimiz var ne de gezmişliğimiz! O nedenle bu ayıp da bize yeter der ve etrafımızı kolacan eyleyerek yürür gideriz. Hem yürüyüp gideriz hem de mırıldanırız:
Tüketti her şeyi bir şey kalmadı cepte, Git dinlen, hayatını yaşa Kefeliköy’de…
Yazan İbrahim BALCI
18 Ağustos 2012 Cumartesi
GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK! -7
Erkenden yola düştük. Kireçburnu ilk durağımız olacak. Yalnız da çekilmiyor bu tür yolculuklar, yanında dertleşecek biri olmalı. Hem de kafa dengi biri. Yani kanka dediklerinden! Bir çay içene kadar geldi kankam, yoldaşım! Düştük yollara belediye otobüsü ile! Tarabya-Kireçburnu arasındaki İpsilanti yalısı önünde indik otobüsten. Erkenden gelip rıhtıma sıralananlar dikkatimi çekti. Hepsi yeni bir heves, merak ve iştahla balık takımlarını hazırlıyorlar. İşleri amatör balık avcılığı… Umutla atacaklar oltalarını bekleyecekler…
Hem ilerliyor ve hem de denizin iyot kokusunu ciğerlerimize çekiyoruz. Sağ tarafımız deniz, sol tarafımız yeşillik ve ağaçlık. Ağaçlar hayli büyük ve bakımlı. Anlaşılan hoyrat eller buralara girme fırsatını bulamamış! Yoksa ne ağaç kalırdı ve ne de yeşillik. Ruslara ait yazlık binayı arkada bıraktıktan sonra Kireçburnu’na ait olduğunu zannettiğimiz iki restaurantın önüne gelip durduk. Biri daha çok Musevi vatandaşların ilgi gösterdiği meşhur Façyo, diğeri de Terapia Balık lokantası. Bu iki lokantanın Kireçburnu mahallesine ait olduğunu zannediyorduk ama değilmiş. Bağlı olduğu Tarabya muhtarlığı! Hayret değil mi? Tarabya neredeyse Kireçburnu’nu yutacak!
Vilayet Evi! Örnek bir yerdi. Ama daha iyi ve yararlanılır duruma getirilmesi için yerle bir edildi ve bütünü ile yenilendi. Malum ya sahil şeridi Sit alanı ve Boğaziçi İmar müdürlüğü tarafından korunuyor ve çivi çaktırılmıyor! Eeee o halde nasıl oluyor da koca koca binalar yıktırılıyor ve yenileri yapılıyor? Nasıl olacak, büyük başlar istedikten sonra her şey olur. Tarabya Oteli nasıl oldu ise de bu da böyle olmuştur. Hemen belirmeliyim Vilayet evi de Tarabya’ya ait!
Yürü bakalım diyoruz, ilerliyoruz! Bize mi kalmış boyumuzdan büyük işlerle uğraşmak! Boş ver, revan gitsin! Madem başlamışlar, o zaman inşaat bitsin!
Kireçburnu içine dalmadan Tabyaaltı durağında bir mola veriyoruz. Rıhtımda temiz bir yer buluyor ve oturuyoruz. Dinleneceğiz.
Tabyaaltı Durağı anlaşıldığı gibi otobüs durağıdır. Hafif bir virajı vardır, viraj dönüldüğünde Kireçburnu çarşısına girilir! Tabyaaltı denildiğinde durak akla gelse de yaşı elli ya da altmışın üzerinde olanlar başka şeyleri de hatırlar. Zira kayalık olan bu bölgenin üst tarafında tabya vardı. Askeri tabya yani, büyük çaplı topun mevzilendirildiği yer! Her ne kadar tabya savaş için işe yaramadı ise de yıllarca terk edilmedi, ne olur ne olmaz düşüncesi ile askeriye tarafından kullanıldı. Ulusal Kurtuluş Savaşında ise millicilerin arandıklarında kaçıp saklandıkları, silah ve cephane saklayıp, gece takalarla Anadolu’ya gönderdikleri bir yerdi. Kireçburunlu iki kardeş, Hasan ile Ahmet Pehlivan’ı tanıyanlar ne demek istediğimizi çok iyi anlarlar! Bırakın çok yaman yağlı güreş yapan pehlivan olmalarını sapına kadar yurtseverlerdi. Pehlivanlardan bahsederken sonraki yılların yaman pehlivanı Yamalı Hamdi’den de bahsetmek gerekir. Yamalı Hamdi, hem çok yaman bir pehlivan hem de Kırkpınar’da hakemlik yapan bir usta idi. Cazgırlık yaptığı söylense de, böylesine ciddi ve ağırbaşlı bir pehlivanın cazgırlık yapması düşünülemez, olsa olsa yakıştırmadır diyor ve tarihin derinliklerine dalıyoruz.
Kireçburnu’nun eski adı Kleidra tou Pontu idi. Bunun anlamı da “Boğaz’ın Anahtarı” dır. Demek ki Kireçburnu’nun stratejik önemi vardır İstanbul için.
Kireçburnu 17. yy. da ahım şahım bir yerleşim bölgesi değildi. Hata Gümrük Emini Hasan Ağa’nın bahçesi olarak biliniyordu. Kireçburnu 19. yy. da Keçecizade Fuat Paşa’nın Rumeli göçmenlerini buraya getirip yerleştirmesi ile hareketlilik kazandı, gelişme gösterdi.
Kireçburnu denince akla semte damga vuran iki üç aile akla gelir. Bunlardan Gülümser, Kalender ve Ermetin aileleri kolay unutulmaz.
Gel de Kalender ailesinin büyüğü Alaattin Kalender’i unut! İmkânı var mı? Asker emeklisi Alaattin müthiş hitabet gücü ile hemen her toplantının aranan konuşmacısıydı. Düğün, dernek, spor ve siyasi parti toplantılarında söz aldığında hem kızdıran ve hem de güldüren hitabet gücü yüksek bir CHP liydi. Sevimliliği ve saygınlığı ile her zaman takdir edilen bir unutulmazdı.
İsmet Ermetin bir başka önemli isimdir Kireçburnu için. Öncelikle askeri okulda okumuş ve devam etmemiş ve sivil hayata atlamıştır. Fevkalade güzel futbol oynadığı için çeşitli kulüplerde ve Sarıyer’de de futbol oynamış sonra da DP saflarında politikaya başlamış ve devam etmiştir. İstanbul Belediye Meclisinde üye olarak görev yapmış, özel işlerini de parti işleri ile birlikte devam ettirmiştir. Sigortacıydı aynı işi oğlu Tayfun Ermetin devam ettiriyor.
Gülümser ailesi deyip geçemeyiz! Hatta çok düşünmemiz, sayfalar dolusu yazı yazmamız gerekir. Ama yine de kısa kesmek zorundayız zira işimiz Kireçburnu’nda bir tur atmak… Gülümser ailesi Kireçburnu’nun en eski ailelerindendir. Kireçburnu balıkçılığı meslek edinenlerin bulunduğu bir semttir. Gülümser ailesi babadan oğula balıkçılıkla devam edip gidiyor. Ahmet Gülümser Balıkçı Reisi idi. Ahmet Reis’in babası da Reis’ti. Aynı şekilde Ahmet Reis’in kardeşi Mehmet Gülümser de yaman bir balıkçı Reisi idi. Bitti mi elbette ki hayır. Mehmet Reis’in oğlu Hüseyin’de aynı yolu takip ediyor. Eskiden ırıb, manyat çekilir, dalyan kurulurdu Kireçburnu’nda. Hepsinin de Reisi Gülümser ailesindendi. Dalyancılık, ırıp ve manyatçılık kayıplarda ama oltacılık, küçük ağ balıkçılığı devam ediyor ve bunu da aynı aileden ve son jenerasyondan Hüseyin yapıyor.
Mehmet Gülümser başarılı bir futbolcuydu. Sarıyer dâhil birkaç kulüpte oynadı. 1950’li yıllarda Sarıyer, Davutpaşa ile Şeref Stadında bir lig maçı oynuyordu. Maçta rakip bir futbolcunun ileri geri hareketlerine sinirlenen ve küfürlere de muhatap olan Mehmet, tozluğunda sakladığı bıçağı çekip rakibinin üzerine koşuyor, vurdu vuracak! Adam kaçtıkça kaçıyor, bakıyor ki işin sonunda ölüm var, müthiş bir hızla adeta uçuyor, o anda hakemin devamlı düdük çalması, Mehmet’in aklını başına getiriyor ve elindeki bıçağı Şeref Stadından denize fırlatıp atıyor. Tabii olan oluyor ve Mehmet Sarıyer Spor Kulübü tarihinde ebedi boykot alan ikinci futbolcu oluyor. Hüseyin’de yaman bir futbolcuydu. Profesyonel olarak yıllarca Sarıyer’de oynadı, başarıdan başarıya koştu. Ama bir türlü sakatlıktan kurtulamadı. Yıllar sonra itirafta bulundu “Abi, kamp yaptığımız için sezona iyi başlarım, birkaç hafta geçtikten sonra sakatlanırım, sende beni devamlı doktora tedaviye için getirirsin. Sana itiraf edeyim. Ben o zaman da her akşam bir büyük rakı bitirirdim, bütün sakatlıklarım ondan ileri geliyordu” . Olay bu, gel de şaşırma! Hüseyin, ev dışındaki meskeni liman kenarında kurmuş yine şişenin dibine vurmakla meşgul! Tabii Kireçburnu kulübü ile de ilgili! Sadece Hüseyin mi? Liman çevresi bilhassa öğleden sonraları ve akşamları renklenir. Rakı sevdalıları, değişik içki tutkunları, hayal âleminde yaşamak isteyenler koşa koşa gelir liman çevresine ve tez elden tezgâhı kurarak iyot kokusu ile birlikte yudumlarlar içkilerini, dalıp giderler kendi âlemlerine!
Bir başka isim de Mustafa Birinci, siyasi hayatına dini söylemleri öne alan partilerde başlamış ve devam ettiren bir dava adamı. Ön plana çıkmayan ama karınca misali çalışması ile devamlı dikkatleri üzerinde çeken bir Kireçburunlu! Yüz kilonun çok üzerindeki gövdesi ile babası Ahmet Efendi’de yabana atılmayan bir Kireçburunlu idi.
Sabah güneşini çok iyi alan bir yerdir Kireçburnu! Gecenin zifiri karanlığını delen ay ışığı en iyi Kireçburnu’ndan izlenir. Hatta öyle izlenir ki doyum olmaz, insan ayrılamaz buradan. Ne demek istediğimiz anlaşılmıştır her halde, mehtaptan bahsediyoruz!
Boğazın en serin yeri de Kireçburnu’dur. O nedenle de Boğaziçi’nin sayfiye yerlerinden ilk akla gelendir. Hiç rüzgâr olmasa bile boğaz kronder yaparak rüzgâr ve serinliğini döker. Bu durumdan yine en çok yararlanan Kireçburnu’dur. Çünkü göğsünü Karadeniz’e açmıştır. Karadeniz tarafından gelen her tür rüzgârın kendisini bıraktığı kıyılardır Kireçburnu sahil boyu.
Burada küçük, bakımlı ve sevimli balıkçı limanı vardır. Kooperatif tarafından kiralanmış olup yabancı kayıkların girmesi yasaktır. Genellikle balıkçılıkla ilgilenir kayıkçılar. Oltacılık ve küçük ağ balıkçılığı yapılır.
Ama Kireçburnu denilince akla balık lokantaları gelir. Set, Bay Balıkçı, Ali Baba, Pastacore, Boğaziçi ve Bizim isimli balık lokantaları dikkat çeker. Set. Ali Baba ve Bay Balıkçı çok meşhur balık lokantalarıdır. Ali Baba Lokantası Türkiye’nin en iyi balık yenilen 10 balık lokantası arasında gösterilmektedir.
Unutmayalım, hatta varsa imkânı tadına bakalım; Kireçburnu börekçisi de ihmal edilemez. Nefis börekleri, kurabiyeleri meşhurdur. Daldık içeriye hızla, kasada Mahmut! “Oooo ne iyi ettiniz de geldiniz, buyurun” demesiyle çöreklendik masalardan birine! Biraz çörek, biraz börek birer çayla tamamladık işimizi! Meşhur Kireçburnu börekçinin sahibi Osman Bostancı’dır. Mamulleri leziz ama parası da fena değil! Eeee öyledir, iyi mal iyi para. Canı çekenin işine gelirse ne alâ!
Kireçburnu sahil boyu, ta vilayet evi önünden Kefeliköy’e kadar doğal yürüme parkurudur. Yüzlerce insan her gün sabah ya da akşam sağlık yürüyüşü yaparak zindeliklerini korurlar. Aynı zamanda bu parkurun Kireçburnu mesiresi olduğu da unutulmamalıdır. Lokantalar arkada bırakıldıktan sonra birkaç yıl evvel yeniden yapılan büyük park dikkat çeker. İsmi Nadir Nadi Parkı iken değiştirilerek Haydar Aliyev Parkı yapıldı. Adam, tam da ölecek zamanı buldu! O sıralar ölmeseydi belki de bu isim verilmeyecekti diyorsak da öğreniyoruz ki parka konulan Haydar Aliyev heykel ile Parkın düzenlenmesinin masrafını Azerbeycan hükümeti karşılamış! Ehhh şimdi biraz uydu der geçeriz!
Ağaçaltı mevkii İshak Ağa camiinin ön kısmıdır. Eskiden normal bir çay bahçesi idi. Sonraları çay bahçesi, kafeterya, küçük bir kapalı mekân, büfe ve cami bahçesi olarak bölündü. Hatta öylesine parsellendi ki İshak Ağa çeşmesi bile kayıplara karıştı. Eskiden Ağaçaltı olarak bilinen bu alanda halkın nabzı atardı, tüm olaylar burada konuşulur, burada hükümetler kurulur, hükümetler devrilir, Beşiktaş-Fenerbahçe-Galatasaray tartışmaları burada ayyuka çıkardı.
Ağaçaltı’nda bir süre durakladıktan sonra biraz daha yorulalım diyerek polis karakolu önünden yukarı doğru çıkmaya başladık. Hayli bayır, hava sıcak, Burak buram terliyoruz, ama yola devam ediyoruz. Sola döndüğümüzde merdivenle karşılaştık. Biraz daha ilerledik bir merdiven daha. Aman Yarabbi Kireçburnu merdivenli şehir adeta. Bu kadar merdiven her semtte olmaz. Dolaşalım dedik, yola koyulduk. Direkli sokağa daldık saydık merdiven 59 basamaklı. Kesişen sokaktan sonra devam eden merdiven ise 47 basamaklı. 47 basamaklı merdiven özellikle, yağmur sularını tam ortadan akıtacak şekilde dizayn edilmiş! Hekim Ata Sokağına adım atıyoruz, yürü babam yürü! Tam 91 basamaklı bir merdiven! Mühendis Hüseyin Sokak merdivenlerinin basamak sayısı ise 52… Yorulduk ve geri döndük. Biraz daha gayret edebilseydik her halde birkaç merdiven daha tespit edebilirdik.
Biraz da tekleyelim ve nokta atışı ile yolumuza devam edelim.
Kireçburnu’nun en önemli tarihi eseri Memduh Paşa yalısıdır! Gerçekten görülmeye değer bir yalı. Sonra İshak Ağa Çeşmesi ve İshak Ağa Camiidir.
Efendim en büyük caddesi Araba Yolu Caddesi idi… Neden araba yolu? Efendim o zaman yani eski dönemde patika yol vardı. Sadece yaya gidilebiliyordu. Ne zaman ki sahil boyu yeniden yapıldı ve arabalar yoldan geçmeye başladı caddenin adı da Araba Yolu Caddesi oldu.
Kireçburnu’da son dönemlerde nüfus olarak hayli göç alan bir mahalle. Nüfus yoğunluğu arttıkça artıyor.
Kireçburnu’da 8 cadde ve 38 sokak var! Yeniden saymaya başlarsak, cadde sayısı artmasa da sokak sayısının artacağı kesin diyoruz ve Kefeliköye doğru yürümeye devam ediyoruz.
06.07.2012
Hem ilerliyor ve hem de denizin iyot kokusunu ciğerlerimize çekiyoruz. Sağ tarafımız deniz, sol tarafımız yeşillik ve ağaçlık. Ağaçlar hayli büyük ve bakımlı. Anlaşılan hoyrat eller buralara girme fırsatını bulamamış! Yoksa ne ağaç kalırdı ve ne de yeşillik. Ruslara ait yazlık binayı arkada bıraktıktan sonra Kireçburnu’na ait olduğunu zannettiğimiz iki restaurantın önüne gelip durduk. Biri daha çok Musevi vatandaşların ilgi gösterdiği meşhur Façyo, diğeri de Terapia Balık lokantası. Bu iki lokantanın Kireçburnu mahallesine ait olduğunu zannediyorduk ama değilmiş. Bağlı olduğu Tarabya muhtarlığı! Hayret değil mi? Tarabya neredeyse Kireçburnu’nu yutacak!
Vilayet Evi! Örnek bir yerdi. Ama daha iyi ve yararlanılır duruma getirilmesi için yerle bir edildi ve bütünü ile yenilendi. Malum ya sahil şeridi Sit alanı ve Boğaziçi İmar müdürlüğü tarafından korunuyor ve çivi çaktırılmıyor! Eeee o halde nasıl oluyor da koca koca binalar yıktırılıyor ve yenileri yapılıyor? Nasıl olacak, büyük başlar istedikten sonra her şey olur. Tarabya Oteli nasıl oldu ise de bu da böyle olmuştur. Hemen belirmeliyim Vilayet evi de Tarabya’ya ait!
Yürü bakalım diyoruz, ilerliyoruz! Bize mi kalmış boyumuzdan büyük işlerle uğraşmak! Boş ver, revan gitsin! Madem başlamışlar, o zaman inşaat bitsin!
Kireçburnu içine dalmadan Tabyaaltı durağında bir mola veriyoruz. Rıhtımda temiz bir yer buluyor ve oturuyoruz. Dinleneceğiz.
Tabyaaltı Durağı anlaşıldığı gibi otobüs durağıdır. Hafif bir virajı vardır, viraj dönüldüğünde Kireçburnu çarşısına girilir! Tabyaaltı denildiğinde durak akla gelse de yaşı elli ya da altmışın üzerinde olanlar başka şeyleri de hatırlar. Zira kayalık olan bu bölgenin üst tarafında tabya vardı. Askeri tabya yani, büyük çaplı topun mevzilendirildiği yer! Her ne kadar tabya savaş için işe yaramadı ise de yıllarca terk edilmedi, ne olur ne olmaz düşüncesi ile askeriye tarafından kullanıldı. Ulusal Kurtuluş Savaşında ise millicilerin arandıklarında kaçıp saklandıkları, silah ve cephane saklayıp, gece takalarla Anadolu’ya gönderdikleri bir yerdi. Kireçburunlu iki kardeş, Hasan ile Ahmet Pehlivan’ı tanıyanlar ne demek istediğimizi çok iyi anlarlar! Bırakın çok yaman yağlı güreş yapan pehlivan olmalarını sapına kadar yurtseverlerdi. Pehlivanlardan bahsederken sonraki yılların yaman pehlivanı Yamalı Hamdi’den de bahsetmek gerekir. Yamalı Hamdi, hem çok yaman bir pehlivan hem de Kırkpınar’da hakemlik yapan bir usta idi. Cazgırlık yaptığı söylense de, böylesine ciddi ve ağırbaşlı bir pehlivanın cazgırlık yapması düşünülemez, olsa olsa yakıştırmadır diyor ve tarihin derinliklerine dalıyoruz.
Kireçburnu’nun eski adı Kleidra tou Pontu idi. Bunun anlamı da “Boğaz’ın Anahtarı” dır. Demek ki Kireçburnu’nun stratejik önemi vardır İstanbul için.
Kireçburnu 17. yy. da ahım şahım bir yerleşim bölgesi değildi. Hata Gümrük Emini Hasan Ağa’nın bahçesi olarak biliniyordu. Kireçburnu 19. yy. da Keçecizade Fuat Paşa’nın Rumeli göçmenlerini buraya getirip yerleştirmesi ile hareketlilik kazandı, gelişme gösterdi.
Kireçburnu denince akla semte damga vuran iki üç aile akla gelir. Bunlardan Gülümser, Kalender ve Ermetin aileleri kolay unutulmaz.
Gel de Kalender ailesinin büyüğü Alaattin Kalender’i unut! İmkânı var mı? Asker emeklisi Alaattin müthiş hitabet gücü ile hemen her toplantının aranan konuşmacısıydı. Düğün, dernek, spor ve siyasi parti toplantılarında söz aldığında hem kızdıran ve hem de güldüren hitabet gücü yüksek bir CHP liydi. Sevimliliği ve saygınlığı ile her zaman takdir edilen bir unutulmazdı.
İsmet Ermetin bir başka önemli isimdir Kireçburnu için. Öncelikle askeri okulda okumuş ve devam etmemiş ve sivil hayata atlamıştır. Fevkalade güzel futbol oynadığı için çeşitli kulüplerde ve Sarıyer’de de futbol oynamış sonra da DP saflarında politikaya başlamış ve devam etmiştir. İstanbul Belediye Meclisinde üye olarak görev yapmış, özel işlerini de parti işleri ile birlikte devam ettirmiştir. Sigortacıydı aynı işi oğlu Tayfun Ermetin devam ettiriyor.
Gülümser ailesi deyip geçemeyiz! Hatta çok düşünmemiz, sayfalar dolusu yazı yazmamız gerekir. Ama yine de kısa kesmek zorundayız zira işimiz Kireçburnu’nda bir tur atmak… Gülümser ailesi Kireçburnu’nun en eski ailelerindendir. Kireçburnu balıkçılığı meslek edinenlerin bulunduğu bir semttir. Gülümser ailesi babadan oğula balıkçılıkla devam edip gidiyor. Ahmet Gülümser Balıkçı Reisi idi. Ahmet Reis’in babası da Reis’ti. Aynı şekilde Ahmet Reis’in kardeşi Mehmet Gülümser de yaman bir balıkçı Reisi idi. Bitti mi elbette ki hayır. Mehmet Reis’in oğlu Hüseyin’de aynı yolu takip ediyor. Eskiden ırıb, manyat çekilir, dalyan kurulurdu Kireçburnu’nda. Hepsinin de Reisi Gülümser ailesindendi. Dalyancılık, ırıp ve manyatçılık kayıplarda ama oltacılık, küçük ağ balıkçılığı devam ediyor ve bunu da aynı aileden ve son jenerasyondan Hüseyin yapıyor.
Mehmet Gülümser başarılı bir futbolcuydu. Sarıyer dâhil birkaç kulüpte oynadı. 1950’li yıllarda Sarıyer, Davutpaşa ile Şeref Stadında bir lig maçı oynuyordu. Maçta rakip bir futbolcunun ileri geri hareketlerine sinirlenen ve küfürlere de muhatap olan Mehmet, tozluğunda sakladığı bıçağı çekip rakibinin üzerine koşuyor, vurdu vuracak! Adam kaçtıkça kaçıyor, bakıyor ki işin sonunda ölüm var, müthiş bir hızla adeta uçuyor, o anda hakemin devamlı düdük çalması, Mehmet’in aklını başına getiriyor ve elindeki bıçağı Şeref Stadından denize fırlatıp atıyor. Tabii olan oluyor ve Mehmet Sarıyer Spor Kulübü tarihinde ebedi boykot alan ikinci futbolcu oluyor. Hüseyin’de yaman bir futbolcuydu. Profesyonel olarak yıllarca Sarıyer’de oynadı, başarıdan başarıya koştu. Ama bir türlü sakatlıktan kurtulamadı. Yıllar sonra itirafta bulundu “Abi, kamp yaptığımız için sezona iyi başlarım, birkaç hafta geçtikten sonra sakatlanırım, sende beni devamlı doktora tedaviye için getirirsin. Sana itiraf edeyim. Ben o zaman da her akşam bir büyük rakı bitirirdim, bütün sakatlıklarım ondan ileri geliyordu” . Olay bu, gel de şaşırma! Hüseyin, ev dışındaki meskeni liman kenarında kurmuş yine şişenin dibine vurmakla meşgul! Tabii Kireçburnu kulübü ile de ilgili! Sadece Hüseyin mi? Liman çevresi bilhassa öğleden sonraları ve akşamları renklenir. Rakı sevdalıları, değişik içki tutkunları, hayal âleminde yaşamak isteyenler koşa koşa gelir liman çevresine ve tez elden tezgâhı kurarak iyot kokusu ile birlikte yudumlarlar içkilerini, dalıp giderler kendi âlemlerine!
Bir başka isim de Mustafa Birinci, siyasi hayatına dini söylemleri öne alan partilerde başlamış ve devam ettiren bir dava adamı. Ön plana çıkmayan ama karınca misali çalışması ile devamlı dikkatleri üzerinde çeken bir Kireçburunlu! Yüz kilonun çok üzerindeki gövdesi ile babası Ahmet Efendi’de yabana atılmayan bir Kireçburunlu idi.
Sabah güneşini çok iyi alan bir yerdir Kireçburnu! Gecenin zifiri karanlığını delen ay ışığı en iyi Kireçburnu’ndan izlenir. Hatta öyle izlenir ki doyum olmaz, insan ayrılamaz buradan. Ne demek istediğimiz anlaşılmıştır her halde, mehtaptan bahsediyoruz!
Boğazın en serin yeri de Kireçburnu’dur. O nedenle de Boğaziçi’nin sayfiye yerlerinden ilk akla gelendir. Hiç rüzgâr olmasa bile boğaz kronder yaparak rüzgâr ve serinliğini döker. Bu durumdan yine en çok yararlanan Kireçburnu’dur. Çünkü göğsünü Karadeniz’e açmıştır. Karadeniz tarafından gelen her tür rüzgârın kendisini bıraktığı kıyılardır Kireçburnu sahil boyu.
Burada küçük, bakımlı ve sevimli balıkçı limanı vardır. Kooperatif tarafından kiralanmış olup yabancı kayıkların girmesi yasaktır. Genellikle balıkçılıkla ilgilenir kayıkçılar. Oltacılık ve küçük ağ balıkçılığı yapılır.
Ama Kireçburnu denilince akla balık lokantaları gelir. Set, Bay Balıkçı, Ali Baba, Pastacore, Boğaziçi ve Bizim isimli balık lokantaları dikkat çeker. Set. Ali Baba ve Bay Balıkçı çok meşhur balık lokantalarıdır. Ali Baba Lokantası Türkiye’nin en iyi balık yenilen 10 balık lokantası arasında gösterilmektedir.
Unutmayalım, hatta varsa imkânı tadına bakalım; Kireçburnu börekçisi de ihmal edilemez. Nefis börekleri, kurabiyeleri meşhurdur. Daldık içeriye hızla, kasada Mahmut! “Oooo ne iyi ettiniz de geldiniz, buyurun” demesiyle çöreklendik masalardan birine! Biraz çörek, biraz börek birer çayla tamamladık işimizi! Meşhur Kireçburnu börekçinin sahibi Osman Bostancı’dır. Mamulleri leziz ama parası da fena değil! Eeee öyledir, iyi mal iyi para. Canı çekenin işine gelirse ne alâ!
Kireçburnu sahil boyu, ta vilayet evi önünden Kefeliköy’e kadar doğal yürüme parkurudur. Yüzlerce insan her gün sabah ya da akşam sağlık yürüyüşü yaparak zindeliklerini korurlar. Aynı zamanda bu parkurun Kireçburnu mesiresi olduğu da unutulmamalıdır. Lokantalar arkada bırakıldıktan sonra birkaç yıl evvel yeniden yapılan büyük park dikkat çeker. İsmi Nadir Nadi Parkı iken değiştirilerek Haydar Aliyev Parkı yapıldı. Adam, tam da ölecek zamanı buldu! O sıralar ölmeseydi belki de bu isim verilmeyecekti diyorsak da öğreniyoruz ki parka konulan Haydar Aliyev heykel ile Parkın düzenlenmesinin masrafını Azerbeycan hükümeti karşılamış! Ehhh şimdi biraz uydu der geçeriz!
Ağaçaltı mevkii İshak Ağa camiinin ön kısmıdır. Eskiden normal bir çay bahçesi idi. Sonraları çay bahçesi, kafeterya, küçük bir kapalı mekân, büfe ve cami bahçesi olarak bölündü. Hatta öylesine parsellendi ki İshak Ağa çeşmesi bile kayıplara karıştı. Eskiden Ağaçaltı olarak bilinen bu alanda halkın nabzı atardı, tüm olaylar burada konuşulur, burada hükümetler kurulur, hükümetler devrilir, Beşiktaş-Fenerbahçe-Galatasaray tartışmaları burada ayyuka çıkardı.
Ağaçaltı’nda bir süre durakladıktan sonra biraz daha yorulalım diyerek polis karakolu önünden yukarı doğru çıkmaya başladık. Hayli bayır, hava sıcak, Burak buram terliyoruz, ama yola devam ediyoruz. Sola döndüğümüzde merdivenle karşılaştık. Biraz daha ilerledik bir merdiven daha. Aman Yarabbi Kireçburnu merdivenli şehir adeta. Bu kadar merdiven her semtte olmaz. Dolaşalım dedik, yola koyulduk. Direkli sokağa daldık saydık merdiven 59 basamaklı. Kesişen sokaktan sonra devam eden merdiven ise 47 basamaklı. 47 basamaklı merdiven özellikle, yağmur sularını tam ortadan akıtacak şekilde dizayn edilmiş! Hekim Ata Sokağına adım atıyoruz, yürü babam yürü! Tam 91 basamaklı bir merdiven! Mühendis Hüseyin Sokak merdivenlerinin basamak sayısı ise 52… Yorulduk ve geri döndük. Biraz daha gayret edebilseydik her halde birkaç merdiven daha tespit edebilirdik.
Biraz da tekleyelim ve nokta atışı ile yolumuza devam edelim.
Kireçburnu’nun en önemli tarihi eseri Memduh Paşa yalısıdır! Gerçekten görülmeye değer bir yalı. Sonra İshak Ağa Çeşmesi ve İshak Ağa Camiidir.
Efendim en büyük caddesi Araba Yolu Caddesi idi… Neden araba yolu? Efendim o zaman yani eski dönemde patika yol vardı. Sadece yaya gidilebiliyordu. Ne zaman ki sahil boyu yeniden yapıldı ve arabalar yoldan geçmeye başladı caddenin adı da Araba Yolu Caddesi oldu.
Kireçburnu’da son dönemlerde nüfus olarak hayli göç alan bir mahalle. Nüfus yoğunluğu arttıkça artıyor.
Kireçburnu’da 8 cadde ve 38 sokak var! Yeniden saymaya başlarsak, cadde sayısı artmasa da sokak sayısının artacağı kesin diyoruz ve Kefeliköye doğru yürümeye devam ediyoruz.
06.07.2012
GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK! -6
Ömür kısa yol uzun, yollar yürümekle tükenmez. Yeniköy’den çıktıktan sona sahil boyu topukladık ve ha babam, de babam tabana kuvvet yürümeye başladık. İyi ki yanımda arkadaş var, yoksa çekilir olmaktan çıkardı turumuz. Elçilikleri geride bırakarak ilerliyoruz. Eskiden Sipahi Ocağı’nın bulunduğu binanın önünden geçiyoruz. Deniz kıpır kıpır, rıhtımda amatör balıkçılar, kamışlarını sallar dururlar. Ne iştir anlamak mümkün değil, bazıları kör inatla olacak zokasını en ileriye atma telaşı içinde! Kalender köşkü ve müştemilatları! Köşkün tam karşısında Osmanlı mimarisi ile yapılmış bir yeni çeşme. Aynı çeşme Orduevi kampusu içinde de var! Ne kadar iyi gözle bakılsa da ilgi çekmiyor, hatta taklit olduğu için inceliği ve zerafeti yok bu nedenle tiksinti uyandırır gibi! Neden eskiye bu denli özlem! Neden yaracılık ortaya konulmaz da taklide gidilir?
Sıcak kavuruyor, biz de hafif hafif esen boğaz rüzgârının serinletici havası ile ilerlemeye devam ediyoruz. Sol tarafımızda devasa bir arazi ve içinde Hüber Köşkü. Köşk deyip atlamamak gerekir. Aslında köşk değil malikâne! 19. yy. sonlarında yapılmış! Meşhur silah fabrikası Krup firmasının İstanbul temsilcisi Hüber’in yaptırdığı bir malikâne. Çok el değiştirdikten sonra Hidiv İsmail Paşa tarafından Prenses Kadriye’ye satıldı. Bu anla şanlı Prenses de Prensesliğini yaptı ve Fransız terbiyesi almış olacak ki binayı bir İslâm Kuruluşuna bırakacak yerde Fransız Notre Dame De Sion Okuluna hediye etti ve malikâne uzun yıllar Fransızlar tarafından okul olarak kullanıldı. Nihayet satışa çıkarılan malikâne 1985 de Cumhurbaşkanlığı yazlığı yapılmak üzere devlet tarafından satın alındı. Böylece malikânenin muhteşem arazisi, villa ve gökdelen olmaktan kurtuldu!
İlerlemeye devam ediyoruz. Hava sıcak, deniz durgun fakat hafif Boğaz rüzgârı serinletici! Burun başındayız. Tam köşede yıllardan beri dikili duran bir çökeltme. Uzun direğe dört yanından bağlı büyük bir kepçe (denilebilir). Denize indirilir ve askıda kalır. Balık üzerine geldiğinde direğin sereni hızla yere doğru bastırılarak çökeltme (kepçe) yukarı kaldırılır ve çökeltmenin (kepçenin) içine kalan balıklar alınır. Çökeltmenin arkasında çay bahçesi! Yıllar öncesi Özcan Bilgili’nin yeriydi burası. Ama belediye başkanı değişince Özcan’ı buradan attılar. Attılar ama bu defa belediye başkanlığını kazanan başkanın yardımcısı buraya kondu! Sormadık şimdi kimin işlettiğini! Bizi de pek ilgilendirmez ya… İlerlemeye devam ediyoruz. Karşımıza Tarabya plajı çıkar. 1950’li ve sonraki yıllarda İstanbul sosyetesinin buluştuğu plaj! Suyu temiz ama biraz soğuk, giriş de pahalı, o nedenle fukara işi değil! Daha çok Kazanovaların tercih ettiği bir plajdı. Plajın bitişiğinde Palet Balık Lokantası bir mi? İki mi? Her neyse.. Sol tarafta Almanya Büyükelçiliği yazlığı. Muhteşem bir yer. İçindeki binalar, bahçesi, tarihi eserleri ve mükemmel ormanı ile gezilmeye değer! Saatlerce dolaştık, tetkik ettik enteresan bulgulara rastladık. Bahçe içindeki mezarlıkta Çanakkale Savaşında ölen Alman askerler gömülü. Mareşal Moltke’ninde mezarı burada. Türkleri ve Türkiye’yi çok seven Moltke Türk topraklarında yatıyor. Dikkatimizi çekti. II. Dünya Savaşında ölen Alman askerlerinden 35 kadarı buradaki mezarlıkta gömülü. 1943 ya da 1944 olacak. II. Dünya Savaşının en yoğun şekilde devam ettiği dönemlerdi. Sarıyer’in Kumsal mevkiinde 4 Alman askerine ait ceset kıyıya vurmuştu. Oradaydık, çocuk halimizle seyrettik, polisler geldi, büyükler de bizi kovaladı. Oradan Alman askerlerin cesetlerini alıp götürdüler. Demek ki onlarda burada gömülüydü. Alman askerlerine ait cesetler, Rumalikavak, Rumelifener ve Çayırbaşı deresi civarında da görülmüştü. Onlarda Tarabya’daki Almanya Elçiliği Yazlık binasının bahçesine gömülü. Gömülü her alman askerinin künyesi duvarda madeni levha üzerinde yazılı. Hiçbir şey unutulmamış. Bu ne vefa takdir etmemek elde değil!
Almanya Elçiliği yazlık binasını geçerken solumuzda yalılar, sağımızda Tarabya koyu dikkat çeker. Yalılardan biri Villa Zarifi’ adını taşır. Osmanlılar döneminde önemli bankerlerden olan ve devlete borç para veren Nikola Zarifi’ye aittir yalı. Padişah Abdülaziz tarafından Paşa rütbesi verilmiş kendisine. Yalı hala aynı ailenin… Cumhuriyet döneminde otel, lokanta ve eğlence merkezi olarak da kullanıldı. Bir diğer yalı yine önemli bir bankere ait! Yalının adı Zagrafos yalısı. 18. yy. ın ikinci yarısında yapılmış. Yalının sahibi Hristaki Zagrafos, Sultan Abdülaziz’den itibaren devlete borç veren bir bankerdi. Halen aynı ailenin malıdır. Bu yalının yanında Kimon Palamidis Evyanidis yalısı var!
Unutmayalım, hatırlatmakta yarar var; Osmanlı Devletinin maddi olarak batmasına bu iki bankerin devleti borçlandırmak suretiyle hayli katkısı oldu.
Tarabya, koyu ile önemlidir. Koyu asırlardan beyi Boğaziçi’nin küçük limanlarından biridir. Tarihte büyük olaylara sahne olan bir koydur. 1352 de Cenevizliler ile Venedikliler Tarabya Koyu açığında yaptıkları deniz savaşında Ceneviz filosu Venediklileri çok hırpalamış, kaptanları Nicolas Pisani’nin ustaca bir manevrası ile Tarabya körfezine sığınarak filosunu tamamen yok olmaktan kurtarmıştır.
Antik çağda ismi Pharmacias’tı. Bir diğer adı da Farmakeus’tu. Mitoolojiye göre Kalkia Kralının kızı babasının hazinelerine sahip olmak için hazineyi korumakla görevli olanları zehirlemiş kalanı da kendisi içmiş… Madem hazineye sahip olmak istiyor neden korumaları zehirledikten sonra kendisi de zehir içiyor! İçinden çıkamadım ama bu olay nedeni ile semte Farmakeus adı verildiğini anlıyoruz. Bir diğer efsane ise MS. 5. yy. de patrik Attikos, hastalanınca buraya gelmiş. Buranın havası iyi gelmiş kendisine. Bunun üzerine buraya tedavi-şifa anlamına gelen Terapia denilmiş ve zamanla bu isim Tarabya’ya dönüşmüş! Doğrudur diyoruz ve Tarihin derinliklerinde biraz gezindikten sonra başka söylenceye geliyoruz. Sultan II. Selim Boğaziçi’ne yaptığı bir gezi sırasında Tarabya’da durup balık yemiş ve çok beğendiği buraya bir kasır yaptırılmasını emretmiş ve adını da “Servi Çemenzari” koymuş. Ayrıca buraya “Keyif” anlamına gelen “Terabiye” adını vermiş ve bu isim zamanla Tarabya’ya dönüşmüş! Hangisini isterseniz onu kabul edin, ona inanın, benim bildiğim böyle!
Tarabya koyu değişik renk, çeşit çeşit gezi tekneleri ve yatlarla dolu olan bir küçük koydur. Yıllar yılı böyle kullanıla geldi. Dere ağzına yakın ve parkın önü ve sol tarafı daha ziyade küçük balıkçı kayıklarının bulunduğu yerdi. Bilhassa tekir ağcılar ve oltacılıkla nafakalarını kazanan balıkçılar burada bağlarlardı kayıklarını. Diğer bölümler hep gezi teknelerine, yatlara ait olurdu. Yüzlerce irili ufaklı yatın bağlı olduğu bir limandı. 19. yy. başından bu yana Tarabya koyu devamlı gezi tekneleri için kullanıldı. İstanbul’un zenginlerinin yatları burada demirleyerek yazı beklediler. Şimdi ise marina! Yani ilgililerce özelleştirme adı altında yine bir yandaşa peşkeş çekildi. Koyun içi kazıklarla, yüzen dubalarda rıhtım haline getirildi ve yatlara hizmet verilecek hale getirildi. Yani parası olan koydan yararlanabilecek. Balıkçılar mı? Onlar kendi hallerine yansınlar? Yarınlarını hiç düşünmediler ve zengin olamadılar. Böyle olunca da yaya kaldılar. Acizane düşünüyorum balıkçılardan Oltacı Recep ile Kürt Haydar şimdi ne yapacaklar? Kayıklarını nerede muhafaza edecekler? Neyse kendileri bilir.
Tarabya Sarıyer’in eğlence merkeziydi. Tarabya Plajından burun başına yani Büyük Tarabya Oteline kadar olan cadde üzerinde on beş yirmi balık lokantası, taverne ve içkili gazino vardı. Yıllarca, Tarabya çarşısı İstanbul’un eğlence merkezi oldu. Gece sabahlara kadar gazinoları yabancı ve yerli turistlere hizmet verdi. Günümüzde ise sessiz sedasız! Her ne kadar bir kaç lokanta kalmışsa da eski havaları yok. Ama Filiz yine en gözde balık lokantalarından biri. Büyük Tarabya Oteli’nin on yılı aşkındır onarımının bitirilememesi Tarabya çarşısını da feci şekilde vurdu. Adeta Tarabya çarşısı, hayalet çarşı haline geldi. Biraz canlılık parkın karşısına ve Polis merkezi önünde var!
Tarabya’da 1960’lı yıllara kadar hâkim olan halk topluluğu Rum’lardı. Sonra Türkler, Ermeniler ve Museviler! 1960 tan sonra durum değişti, hızlı göç Tarabya’nın boşalmasına neden oldu. Adeta zengin azınlık kayboldu gitti. Aslında Tarabya Rumların önemli bir dini merkeziydi. Terkos Metropolitlik Merkezi Tarabya idi. Tarabya’da Rum ve Ermeniler’e ait kilise ve mezarlıklar yan yanadır. Tarabya’da Sinagogta vardır.
Tarabya halen Sarıyer’in en büyük ve önemli bir yerleşim bölgesidir. Tarabya’da yeşil alan kalmamış gibidir. Kıyıdan tepelere kadar her taraf devasa sitelerle adeta dev bir şehir havasına girmiştir.
Tarabya çarşısını geçmeden iki önemli isimden bahsetmek isterim. Tarabya’nın yetiştirdiği en büyük futbolcu Sabri Dino. Sabri Sarıyer damadıdır. Tarabya’da kaleci olarak oynamış, kendisini Sarıyer’e transfer edememiştik. Rum ağırlıklı Tarabya Kulübü yöneticileri Sabri’yi Rumların takımı olarak bilinen Beyoğluspor’a vermişti. Burada birkaç yıl oynadıktan sonra Beşiktaş’a geçti. Siyah-beyazlı forma altında kendisini kabul ettirdi, defalarca Türk Mili takım formasını giydi, futbolu bıraktıktan sonra iş hayatına atıldı. Her zaman işler iyi gitmiyor, kriz baş gösterince borç ateşi bacayı sardı ve bir de duyuldu ki Sabri Dino Boğaz köprüsünden kendisini aşağıya atarak intihar etmiş. Doğru mudur? Elbette ki doğrudur? O gün bu gün meydanda yok! Unutmayalım hala bazı kişiler Sabri’nin ülke dışına kaçtığı iddiasını devam ettiriyorlar ama hala haber falan yok! Biz Allah rahmet eylesin diyelim! Yaşıyorsa buna da eyvallah deriz!
İkinci isim yine bir kaleci Haydar Erdoğan! Beşiktaşlı meşhur voleci Şeref Görkey’in kardeşinin oğlu. Tarabya’da yetişti ve Sarıyer’e transfer oldu. Sarıyer’den Galatasaray’a geçti. Basın hemen manşet etti: Ha Aksaray ha Galatasaray! Aksaray’la ne ilgisi vardı? Haydar Galatasaray’da uzun süreli kale bekçiliği yapamadı. Zira maddi durumu itibariyle sıkıntısı yoktu, rahat bir hayat ağır iş yapmayı gerektirmiyordu!
Esas ismi üzerinde duracağımız kişi Muhtar Rafet Üstün’dür. 1960 yılından bu yana aralıklı olarak muhtarlık görevini devam ettiriyor. İhtilal, darbe gibi ara dönemlerde muhtar değişiyorsa da normal dönem geldiğinde yine Rafet Üstün muhtarlığı kazanıyor ve görevine devam ediyor. Bu satırları yazarken hala görevini devam ettiriyor. En büyük zevki Tarabya’ya gelen devlet büyükleri ile fotoğraf çektirmek! Kimler yok ki; Meraklıların muhtarlığa uğramalarını salık veririm. Hem gidip fotoğrafları görsünler hem de bu güngörmüş bilge muhtarın sohbetinden yararlansınlar.
Tarabya’da da ülke yönetimine katılan; katkı veren, ülke ekonomisine katkı sağlayan çok önemli işadamları ve özel kişiler var. Ama bunlara ulaşmak ve onları tadat etmek kolay olmasa gerek. Oysa ben sadece bir gezinti yapıyorum, araştırmıyorum, o nedenle konu üzerine fazla durmayacağım ama yine de bir isimden bahsedeceğim. Nurettin Çetinkaya yeni Tarabya’lı. Çetinkaya Tekstilin sahibi. Sarıyer’i çok sevmiş ve kapağı Tarabya’ya atmış! Değişik yerlerde iş alanı var. Sosyal yanı çok iyi! İyiliksever, cemiyetçi. Sarıyer Spor Kulübüne katkı verenlerden ve hizmet etmekten geri kalmayanlardan! Yarın onu Sarıyer S.K. Başkanı olarak görürsek şaşmayalım. “Evet varım” derse “Seninleyim” derim.
Gelelim Tarabya’nın kalbi olan Büyük Tarabya Oteline! Otel 19. yy. da inşa edildi. Boğaziçi’nin en görkemli binalarından biriydi. Üç cepheden deniz görüyordu. Yıllarca Osmanlı ve Cumhuriyet sosyetesini ağırladı. I. Dünya Savaşı ile II. Dünya Savaşı sırasında casusların devamlı konakladığı, sipere yattıkları bir yerdi. Boğaziçi’nin gözbebeği bu otel 1954 yılında yanarak kül oldu. Yerine bugünkü Büyük Tarabya oteli yapıldı. Emekli Sandığına ait bu otel de diğerleri gibi yandaşa satılarak elden çıkarıldı. Kaşla göz arasında kimler göz yumdu ise bir kat fazla çıkarıldı, arka tarafında da önemli değişiklikler yapıldı. Malum ya Sit bölgesi olduğu için buralarda çivi çakılmaz ama işini çeviren her şeyi yapabiliyor. Bunu da bu oteli görünce anlıyoruz. Başaranı kutlarız. Ve deriz ki; sırtımızda hala siyah benekler varsa, sırt tenimizi hala kösele gibi kalın hissediyorsak, Büyük Tarabya Oteli inşaatı yapılırken takalarla getirdiğimiz kumları küfe ile sırtlayıp taşıdığımızdandır! E, geçim kolay değil, aç kalmaktansa eziyet çekme evladır! Biz de bunu yaptık! Acısını şimdi çekiyoruz!
Bu otelden sonra elçilik binaları başlar. Avusturya, Almanya Fransa ve İtalya elçilikleri… Hemen hepsi görkemli yalılar… İpsilantı yalısı Marmara üniversitesi tarafından kullanılıyor. Kireçburnu’na girmeden iki balık lokantası ve Valilik sosyal tesisleri Tarabya’ya ait.
Biraz da nokta atış yapalım ve tespitlerimizi yazalım: Tarabya’da 7 cadde 108 sokak 20 den fazla site var!
Tarabya’da bugüne kadar Suyolcu Aleko Efendi, İsmail Özkök, Ahmet Öner, Remzi Pekçan, Celal Aktan, Mustafa Korkmaz, Cemal Güldağ, Rafet Üstün, Ferit Ergin Ayak, Hızır Ayyıldız, İbrahim Yavuz görev yaptı. Halen görev bilmem kaçıncı kez muhtar seçilen Rafet Üstün’de.
Enteresandır Tarabya’da Müslümanlara ait mezarlık yok! Çok eski tarihlerde kumculukla uğraşan Mavnacı Osman Reis ile arkadaşları fırtınaya yakalanıp mavnaları batınca boğulmuşlar ve bugünkü Garaj restaurantın arkasındaki yamaçta gömülmüşler, bunu biliyoruz. Bari bu mezarların taşları korunabilse!
Tarabya’da iki adet anıt ağaç bulunmaktadır. Birisi Dere mahallesinde ve Tarabya Spor Kulübü önünde diğeri de deniz sahilindeki parkın içinde bulunan dev Çınar ağaçlarıdır.
Tarihi eserlerden biri de Park içindeki Sultan II. Mahmut Han Çeşmesidir (1831). Örneği pek görülmeyen bir mimarisi vardır.
Herkesin Kireçburnu’na ait olduğunu bildiği meşhur restaurantlardan Façyo ile Terapia Balık restaurantlarının Kireçburnu’na değil, Tarabya’lya ait olduğunu da kayda geçmek gerekir.
Tarabya’ya da her semtte olduğu gibi hamam vardı. Evliye Çelebi, her yere giderde Tarabya’ya gitmez mi? Gider tabii. Tarabya’ya gelmiş, dolaşmış durmuş ve gerekenleri yazmış, hamamı içinde “İçkiciler Hamamı” diye kayıt düşmüş… Demek ki, Rum barbalar devamlı içki içiyorlarmış ki bu ismi takmakta beis görmemiş!
Tarabya’da ilk plaj 1871 yılında açıldı. Çok da ilgi gördü. Türkler uzaktan bakarken, azınlık mensupları; Rum, Ermeni ve Museviler denizin tadını çıkarıyorlardı.
Tarabya deresi iyi akan derelerden biriydi. Ama bu derede yol ve cadde kazanılması yoluna gidilerek üstü kapatıldı. Zaten yeteri kadar su akışı da yok. Ama dere yerinde ama cadde altında!
İşte böyle! Yolumuz bugün buraya kadar! Akşamı yaptık. Devam etmemiz imkânı yok. Yarın yine yola çıkar adım adım ilerler Kireçburnu’na ulaşmaya çalışırız.
Yazan İbrahim BALCI
Sıcak kavuruyor, biz de hafif hafif esen boğaz rüzgârının serinletici havası ile ilerlemeye devam ediyoruz. Sol tarafımızda devasa bir arazi ve içinde Hüber Köşkü. Köşk deyip atlamamak gerekir. Aslında köşk değil malikâne! 19. yy. sonlarında yapılmış! Meşhur silah fabrikası Krup firmasının İstanbul temsilcisi Hüber’in yaptırdığı bir malikâne. Çok el değiştirdikten sonra Hidiv İsmail Paşa tarafından Prenses Kadriye’ye satıldı. Bu anla şanlı Prenses de Prensesliğini yaptı ve Fransız terbiyesi almış olacak ki binayı bir İslâm Kuruluşuna bırakacak yerde Fransız Notre Dame De Sion Okuluna hediye etti ve malikâne uzun yıllar Fransızlar tarafından okul olarak kullanıldı. Nihayet satışa çıkarılan malikâne 1985 de Cumhurbaşkanlığı yazlığı yapılmak üzere devlet tarafından satın alındı. Böylece malikânenin muhteşem arazisi, villa ve gökdelen olmaktan kurtuldu!
İlerlemeye devam ediyoruz. Hava sıcak, deniz durgun fakat hafif Boğaz rüzgârı serinletici! Burun başındayız. Tam köşede yıllardan beri dikili duran bir çökeltme. Uzun direğe dört yanından bağlı büyük bir kepçe (denilebilir). Denize indirilir ve askıda kalır. Balık üzerine geldiğinde direğin sereni hızla yere doğru bastırılarak çökeltme (kepçe) yukarı kaldırılır ve çökeltmenin (kepçenin) içine kalan balıklar alınır. Çökeltmenin arkasında çay bahçesi! Yıllar öncesi Özcan Bilgili’nin yeriydi burası. Ama belediye başkanı değişince Özcan’ı buradan attılar. Attılar ama bu defa belediye başkanlığını kazanan başkanın yardımcısı buraya kondu! Sormadık şimdi kimin işlettiğini! Bizi de pek ilgilendirmez ya… İlerlemeye devam ediyoruz. Karşımıza Tarabya plajı çıkar. 1950’li ve sonraki yıllarda İstanbul sosyetesinin buluştuğu plaj! Suyu temiz ama biraz soğuk, giriş de pahalı, o nedenle fukara işi değil! Daha çok Kazanovaların tercih ettiği bir plajdı. Plajın bitişiğinde Palet Balık Lokantası bir mi? İki mi? Her neyse.. Sol tarafta Almanya Büyükelçiliği yazlığı. Muhteşem bir yer. İçindeki binalar, bahçesi, tarihi eserleri ve mükemmel ormanı ile gezilmeye değer! Saatlerce dolaştık, tetkik ettik enteresan bulgulara rastladık. Bahçe içindeki mezarlıkta Çanakkale Savaşında ölen Alman askerler gömülü. Mareşal Moltke’ninde mezarı burada. Türkleri ve Türkiye’yi çok seven Moltke Türk topraklarında yatıyor. Dikkatimizi çekti. II. Dünya Savaşında ölen Alman askerlerinden 35 kadarı buradaki mezarlıkta gömülü. 1943 ya da 1944 olacak. II. Dünya Savaşının en yoğun şekilde devam ettiği dönemlerdi. Sarıyer’in Kumsal mevkiinde 4 Alman askerine ait ceset kıyıya vurmuştu. Oradaydık, çocuk halimizle seyrettik, polisler geldi, büyükler de bizi kovaladı. Oradan Alman askerlerin cesetlerini alıp götürdüler. Demek ki onlarda burada gömülüydü. Alman askerlerine ait cesetler, Rumalikavak, Rumelifener ve Çayırbaşı deresi civarında da görülmüştü. Onlarda Tarabya’daki Almanya Elçiliği Yazlık binasının bahçesine gömülü. Gömülü her alman askerinin künyesi duvarda madeni levha üzerinde yazılı. Hiçbir şey unutulmamış. Bu ne vefa takdir etmemek elde değil!
Almanya Elçiliği yazlık binasını geçerken solumuzda yalılar, sağımızda Tarabya koyu dikkat çeker. Yalılardan biri Villa Zarifi’ adını taşır. Osmanlılar döneminde önemli bankerlerden olan ve devlete borç para veren Nikola Zarifi’ye aittir yalı. Padişah Abdülaziz tarafından Paşa rütbesi verilmiş kendisine. Yalı hala aynı ailenin… Cumhuriyet döneminde otel, lokanta ve eğlence merkezi olarak da kullanıldı. Bir diğer yalı yine önemli bir bankere ait! Yalının adı Zagrafos yalısı. 18. yy. ın ikinci yarısında yapılmış. Yalının sahibi Hristaki Zagrafos, Sultan Abdülaziz’den itibaren devlete borç veren bir bankerdi. Halen aynı ailenin malıdır. Bu yalının yanında Kimon Palamidis Evyanidis yalısı var!
Unutmayalım, hatırlatmakta yarar var; Osmanlı Devletinin maddi olarak batmasına bu iki bankerin devleti borçlandırmak suretiyle hayli katkısı oldu.
Tarabya, koyu ile önemlidir. Koyu asırlardan beyi Boğaziçi’nin küçük limanlarından biridir. Tarihte büyük olaylara sahne olan bir koydur. 1352 de Cenevizliler ile Venedikliler Tarabya Koyu açığında yaptıkları deniz savaşında Ceneviz filosu Venediklileri çok hırpalamış, kaptanları Nicolas Pisani’nin ustaca bir manevrası ile Tarabya körfezine sığınarak filosunu tamamen yok olmaktan kurtarmıştır.
Antik çağda ismi Pharmacias’tı. Bir diğer adı da Farmakeus’tu. Mitoolojiye göre Kalkia Kralının kızı babasının hazinelerine sahip olmak için hazineyi korumakla görevli olanları zehirlemiş kalanı da kendisi içmiş… Madem hazineye sahip olmak istiyor neden korumaları zehirledikten sonra kendisi de zehir içiyor! İçinden çıkamadım ama bu olay nedeni ile semte Farmakeus adı verildiğini anlıyoruz. Bir diğer efsane ise MS. 5. yy. de patrik Attikos, hastalanınca buraya gelmiş. Buranın havası iyi gelmiş kendisine. Bunun üzerine buraya tedavi-şifa anlamına gelen Terapia denilmiş ve zamanla bu isim Tarabya’ya dönüşmüş! Doğrudur diyoruz ve Tarihin derinliklerinde biraz gezindikten sonra başka söylenceye geliyoruz. Sultan II. Selim Boğaziçi’ne yaptığı bir gezi sırasında Tarabya’da durup balık yemiş ve çok beğendiği buraya bir kasır yaptırılmasını emretmiş ve adını da “Servi Çemenzari” koymuş. Ayrıca buraya “Keyif” anlamına gelen “Terabiye” adını vermiş ve bu isim zamanla Tarabya’ya dönüşmüş! Hangisini isterseniz onu kabul edin, ona inanın, benim bildiğim böyle!
Tarabya koyu değişik renk, çeşit çeşit gezi tekneleri ve yatlarla dolu olan bir küçük koydur. Yıllar yılı böyle kullanıla geldi. Dere ağzına yakın ve parkın önü ve sol tarafı daha ziyade küçük balıkçı kayıklarının bulunduğu yerdi. Bilhassa tekir ağcılar ve oltacılıkla nafakalarını kazanan balıkçılar burada bağlarlardı kayıklarını. Diğer bölümler hep gezi teknelerine, yatlara ait olurdu. Yüzlerce irili ufaklı yatın bağlı olduğu bir limandı. 19. yy. başından bu yana Tarabya koyu devamlı gezi tekneleri için kullanıldı. İstanbul’un zenginlerinin yatları burada demirleyerek yazı beklediler. Şimdi ise marina! Yani ilgililerce özelleştirme adı altında yine bir yandaşa peşkeş çekildi. Koyun içi kazıklarla, yüzen dubalarda rıhtım haline getirildi ve yatlara hizmet verilecek hale getirildi. Yani parası olan koydan yararlanabilecek. Balıkçılar mı? Onlar kendi hallerine yansınlar? Yarınlarını hiç düşünmediler ve zengin olamadılar. Böyle olunca da yaya kaldılar. Acizane düşünüyorum balıkçılardan Oltacı Recep ile Kürt Haydar şimdi ne yapacaklar? Kayıklarını nerede muhafaza edecekler? Neyse kendileri bilir.
Tarabya Sarıyer’in eğlence merkeziydi. Tarabya Plajından burun başına yani Büyük Tarabya Oteline kadar olan cadde üzerinde on beş yirmi balık lokantası, taverne ve içkili gazino vardı. Yıllarca, Tarabya çarşısı İstanbul’un eğlence merkezi oldu. Gece sabahlara kadar gazinoları yabancı ve yerli turistlere hizmet verdi. Günümüzde ise sessiz sedasız! Her ne kadar bir kaç lokanta kalmışsa da eski havaları yok. Ama Filiz yine en gözde balık lokantalarından biri. Büyük Tarabya Oteli’nin on yılı aşkındır onarımının bitirilememesi Tarabya çarşısını da feci şekilde vurdu. Adeta Tarabya çarşısı, hayalet çarşı haline geldi. Biraz canlılık parkın karşısına ve Polis merkezi önünde var!
Tarabya’da 1960’lı yıllara kadar hâkim olan halk topluluğu Rum’lardı. Sonra Türkler, Ermeniler ve Museviler! 1960 tan sonra durum değişti, hızlı göç Tarabya’nın boşalmasına neden oldu. Adeta zengin azınlık kayboldu gitti. Aslında Tarabya Rumların önemli bir dini merkeziydi. Terkos Metropolitlik Merkezi Tarabya idi. Tarabya’da Rum ve Ermeniler’e ait kilise ve mezarlıklar yan yanadır. Tarabya’da Sinagogta vardır.
Tarabya halen Sarıyer’in en büyük ve önemli bir yerleşim bölgesidir. Tarabya’da yeşil alan kalmamış gibidir. Kıyıdan tepelere kadar her taraf devasa sitelerle adeta dev bir şehir havasına girmiştir.
Tarabya çarşısını geçmeden iki önemli isimden bahsetmek isterim. Tarabya’nın yetiştirdiği en büyük futbolcu Sabri Dino. Sabri Sarıyer damadıdır. Tarabya’da kaleci olarak oynamış, kendisini Sarıyer’e transfer edememiştik. Rum ağırlıklı Tarabya Kulübü yöneticileri Sabri’yi Rumların takımı olarak bilinen Beyoğluspor’a vermişti. Burada birkaç yıl oynadıktan sonra Beşiktaş’a geçti. Siyah-beyazlı forma altında kendisini kabul ettirdi, defalarca Türk Mili takım formasını giydi, futbolu bıraktıktan sonra iş hayatına atıldı. Her zaman işler iyi gitmiyor, kriz baş gösterince borç ateşi bacayı sardı ve bir de duyuldu ki Sabri Dino Boğaz köprüsünden kendisini aşağıya atarak intihar etmiş. Doğru mudur? Elbette ki doğrudur? O gün bu gün meydanda yok! Unutmayalım hala bazı kişiler Sabri’nin ülke dışına kaçtığı iddiasını devam ettiriyorlar ama hala haber falan yok! Biz Allah rahmet eylesin diyelim! Yaşıyorsa buna da eyvallah deriz!
İkinci isim yine bir kaleci Haydar Erdoğan! Beşiktaşlı meşhur voleci Şeref Görkey’in kardeşinin oğlu. Tarabya’da yetişti ve Sarıyer’e transfer oldu. Sarıyer’den Galatasaray’a geçti. Basın hemen manşet etti: Ha Aksaray ha Galatasaray! Aksaray’la ne ilgisi vardı? Haydar Galatasaray’da uzun süreli kale bekçiliği yapamadı. Zira maddi durumu itibariyle sıkıntısı yoktu, rahat bir hayat ağır iş yapmayı gerektirmiyordu!
Esas ismi üzerinde duracağımız kişi Muhtar Rafet Üstün’dür. 1960 yılından bu yana aralıklı olarak muhtarlık görevini devam ettiriyor. İhtilal, darbe gibi ara dönemlerde muhtar değişiyorsa da normal dönem geldiğinde yine Rafet Üstün muhtarlığı kazanıyor ve görevine devam ediyor. Bu satırları yazarken hala görevini devam ettiriyor. En büyük zevki Tarabya’ya gelen devlet büyükleri ile fotoğraf çektirmek! Kimler yok ki; Meraklıların muhtarlığa uğramalarını salık veririm. Hem gidip fotoğrafları görsünler hem de bu güngörmüş bilge muhtarın sohbetinden yararlansınlar.
Tarabya’da da ülke yönetimine katılan; katkı veren, ülke ekonomisine katkı sağlayan çok önemli işadamları ve özel kişiler var. Ama bunlara ulaşmak ve onları tadat etmek kolay olmasa gerek. Oysa ben sadece bir gezinti yapıyorum, araştırmıyorum, o nedenle konu üzerine fazla durmayacağım ama yine de bir isimden bahsedeceğim. Nurettin Çetinkaya yeni Tarabya’lı. Çetinkaya Tekstilin sahibi. Sarıyer’i çok sevmiş ve kapağı Tarabya’ya atmış! Değişik yerlerde iş alanı var. Sosyal yanı çok iyi! İyiliksever, cemiyetçi. Sarıyer Spor Kulübüne katkı verenlerden ve hizmet etmekten geri kalmayanlardan! Yarın onu Sarıyer S.K. Başkanı olarak görürsek şaşmayalım. “Evet varım” derse “Seninleyim” derim.
Gelelim Tarabya’nın kalbi olan Büyük Tarabya Oteline! Otel 19. yy. da inşa edildi. Boğaziçi’nin en görkemli binalarından biriydi. Üç cepheden deniz görüyordu. Yıllarca Osmanlı ve Cumhuriyet sosyetesini ağırladı. I. Dünya Savaşı ile II. Dünya Savaşı sırasında casusların devamlı konakladığı, sipere yattıkları bir yerdi. Boğaziçi’nin gözbebeği bu otel 1954 yılında yanarak kül oldu. Yerine bugünkü Büyük Tarabya oteli yapıldı. Emekli Sandığına ait bu otel de diğerleri gibi yandaşa satılarak elden çıkarıldı. Kaşla göz arasında kimler göz yumdu ise bir kat fazla çıkarıldı, arka tarafında da önemli değişiklikler yapıldı. Malum ya Sit bölgesi olduğu için buralarda çivi çakılmaz ama işini çeviren her şeyi yapabiliyor. Bunu da bu oteli görünce anlıyoruz. Başaranı kutlarız. Ve deriz ki; sırtımızda hala siyah benekler varsa, sırt tenimizi hala kösele gibi kalın hissediyorsak, Büyük Tarabya Oteli inşaatı yapılırken takalarla getirdiğimiz kumları küfe ile sırtlayıp taşıdığımızdandır! E, geçim kolay değil, aç kalmaktansa eziyet çekme evladır! Biz de bunu yaptık! Acısını şimdi çekiyoruz!
Bu otelden sonra elçilik binaları başlar. Avusturya, Almanya Fransa ve İtalya elçilikleri… Hemen hepsi görkemli yalılar… İpsilantı yalısı Marmara üniversitesi tarafından kullanılıyor. Kireçburnu’na girmeden iki balık lokantası ve Valilik sosyal tesisleri Tarabya’ya ait.
Biraz da nokta atış yapalım ve tespitlerimizi yazalım: Tarabya’da 7 cadde 108 sokak 20 den fazla site var!
Tarabya’da bugüne kadar Suyolcu Aleko Efendi, İsmail Özkök, Ahmet Öner, Remzi Pekçan, Celal Aktan, Mustafa Korkmaz, Cemal Güldağ, Rafet Üstün, Ferit Ergin Ayak, Hızır Ayyıldız, İbrahim Yavuz görev yaptı. Halen görev bilmem kaçıncı kez muhtar seçilen Rafet Üstün’de.
Enteresandır Tarabya’da Müslümanlara ait mezarlık yok! Çok eski tarihlerde kumculukla uğraşan Mavnacı Osman Reis ile arkadaşları fırtınaya yakalanıp mavnaları batınca boğulmuşlar ve bugünkü Garaj restaurantın arkasındaki yamaçta gömülmüşler, bunu biliyoruz. Bari bu mezarların taşları korunabilse!
Tarabya’da iki adet anıt ağaç bulunmaktadır. Birisi Dere mahallesinde ve Tarabya Spor Kulübü önünde diğeri de deniz sahilindeki parkın içinde bulunan dev Çınar ağaçlarıdır.
Tarihi eserlerden biri de Park içindeki Sultan II. Mahmut Han Çeşmesidir (1831). Örneği pek görülmeyen bir mimarisi vardır.
Herkesin Kireçburnu’na ait olduğunu bildiği meşhur restaurantlardan Façyo ile Terapia Balık restaurantlarının Kireçburnu’na değil, Tarabya’lya ait olduğunu da kayda geçmek gerekir.
Tarabya’ya da her semtte olduğu gibi hamam vardı. Evliye Çelebi, her yere giderde Tarabya’ya gitmez mi? Gider tabii. Tarabya’ya gelmiş, dolaşmış durmuş ve gerekenleri yazmış, hamamı içinde “İçkiciler Hamamı” diye kayıt düşmüş… Demek ki, Rum barbalar devamlı içki içiyorlarmış ki bu ismi takmakta beis görmemiş!
Tarabya’da ilk plaj 1871 yılında açıldı. Çok da ilgi gördü. Türkler uzaktan bakarken, azınlık mensupları; Rum, Ermeni ve Museviler denizin tadını çıkarıyorlardı.
Tarabya deresi iyi akan derelerden biriydi. Ama bu derede yol ve cadde kazanılması yoluna gidilerek üstü kapatıldı. Zaten yeteri kadar su akışı da yok. Ama dere yerinde ama cadde altında!
İşte böyle! Yolumuz bugün buraya kadar! Akşamı yaptık. Devam etmemiz imkânı yok. Yarın yine yola çıkar adım adım ilerler Kireçburnu’na ulaşmaya çalışırız.
Yazan İbrahim BALCI
GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK! -5
Yürümeye devam ediyoruz, hedef Yeniköy! Hafif rampayı çıktıktan ve Osman Reis Camii önünde soluklandıktan sonra tekrar yola revan olduk! Caddenin sağ tarafı deniz, denizle cadde arasında devasa yalılar, sahilhaneler sıralanır. Sağ taraf yamaç, yemyeşil ağaçlık. yeni bir yerleşim bölgesi! Ayrıca bir ismi yok. Burada belirgin isim Turgut Özal! Yani ANAP Başkanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal! Hoş, bu yerleşim bölgesinin sakinleri, merhum Özal kadar değilse de yine de ülkenin kalburüstü kodamanları.
Yeniköy denilince yalı ve sahilhanelerden bahsetmemek abes olur. Hatta suç olur! O nedenle bazılarına kayıt düşmemiz gerekir. Bu anlayışla devam ediyoruz. Levazım Reisi Birinci Ferik Ahmet Afif Paşa’nın yalısı 1910 yapılmıştır. Yalı birkaç kez el değiştirdi. Boğaziçi’nin en mükemmel yalılarından biridir ve örnek gösterilir. Bu tarihi Eser’e Uzan ailesi sahip olduktan sonra işleri ters gitti ve tepetaklak oldular. Bin bir türlü olay geldi başlarına! Sonunda bir kısmı tutuklandı, bir kısmı ülke dışına kaçarak canlarını kurtardılar ama Yalıyı kurtaramadılar. Yalı TMSF ye kaldı. Satışı yapıldı ve Sabancı ailesi tarafından satın alındı. Ala, yakışır!
Yeniköy’ün en görkemli ve muhteşem yalılarından biri Sait Halim Paşa Yalısıdır. 18775-1900 yılları arasında yapıldı. Bahçesinde aslan heykeli olması nedeniyle “Aslanlı Yalı” olarak da anılır, Yalının özelliği; Sahibinin, Sait Halim Paşa’nın Yeniköy Belediye başkanı olmasından gayri, İttihat Terakki Cemiyeti’nin önemli isimlerinden biri ve ayrıca Osmanlı Devletinin Sadrazamı olmasıdır. Sadrazamlığı döneminde bu yalıda Türk-Alman antlaşması imzalandı ve I. Dünya Savışına girildi. Sonu malum! Belki bu savaşa girilmeseydi, Ulusal kurtuluş savaşı da verilmeyecek ve Mustafa Kemal zuhur etmeyecek ve belki de Cumhuriyet ilan edilmeyecekti! Yalı önemli ama sahibi de önemliydi. I. Dünya Savaşına girildi, masa başında savaş kaybedildi, İstanbul ve ülke işgal edilince İttihatçılar yurt dışına kaçtı. Hepsi de teker teker Ermeni komitacılar tarafından öldürüldü. Sait halim Paşa’da 1921 de Paris’te bir Ermeni Komitacı tarafından ortadan kaldırıldı.
Yeriköy deyip bir çırpıda geçemeyiz. Türkiye’nin en kalburüstü insanları, en zenginleri ve dahi en şöhretlileri buradadır. O nedenle her birinin önemli tarihi eser binaları vardır. Bazılarını tadat etmeliyiz. Tahsin Bey Yalısı denize nazır önemli yalılardandır. Tahsin Bey’in iflasından sonra Yalı Ilıcak ailesine geçti. Aman Yarabbi ne uğursuz yalı; bu kez de Ilıcaklar iflas etti ve yalıyı ENKA şirketi ortaklarından Sadi Gülçelik aldı! Haydaaa! Sadi Gülçelik’de uçak kazasından hayatına kaybetti! Hay böyle yalının içine derken, yalı tekrar Ilıcak’lara geçti. Ama fazla kalmadı bu kez Ilıcak’lardan Erol Aksoy’a geçti yalı. Bu kişiye de yar olmadı, tekrar elden çıktı. Erol Aksoy’da iflastan beter oldu malına mülküne el konuldu. Nihayet Yalı’ya Sabancı ailesi sahip oldu, hala onlarda, hayrını görsünler. Bu yalının halk arasındaki ismini yazmadan edemeyeceğim “Lanetli Yalı”, nasıl iyi mi?
Sıra gelir sahilhanelerin hasına. Yalı Şehzade Burhanettin yalısı olarak isim almıştır. 1880 yapılmış. Yaptıran Varki Vartaks Efendi’dir. Yalının 3 bin metre kapalı olanı, 64 odası vardır. Rıhtımın uzunluğu 60 metredir. Varki Vartaks Efendi ölünce yalıyı Ahmet Münir Paşa satın aldı. Bir süre sonra da II. Abdülhamit oğlu Şehzade Burhanettin Efendi’ye bu yalıyı satın alıp verdi. Osmanlılar ülke dışına atılırken yalıyı elden çıkardılar sahibi Ahmet İhsan Efendi oldu. Ama bu kişide de kalmadı. 1984 de yalıyı Müfit Erbilgin satın aldı. O tarihten beri “Erbilgin Yalısı” olarak bilinir. Çok büyük onarım gördü. Basından takip ettiğimize göre dünyanın en pahalı sahilhanelerinden biridir. Yine basından izlendiğinde görülecektir ki; sahibi Müfit Erbilgin “Ben bugünlere hamallık yaparak geldim” demektedir. Ankaralıdır, inanılır der geçeriz.
Yalıları saymakla bitmez! Hepsini kayda geçip, yazmak kolay değil. Ama biri var ki yazmadan edemeyiz. Bu yalının adı Dadyan Yalı’sıdır. Binayı II. Abdülhamit’in vezirlerinden Ermeni Düzoğlu yaptırdı. Büyük harcamalarla yapılan bu yalı nedeniyle Düzoğlu yolsuzlukla suçlandı ve yalının balkonunda asılarak idam edildi. Yalı boş kalacak değil ya! Nikola Aristarhi tarafından satın alınan yalıya bilahare Dadyan ailesi sahip olunca, yalı bu isimle anılır oldu. Binanın son sahipleri Adil Sezer ailesidir.
Yalıları böylece noktalayalım, hepsini yazmaya kalksak sayfalar yetmez, üstelik iç kısımlara, yamaçlara çıkıldığında köşkler ve konaklar da sır aya girer, “bizi de yazın” diye feryat edebilirler!
Yeniköy gerçekten yeni bir bölge! Padişah Kanuni Sultan Süleyman döneminde kurulmuş. Trabzon’dan Rum aileler, Rize’den Müslüman aileler göç ettirilerek burada iskân edildiler. Yani yarısı Türk, yarısı Rum! Zamanla Ermeni ve Musevilerin de gelmeleri ile azınlıklar çoğunluğu ele geçirdiler. Türkler bağ, bahçe ve balıkçılık işleri ile uğraşırken azınlıklar hem bu işleri yaptılar hem de ticarete atıldılar, para kazandılar. Para parayı çekti ve hem zenginlik ve hem de çoğunluk azınlıklara geçti. Azınlıkları bu konumlarını 1960’lı yıllara kadar devam ettirdiler.
Yeniköy ismi bu bölgeye tam uygun düşmüş. Orhan Türker’in yazdıklarından anlıyoruz ki bölgenin ismi olan “Neohorion” biraz kısaltılarak “Nihori” dönüştürülmüş ve öyle söylene gelmiş. Bu sözcüğün anlamı da “Yeniköy” ve öyle kalmış. Aslında, yerleşim bölgesine Türkler zaten Yeniköy diyorlarmış! Her neyse ikisi de aynı kapıya çıktığına göre biz işimize bakalım!
Yeniköy; bahçecilik, bağcılık, balıkçı, börekçilikle ve meyhanecilikle tanınır. Yapılaşma nedeni ile bahçecilik, bağcılık tarihe karıştı. Hele Osmanlı Çileği arada bulasın! Sadece ismi var. Börekçi olarak hala şöhreti varsa da eskisi gibi değil. Yine de böreğinden tadan memnun kalır. Galetasının üzerine ise yoktur! Balıkçılık mesleği hala devam ettiriliyor. Eskiden dalyancılık ve dalyan reisleri meşhurken, şimdi küçük olta ve ağ balıkçıları ve bilhassa oltacıları hayli meşhur! Kör Faruk, Aso Hasan, Tek Muharrem, Erduş ve Lâz Recep Yeniköy’ün nam yapmış oltacılarından bir kaçı! Yeniköylü balıkçıların küçük limanları var. Yirmi-otuz balıkçı kayığının hemen hepsi de oltacı. Yabancı bir kayığın limana girmesi izne bağlı o da veren olursa. Yoksa havasını alır! Yeniköy’le oltacıların avlandıkları yer çakarla Tarabya arası! Bu alana yabancı balıkçı kayıklarını da sokmazlar! Hatta biraz da paylaşımı sevmezler gibi! Balıkçıların tamamı Karadenizli, daha doğrusu hemen tamamı Rizeli! Demek ki Karadenizliler bahçe ve denizle uğraşırken Rumlar ticaret yaparak köşe döndüler. Beş parmağın beşi bir değil! Elbette ki Rum ve Ermeni balıkçılarda vardı, hatta çok şöhretli balıkçı reisleri vardı Sokrati ve Barba Yorgo gibi, şimdilerde arama bir numunelik bile yok!
Yeniköy’de iki önemli park var. Biri Tarabya’dan girişte Liman’ın karşısındaki eski park, diğeri muhtarlığın yanındaki büyük park. Parklar bakımlı ve çok güzel. Çiçekleri, ağaçlarıyla örnek park! Ana cadde boydan boya işyeri. Genellikle gençlere ve gecelere hitap ediyor. Orta hallilerden takılan yandı, çünkü her şey ateş pahası… Yine de ehven-i şer parkın deniz tarafındaki Yeniköy Spor Kulübü kafeteryası. İçki hariç ne ararsan var. Balık tercih edilir. Her şeyi muntazam, iyi tezgâh tutturmuşlar. Burada kaçak olmaz! Ne de olsa yöneticilerin tamamı işadamı! Hem işi ve hem de çalıştırdıklarını idare etmesini biliyorlar!
Yeniköy S. K. bu yörenin en etkin derneği. Başkan ve yönetici olarak çok kişi görev yaptı. Başkanlık yapanlardan Haluk Ulusoy, TFF Başkanlığına kadar yükseldi ve bu görevinde büyük başarılar elde etti. Ali Düşmez eski bir profesyonel futbolcu. Beykoz’da oynadı. Yeniköy’e Başkan olunca yerine adeta zamkla yapıştı ve nerede ise yaşı kadar başkanlık yaptı. Başkanlığı devam ederken İstanbul Amatör Spor kulüpleri Federasyonu Başkanlığına seçildi, ayrıca TFF yönetimine yedek üye olarak girdi. Siyasi yönden de hayli iyi. Devamlı ileri gitti ve AKP kurulunca CHP oluşunu inkâr etmeden bu parti saflarında politika yaptı. Önce Beyoğlu Belediye Meclisi, sonra Sarıyer’den İl Genel Meclisine seçildi. Sadece sporcu ve siyasetçi değil çok başarılı bir iş adamı. Yıllardır Mithat Giyim’in Genel Müdürü.
Yeniköy, Köy başından limana kadar cadde boydan boya ağaçlarla kaplı. Yollar sokaklar tertemiz. Belki de insanlarının zenginliği yerlere yansımış. Gördüğüm kadarı ile orta hallisi ve fakiri de uymuş düzene…
Yeniköy’in hareketlilik merkezi askerlik şubesidir. Her an önü cıvıl cıvıl! Yaşı askerlik çağına gelmiş olanlarla, tecili gerekli olan öğrenciler dizi dizi. Kınalı kuzuları anaların! Ne kadar da hevesliler askere gitmek için! Askerlik şubeleri de çok görüldü galiba. Tek tek kaldırılacakları yazıldı basında. Askerlik şubesi binası tarihi bina! 1890 ila 1910 arasında yapılmış dört eş/kardeş binadan biri! Diğerleri, Büyükdere’de Topçu Karakolu binası, Sarıyer’de Orduevi ve Yenimahalle/Pazarbaşı’nda Jandarma Karakolu.
Yeniköy’de her biri tarihi eser olan yalılar, köşkler yanında her dine ait ibadethane de var. Rumlara, Ermenilere kilise, Musevilere sinagog ve Müslümanlara ait camiler yan yana değilse de aralıklı olarak var. Hatta öylesine ki hiçbir yerde olmayan bir örnek de mezarlıklar. Yeniköy’ün Müslüman mezarlığında birkaç Hıristiyan (Rum ve Ermeni) mezarlığı var. Nasılda Müslüman bir mevta ile Hıristiyan bir mevta yan yana kucak kucağa. Demek ki yaşarken bulamadıkları birlikteliği, dostluğu mezarlıkta bulmuşlar. Bu birlikteliğe hayret etmemek elde değil.
Yeniköy’de bir de şehitlik var. Yani şehit mezarı bulunuyor. Uzun zamandan beri burada gömü yapılmadığı da söyleniyor. Ben tam yerini de görmüş değilim ama Şehitlik deniyor ve var! Nerede ve ne zaman şehit olmuşlar da Yeniköy Mezarlığına yani şehitlik denilen yere gömülmüşler saptamak mümkün olmadı. Araştırmacılığı çok iyi olan Muhtar Engin Cevahir’in bu konuya bir açıklık getirmesi iyi olacak derim.
Engin Cevahir, Yeniköy muhtarı işte deyip geçmeyelim. Duralım üzerinde biraz. Zira gerçekten akil adamdır. Öncelikle Yeniköylüdür. Her ne kadar her Yeniköylü biraz da İstinyeli ise de iddia ederiz Engin Yeniköylüdür. Çünkü Yeniköy’ü benimsemiş, burada ikamet etmiştir. Çok çalışkan, iş bilir, takipçi ve kurallar dışına çıkmayan Engin aynı zamanda iyiliksever ve yardımlaşmayı onur kabul eden bir alçak gönüllü dost. Bu nedenle dik durmayı biliyor ve başarıyı yakalıyor. Yeniköy ile yaptığı araştırmalarla haklı olarak “Yerel tarihçi” unvanına sahip.
Cevahir ailesi Yeniköy’ün ileri gelen ailelerinden biri! Çok geniş bir aile! Bir kısmı büyük iş alanları ile şöhreti bulmuş, bir kısmı küçük esnaf, değişik orta halli işler ve bürokrat olarak ömür tüketmiş. Maksut Cevahir Kuvayi Milliyeci Mustafa Kaptan’ın (Cevahir) oğlu. Eski bir futbolcu. Futbola devam etmemiş ve okumuş öğretmen olarak eğitim ordusunun neferi olarak hizmet etmiş, emekliliğini takiben de sessiz sedasız gerçek dünyasına yolcu olmuş. Ama geriye Engin Cevahir gibi bir evlat bırakmış. Allah rahmet eylesin deriz.
Gelin muhtarlığı burada bitirmeyelim zira muhtar olarak Yeniköy’de büyük iz bırakan ve unutulmaz isimlerden olan Faris Varmışer var. Kısa boylu, geniş omuzlu, kalın enseli, al yanaklı, kısa saçlı bir insandı Faris Bey. Gençliğinde güreş yapmış hem de hem yağlı güreş hem de serbest güreş! Bugün ancak yaşı 50-60 olanlar belki tanır Faris Varmışer’i rahmeti rahmana karışalı çok oldu. Bir baba, bir babayiğit, bir dost, bir sorun çözen ve bir yardım meleği olarak yıllarca görev üstlendi Faris Bey. Öyle muhtarlığı asla çıkar kapısı yapmadı. Zira kendi işi vardı. Hem de o dönemlerde çok iyi bir işti yaptığı. Yemeni ve yazma imalatı yapıyordu. Hani hanımların başına bağladıkları yemeni, yazma (yaşmak), kenarları oyalı, karışık renk ve değişik motifli! Gayet iyi iş yapıyordu. Bir de ortağı vardı. İsmini hatırlamak istedimse de o kadar eskiye kumanda etmedi belleğimiz! Ama ortağının Rum olduğunu biliyorum! Varis Bey’de karar kıldık. Atölyesinde genç kızlar, kadınlar çalışıyor, sonra da erkekler hazırlananları deniz sahiline getirip denize sokup ve dinlendiriyor, sonra da çıkarıp asarak kurumalarını sağlıyorlardı. Bu işlemden sonra da belki ütü ve ondan sonra da satışa arz ediliyordu. Tanımak, birlikte çay içmek ve dertleşmek şerefine eriştim bu yaman muhtarla!
Yeniköy her ne kadar yeni ise de zaman zaman eskilere gitmeden insan edemiyor. Tabii ki edemez, insanın başı sıkıntıya girdiğinde derdine derman olacakları arar. Derde deva olacaklardan biri de vapur iskelesi girişinde ve sol tarafta meyhane işleten Rauf Efendi idi. Rauf Efendi Sarıyer’den evliydi. O nedenle tarınız kendisini. Ama onu tanıyanlar Sarıyerli hanımından değil yaptığı işten dolayıdır. Rauf Efendi kırık çıkıkçıydı. Yara ve berelere de merhem olan biriydi. O nedenle ayağı dönen, eli kolu kırılan koşardı kendisine, gerekeni yapar gönderirdi evine! Para mı? Yok efendim yok! O zaman her şey para değildi! Biraz tebessüm, bir de “Sağ ol” ya da “Teşekkür ederim” demek kâfi gelirdi.
Türkiye’nin en kalburüstü insanlarının yığın yığın yığıldıkları bir yerdir Yeniköy! Her biri şöhreti yakalamış, ansiklopedilere girmiş, yılın adamı ya da kadını olmuş kişilerdir. Bunları saymaya ve yazmaya kalkışırsak, sayfalar yetmez. Bunu yapmak da bana düşmez! Bana düşmez çünkü benim onlara ulaşmamın imkânı yok! Doğru oturup doğru konuşmalı! Yanlış ve abartılı konuşmamak gerekir. Hani derler ya “Tavuk su içer Allah’a bakar”, bizde öyle deriz ve bildiğimiz yoldan ilerleriz. Şöhretliler taifesini yazanlar yazar, yazmazlarsa, kendi kendilerini kitaplaştırırlar. Cepte para varken, özellikle bu işe bakan tarih yazıcıları, özgeçmiş yazıcıları da var! Biz kendi cephemizden gidelim.
Kabil’ler İstinye’nin geniş ailelerindir ama bir kolları da Yeniköy’dedir. Zaten eski dönemlerde Yeniköy ile İstinye bir anılıyordu. Ayrılışları sonradan oldu. Hem öyle oldu ki Yeniköy bir parmak ileri gitti. Zira İttihat Terakki zamanında Yeniköy Belediye oldu. Pek çok kişi Belediye başkanı olarak görev yaptı. Cumhuriyet döneminde ise Nahiye oldu. Sarıyer’in sayılı nahiyelerinden biri! Nahiyeliğine 15 Ocak 1972 de son verildi. Neyse dağıttık konuyu toparlayalım. Kabil’ler Yeniköy’de de var. Hem de kalabalık bir aile. Benim tanıdığım Cemal Kabil! Pek kızmayan, güler yüzlü, iyilik seven, yorulmak bilmeyen bir cemiyetçi. Uzun yıllar Yeniköy Spor Kulübü’nün başarısı için mücadele veren bir yaman dernekçi deriz ve konuyu değiştiririz.
Dernekçi her yerde var ama her zaman kendisini kabul ettiren dernekçi az bulunur. Bunlardan biri de Yeniköylü olan Gül Hanım’dır (Çağlayan). Sarıyer Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı olarak kendisini kabul ettiren bir yaman Cumhuriyet kadını. ÇYDD yönetimine önce yönetim kurulu üyesi olarak girdi sonra da başkan seçildi. Yıllardan beri özveri ile görevini yapıyor, hemen hemen tüm etkinliklerde kendisini görmek kabil. Atatürkçü ve Cumhuriyet kadını da böyle olmalı.
Küçük notlarla devam edelim bakalım nerelerde dinleniriz: Bir ara Sarıyer Adliyesi Yeniköy’de idi. 1960 da Adliye olan bine 1972 de yangın geçirdikten sonra onarım gördü ve birkaç yıl sonra Büyükdere’ye geldi. Şimdiler de ise Sarıyer Adliyesi alınan bir kararla Çağlayan’a taşındı. Bu gid işle Sarıyer’i de götürecekler!
Yeniköy’ün önemli tarihi eserlerinden biri Kalender Köşküdür. Sultan Ahmet Camii Bina Emini Kalender Çavuş tarafından yaptırılmıştır. Birkaç kez yanmış yıkılmış ama sonunda eski hüviyetine kavuşturulmuştur. Tarihi bina aynen korunmuş ama yeni bina ilaveleri ile kampus devasa bir hal almıştır. Tepe de ise Boğaztepe tesisleri muhteşem manzara arz etmektedir.
Boğaziçi’nde özelliğini kaybetmeyen vapur iskelelerinden biri hatta birincisi Yeniköy’dür. Yeniköy vapur iskelesinden hem Şehir Hatları/İDO gemileri yararlanmakta ve hem de özel yolcu tekneleri yararlanmaktadır (Şimdi Beykoz’a yolcu taşıma işi özele bırakıldı gibi).
Yeniköy’de ilk otel 1913 de açıldı. Bilahare birkaç otel daha açılarak semte hareketlilik getirildi. Sonraları Beyaz Yalı Oteli ve Boğaziçi Otelleri, 1960 larda ise Carlton Otelleri açıldı.
Yeniköy, Boğaziçi semtleri içinde en çok yağmaya maruz kalan bir yerleşim bölgesidir. Rus Kazaklarının saldırısına maruz kaldı (1624). 300 şayka (Küçük süratli tekne) ile Kazaklar baskın verdiler ve köye yardım gelene kadar köyü soyup soğana çevirdiler.
Yeniköy’de bir de hamam vardı. Hamamı yaptıran İskender Paşa’nın adı ile anılmasına rağmen, Yeniköy’ün balıkçı reislerinin çok ünlü olması ve bu hamamı tercih etmeleri nedeniyle ile hamama “Reisler Hamamı” ismi layık görülüyordu. Benim tespitim değil. Evliya Çelebi gelip görmüş ve yazmış, günahı varsa onun başına! Elbette ki bahsedilen hamam yıkılıp tarihe karıştı, yerinde yeller esiyor! Unutmayalım, her ne kadar yazdıksa da: Yeniköy’de beş kilise, bir sinagog ve dört cami var olduğunu kayda geçelim!
Hatırlamışken belirtmek isterim bugüne kadar sekiz muhtarın görev yaptığını saptayabildim Yeniköy’de. Bunlar; Nikolaos Palasiadis, Dimitri, Mihal Vlahodimitri, Vahan Bey, İmam Hulusi Efendi (Kurtoğlu), Faris Varmışer, Sabahattin Çapoğlu ve Engin Cevahir.
Bu isimlerin arasına sıkışacak muhtar varsa isimleri unutulmuş, hatırlatılırsa düzeltmek görevimiz. O nedenle her türlü yanlışlığı düzeltmek de en önemli görevlerimizden biridir ikazını yapar ve tekrar yola çıkar, yürümeye devam ederiz Tarabya’ya doğru.
25.06.2012
Yazan İbrahim BALCI
Yeniköy denilince yalı ve sahilhanelerden bahsetmemek abes olur. Hatta suç olur! O nedenle bazılarına kayıt düşmemiz gerekir. Bu anlayışla devam ediyoruz. Levazım Reisi Birinci Ferik Ahmet Afif Paşa’nın yalısı 1910 yapılmıştır. Yalı birkaç kez el değiştirdi. Boğaziçi’nin en mükemmel yalılarından biridir ve örnek gösterilir. Bu tarihi Eser’e Uzan ailesi sahip olduktan sonra işleri ters gitti ve tepetaklak oldular. Bin bir türlü olay geldi başlarına! Sonunda bir kısmı tutuklandı, bir kısmı ülke dışına kaçarak canlarını kurtardılar ama Yalıyı kurtaramadılar. Yalı TMSF ye kaldı. Satışı yapıldı ve Sabancı ailesi tarafından satın alındı. Ala, yakışır!
Yeniköy’ün en görkemli ve muhteşem yalılarından biri Sait Halim Paşa Yalısıdır. 18775-1900 yılları arasında yapıldı. Bahçesinde aslan heykeli olması nedeniyle “Aslanlı Yalı” olarak da anılır, Yalının özelliği; Sahibinin, Sait Halim Paşa’nın Yeniköy Belediye başkanı olmasından gayri, İttihat Terakki Cemiyeti’nin önemli isimlerinden biri ve ayrıca Osmanlı Devletinin Sadrazamı olmasıdır. Sadrazamlığı döneminde bu yalıda Türk-Alman antlaşması imzalandı ve I. Dünya Savışına girildi. Sonu malum! Belki bu savaşa girilmeseydi, Ulusal kurtuluş savaşı da verilmeyecek ve Mustafa Kemal zuhur etmeyecek ve belki de Cumhuriyet ilan edilmeyecekti! Yalı önemli ama sahibi de önemliydi. I. Dünya Savaşına girildi, masa başında savaş kaybedildi, İstanbul ve ülke işgal edilince İttihatçılar yurt dışına kaçtı. Hepsi de teker teker Ermeni komitacılar tarafından öldürüldü. Sait halim Paşa’da 1921 de Paris’te bir Ermeni Komitacı tarafından ortadan kaldırıldı.
Yeriköy deyip bir çırpıda geçemeyiz. Türkiye’nin en kalburüstü insanları, en zenginleri ve dahi en şöhretlileri buradadır. O nedenle her birinin önemli tarihi eser binaları vardır. Bazılarını tadat etmeliyiz. Tahsin Bey Yalısı denize nazır önemli yalılardandır. Tahsin Bey’in iflasından sonra Yalı Ilıcak ailesine geçti. Aman Yarabbi ne uğursuz yalı; bu kez de Ilıcaklar iflas etti ve yalıyı ENKA şirketi ortaklarından Sadi Gülçelik aldı! Haydaaa! Sadi Gülçelik’de uçak kazasından hayatına kaybetti! Hay böyle yalının içine derken, yalı tekrar Ilıcak’lara geçti. Ama fazla kalmadı bu kez Ilıcak’lardan Erol Aksoy’a geçti yalı. Bu kişiye de yar olmadı, tekrar elden çıktı. Erol Aksoy’da iflastan beter oldu malına mülküne el konuldu. Nihayet Yalı’ya Sabancı ailesi sahip oldu, hala onlarda, hayrını görsünler. Bu yalının halk arasındaki ismini yazmadan edemeyeceğim “Lanetli Yalı”, nasıl iyi mi?
Sıra gelir sahilhanelerin hasına. Yalı Şehzade Burhanettin yalısı olarak isim almıştır. 1880 yapılmış. Yaptıran Varki Vartaks Efendi’dir. Yalının 3 bin metre kapalı olanı, 64 odası vardır. Rıhtımın uzunluğu 60 metredir. Varki Vartaks Efendi ölünce yalıyı Ahmet Münir Paşa satın aldı. Bir süre sonra da II. Abdülhamit oğlu Şehzade Burhanettin Efendi’ye bu yalıyı satın alıp verdi. Osmanlılar ülke dışına atılırken yalıyı elden çıkardılar sahibi Ahmet İhsan Efendi oldu. Ama bu kişide de kalmadı. 1984 de yalıyı Müfit Erbilgin satın aldı. O tarihten beri “Erbilgin Yalısı” olarak bilinir. Çok büyük onarım gördü. Basından takip ettiğimize göre dünyanın en pahalı sahilhanelerinden biridir. Yine basından izlendiğinde görülecektir ki; sahibi Müfit Erbilgin “Ben bugünlere hamallık yaparak geldim” demektedir. Ankaralıdır, inanılır der geçeriz.
Yalıları saymakla bitmez! Hepsini kayda geçip, yazmak kolay değil. Ama biri var ki yazmadan edemeyiz. Bu yalının adı Dadyan Yalı’sıdır. Binayı II. Abdülhamit’in vezirlerinden Ermeni Düzoğlu yaptırdı. Büyük harcamalarla yapılan bu yalı nedeniyle Düzoğlu yolsuzlukla suçlandı ve yalının balkonunda asılarak idam edildi. Yalı boş kalacak değil ya! Nikola Aristarhi tarafından satın alınan yalıya bilahare Dadyan ailesi sahip olunca, yalı bu isimle anılır oldu. Binanın son sahipleri Adil Sezer ailesidir.
Yalıları böylece noktalayalım, hepsini yazmaya kalksak sayfalar yetmez, üstelik iç kısımlara, yamaçlara çıkıldığında köşkler ve konaklar da sır aya girer, “bizi de yazın” diye feryat edebilirler!
Yeniköy gerçekten yeni bir bölge! Padişah Kanuni Sultan Süleyman döneminde kurulmuş. Trabzon’dan Rum aileler, Rize’den Müslüman aileler göç ettirilerek burada iskân edildiler. Yani yarısı Türk, yarısı Rum! Zamanla Ermeni ve Musevilerin de gelmeleri ile azınlıklar çoğunluğu ele geçirdiler. Türkler bağ, bahçe ve balıkçılık işleri ile uğraşırken azınlıklar hem bu işleri yaptılar hem de ticarete atıldılar, para kazandılar. Para parayı çekti ve hem zenginlik ve hem de çoğunluk azınlıklara geçti. Azınlıkları bu konumlarını 1960’lı yıllara kadar devam ettirdiler.
Yeniköy ismi bu bölgeye tam uygun düşmüş. Orhan Türker’in yazdıklarından anlıyoruz ki bölgenin ismi olan “Neohorion” biraz kısaltılarak “Nihori” dönüştürülmüş ve öyle söylene gelmiş. Bu sözcüğün anlamı da “Yeniköy” ve öyle kalmış. Aslında, yerleşim bölgesine Türkler zaten Yeniköy diyorlarmış! Her neyse ikisi de aynı kapıya çıktığına göre biz işimize bakalım!
Yeniköy; bahçecilik, bağcılık, balıkçı, börekçilikle ve meyhanecilikle tanınır. Yapılaşma nedeni ile bahçecilik, bağcılık tarihe karıştı. Hele Osmanlı Çileği arada bulasın! Sadece ismi var. Börekçi olarak hala şöhreti varsa da eskisi gibi değil. Yine de böreğinden tadan memnun kalır. Galetasının üzerine ise yoktur! Balıkçılık mesleği hala devam ettiriliyor. Eskiden dalyancılık ve dalyan reisleri meşhurken, şimdi küçük olta ve ağ balıkçıları ve bilhassa oltacıları hayli meşhur! Kör Faruk, Aso Hasan, Tek Muharrem, Erduş ve Lâz Recep Yeniköy’ün nam yapmış oltacılarından bir kaçı! Yeniköylü balıkçıların küçük limanları var. Yirmi-otuz balıkçı kayığının hemen hepsi de oltacı. Yabancı bir kayığın limana girmesi izne bağlı o da veren olursa. Yoksa havasını alır! Yeniköy’le oltacıların avlandıkları yer çakarla Tarabya arası! Bu alana yabancı balıkçı kayıklarını da sokmazlar! Hatta biraz da paylaşımı sevmezler gibi! Balıkçıların tamamı Karadenizli, daha doğrusu hemen tamamı Rizeli! Demek ki Karadenizliler bahçe ve denizle uğraşırken Rumlar ticaret yaparak köşe döndüler. Beş parmağın beşi bir değil! Elbette ki Rum ve Ermeni balıkçılarda vardı, hatta çok şöhretli balıkçı reisleri vardı Sokrati ve Barba Yorgo gibi, şimdilerde arama bir numunelik bile yok!
Yeniköy’de iki önemli park var. Biri Tarabya’dan girişte Liman’ın karşısındaki eski park, diğeri muhtarlığın yanındaki büyük park. Parklar bakımlı ve çok güzel. Çiçekleri, ağaçlarıyla örnek park! Ana cadde boydan boya işyeri. Genellikle gençlere ve gecelere hitap ediyor. Orta hallilerden takılan yandı, çünkü her şey ateş pahası… Yine de ehven-i şer parkın deniz tarafındaki Yeniköy Spor Kulübü kafeteryası. İçki hariç ne ararsan var. Balık tercih edilir. Her şeyi muntazam, iyi tezgâh tutturmuşlar. Burada kaçak olmaz! Ne de olsa yöneticilerin tamamı işadamı! Hem işi ve hem de çalıştırdıklarını idare etmesini biliyorlar!
Yeniköy S. K. bu yörenin en etkin derneği. Başkan ve yönetici olarak çok kişi görev yaptı. Başkanlık yapanlardan Haluk Ulusoy, TFF Başkanlığına kadar yükseldi ve bu görevinde büyük başarılar elde etti. Ali Düşmez eski bir profesyonel futbolcu. Beykoz’da oynadı. Yeniköy’e Başkan olunca yerine adeta zamkla yapıştı ve nerede ise yaşı kadar başkanlık yaptı. Başkanlığı devam ederken İstanbul Amatör Spor kulüpleri Federasyonu Başkanlığına seçildi, ayrıca TFF yönetimine yedek üye olarak girdi. Siyasi yönden de hayli iyi. Devamlı ileri gitti ve AKP kurulunca CHP oluşunu inkâr etmeden bu parti saflarında politika yaptı. Önce Beyoğlu Belediye Meclisi, sonra Sarıyer’den İl Genel Meclisine seçildi. Sadece sporcu ve siyasetçi değil çok başarılı bir iş adamı. Yıllardır Mithat Giyim’in Genel Müdürü.
Yeniköy, Köy başından limana kadar cadde boydan boya ağaçlarla kaplı. Yollar sokaklar tertemiz. Belki de insanlarının zenginliği yerlere yansımış. Gördüğüm kadarı ile orta hallisi ve fakiri de uymuş düzene…
Yeniköy’in hareketlilik merkezi askerlik şubesidir. Her an önü cıvıl cıvıl! Yaşı askerlik çağına gelmiş olanlarla, tecili gerekli olan öğrenciler dizi dizi. Kınalı kuzuları anaların! Ne kadar da hevesliler askere gitmek için! Askerlik şubeleri de çok görüldü galiba. Tek tek kaldırılacakları yazıldı basında. Askerlik şubesi binası tarihi bina! 1890 ila 1910 arasında yapılmış dört eş/kardeş binadan biri! Diğerleri, Büyükdere’de Topçu Karakolu binası, Sarıyer’de Orduevi ve Yenimahalle/Pazarbaşı’nda Jandarma Karakolu.
Yeniköy’de her biri tarihi eser olan yalılar, köşkler yanında her dine ait ibadethane de var. Rumlara, Ermenilere kilise, Musevilere sinagog ve Müslümanlara ait camiler yan yana değilse de aralıklı olarak var. Hatta öylesine ki hiçbir yerde olmayan bir örnek de mezarlıklar. Yeniköy’ün Müslüman mezarlığında birkaç Hıristiyan (Rum ve Ermeni) mezarlığı var. Nasılda Müslüman bir mevta ile Hıristiyan bir mevta yan yana kucak kucağa. Demek ki yaşarken bulamadıkları birlikteliği, dostluğu mezarlıkta bulmuşlar. Bu birlikteliğe hayret etmemek elde değil.
Yeniköy’de bir de şehitlik var. Yani şehit mezarı bulunuyor. Uzun zamandan beri burada gömü yapılmadığı da söyleniyor. Ben tam yerini de görmüş değilim ama Şehitlik deniyor ve var! Nerede ve ne zaman şehit olmuşlar da Yeniköy Mezarlığına yani şehitlik denilen yere gömülmüşler saptamak mümkün olmadı. Araştırmacılığı çok iyi olan Muhtar Engin Cevahir’in bu konuya bir açıklık getirmesi iyi olacak derim.
Engin Cevahir, Yeniköy muhtarı işte deyip geçmeyelim. Duralım üzerinde biraz. Zira gerçekten akil adamdır. Öncelikle Yeniköylüdür. Her ne kadar her Yeniköylü biraz da İstinyeli ise de iddia ederiz Engin Yeniköylüdür. Çünkü Yeniköy’ü benimsemiş, burada ikamet etmiştir. Çok çalışkan, iş bilir, takipçi ve kurallar dışına çıkmayan Engin aynı zamanda iyiliksever ve yardımlaşmayı onur kabul eden bir alçak gönüllü dost. Bu nedenle dik durmayı biliyor ve başarıyı yakalıyor. Yeniköy ile yaptığı araştırmalarla haklı olarak “Yerel tarihçi” unvanına sahip.
Cevahir ailesi Yeniköy’ün ileri gelen ailelerinden biri! Çok geniş bir aile! Bir kısmı büyük iş alanları ile şöhreti bulmuş, bir kısmı küçük esnaf, değişik orta halli işler ve bürokrat olarak ömür tüketmiş. Maksut Cevahir Kuvayi Milliyeci Mustafa Kaptan’ın (Cevahir) oğlu. Eski bir futbolcu. Futbola devam etmemiş ve okumuş öğretmen olarak eğitim ordusunun neferi olarak hizmet etmiş, emekliliğini takiben de sessiz sedasız gerçek dünyasına yolcu olmuş. Ama geriye Engin Cevahir gibi bir evlat bırakmış. Allah rahmet eylesin deriz.
Gelin muhtarlığı burada bitirmeyelim zira muhtar olarak Yeniköy’de büyük iz bırakan ve unutulmaz isimlerden olan Faris Varmışer var. Kısa boylu, geniş omuzlu, kalın enseli, al yanaklı, kısa saçlı bir insandı Faris Bey. Gençliğinde güreş yapmış hem de hem yağlı güreş hem de serbest güreş! Bugün ancak yaşı 50-60 olanlar belki tanır Faris Varmışer’i rahmeti rahmana karışalı çok oldu. Bir baba, bir babayiğit, bir dost, bir sorun çözen ve bir yardım meleği olarak yıllarca görev üstlendi Faris Bey. Öyle muhtarlığı asla çıkar kapısı yapmadı. Zira kendi işi vardı. Hem de o dönemlerde çok iyi bir işti yaptığı. Yemeni ve yazma imalatı yapıyordu. Hani hanımların başına bağladıkları yemeni, yazma (yaşmak), kenarları oyalı, karışık renk ve değişik motifli! Gayet iyi iş yapıyordu. Bir de ortağı vardı. İsmini hatırlamak istedimse de o kadar eskiye kumanda etmedi belleğimiz! Ama ortağının Rum olduğunu biliyorum! Varis Bey’de karar kıldık. Atölyesinde genç kızlar, kadınlar çalışıyor, sonra da erkekler hazırlananları deniz sahiline getirip denize sokup ve dinlendiriyor, sonra da çıkarıp asarak kurumalarını sağlıyorlardı. Bu işlemden sonra da belki ütü ve ondan sonra da satışa arz ediliyordu. Tanımak, birlikte çay içmek ve dertleşmek şerefine eriştim bu yaman muhtarla!
Yeniköy her ne kadar yeni ise de zaman zaman eskilere gitmeden insan edemiyor. Tabii ki edemez, insanın başı sıkıntıya girdiğinde derdine derman olacakları arar. Derde deva olacaklardan biri de vapur iskelesi girişinde ve sol tarafta meyhane işleten Rauf Efendi idi. Rauf Efendi Sarıyer’den evliydi. O nedenle tarınız kendisini. Ama onu tanıyanlar Sarıyerli hanımından değil yaptığı işten dolayıdır. Rauf Efendi kırık çıkıkçıydı. Yara ve berelere de merhem olan biriydi. O nedenle ayağı dönen, eli kolu kırılan koşardı kendisine, gerekeni yapar gönderirdi evine! Para mı? Yok efendim yok! O zaman her şey para değildi! Biraz tebessüm, bir de “Sağ ol” ya da “Teşekkür ederim” demek kâfi gelirdi.
Türkiye’nin en kalburüstü insanlarının yığın yığın yığıldıkları bir yerdir Yeniköy! Her biri şöhreti yakalamış, ansiklopedilere girmiş, yılın adamı ya da kadını olmuş kişilerdir. Bunları saymaya ve yazmaya kalkışırsak, sayfalar yetmez. Bunu yapmak da bana düşmez! Bana düşmez çünkü benim onlara ulaşmamın imkânı yok! Doğru oturup doğru konuşmalı! Yanlış ve abartılı konuşmamak gerekir. Hani derler ya “Tavuk su içer Allah’a bakar”, bizde öyle deriz ve bildiğimiz yoldan ilerleriz. Şöhretliler taifesini yazanlar yazar, yazmazlarsa, kendi kendilerini kitaplaştırırlar. Cepte para varken, özellikle bu işe bakan tarih yazıcıları, özgeçmiş yazıcıları da var! Biz kendi cephemizden gidelim.
Kabil’ler İstinye’nin geniş ailelerindir ama bir kolları da Yeniköy’dedir. Zaten eski dönemlerde Yeniköy ile İstinye bir anılıyordu. Ayrılışları sonradan oldu. Hem öyle oldu ki Yeniköy bir parmak ileri gitti. Zira İttihat Terakki zamanında Yeniköy Belediye oldu. Pek çok kişi Belediye başkanı olarak görev yaptı. Cumhuriyet döneminde ise Nahiye oldu. Sarıyer’in sayılı nahiyelerinden biri! Nahiyeliğine 15 Ocak 1972 de son verildi. Neyse dağıttık konuyu toparlayalım. Kabil’ler Yeniköy’de de var. Hem de kalabalık bir aile. Benim tanıdığım Cemal Kabil! Pek kızmayan, güler yüzlü, iyilik seven, yorulmak bilmeyen bir cemiyetçi. Uzun yıllar Yeniköy Spor Kulübü’nün başarısı için mücadele veren bir yaman dernekçi deriz ve konuyu değiştiririz.
Dernekçi her yerde var ama her zaman kendisini kabul ettiren dernekçi az bulunur. Bunlardan biri de Yeniköylü olan Gül Hanım’dır (Çağlayan). Sarıyer Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı olarak kendisini kabul ettiren bir yaman Cumhuriyet kadını. ÇYDD yönetimine önce yönetim kurulu üyesi olarak girdi sonra da başkan seçildi. Yıllardan beri özveri ile görevini yapıyor, hemen hemen tüm etkinliklerde kendisini görmek kabil. Atatürkçü ve Cumhuriyet kadını da böyle olmalı.
Küçük notlarla devam edelim bakalım nerelerde dinleniriz: Bir ara Sarıyer Adliyesi Yeniköy’de idi. 1960 da Adliye olan bine 1972 de yangın geçirdikten sonra onarım gördü ve birkaç yıl sonra Büyükdere’ye geldi. Şimdiler de ise Sarıyer Adliyesi alınan bir kararla Çağlayan’a taşındı. Bu gid işle Sarıyer’i de götürecekler!
Yeniköy’ün önemli tarihi eserlerinden biri Kalender Köşküdür. Sultan Ahmet Camii Bina Emini Kalender Çavuş tarafından yaptırılmıştır. Birkaç kez yanmış yıkılmış ama sonunda eski hüviyetine kavuşturulmuştur. Tarihi bina aynen korunmuş ama yeni bina ilaveleri ile kampus devasa bir hal almıştır. Tepe de ise Boğaztepe tesisleri muhteşem manzara arz etmektedir.
Boğaziçi’nde özelliğini kaybetmeyen vapur iskelelerinden biri hatta birincisi Yeniköy’dür. Yeniköy vapur iskelesinden hem Şehir Hatları/İDO gemileri yararlanmakta ve hem de özel yolcu tekneleri yararlanmaktadır (Şimdi Beykoz’a yolcu taşıma işi özele bırakıldı gibi).
Yeniköy’de ilk otel 1913 de açıldı. Bilahare birkaç otel daha açılarak semte hareketlilik getirildi. Sonraları Beyaz Yalı Oteli ve Boğaziçi Otelleri, 1960 larda ise Carlton Otelleri açıldı.
Yeniköy, Boğaziçi semtleri içinde en çok yağmaya maruz kalan bir yerleşim bölgesidir. Rus Kazaklarının saldırısına maruz kaldı (1624). 300 şayka (Küçük süratli tekne) ile Kazaklar baskın verdiler ve köye yardım gelene kadar köyü soyup soğana çevirdiler.
Yeniköy’de bir de hamam vardı. Hamamı yaptıran İskender Paşa’nın adı ile anılmasına rağmen, Yeniköy’ün balıkçı reislerinin çok ünlü olması ve bu hamamı tercih etmeleri nedeniyle ile hamama “Reisler Hamamı” ismi layık görülüyordu. Benim tespitim değil. Evliya Çelebi gelip görmüş ve yazmış, günahı varsa onun başına! Elbette ki bahsedilen hamam yıkılıp tarihe karıştı, yerinde yeller esiyor! Unutmayalım, her ne kadar yazdıksa da: Yeniköy’de beş kilise, bir sinagog ve dört cami var olduğunu kayda geçelim!
Hatırlamışken belirtmek isterim bugüne kadar sekiz muhtarın görev yaptığını saptayabildim Yeniköy’de. Bunlar; Nikolaos Palasiadis, Dimitri, Mihal Vlahodimitri, Vahan Bey, İmam Hulusi Efendi (Kurtoğlu), Faris Varmışer, Sabahattin Çapoğlu ve Engin Cevahir.
Bu isimlerin arasına sıkışacak muhtar varsa isimleri unutulmuş, hatırlatılırsa düzeltmek görevimiz. O nedenle her türlü yanlışlığı düzeltmek de en önemli görevlerimizden biridir ikazını yapar ve tekrar yola çıkar, yürümeye devam ederiz Tarabya’ya doğru.
25.06.2012
Yazan İbrahim BALCI
GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK! -4
Emirgan’dan yola çıktığımızda aklımız Cınaraltı’nda koyulaşan sohbette kalmıştı. Ne düzeyli sohbetti. Aslında iyi bir dinleyici, halk okulundan mezun olacakmış gibi bilgilenebilirdi. Onlar sohbete devam etsinler biz de yolumuza devam edelim. Genelde yürürken mırıldanırım kendi kendime, bu benim vazgeçemediğim hastalığımdır: “Yürü be Balcı yürü; yürümekle yol bitmez derler ya! Nasıl bitmez be, nasıl bitmez? Yol bitmezse ömür de bitmez! Öyle değil mi? Madem ömür bitiyor yol da biter, yürümeye devam et, gerisini siktiret”.
Emirgan-Tokmakburnu arası boydan boya rıhtım. Denizden yüksekliği fazla değil. Denizin biraz yükselmesi ve dalgalı olması halinde deniz suları asfalta kadar ilerler ve gücünü yitirdiğinde yine denize çekilir. Burası doğal plajdır. Ne para ödemek vardır, ne destur deyip içeri girmek. Mayoyu kıçına geçiren postu serer yere; yatar, güneşlenir, kalkar yüzer, yine aynı yere sere serpe uzanır! Burası halk plajı, halkın plajı, fakirin plajıdır! Meteliğe kurşun atanlar bu plajı mesken edinirler yaz boyu! Gençler değişik mayolarla dalarlar denize, yaşlılar güneşin altına ızgara olmaya çalışırlar. Malum ya; güneş eklem ağrıları, romatizma ağrıları gibi pek çok derde devadır! Güneş biraz da doktor demektir.
Tokmakburnu Caddesinin sol tarafı yalı ve villa dolu… Buralarda sıradan vatandaş barınamaz. Yani bal-kaymak meselesi! Ülkenin balını-kaymağını yiyenler Boğaziçi’nin bu güzel ve şirin yerinde iyot kokusunu doya doya teneffüs ederler… Bu seyirden, halktan olanlara da pay var! Onlar da durup bolca seyretsinler etrafı, yetmez mi? Artar bile!
Tokmakburnu’na neden Tokmakburnu demişler merak ettikse de öğrenemedik. Öğrenmekte ısrar etsek çok yoğun bir çalışma içine girmemiş gerekir. Buna da gerek yok. Çünkü verilen her isim çuk oturmuştur. Biz işimize bakalım! Doğru işimize bakalım da bu da iş değil mi? En azından bir fikir yürütelim bakalım nereye varırız. Çok düşündüm şöyle bir senaryo yazdım: Sahilde oturup denizi seyreden ehlikeyif, güçlü, kuvvetli ve kabadayı ruhlu bir adam kaptığı gibi tokmağı, yoluna taş koyduğuna inandığı, yanı başındaki adamın suratına indirip burnunu kırdığı için mi bu ismi almış? Neden olmasın? Eğer böyle ise çuk oturdu demektir! O zaman Tokmakburnu ismini koyana helal olsun!
Tokmakburnu biraz da seyir alanı; arabasını burada park edenler, eğer termosla çayını getirmişse birkaç saatini rahatlıkla geçirebilir.
Tokmakburnu’nda eski bir Şirket-i Hayriye yani Şehir Hatları yolcu gemisi bağlı duruyor. İsmi Halas! Numarası 71. Yıllarca hizmet gören gemi özele satılarak elden çıkarılmış, sonra da biraz yenilik yapılarak tenezzüh gemisi olarak kullanılmaya başlanmış. Gemi demirli, kıçından karaya palamarla bağlı, süs gibi duruyor. Varsın dursun yerinde. İhtiyacı olan biner-gezer, biz yolumuza devam edelim.
İstinye koyuna girişte sol taraf tersaneydi. Bu alan Osmanlılar döneminde Kaptan-ı Derya Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın isteği üzerine tersane ve kalafat yeri olarak kullanılmışsa da devam etmemiş, bilahare Zaptiye Müşiri Deli Fuat Paşa’nın buradaki arazisi üzerine tersane yapılması izni alınmıştır. Ne var ki yapımına başlanan tersane 1912 yılında hizmete girebilmiştir. Tersanenin üç havuzu vardı. Az değil, hayli yeterli. Unutmayalım yüzme havuzu değil, gemi havuzu! Uzun yıllar Türk denizciliğine hizmet veren bu tersanede binlerce işçi çalıştı, binlerce gemi bakım - onarım gördü, onlarca yeni gemi inşa edildi ve nihayet İstinye’nin turizm alanı ilan edilmesi üzerine 1991 yılında kaldırılarak Tuzla’ya götürüldü.
Kaldırılan tersanenin bulunduğu alanda görkemli bir tarihi eser bina var. Zaptiye Nazırı (Deli) Fuat Paşa’nın yalısı! 19. yy. ikinci yarısında yapılmış. İlk sahibi Billuri Mehmet Efendi, sonrakiler sırasıyla İran Sefiri Muhsin Han, Hicaz Şurayı Devlet Azalarından Şerif Hüseyin. Son sahibi Deli Fuat Paşa! Neden koca Müşire “Deli” demişler aklım ermedi. Bu nedenle şöyle biraz araştırayım dedim ve doğru olanı bulmakta gecikmedim. Başarılı bir asker ve yetenekli bir devlet adamı olduğu, aynı zamanda bildiklerini ve düşüncelerini çekinmeden ve dürüst olarak söylediği için kendisine “Deli” lakabı takılmış. Fena değil, kusursa bu kadarı kadı kızında da olur! Demek ki delilikte iyi bir şey! Deli Paşanın yalısını sual edecek olursak 1999 yılında Karadeniz Ekonomik İşbirliği D8 Uluslararası Sekreteryası, Dışişleri Bakanlığının Türkiye Temsilciliğinin kullanımına verildi.
Tersanenin bulunduğu olan değişik amaçlı olarak kullanılıyor. Bir bölümü yazları eğlence ve kültür faaliyetleri, bir kısmı sürat teknesi yarışmaları için kullanılıyor. İstanbul Boğazı’nın trafik merkezi de burada. Rahmetli Amiral Güven Erkaya Boğaz Trafiğini düzenleme görevini üstlendiğinde hiç kimse bu denli büyük başarı sağlayacağını aklına bile getirmiyordu. Ama rahmetli Güven Erkaya öylesine büyük başarı gösterdi ki Boğaziçi’nde gemilerin neden olduğu deniz kazalarında yüzde doksan bir azalma oldu. Ruhu şad olsun. İyi ki vefat etmiş, yoksa Ergenekon ya da Balyoz davasından içeri girmesi işten bile değildi.
İstinye koyu bilinenden beri denizciler için barınaktır, sığınaktır. Yıllarca gemiler koya sığındı, gün bekledi, vakit doldurdu. Koy hakkında, güçlü tanrıca Athena’nın güçlü ve güvenli limanı olarak tarihe kayıt düşülmüştür. Evliya Çelebiye göre bin gemi alacak kadar büyük bir limandır. Koy rüzgârdan emindir. Aslında koyun değil bin gemi bin sandal alacak kapasitede olup olmadığı tartışılır.
İstinye koyunun kıyı şeridinde sandalcılar, kayıkçılar, alamanacılar balıkçı olarak mesleklerini icra ettiler yıllarca. Zaman zaman dalyan kuruldu, balık avlandı. Yakın zamana kadar kıyı şeridinde zenginlerin tabutu olan yatlar sıralanıyordu. Marina olmadığı için masrafsızdı. Demir at, kıyıya palamar bağla, aylarca kal, sonra çek git. Devir değişti efendim, devir değişti. Herkes bir şeyler vermeli denildi ve özelleştirme midir ne merettir bilemem, İstinye koyu da bir marinacıya kiralandı. Hadi beyler yatlar dışarı derken, yüzlerce yıldır koyda bulunan balıkçı (oltacı, küçük ağ balıkçıları) esnafı yirmiş beş otuz kişiye de başınızın çaresine bakın denilerek yol gösterildi. Balık avlayıcılar, dernekleşememenin acısını çok pahalıya ödedi böylece. Çok geçmeden koyun en dip kısmında ve ana caddenin hemen yanındaki rıhtım kenarında bulunan balıkçı dükkânları da çıkın-gidin isteğine uymayınca İstanbul Büyük Şehir Belediyesinin dozerleri ile yerle bir edildi. Tabii ki feryat, figan boşuna! Acaba bu yıkımı Sarıyer Belediyesi yapsaydı neler olur, neler söylenmezdi! Hala anlamadılar fakire fukaraya yaşam hakkı yok! Onlar dilenecek, el avuç açacak, muhtaç olacak! Yapan AKP iktidarının belediyesi olunca herkes sus-pus… Korku dağları bekliyor… Ohhhh iyi oldu diyecek halimiz yok! Ne ekerseniz onu biçerseniz de demiyor, işime devam ediyorum.
İstinye koyunda sular durgun, adeta göl gibidir. Koy kıvrım kıvrım, geyik boynuzu gibi kıyıdan açığa, açıktan kıyıyı uzar gider. Koy üst kısımdan deniz suyu, batı tarafından ise pis dere suyu ile beslenir. Zamanla gürül gürül akan dere artık yok sayılır. Dere var da dereyi gören yok! Varsa da kıyısından köşesinden! Derenin üzeri kapatılarak cadde kazanıldı. İyi, iyi hem de çok iyi oldu. Peki, suyu ne oldu? Bilen yok! Varda üzerinde duran yok. Bütün yamaçlar imara açılıp, kaçak inşaatlarda da patlama olunca dereyi besleyen pınarlar, derecikler yok oldu gitti. Derede suyunu kaybetti. Her şeye rağmen su akışı var ama su denirse!
İstinye sakin bir yer. Havası ılıman, antik çağdan günümüze kadar bu konumunu devam ettirmiş. Rivayete göre Bizanslar döneminde bir münzevi olan Daniel otuz üç yıl bir sütün üzerinde oturmuş ve yaz kış gelen ziyaretçilere bıkmadan usanmadan vaaz ederek sütun üzerinde kalmaya devam etmiş! Daniel tarihin derinliklerinde kaldı ama sözü dinlenen çok insan hayat sürdü İstinye’de. Osman Ağa haklı bir nam bıraktı. İstinye-Yeniköy Osman Ağa’dan soruldu. Konuşması sakin ama tok, sabırlı ve çok da hoşgörülü, damarına basıldığında sert mi sert bir yaman İstinyeli idi. Çocukları Hacı Ali, Şerif, Nuri, Mazlum, Orhan ve Yılmaz! Babalarının yolunu takip ettilerse de Hacı Ali bir başka iz bıraktı ağalıktan yana. Vazgeçilemeyecek bir diğer isim İslâm İslâmoğlu idi. Ağırbaşlı, vakur, az konuşan ama iyi konuşan, istediğini yaptıran bir başka Ağa idi. İslâm İslâmoğlu CHP’ li kardeşi Mehmet DP’ liydi. Ama yan yana geldiklerinden particilikten söz etmediklerinden sorun yaşanmadı. Diğer kardeş Hasan at arabası ile sebze satmaktan taşocağı işletmeciliğine uzanmak başarısını gösterdi. Bir diğer oturaklı adam Osman Kabil’di. Kabil’lerde geniş aile. Ağa unvanı DP li olan Osman Kabil çok yakıştığından partisi içinde de sözüne pek karşı gelinmezdi. Kardeşleri Ali (Aliko), İlyas ve Mehmet de yabana atılamaz. Aliko gayrimenkul istiflerken muhtarlıkta yapan İlyas, Kavel grevlerinde en önde gidenlerdendi. İstinye’de ağalar bolluğu vardı denilse yeridir. Güner ailesinden Sabri, Memiş, İlyas, Mehmet; Akıncılardan Ömer, Şaban ve Halil! Akıncılardan ağalık karizmasi ve bobstil giyimi ile hanımların canını yakan Ömer Akıncıya yakışırdı. Biz yazıyoruz ama anlatanlar başkası! Sinirlioğlu ailesinden Kahveci Ömer, Turgut; Satırlardan Mehmet ve Şaban; Arnavutlardan Vami İstinye’nin unutulmazlarından. Osman Ağa, İslam Ağa, Osman Ağa ve diğerleri bir konuşurlar ama pir konuşurlardı. Dinlemeyen beri gelsin, kesin suçlu kabul edilirlerdi. Ne demek dinlememek? Elbette ki saygı da kusur olmazdı. O zaman yırtık, lime lime kot pantolonu, vücudunun bütün hatlarını ortaya döken buluz ve thişort ile kimse büyüklerinin yanında durak yapamazdı. Ağalık açık arttırmaya çıksa Osman Ağa’nın torunlarından Hamdi Akdağ ile Mehmet Akdağ yarışsa da ikisine de bu unvan yakışır. İkisi de işlerini dört dörtlük yürütüyor. İslâmoğlu ailesinden Enver İslâmoğlu işi götürür herhalde. Güner’lerden İmdat bir adım önde gibi! Akıncı’lardan Muammer Akıncı ağalığı kapmış zaten, söze gerek yok! Sinirlioğlu tayfasından Turgut başı çekerse de, Tuncay sosyal anlamda başı çeken bir İstinyeli militan! Satır’lardan değerlendirme yapamadımsa da Arnavut Vami taifesi küllüm olmuş, ne arsa kalmış ellerinde ne arazi ama İstinye’den kopmamışlar. Bu bir büyük onur!
İstinye’nin iç kısımlarına doğru ilerledikçe tipik İstanbul’un eski mahallerinden örnekler karşılar sizi. Hele derenin sol tarafı ve üst yamaçlar modern site ve villalarla kaplı. Büyük işyerlerinin olduğu orta kısımlarda daha önceleri Türkay, Beldesan, Kavel Kablo, Terme Teknik gibi fabrikalar vardı. Onlar kalktı ama bu kez ticaret merkezleri açıldı. Üst kısımlar Taşocakları mevkii… Ne ocak kaldı ne de bucak! Nerede ise bölgenin tamamı inşaata açıldı, kısa bir süre sonra villa ve daire satışları başlar! ABD İstanbul Elçilik Binası burada! Muhkem mi muhkem bir bina! Ama yine de anarşist saldırılara dur denilemedi ve Türk polisleri katledildi. Yazık, hem de çok yazık!
İstinye’nin üst kısımlarında taşocakları ve verimli tarlalar vardı. Osman Ağalar (Akdağ), İslamoğlu, Kabil’ler önemli taşocağı işletmecileriydi. Aynı işi devam ettiriyorlarsa da bu kez İstinye’de değil, İstinye dışında devam ettiriyorlar. Malum ya ata mesleği kolay terk edilemiyor!
İstinye’nin üst kısımları tarla demiştik. Hem de çok verimli tarlalara sahipti. Hele çilek tarlaları! Bu tarlalardan Osmanlı Çileği; sele sele, sepet sepet taşınırdı meyve haline! Sarıdan açık kırmızıya çalan benekli görünüşü ile Osmanlı Çileği o müthiş albeni yaratan kokusu ile kapış kapış edilirdi. Söyleyen iyi söylemiş “Rahat etmek istersen salona üç beş Osmanlı çileği koy yeter. Kokusu ile kendine gelirsin”. Osmanlı çileğini bilirim, toplanırken gördüm, yerinde yedim, satanlardan aldım. Peki! Var mı şimdi? Ne gezer! Belki kıyıda köşe numunelik bulunur. Toplanıp satılıyor mu? Görmedik, nesli tükendi, ismi kaldı hafızalarda! Çilekçilik deyip geçmemek lâzım Osman Ağalar, Akıncılar, Satırlar, Arnavut Vami’ler hep çilekçilikle güçlendiler.
İstinye tersanesi durağı karşısında ve caddenin alt kısmında Şükran Ülgezer Meslek Lisesi öğrencileri ile cıvıl cıvıl! Okulun hemen yanında ve bahçe içinde İbrahim Efendi Köşkü var. Görkemini koruyor ama “Bana el atın, yardım edin, onarım” diye de bağırıyor.
İstinye tarihi eser bakımından hayli zengin. Tek tek saymaya gerek var mı? Zannetmiyorum. Meraklı olanlar gezer, dolaşır bulur! Bu yola biz başvurursak gezimizi bitirmemiz zor olur. Hiç mi bahsetmeyeceğiz? Bahsetmeyeceğiz ama Hamamı da asla pas geçmeyeceğiz. Zira İstinye’nin en eski tarihi eseridir. 1460 da Gazi Semiz Ali Paşa tarafından yaptırılmış ve vakfedilmiştir. Bu hamama yanındaki cami nedeniyle Neslişah Sultan hamamı da denilir. Hamamın özelliği, bilhassa dilencilerin bu hamamı tercih etmeleri nedeniyle hamama “Dilenciler Hamamı” denilmesidir. Buluş bizim değil, Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde yazan bu!
Ana cadde üzerinde İstinye Spor Kulübü Tesisi ve yanında muhtarlık! Muhtar Mehmet Hançer, sanki muhtarlığın tapusunu aldı. Bilmem kaçıncı dönemdir yine seçildi. İstinye Spor Kulübü Başkanı Saffet Akkoyun yıllarca kulübe maddi ve manevi hizmet verdikten sonra Sarıyer Spor Kulübüne önce yönetici sonra da Başkan seçildi! İş hayatındaki başarısını spora da taşıdı. Duyumlar doğru ise biraz bildiğini okuyan ama azimli, inatçı ve başarıya aç bir insan. Bir de gece sefaları! Eeee o kadar da olsun ne çıkar!
İstinye çarşı içi! Küçük parkın kenarında meydan çeşmesi! Çeşmeye laf yok. Suyu var, bakımlı ve tarihi bir çeşme! Adı Ahmet Şemsettin Efendi Çeşmesi (1767). Çeşmenin yanındaki park tam bir sohbet yeri! Kullanımı İstinye S. K. nünmüş, iyi bir uygulama, kulüplerinde desteğe ihtiyacı var. Park küçük ama hayli işlek! Uğrayıp bir çay içeyim diyen saatlerce otur kalkamaz! Çünkü bu park da sorunların çözümlendiği yerlerdendir.
İstinye Koyunun müsait olması nedeniyle deniz itfaiyesi burada idi. Uzun yıllar başarı ile görev yaptı. 1970’li yıllarda kaldırıldı. Çünkü teknolojik gelişmeler bunu gerektirdi. Kara itfaiyesi yine yerli yerinde, görevine devam ediyor. İtfaiyenin yanında İstanbul B.Ş.B. sinin sosyal tesisi var. Hemen burada stop diyerek durak yapıyor ve yemeğe oturuyoruz. Her taraf tertemiz, hizmet iyi, yemekler nefis. İki kişi bir güzel karnımızı doyuruyoruz. Para vereceğiz hesap istedik “Ödendi” dediler. “Kim?” diye sual ettik, yanıt alamadık! Demek ki bir tanıdık, bir dost varmış çevremizde. İyi de oldu, emekli adamız ayın sonuna doğru cüzdan çıkarmanın anlamını iyi biliriz! Dostumuz, ay sonunda cebimizde ne kadar para olur bunu düşünmüş ve gizlice “Hesap benden” demiş olmalı. Sevindik, iyi ki öyle yapmış! Unutmayalım İtfaiye kampüsü içindeki küçük cami çok sevecen, çok cici. Hocalarından Hafız-ı Kurra Selim Efendi ise sesiyle bir harika, okuduğu ezanı dinleyen “İyi ki Müslüman’ım diyor”.
Yanı başımızda İstinye Devlet Hastanesi! Temeli atıldığı yıllardan beri bilirim hastaneyi. Güç koşullar altında hizmet veriyor. Küçük hastane iken zamanla, hayırseverlerin gayretleri ile büyütüldü ve bugünkü hale geldi. Yine de yeterli değil. Bugüne kadar pek çok başhekim değiştirdi. Sarıyerli Op. Dr. Mehmet Bayraktar da iki yıl Başhekim olarak görev yaptı. Fakat devam edemedi. Zira görevden alınan Başhekim Cengiz Bey on ikinci kez görevine dönünce mesele kendiliğinden çözüldü ve Dr. Mehmet Bayraktar Sarıyer hastanesine geri döndü. İstinye Devlet Hastanesi denince ben hastane müdürlerinden Selçuk Kaynarkan’ı hatırlarım. Az çekmedi! Hastanenin daha iyi çalışır ve daha iyi hizmet yapar duruma gelmesi için çok mücadele verdi. Üstelik sporcu ve spor adamı! Voleybol oynadı, voleybol antrenörlüğü yaptı. Ne var ki kapıldı bir rüzgâra, ayrıldı ve iş değiştirdi. İnişler-çıkışlar! Bir dokunulursa bin söyleyecek durumda ama ezik değil. Vakur ve azimli Harun Yılmaz ile birliktelikleri iyi, devam ediyorlar.
Yürümeye devam ediyoruz. SSK. Hastanesi var sırada! Koca bina kaderine terk edilmiş vaziyette. Bomboş duruyor yıllardan beri! Yuhhh be! Yanda bin bir güçlükle hizmet veren bir sağlık kuruluşu var… Buna rağmen SSK binası bomboş, harabe olmak için terk edilmiş. Ayıptır, günahtır, yanlışlıktır, imansızlıktır, insafsızlıktır, halka ve Hak’ka hakarettir. Bu binayı kullanıma açmamak, boş tutmak! Ama dinleyen kim? Az ileride Sarıyer İmam Hatip Lisesi. Yüzlerce öğrenci ders görüyor ve mezun oluyor buradan. Çok merak ediyorum, mezun olanlardan imam-hatip ve müezzin olan var mı? Daha ileride Süreyya lokantası! Zamanında çok meşhurdu. Devam ediyor ama eski havasını devam ettirebiliyor mu? Bilemem! İstinye Koyu denince akla kürek sporu gelir. Koyun durgun suyunda kürek sporu antrenmanları yapılırdı. Fenerbahçe Spor Kulübü kürek şubesi burada idi. Buradan kürek milli takımına onlarca sporcu gönderildi, başarılara imza atıldı. Yirmi yıldan fazladır Fenerbahçe Spor Kulübünün kürek şubesi kaldırıldı. İstinye’nin simgelerinden biri Faik Bey Yalısı’dır. Yalının, mükemmel mimarisi göz alıcıdır. Sonraları Yalının ismi Pakize Hanım Yalısı olarak değişti. Kim değiştirdi ise her halde bir bildiği vardır! İstinye burun başında Türk edebiyatının büyük isimlerin Recaizade Mahmut Ekrem Bey’in denizle iç içe olan yalısı vardı. Hancıoğlu ailesine geçti bu Yalı.
İstinye’den çıkmadan bazı konulara da değinelim. İstinye’de ilk deniz hamamı yani plaj 1877 de açıldı. Halk “Ohh iyi oldu” dediyse de yaşlılar “Yuhh” demekten kendilerini geri alamadılar. Ne demek baldır bacak dolaşıp durmak ne demek nerede ise anadan uryan denize girmek? Kim ne derse desin devam etti yıllar boyu İstinye plajinda yüzülmeye.
İstinye’de ana cadde üzerinde ve rıhtıma yakın cafeler, çay bahçeleri var. Han Cafe ile Kaçkar Cafe tam dinlenilecek yerler. Orta yol ve sol siyaset buralarda yoğrulur durur! İstinye Vapur iskelesi ilerisinde Mustafa Birinci’nin çay bahçesi. Dini motif içeren siyaset ve sağ kulvarın siyasetçileri burada nefes tüketir, burada hamur yoğurur yarınlar için.
Siyaset sadece çay bahçelerinde mi var. Elbette ki hayır! Siyasetin yeri, mekânı ve zamanı yoktur. Her yerde vardır ve yapılır. Siyaset konuşulmasın olası mı? Elbette ki değil. Dere yukarı akar mı? Akmaz! O halde konuşulmaya devam edilecek, bizde yolumuza devam edeceğiz, ver elini Yeniköy diyerek.
23.06.2012
Yazan İbrahim BALCI
Emirgan-Tokmakburnu arası boydan boya rıhtım. Denizden yüksekliği fazla değil. Denizin biraz yükselmesi ve dalgalı olması halinde deniz suları asfalta kadar ilerler ve gücünü yitirdiğinde yine denize çekilir. Burası doğal plajdır. Ne para ödemek vardır, ne destur deyip içeri girmek. Mayoyu kıçına geçiren postu serer yere; yatar, güneşlenir, kalkar yüzer, yine aynı yere sere serpe uzanır! Burası halk plajı, halkın plajı, fakirin plajıdır! Meteliğe kurşun atanlar bu plajı mesken edinirler yaz boyu! Gençler değişik mayolarla dalarlar denize, yaşlılar güneşin altına ızgara olmaya çalışırlar. Malum ya; güneş eklem ağrıları, romatizma ağrıları gibi pek çok derde devadır! Güneş biraz da doktor demektir.
Tokmakburnu Caddesinin sol tarafı yalı ve villa dolu… Buralarda sıradan vatandaş barınamaz. Yani bal-kaymak meselesi! Ülkenin balını-kaymağını yiyenler Boğaziçi’nin bu güzel ve şirin yerinde iyot kokusunu doya doya teneffüs ederler… Bu seyirden, halktan olanlara da pay var! Onlar da durup bolca seyretsinler etrafı, yetmez mi? Artar bile!
Tokmakburnu’na neden Tokmakburnu demişler merak ettikse de öğrenemedik. Öğrenmekte ısrar etsek çok yoğun bir çalışma içine girmemiş gerekir. Buna da gerek yok. Çünkü verilen her isim çuk oturmuştur. Biz işimize bakalım! Doğru işimize bakalım da bu da iş değil mi? En azından bir fikir yürütelim bakalım nereye varırız. Çok düşündüm şöyle bir senaryo yazdım: Sahilde oturup denizi seyreden ehlikeyif, güçlü, kuvvetli ve kabadayı ruhlu bir adam kaptığı gibi tokmağı, yoluna taş koyduğuna inandığı, yanı başındaki adamın suratına indirip burnunu kırdığı için mi bu ismi almış? Neden olmasın? Eğer böyle ise çuk oturdu demektir! O zaman Tokmakburnu ismini koyana helal olsun!
Tokmakburnu biraz da seyir alanı; arabasını burada park edenler, eğer termosla çayını getirmişse birkaç saatini rahatlıkla geçirebilir.
Tokmakburnu’nda eski bir Şirket-i Hayriye yani Şehir Hatları yolcu gemisi bağlı duruyor. İsmi Halas! Numarası 71. Yıllarca hizmet gören gemi özele satılarak elden çıkarılmış, sonra da biraz yenilik yapılarak tenezzüh gemisi olarak kullanılmaya başlanmış. Gemi demirli, kıçından karaya palamarla bağlı, süs gibi duruyor. Varsın dursun yerinde. İhtiyacı olan biner-gezer, biz yolumuza devam edelim.
İstinye koyuna girişte sol taraf tersaneydi. Bu alan Osmanlılar döneminde Kaptan-ı Derya Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın isteği üzerine tersane ve kalafat yeri olarak kullanılmışsa da devam etmemiş, bilahare Zaptiye Müşiri Deli Fuat Paşa’nın buradaki arazisi üzerine tersane yapılması izni alınmıştır. Ne var ki yapımına başlanan tersane 1912 yılında hizmete girebilmiştir. Tersanenin üç havuzu vardı. Az değil, hayli yeterli. Unutmayalım yüzme havuzu değil, gemi havuzu! Uzun yıllar Türk denizciliğine hizmet veren bu tersanede binlerce işçi çalıştı, binlerce gemi bakım - onarım gördü, onlarca yeni gemi inşa edildi ve nihayet İstinye’nin turizm alanı ilan edilmesi üzerine 1991 yılında kaldırılarak Tuzla’ya götürüldü.
Kaldırılan tersanenin bulunduğu alanda görkemli bir tarihi eser bina var. Zaptiye Nazırı (Deli) Fuat Paşa’nın yalısı! 19. yy. ikinci yarısında yapılmış. İlk sahibi Billuri Mehmet Efendi, sonrakiler sırasıyla İran Sefiri Muhsin Han, Hicaz Şurayı Devlet Azalarından Şerif Hüseyin. Son sahibi Deli Fuat Paşa! Neden koca Müşire “Deli” demişler aklım ermedi. Bu nedenle şöyle biraz araştırayım dedim ve doğru olanı bulmakta gecikmedim. Başarılı bir asker ve yetenekli bir devlet adamı olduğu, aynı zamanda bildiklerini ve düşüncelerini çekinmeden ve dürüst olarak söylediği için kendisine “Deli” lakabı takılmış. Fena değil, kusursa bu kadarı kadı kızında da olur! Demek ki delilikte iyi bir şey! Deli Paşanın yalısını sual edecek olursak 1999 yılında Karadeniz Ekonomik İşbirliği D8 Uluslararası Sekreteryası, Dışişleri Bakanlığının Türkiye Temsilciliğinin kullanımına verildi.
Tersanenin bulunduğu olan değişik amaçlı olarak kullanılıyor. Bir bölümü yazları eğlence ve kültür faaliyetleri, bir kısmı sürat teknesi yarışmaları için kullanılıyor. İstanbul Boğazı’nın trafik merkezi de burada. Rahmetli Amiral Güven Erkaya Boğaz Trafiğini düzenleme görevini üstlendiğinde hiç kimse bu denli büyük başarı sağlayacağını aklına bile getirmiyordu. Ama rahmetli Güven Erkaya öylesine büyük başarı gösterdi ki Boğaziçi’nde gemilerin neden olduğu deniz kazalarında yüzde doksan bir azalma oldu. Ruhu şad olsun. İyi ki vefat etmiş, yoksa Ergenekon ya da Balyoz davasından içeri girmesi işten bile değildi.
İstinye koyu bilinenden beri denizciler için barınaktır, sığınaktır. Yıllarca gemiler koya sığındı, gün bekledi, vakit doldurdu. Koy hakkında, güçlü tanrıca Athena’nın güçlü ve güvenli limanı olarak tarihe kayıt düşülmüştür. Evliya Çelebiye göre bin gemi alacak kadar büyük bir limandır. Koy rüzgârdan emindir. Aslında koyun değil bin gemi bin sandal alacak kapasitede olup olmadığı tartışılır.
İstinye koyunun kıyı şeridinde sandalcılar, kayıkçılar, alamanacılar balıkçı olarak mesleklerini icra ettiler yıllarca. Zaman zaman dalyan kuruldu, balık avlandı. Yakın zamana kadar kıyı şeridinde zenginlerin tabutu olan yatlar sıralanıyordu. Marina olmadığı için masrafsızdı. Demir at, kıyıya palamar bağla, aylarca kal, sonra çek git. Devir değişti efendim, devir değişti. Herkes bir şeyler vermeli denildi ve özelleştirme midir ne merettir bilemem, İstinye koyu da bir marinacıya kiralandı. Hadi beyler yatlar dışarı derken, yüzlerce yıldır koyda bulunan balıkçı (oltacı, küçük ağ balıkçıları) esnafı yirmiş beş otuz kişiye de başınızın çaresine bakın denilerek yol gösterildi. Balık avlayıcılar, dernekleşememenin acısını çok pahalıya ödedi böylece. Çok geçmeden koyun en dip kısmında ve ana caddenin hemen yanındaki rıhtım kenarında bulunan balıkçı dükkânları da çıkın-gidin isteğine uymayınca İstanbul Büyük Şehir Belediyesinin dozerleri ile yerle bir edildi. Tabii ki feryat, figan boşuna! Acaba bu yıkımı Sarıyer Belediyesi yapsaydı neler olur, neler söylenmezdi! Hala anlamadılar fakire fukaraya yaşam hakkı yok! Onlar dilenecek, el avuç açacak, muhtaç olacak! Yapan AKP iktidarının belediyesi olunca herkes sus-pus… Korku dağları bekliyor… Ohhhh iyi oldu diyecek halimiz yok! Ne ekerseniz onu biçerseniz de demiyor, işime devam ediyorum.
İstinye koyunda sular durgun, adeta göl gibidir. Koy kıvrım kıvrım, geyik boynuzu gibi kıyıdan açığa, açıktan kıyıyı uzar gider. Koy üst kısımdan deniz suyu, batı tarafından ise pis dere suyu ile beslenir. Zamanla gürül gürül akan dere artık yok sayılır. Dere var da dereyi gören yok! Varsa da kıyısından köşesinden! Derenin üzeri kapatılarak cadde kazanıldı. İyi, iyi hem de çok iyi oldu. Peki, suyu ne oldu? Bilen yok! Varda üzerinde duran yok. Bütün yamaçlar imara açılıp, kaçak inşaatlarda da patlama olunca dereyi besleyen pınarlar, derecikler yok oldu gitti. Derede suyunu kaybetti. Her şeye rağmen su akışı var ama su denirse!
İstinye sakin bir yer. Havası ılıman, antik çağdan günümüze kadar bu konumunu devam ettirmiş. Rivayete göre Bizanslar döneminde bir münzevi olan Daniel otuz üç yıl bir sütün üzerinde oturmuş ve yaz kış gelen ziyaretçilere bıkmadan usanmadan vaaz ederek sütun üzerinde kalmaya devam etmiş! Daniel tarihin derinliklerinde kaldı ama sözü dinlenen çok insan hayat sürdü İstinye’de. Osman Ağa haklı bir nam bıraktı. İstinye-Yeniköy Osman Ağa’dan soruldu. Konuşması sakin ama tok, sabırlı ve çok da hoşgörülü, damarına basıldığında sert mi sert bir yaman İstinyeli idi. Çocukları Hacı Ali, Şerif, Nuri, Mazlum, Orhan ve Yılmaz! Babalarının yolunu takip ettilerse de Hacı Ali bir başka iz bıraktı ağalıktan yana. Vazgeçilemeyecek bir diğer isim İslâm İslâmoğlu idi. Ağırbaşlı, vakur, az konuşan ama iyi konuşan, istediğini yaptıran bir başka Ağa idi. İslâm İslâmoğlu CHP’ li kardeşi Mehmet DP’ liydi. Ama yan yana geldiklerinden particilikten söz etmediklerinden sorun yaşanmadı. Diğer kardeş Hasan at arabası ile sebze satmaktan taşocağı işletmeciliğine uzanmak başarısını gösterdi. Bir diğer oturaklı adam Osman Kabil’di. Kabil’lerde geniş aile. Ağa unvanı DP li olan Osman Kabil çok yakıştığından partisi içinde de sözüne pek karşı gelinmezdi. Kardeşleri Ali (Aliko), İlyas ve Mehmet de yabana atılamaz. Aliko gayrimenkul istiflerken muhtarlıkta yapan İlyas, Kavel grevlerinde en önde gidenlerdendi. İstinye’de ağalar bolluğu vardı denilse yeridir. Güner ailesinden Sabri, Memiş, İlyas, Mehmet; Akıncılardan Ömer, Şaban ve Halil! Akıncılardan ağalık karizmasi ve bobstil giyimi ile hanımların canını yakan Ömer Akıncıya yakışırdı. Biz yazıyoruz ama anlatanlar başkası! Sinirlioğlu ailesinden Kahveci Ömer, Turgut; Satırlardan Mehmet ve Şaban; Arnavutlardan Vami İstinye’nin unutulmazlarından. Osman Ağa, İslam Ağa, Osman Ağa ve diğerleri bir konuşurlar ama pir konuşurlardı. Dinlemeyen beri gelsin, kesin suçlu kabul edilirlerdi. Ne demek dinlememek? Elbette ki saygı da kusur olmazdı. O zaman yırtık, lime lime kot pantolonu, vücudunun bütün hatlarını ortaya döken buluz ve thişort ile kimse büyüklerinin yanında durak yapamazdı. Ağalık açık arttırmaya çıksa Osman Ağa’nın torunlarından Hamdi Akdağ ile Mehmet Akdağ yarışsa da ikisine de bu unvan yakışır. İkisi de işlerini dört dörtlük yürütüyor. İslâmoğlu ailesinden Enver İslâmoğlu işi götürür herhalde. Güner’lerden İmdat bir adım önde gibi! Akıncı’lardan Muammer Akıncı ağalığı kapmış zaten, söze gerek yok! Sinirlioğlu tayfasından Turgut başı çekerse de, Tuncay sosyal anlamda başı çeken bir İstinyeli militan! Satır’lardan değerlendirme yapamadımsa da Arnavut Vami taifesi küllüm olmuş, ne arsa kalmış ellerinde ne arazi ama İstinye’den kopmamışlar. Bu bir büyük onur!
İstinye’nin iç kısımlarına doğru ilerledikçe tipik İstanbul’un eski mahallerinden örnekler karşılar sizi. Hele derenin sol tarafı ve üst yamaçlar modern site ve villalarla kaplı. Büyük işyerlerinin olduğu orta kısımlarda daha önceleri Türkay, Beldesan, Kavel Kablo, Terme Teknik gibi fabrikalar vardı. Onlar kalktı ama bu kez ticaret merkezleri açıldı. Üst kısımlar Taşocakları mevkii… Ne ocak kaldı ne de bucak! Nerede ise bölgenin tamamı inşaata açıldı, kısa bir süre sonra villa ve daire satışları başlar! ABD İstanbul Elçilik Binası burada! Muhkem mi muhkem bir bina! Ama yine de anarşist saldırılara dur denilemedi ve Türk polisleri katledildi. Yazık, hem de çok yazık!
İstinye’nin üst kısımlarında taşocakları ve verimli tarlalar vardı. Osman Ağalar (Akdağ), İslamoğlu, Kabil’ler önemli taşocağı işletmecileriydi. Aynı işi devam ettiriyorlarsa da bu kez İstinye’de değil, İstinye dışında devam ettiriyorlar. Malum ya ata mesleği kolay terk edilemiyor!
İstinye’nin üst kısımları tarla demiştik. Hem de çok verimli tarlalara sahipti. Hele çilek tarlaları! Bu tarlalardan Osmanlı Çileği; sele sele, sepet sepet taşınırdı meyve haline! Sarıdan açık kırmızıya çalan benekli görünüşü ile Osmanlı Çileği o müthiş albeni yaratan kokusu ile kapış kapış edilirdi. Söyleyen iyi söylemiş “Rahat etmek istersen salona üç beş Osmanlı çileği koy yeter. Kokusu ile kendine gelirsin”. Osmanlı çileğini bilirim, toplanırken gördüm, yerinde yedim, satanlardan aldım. Peki! Var mı şimdi? Ne gezer! Belki kıyıda köşe numunelik bulunur. Toplanıp satılıyor mu? Görmedik, nesli tükendi, ismi kaldı hafızalarda! Çilekçilik deyip geçmemek lâzım Osman Ağalar, Akıncılar, Satırlar, Arnavut Vami’ler hep çilekçilikle güçlendiler.
İstinye tersanesi durağı karşısında ve caddenin alt kısmında Şükran Ülgezer Meslek Lisesi öğrencileri ile cıvıl cıvıl! Okulun hemen yanında ve bahçe içinde İbrahim Efendi Köşkü var. Görkemini koruyor ama “Bana el atın, yardım edin, onarım” diye de bağırıyor.
İstinye tarihi eser bakımından hayli zengin. Tek tek saymaya gerek var mı? Zannetmiyorum. Meraklı olanlar gezer, dolaşır bulur! Bu yola biz başvurursak gezimizi bitirmemiz zor olur. Hiç mi bahsetmeyeceğiz? Bahsetmeyeceğiz ama Hamamı da asla pas geçmeyeceğiz. Zira İstinye’nin en eski tarihi eseridir. 1460 da Gazi Semiz Ali Paşa tarafından yaptırılmış ve vakfedilmiştir. Bu hamama yanındaki cami nedeniyle Neslişah Sultan hamamı da denilir. Hamamın özelliği, bilhassa dilencilerin bu hamamı tercih etmeleri nedeniyle hamama “Dilenciler Hamamı” denilmesidir. Buluş bizim değil, Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde yazan bu!
Ana cadde üzerinde İstinye Spor Kulübü Tesisi ve yanında muhtarlık! Muhtar Mehmet Hançer, sanki muhtarlığın tapusunu aldı. Bilmem kaçıncı dönemdir yine seçildi. İstinye Spor Kulübü Başkanı Saffet Akkoyun yıllarca kulübe maddi ve manevi hizmet verdikten sonra Sarıyer Spor Kulübüne önce yönetici sonra da Başkan seçildi! İş hayatındaki başarısını spora da taşıdı. Duyumlar doğru ise biraz bildiğini okuyan ama azimli, inatçı ve başarıya aç bir insan. Bir de gece sefaları! Eeee o kadar da olsun ne çıkar!
İstinye çarşı içi! Küçük parkın kenarında meydan çeşmesi! Çeşmeye laf yok. Suyu var, bakımlı ve tarihi bir çeşme! Adı Ahmet Şemsettin Efendi Çeşmesi (1767). Çeşmenin yanındaki park tam bir sohbet yeri! Kullanımı İstinye S. K. nünmüş, iyi bir uygulama, kulüplerinde desteğe ihtiyacı var. Park küçük ama hayli işlek! Uğrayıp bir çay içeyim diyen saatlerce otur kalkamaz! Çünkü bu park da sorunların çözümlendiği yerlerdendir.
İstinye Koyunun müsait olması nedeniyle deniz itfaiyesi burada idi. Uzun yıllar başarı ile görev yaptı. 1970’li yıllarda kaldırıldı. Çünkü teknolojik gelişmeler bunu gerektirdi. Kara itfaiyesi yine yerli yerinde, görevine devam ediyor. İtfaiyenin yanında İstanbul B.Ş.B. sinin sosyal tesisi var. Hemen burada stop diyerek durak yapıyor ve yemeğe oturuyoruz. Her taraf tertemiz, hizmet iyi, yemekler nefis. İki kişi bir güzel karnımızı doyuruyoruz. Para vereceğiz hesap istedik “Ödendi” dediler. “Kim?” diye sual ettik, yanıt alamadık! Demek ki bir tanıdık, bir dost varmış çevremizde. İyi de oldu, emekli adamız ayın sonuna doğru cüzdan çıkarmanın anlamını iyi biliriz! Dostumuz, ay sonunda cebimizde ne kadar para olur bunu düşünmüş ve gizlice “Hesap benden” demiş olmalı. Sevindik, iyi ki öyle yapmış! Unutmayalım İtfaiye kampüsü içindeki küçük cami çok sevecen, çok cici. Hocalarından Hafız-ı Kurra Selim Efendi ise sesiyle bir harika, okuduğu ezanı dinleyen “İyi ki Müslüman’ım diyor”.
Yanı başımızda İstinye Devlet Hastanesi! Temeli atıldığı yıllardan beri bilirim hastaneyi. Güç koşullar altında hizmet veriyor. Küçük hastane iken zamanla, hayırseverlerin gayretleri ile büyütüldü ve bugünkü hale geldi. Yine de yeterli değil. Bugüne kadar pek çok başhekim değiştirdi. Sarıyerli Op. Dr. Mehmet Bayraktar da iki yıl Başhekim olarak görev yaptı. Fakat devam edemedi. Zira görevden alınan Başhekim Cengiz Bey on ikinci kez görevine dönünce mesele kendiliğinden çözüldü ve Dr. Mehmet Bayraktar Sarıyer hastanesine geri döndü. İstinye Devlet Hastanesi denince ben hastane müdürlerinden Selçuk Kaynarkan’ı hatırlarım. Az çekmedi! Hastanenin daha iyi çalışır ve daha iyi hizmet yapar duruma gelmesi için çok mücadele verdi. Üstelik sporcu ve spor adamı! Voleybol oynadı, voleybol antrenörlüğü yaptı. Ne var ki kapıldı bir rüzgâra, ayrıldı ve iş değiştirdi. İnişler-çıkışlar! Bir dokunulursa bin söyleyecek durumda ama ezik değil. Vakur ve azimli Harun Yılmaz ile birliktelikleri iyi, devam ediyorlar.
Yürümeye devam ediyoruz. SSK. Hastanesi var sırada! Koca bina kaderine terk edilmiş vaziyette. Bomboş duruyor yıllardan beri! Yuhhh be! Yanda bin bir güçlükle hizmet veren bir sağlık kuruluşu var… Buna rağmen SSK binası bomboş, harabe olmak için terk edilmiş. Ayıptır, günahtır, yanlışlıktır, imansızlıktır, insafsızlıktır, halka ve Hak’ka hakarettir. Bu binayı kullanıma açmamak, boş tutmak! Ama dinleyen kim? Az ileride Sarıyer İmam Hatip Lisesi. Yüzlerce öğrenci ders görüyor ve mezun oluyor buradan. Çok merak ediyorum, mezun olanlardan imam-hatip ve müezzin olan var mı? Daha ileride Süreyya lokantası! Zamanında çok meşhurdu. Devam ediyor ama eski havasını devam ettirebiliyor mu? Bilemem! İstinye Koyu denince akla kürek sporu gelir. Koyun durgun suyunda kürek sporu antrenmanları yapılırdı. Fenerbahçe Spor Kulübü kürek şubesi burada idi. Buradan kürek milli takımına onlarca sporcu gönderildi, başarılara imza atıldı. Yirmi yıldan fazladır Fenerbahçe Spor Kulübünün kürek şubesi kaldırıldı. İstinye’nin simgelerinden biri Faik Bey Yalısı’dır. Yalının, mükemmel mimarisi göz alıcıdır. Sonraları Yalının ismi Pakize Hanım Yalısı olarak değişti. Kim değiştirdi ise her halde bir bildiği vardır! İstinye burun başında Türk edebiyatının büyük isimlerin Recaizade Mahmut Ekrem Bey’in denizle iç içe olan yalısı vardı. Hancıoğlu ailesine geçti bu Yalı.
İstinye’den çıkmadan bazı konulara da değinelim. İstinye’de ilk deniz hamamı yani plaj 1877 de açıldı. Halk “Ohh iyi oldu” dediyse de yaşlılar “Yuhh” demekten kendilerini geri alamadılar. Ne demek baldır bacak dolaşıp durmak ne demek nerede ise anadan uryan denize girmek? Kim ne derse desin devam etti yıllar boyu İstinye plajinda yüzülmeye.
İstinye’de ana cadde üzerinde ve rıhtıma yakın cafeler, çay bahçeleri var. Han Cafe ile Kaçkar Cafe tam dinlenilecek yerler. Orta yol ve sol siyaset buralarda yoğrulur durur! İstinye Vapur iskelesi ilerisinde Mustafa Birinci’nin çay bahçesi. Dini motif içeren siyaset ve sağ kulvarın siyasetçileri burada nefes tüketir, burada hamur yoğurur yarınlar için.
Siyaset sadece çay bahçelerinde mi var. Elbette ki hayır! Siyasetin yeri, mekânı ve zamanı yoktur. Her yerde vardır ve yapılır. Siyaset konuşulmasın olası mı? Elbette ki değil. Dere yukarı akar mı? Akmaz! O halde konuşulmaya devam edilecek, bizde yolumuza devam edeceğiz, ver elini Yeniköy diyerek.
23.06.2012
Yazan İbrahim BALCI
GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK! -3
Yol yürümekle biter. Bunu bildiğimiz için yürümeye devam ediyoruz. Boyacıköy’ü arkada bırakırken karşımıza küçük ve şık bir vapur iskelesi çıkar. Bu Emirgan Vapur iskelesidir ve tarihi iskele olan eskisinin yerine yapılmıştır. Fazla bir özelliği yok ilerlemeye devam ediyoruz. Cadde üzerinde görkemli yapılar ve Şerifler yalısı ile karşılaşırız. Şerifler yalısı yabana atılamaz çünkü 17. yy. dan kalma bir tarihi eserdir. Emirgana ismini veren Emirgüneoğlu Yusuf Paşa’nın divanhanesiydi. 18. yy. da Hazine-i Hümayün başyazıcısı Feyzizade Mehmet Bey tarafından müstakil yalıya dönüştürüldü. 19. yy da ise el değiştirdi ve Mekke Şerifi Abdulillah (Abdullah) Paşanın malı oldu. Bu nedenle “Şerifler Yalısı” ile anılır oldu. Malum ya yiğit lâkabı ile anılır, bu kurala da böylece uyulmuş oldu. 1971 yılında Sait Çiftçi isimli bir hayırsever tarafından satın alınarak Türk İslam Eserleri Müzesine tahsis edildi. Halen müze olarak kullanılıyor.
Şerifler yalısını geçer geçmez Emirgan merkeze, yani çarşı içine, aslında ve daha doğrusu Çınaraltına geliriz. Çınaraltı Emirgan ile özdeşleşmiş, tarihe “Çınaraltı sohbetleri” ile kayıt düşülen bir önemli açık toplantı mekânıdır.
Fazla şamata etmeden Çınaraltı için birkaç satır yazmak gerekir. Çınaraltı belki de Çınaraltı olalı beri bu kadar tahribat görmedi. Yahu nedendir bilinmez, Çınaraltı olarak bilenen alanı parça parça böldüler. Her işyerine beş on masalık bir alan kiraladılar. Bölüm aralarında çadır, naylon örtüler ve süs ağaççıkları konularak adeta “ diğer tarafa geçilmez” dediler!. Yahu böyle rezillik olur mu? Çınaraltı’nı bırakın eski haline! Her gelen istediği yere otursun, satışını yapan yine yapar.
Ya Allah deyip daldık öndeki bölüme, bir tanıdığa rastlamadık. İkinci bölüme girdik, yer aradık, boştu doluydu derken bir iki aşına yüz aradık ama nafile! Olanlar da oralı değil, vazgeçip arka tarafa yöneldik. Aradığım aşına yüzlerden bir teki dahi yok! Yavuz zırhlısını sahile yakın geçirten Alb. Mithat Adam elbette ki yok, öleli yarım asır olmuş! Anıları var. 1960 ihtilâli sonrasında muhtardı ve kapısına “Selamunaleyküm yok günaydın var” diye yazmıştı. Bu sözle de şöhreti yakalamıştı ama aleyhinde de hayli konuşan olmuştu. Musa Öztaş iyi bir dosttu, cebi de delik olmayanlardandı. Misafirlerini yüksünmeden ağırlar. Kimseye gönül koymazdı! Bu can dostu da öteki dünyaya uğurlayalı yıllar olmuş! Ömür denilen de ne kadar kısa! Biz aramaya devam edelim. Mesela Avni Baba, nerde be sadece muhtarlıkta izi kalmış! Ama ısrarla birkaç isim bulacak sohbet edeceğiz… Ha şu Muhtar Baki’yi bulalım en iyisi diye düşündüm sordum, son seçimi birkaç oyla kaybedince satıp savmış malını mülkünü terk etmiş canı gibi sevdiği Emirgan’ı. Aziz dostlarımı aramaya devam ediyorum. Emirgan S.K. nünü kurucu Bıdık Hüseyin… Can arkadaş, yüreği insan sevgisi ile dolu bir babayiğit! Rahatsızmış evden çıkmıyormuş birkaç günden beri. Selâm bıraktık, alır inşallah! Erhun’u gözüm aradı. Yılların sendikacısı ve CHP lisi… Günde birkaç saat çıkıyormuş bize rastlamadı… En iyisi Cevat! Şu Emirganlı ve Galatalı futbolcu Cevat! Onu buluruz diye düşündüm nafile o da Adapazar tarafına nakil etmiş! Yahu bizim Cafer Hergünsel’i arasak diye söylendim. Malûm ya edebiyatçıdır, şairdir, yazarçizer dedik sorduk. Tanıyan var fakat gören yok. Çaresiz kaldık!
“En iyisi sohbeti biz yapalım” dedim Suat’a! Söyledik çayları ağız tadı ile içtik. Konuştuk sağdan soldan, yine de bir tanıdık yüzle karşılaşırız diye ama nafile. Çınaraltında ağaçlar aynı, meydan çeşmesi aynı ama düzenleme değişik. İnsanlar değişik. Tanıdık kalmamış! Takım elbiseli, gıravatlı, fötr şapkalı, rugan ayakkabılı bir Allahın kulu yok. Nerede ise yediden yetmişe herkes spor giyinmiş; ayakta kes, kıçta kot ve sırtta thişort! Cep telefonuna bağlı bir aygıt, ucu kulağında hem çay içiyor hem de müzik dinliyor. Kadınların, kızlarında erkeklerden ayrı gayrisi yok! Kısa etek, ya da çok dar kot, terlik gibi kâğıttan hafif ayakkabı, göğsü bağrı açığa çıkartan bir bluz ya da bir thişort, tepelerinde güneş gözlüğü… Masalarında çay ya da cola! Yahu milletin başka derdi yok! Herkes birbirine bakıyor, doğru dürüst sohbete hasret kalmış tarihi çınar altı. Nerede İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Yahya Kemal, Faruk Nafiz, Mehmet Rauf, Tevfik Fikret, Kerem Düzova, Adalet Ağaoğlu, Orhan Veli, İbrahim Akdoğan, Mahir İz, Recaizade Mahmut Ekrem! Ohoooo say say bitmez, devam eder durur. Şimdilerde hiç biri yok! Yenilerinde eskisi gibi albenileri yok! Yine de Çınaraltında her tür sohbetin yeri vardır. Bir grup şiirden, bir grup romandan bahsederken, beri yanda bir grup tarihin içine gömülür durur. Bir başka grup ise hükümet indirir, hükümet kurar! Çaylar ise peşi sıra gelir, boş bardaklar geri gider. Nasıl gece yarısı olur, nasıl gün doğmak üzeredir anlamazlar! Emirgan ve Çınaralı eski havasında değilse de bile o hava hala yaşatılmaya devam edildiği için ben de bu yaşamın bugüne aktarılmasına Kerim Düzova’nın şiirini yazarak katılmak isterim. Emirgan ve Çınaraltı hastası Kerem Düzova şöyle diyor:“Bir şeyde gözüm yok, kuru bir can kafi/Hoş-beş edecek ehl-i ihvan kâfi/İkbaline bel bağlamadım dünyanın/İstanbul içinde bir Emirgân kafi.”
Çınaraltı sohbetlerini pas geçip dolaşalım çarşı içinde. Belki yeni bir şeyler görürüz! Ama ne gezer. Beş on yılda o kadar çok şey değişti ki sormayın gitsin. Yakın zamanda Hamid-i Evvel Camii yangın geçirdi ve harap oldu. Hemen hayırseverler atağa geçti ve cami yenilendi. Hem de eskisinden bin kat daha güzel yapıldı. Yaptıran da Acıbadem Hastanelerinin sahiplerinden biri olan Mehmet Ali Aydınlar! Hani tek oğlu trafik kazasında ölen Mehmet Ali Aydınlar! Allah kimseye evlat acısı vermesin diyelim, sonra da ekleyelim; çok iyi bir iş yapmış, sağ olsun, var olsun! İmam olarak Şemsettin Efendi de camii gibi tarihi eser oldu! Yıllardır özveriyle görev yapıyor. Emirgan’a gitmişken Safaf sokağın başına gitmemek olmaz. Bu sokağın bitiminden biraz ilerden başlar merdiven sahile kadar iner. Tam tamamına 100 basamağı vardır bu merdivenin. Ne var ki doksan dokuz basamaklı merdiven olarak bilinir. Neden, niçin bir eksik? Sorduk, yanıt yok!
Emirgan’ın muvakkithane ve mektep sokaktan içerilere doğru gidildiğinde biraz olsun eski Emirgân havası yakalanabiliyor. Üst kısımlarda denize nazır binalar, geniş pencereler, balkonlar çiçeklerle bezeli! Temaşa müthiş, havası, suyu mükemmel… Alış veriş için düşünmeden yapamıyor insan! Sarıyer’in en pahalı yeri sayılır. Sanki Emirgan’da fakir, orta halli hiç kimse yok. Her şey ateş pahası, milletin cebine kuvvet! Allah kolaylık versin. Ama önemli olan o anı yaşamak ve yaşamaya alışmak. Alıştıktan sonra asgari ücretli de olsan o pahalı ortamda yaşarsın!
Çınaraltının yanında Sütiş! Eskiden çay bahçesiydi! Anormal müşteri toplaması ile dikkat çekiyor. Gündüz-gece günün her saatinde dolu! Adamlar işi iyi biliyorlar! İyi biliyorlar da vatandaşı düşünen yok! Özel arabalar öylesine sıralanıyorlar ki başka vasıtaların geçip gitmesi güçlükle sağlanabiliyor! Atlı Köşk Cadde üzerinde! At Heykeli Fransa’dan getirilmiş. Görkemli bir heykel! Köşk ise müştemilatı ile birlikte Sakıp Sabancı Müzesi olarak faaliyette.
Emirgan denince akla “Koru” gelir. Yani Emirgan Korusu. Her yıl Lale Bayramı burada yapılır. Lale Devrini yaşamak isteyenlerin buyur edecekleri yerdir Emirgan Korusu. Üç köşkü ile dikkat çeker: Pembe Köşk, Sarı Köşk ve Beyaz Köşk! Her biri tarihi eser!
Unutmadan kayıt düşmem gerekir Emirgan için. Çok eski bir yerleşim bölgesi değildir Emirgan! IV. Murat Revan Seferinde başarı sağlar. Revan Kalesi Kumandanı Emirgüneoğlu Tahmasb Kulu Han, kaleyi savaşmadan IV. Murat’a teslim edince, paşalıkla taltif edildi. İstanbul’a getirildi ve Emirgan’daki Nişancı Feridun Bey’e ait büyük bahçe kendisine tahsis edildi. Yöre hızla yerleşim bölgesine dönüştü ve Emirgüneoğlu ismine izafeten Semte Emirgan ismi verildi. Bu isim zaman zaman değiştirilmek istendi. Bir ara “Uluköy” denildi., bir zamanlar “Mirgün” ama ikisi de tutmadı ve Emirgan olarak kaldı.
Günbatımı mehtabı seyretmek lazım Çınaraltı’ndan. Tek başına otur, çayını yudumla, gözlerini ayırma mehtaptan. Ay, mehtap olarak tepene yükseldiğinde, çayını yenile ve çevrene bak tüm yüzler aşına gelecek, gençleştiğini hissedeceksin. Belki de bu nedenledir yaşlı tarihçiler, şairler, edipler sıkça Çınaraltı’na gelerek mehtap seyrederler.
Çınaraltı sevdalılarını düşünceleri ve seyirleri ile baş başa bırakıyor ve İstinye’ye gitmek için yola revan oluyoruz.
19.06.2012
Yazan İbrahim BALCI
Şerifler yalısını geçer geçmez Emirgan merkeze, yani çarşı içine, aslında ve daha doğrusu Çınaraltına geliriz. Çınaraltı Emirgan ile özdeşleşmiş, tarihe “Çınaraltı sohbetleri” ile kayıt düşülen bir önemli açık toplantı mekânıdır.
Fazla şamata etmeden Çınaraltı için birkaç satır yazmak gerekir. Çınaraltı belki de Çınaraltı olalı beri bu kadar tahribat görmedi. Yahu nedendir bilinmez, Çınaraltı olarak bilenen alanı parça parça böldüler. Her işyerine beş on masalık bir alan kiraladılar. Bölüm aralarında çadır, naylon örtüler ve süs ağaççıkları konularak adeta “ diğer tarafa geçilmez” dediler!. Yahu böyle rezillik olur mu? Çınaraltı’nı bırakın eski haline! Her gelen istediği yere otursun, satışını yapan yine yapar.
Ya Allah deyip daldık öndeki bölüme, bir tanıdığa rastlamadık. İkinci bölüme girdik, yer aradık, boştu doluydu derken bir iki aşına yüz aradık ama nafile! Olanlar da oralı değil, vazgeçip arka tarafa yöneldik. Aradığım aşına yüzlerden bir teki dahi yok! Yavuz zırhlısını sahile yakın geçirten Alb. Mithat Adam elbette ki yok, öleli yarım asır olmuş! Anıları var. 1960 ihtilâli sonrasında muhtardı ve kapısına “Selamunaleyküm yok günaydın var” diye yazmıştı. Bu sözle de şöhreti yakalamıştı ama aleyhinde de hayli konuşan olmuştu. Musa Öztaş iyi bir dosttu, cebi de delik olmayanlardandı. Misafirlerini yüksünmeden ağırlar. Kimseye gönül koymazdı! Bu can dostu da öteki dünyaya uğurlayalı yıllar olmuş! Ömür denilen de ne kadar kısa! Biz aramaya devam edelim. Mesela Avni Baba, nerde be sadece muhtarlıkta izi kalmış! Ama ısrarla birkaç isim bulacak sohbet edeceğiz… Ha şu Muhtar Baki’yi bulalım en iyisi diye düşündüm sordum, son seçimi birkaç oyla kaybedince satıp savmış malını mülkünü terk etmiş canı gibi sevdiği Emirgan’ı. Aziz dostlarımı aramaya devam ediyorum. Emirgan S.K. nünü kurucu Bıdık Hüseyin… Can arkadaş, yüreği insan sevgisi ile dolu bir babayiğit! Rahatsızmış evden çıkmıyormuş birkaç günden beri. Selâm bıraktık, alır inşallah! Erhun’u gözüm aradı. Yılların sendikacısı ve CHP lisi… Günde birkaç saat çıkıyormuş bize rastlamadı… En iyisi Cevat! Şu Emirganlı ve Galatalı futbolcu Cevat! Onu buluruz diye düşündüm nafile o da Adapazar tarafına nakil etmiş! Yahu bizim Cafer Hergünsel’i arasak diye söylendim. Malûm ya edebiyatçıdır, şairdir, yazarçizer dedik sorduk. Tanıyan var fakat gören yok. Çaresiz kaldık!
“En iyisi sohbeti biz yapalım” dedim Suat’a! Söyledik çayları ağız tadı ile içtik. Konuştuk sağdan soldan, yine de bir tanıdık yüzle karşılaşırız diye ama nafile. Çınaraltında ağaçlar aynı, meydan çeşmesi aynı ama düzenleme değişik. İnsanlar değişik. Tanıdık kalmamış! Takım elbiseli, gıravatlı, fötr şapkalı, rugan ayakkabılı bir Allahın kulu yok. Nerede ise yediden yetmişe herkes spor giyinmiş; ayakta kes, kıçta kot ve sırtta thişort! Cep telefonuna bağlı bir aygıt, ucu kulağında hem çay içiyor hem de müzik dinliyor. Kadınların, kızlarında erkeklerden ayrı gayrisi yok! Kısa etek, ya da çok dar kot, terlik gibi kâğıttan hafif ayakkabı, göğsü bağrı açığa çıkartan bir bluz ya da bir thişort, tepelerinde güneş gözlüğü… Masalarında çay ya da cola! Yahu milletin başka derdi yok! Herkes birbirine bakıyor, doğru dürüst sohbete hasret kalmış tarihi çınar altı. Nerede İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Yahya Kemal, Faruk Nafiz, Mehmet Rauf, Tevfik Fikret, Kerem Düzova, Adalet Ağaoğlu, Orhan Veli, İbrahim Akdoğan, Mahir İz, Recaizade Mahmut Ekrem! Ohoooo say say bitmez, devam eder durur. Şimdilerde hiç biri yok! Yenilerinde eskisi gibi albenileri yok! Yine de Çınaraltında her tür sohbetin yeri vardır. Bir grup şiirden, bir grup romandan bahsederken, beri yanda bir grup tarihin içine gömülür durur. Bir başka grup ise hükümet indirir, hükümet kurar! Çaylar ise peşi sıra gelir, boş bardaklar geri gider. Nasıl gece yarısı olur, nasıl gün doğmak üzeredir anlamazlar! Emirgan ve Çınaralı eski havasında değilse de bile o hava hala yaşatılmaya devam edildiği için ben de bu yaşamın bugüne aktarılmasına Kerim Düzova’nın şiirini yazarak katılmak isterim. Emirgan ve Çınaraltı hastası Kerem Düzova şöyle diyor:“Bir şeyde gözüm yok, kuru bir can kafi/Hoş-beş edecek ehl-i ihvan kâfi/İkbaline bel bağlamadım dünyanın/İstanbul içinde bir Emirgân kafi.”
Çınaraltı sohbetlerini pas geçip dolaşalım çarşı içinde. Belki yeni bir şeyler görürüz! Ama ne gezer. Beş on yılda o kadar çok şey değişti ki sormayın gitsin. Yakın zamanda Hamid-i Evvel Camii yangın geçirdi ve harap oldu. Hemen hayırseverler atağa geçti ve cami yenilendi. Hem de eskisinden bin kat daha güzel yapıldı. Yaptıran da Acıbadem Hastanelerinin sahiplerinden biri olan Mehmet Ali Aydınlar! Hani tek oğlu trafik kazasında ölen Mehmet Ali Aydınlar! Allah kimseye evlat acısı vermesin diyelim, sonra da ekleyelim; çok iyi bir iş yapmış, sağ olsun, var olsun! İmam olarak Şemsettin Efendi de camii gibi tarihi eser oldu! Yıllardır özveriyle görev yapıyor. Emirgan’a gitmişken Safaf sokağın başına gitmemek olmaz. Bu sokağın bitiminden biraz ilerden başlar merdiven sahile kadar iner. Tam tamamına 100 basamağı vardır bu merdivenin. Ne var ki doksan dokuz basamaklı merdiven olarak bilinir. Neden, niçin bir eksik? Sorduk, yanıt yok!
Emirgan’ın muvakkithane ve mektep sokaktan içerilere doğru gidildiğinde biraz olsun eski Emirgân havası yakalanabiliyor. Üst kısımlarda denize nazır binalar, geniş pencereler, balkonlar çiçeklerle bezeli! Temaşa müthiş, havası, suyu mükemmel… Alış veriş için düşünmeden yapamıyor insan! Sarıyer’in en pahalı yeri sayılır. Sanki Emirgan’da fakir, orta halli hiç kimse yok. Her şey ateş pahası, milletin cebine kuvvet! Allah kolaylık versin. Ama önemli olan o anı yaşamak ve yaşamaya alışmak. Alıştıktan sonra asgari ücretli de olsan o pahalı ortamda yaşarsın!
Çınaraltının yanında Sütiş! Eskiden çay bahçesiydi! Anormal müşteri toplaması ile dikkat çekiyor. Gündüz-gece günün her saatinde dolu! Adamlar işi iyi biliyorlar! İyi biliyorlar da vatandaşı düşünen yok! Özel arabalar öylesine sıralanıyorlar ki başka vasıtaların geçip gitmesi güçlükle sağlanabiliyor! Atlı Köşk Cadde üzerinde! At Heykeli Fransa’dan getirilmiş. Görkemli bir heykel! Köşk ise müştemilatı ile birlikte Sakıp Sabancı Müzesi olarak faaliyette.
Emirgan denince akla “Koru” gelir. Yani Emirgan Korusu. Her yıl Lale Bayramı burada yapılır. Lale Devrini yaşamak isteyenlerin buyur edecekleri yerdir Emirgan Korusu. Üç köşkü ile dikkat çeker: Pembe Köşk, Sarı Köşk ve Beyaz Köşk! Her biri tarihi eser!
Unutmadan kayıt düşmem gerekir Emirgan için. Çok eski bir yerleşim bölgesi değildir Emirgan! IV. Murat Revan Seferinde başarı sağlar. Revan Kalesi Kumandanı Emirgüneoğlu Tahmasb Kulu Han, kaleyi savaşmadan IV. Murat’a teslim edince, paşalıkla taltif edildi. İstanbul’a getirildi ve Emirgan’daki Nişancı Feridun Bey’e ait büyük bahçe kendisine tahsis edildi. Yöre hızla yerleşim bölgesine dönüştü ve Emirgüneoğlu ismine izafeten Semte Emirgan ismi verildi. Bu isim zaman zaman değiştirilmek istendi. Bir ara “Uluköy” denildi., bir zamanlar “Mirgün” ama ikisi de tutmadı ve Emirgan olarak kaldı.
Günbatımı mehtabı seyretmek lazım Çınaraltı’ndan. Tek başına otur, çayını yudumla, gözlerini ayırma mehtaptan. Ay, mehtap olarak tepene yükseldiğinde, çayını yenile ve çevrene bak tüm yüzler aşına gelecek, gençleştiğini hissedeceksin. Belki de bu nedenledir yaşlı tarihçiler, şairler, edipler sıkça Çınaraltı’na gelerek mehtap seyrederler.
Çınaraltı sevdalılarını düşünceleri ve seyirleri ile baş başa bırakıyor ve İstinye’ye gitmek için yola revan oluyoruz.
19.06.2012
Yazan İbrahim BALCI
GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK!-2
Rumelihisarı’ndan çıkmamız kolay olmadı. Öyle “Ha” demekle vazgeçilecek bir yer değil ki! Havası, suyu, afrası-tafrası; güzeli, yosması, zengini, süper zengini, tüccarı, bakkalı, askeri, öğretim görevlisi… Her ne ararsan bulursun R. Hisar’da! Böyle bir yerden çıkmak kolay mı? Elbette ki hayır! Ama zorunlu olarak yola düştük, terk edeceğiz.
R. Hisar’dan Baltalimanı’na doğru yürürken tatlı bir yokuş vardır. Hem etrafı seyret hem de yokuşu çık! Evleri, yalıları mükemmel.. Cadde kalabalık değil. Yamaçlarda renk renk çiçek açan erguvan ağaçları, katırtırnağı, hanımeli ve morsalkımlar… Bakımlı ağaçlar, hem yeşili seyreder hem de asfaltı çiğneyerek yürür bitirirsin yolu. Baltalimanı’na girerken iki büyük ve restaurant karşımıza çıkar. Yıllardan beri hizmet veriyorlar. Denize nazır, bırakın denize nazır olmasını denizle iç içe…
Baltalimanı’na ismini veren Baltaoğlu Süleyman Beyi, yani Osmanlıların Deniz Ordusu Kumandanını dua ile andıktan sonra “Amin” der geçeriz ama hatırlatmayı unutmayız. Baltaoğlu Süleyman Paşa, Padişah’ın emri, Şeyhülislam’in fetvası ile başı gövdesinden ayrılanlardandır! Konumuz değil geçelim.
Baltalimanı eski dönemlerde Boğaziçi’nin önemli mesirelerinden biriydi. Sahilden Levent çiftliğine kadar uzayan büyük bir mesire! Renga renk kır çiçekleri; çınar, dişbudak, söğüt, kavak gibi çeşitli gölge ağaçları, devasa dut ve ceviz ağaçları ile dolu bir mesire! Gürül gürül akan deresi, yüzülecek kadar temizdi. Sonraları Baltalimanı kabuk değiştirdi. Önce mesire ortadan kaldırıldı, gecekondulaşma başladı, daha sonra da blok apartmanlar ve sitelerle yeni bir yerleşim bölgesi meydana geldi.
Mesire içindeki futbol sahası yok oldu. Oysa bu sahada 1920’den 1965 li yıllara kadar ne maçlar oynandı. Yaşlı ağaçlar altında serinlemekte olası değil. Çünkü ağaç yok. Olanlar da Behçet Kemal Çağlar Lisesi bahçesinde. Halka değil, öğrencilere açık!
Her şeye rağmen Baltalimanı yine de sakin bir yer. Derenin denize aktığı noktanın sol yanında gazinolar… Cebi sağlam olanlar gidebilir.. Dinlenmek için park da var. Nedense bu parka bula bula bir ülke ismi buldular ve “Japon Parkı” deyip çıktılar. Park daha ziyade botanik bahçesi gibi… Gez, dolaş ve ayrıl!
Baltalimanı daha çok Hastanesi ile bilinir. Yani Baltalimanı denilince akla hastanesi gelir. Aslında hastane olarak kullanılan bina Saray’dır. Büyük Mustafa Reşit Paşa (1800-1858) tarafından inşa edilmiştir. Zengin zengini, fakir fakiri bulur ya! Mustafa Reşit Paşa’nın oğlunu da Padişah Abdülmecid’in kızı Fatma Sultan bulunca Saraya da Fatma Sultan Sarayı denildi. Sonraları saray Abdülmecid’in diğer kızı Mediha Sultan’a tahsis edildi. Mediha Sultan’ın kocası Ferit Paşa sadrazam olunca Saray devlet dairesi olarak kullanıldı. Osmanlı devleti tarihten silinince Saray bir süre boş kaldı, sonraları Balıkçılık Enstitüsü olarak kullanıldı ama bilahare Kemik ve Mafsal Veremi Hastanesi olarak hizmet vermeye başladı. Uzun yıllar Baltalimanı Kemik Veremi Hastanesi olarak kullanıldıktan sonra Sabancı Vakfı tarafından restore edildi ve Metin Sabancı Baltalimanı Kemik Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi adını aldı. Bu sağlık yuvası bugüne değin hastalara bakmakta ve şifa dağıtmaktadır. Yapanlardan, tahsis edenlerden, en iyi şekilde kullandıranlardan Allah razı olsun. Doktorların elleri dert görmesin. Her ne kadar hastalardan ömrü yetmeyenlerden ameliyat masasında kalanlar olduysa da, ölü gibi gelip sapasağlam taburcu olanların daha da çok olduğu kesin! Hastane bilgileri bunu doğrular, tartışmaya gerek yok!
Saray tek değil, az ilerisinde ve benzincinin deniz tarafında bir saray daha var. Bu Saray’ı Damat Ferit Paşa kullanmıştır. Buna “Paşa Dairesi” deniliyordu. Allah böyle paşaları devletin başına bela etmesin! Adı üstüne Damat Ferit Paşa! Ulusal mücadeleyi yok etmek için her türlü naneyi yemekten geri kalmayan bir milli şuur fukarası! Bu binada bir süre boş kaldıktan sonra önce hastaneye tahsis edildi sonra da İ.Ü. Kültür ve Eğitim Merkezi olarak hizmet vermeye başladı.
Baltalimanı yeni bir yerleşim bölgesi. Apartmanlar, evler, siteler ve iç kısımlarda gecekondular var demiştir. Buna paralel olarak insan sayısı artınca ihtiyaç da artıyor ve Baltalimanı yeni bir muhtarlık olarak bağımsızlığını kazanıyordu.
Baltalimanı deresi yine var! Az da olsa suyu da var! Ama irin gibi! Her ne kadar taaaa Sarıyer merkezden Baltalımanı’na kadar atık su pompalaması yapılarak pis su Baltalimanı’ndan denize boşaltılıyorsa da ortada bir yanılma var. Vatandaş Baltalimanı’ndan arıtma yapıldığını zannediyor. Öğrendiğimize göre böyle bir şey yok. Sadece katı atıklar ve çer-çöp toplanıyor sonra da pis su denize dökülüyor. Merak ettik sorduk “Arıtma var mı?” diye “Arıtma pahalı iş! Yok” dediler. Ben duyduklarımı yazıyorum. Okuyanlar istediğine inanıyor. İnanmazsa bir sual de kendisi açar ilgilisine!
Durgun akar Baltalimanı Deresi… Pis ve kokulu suyu ile mideleri alt üst eder, dereye yakın binalar pencere açamazlar… Dere kenarındaki Serhazin Süleyman Ağa Camii bahçesinde biraz oturup, dinlenmek keyiflenmeye, huzur bulmaya yeter! Hastane içinde ve deniz kenarındaki rıhtımda bir iki saatliğine vakit geçirebilmek çok hoş! Yeşillik, mavi deniz ve dev manolya ağacının gölgesi ve manolya çiçeğinin enfes kokusunu teneffüs etmek ömre bedeldir.
Baltalimanı biraz da Hakkı Bahar’dır. İlk akla gelendir Baltaliman’da bu isim. Henüz mahalle olmadan, gecekondulaşmanın yeni yeni başladığı dönemlerde Hakkı Bahar kapağı Baltalimanı’na attı, halen buradadır. Bilgi alınmak gerekirse ilk başvurulacak kaynaktır.
Baltalimanını terk ederken karşımıza Boyacıköy çıkar. Neden Boyacıköy diye sual ettiğimizde doğru hedefe varırız. Devrin Padişahı Kırkkilise’den (Kırklareli) boyacılıkla uğraşan kırk aileyi getirip burada iskân ettirdiği için almış bu ismi! Burası da zamanla yalılar, köşkler ve havasının güzelliği, denizinin temizliği ile ilgi gören bir yer oldu ve sayfiye yerlerinden biri olarak kabul edildi. Her ne kadar vapur iskelesi bir süre işlevini devam ettirdi ise de fazla direnemedi!
Boyacıköy sakin bir semt… Halkın büyük bölümü zengin iş sahipleri ve emeklilerden oluşur. Fazla işyeri yok, küçük esnafı parmakla sayılacak kadar az! Cadde üzerinde görkemli yalıları, iç kısımlarda konak ve köşkler… Sahildeki Özkan yalısı dillere destan yalılardan! İçteki havuzu görüp de aldanıp, kendini soğuk suya bırakanlar aldandıklarını, başka açıdan baktıkların anlayacaklardır! Doğru ya da yanlış, kesindir diyemiyorum, çünkü iddia sahibi ben değilim. Duydum, yazdım; ayrıca araştırmadım! Yanlışsa günahı söyleyenin boynuna deriz ve yürümeye devam ederiz.
15.06.2012
Yazan İbrahim BALCI
R. Hisar’dan Baltalimanı’na doğru yürürken tatlı bir yokuş vardır. Hem etrafı seyret hem de yokuşu çık! Evleri, yalıları mükemmel.. Cadde kalabalık değil. Yamaçlarda renk renk çiçek açan erguvan ağaçları, katırtırnağı, hanımeli ve morsalkımlar… Bakımlı ağaçlar, hem yeşili seyreder hem de asfaltı çiğneyerek yürür bitirirsin yolu. Baltalimanı’na girerken iki büyük ve restaurant karşımıza çıkar. Yıllardan beri hizmet veriyorlar. Denize nazır, bırakın denize nazır olmasını denizle iç içe…
Baltalimanı’na ismini veren Baltaoğlu Süleyman Beyi, yani Osmanlıların Deniz Ordusu Kumandanını dua ile andıktan sonra “Amin” der geçeriz ama hatırlatmayı unutmayız. Baltaoğlu Süleyman Paşa, Padişah’ın emri, Şeyhülislam’in fetvası ile başı gövdesinden ayrılanlardandır! Konumuz değil geçelim.
Baltalimanı eski dönemlerde Boğaziçi’nin önemli mesirelerinden biriydi. Sahilden Levent çiftliğine kadar uzayan büyük bir mesire! Renga renk kır çiçekleri; çınar, dişbudak, söğüt, kavak gibi çeşitli gölge ağaçları, devasa dut ve ceviz ağaçları ile dolu bir mesire! Gürül gürül akan deresi, yüzülecek kadar temizdi. Sonraları Baltalimanı kabuk değiştirdi. Önce mesire ortadan kaldırıldı, gecekondulaşma başladı, daha sonra da blok apartmanlar ve sitelerle yeni bir yerleşim bölgesi meydana geldi.
Mesire içindeki futbol sahası yok oldu. Oysa bu sahada 1920’den 1965 li yıllara kadar ne maçlar oynandı. Yaşlı ağaçlar altında serinlemekte olası değil. Çünkü ağaç yok. Olanlar da Behçet Kemal Çağlar Lisesi bahçesinde. Halka değil, öğrencilere açık!
Her şeye rağmen Baltalimanı yine de sakin bir yer. Derenin denize aktığı noktanın sol yanında gazinolar… Cebi sağlam olanlar gidebilir.. Dinlenmek için park da var. Nedense bu parka bula bula bir ülke ismi buldular ve “Japon Parkı” deyip çıktılar. Park daha ziyade botanik bahçesi gibi… Gez, dolaş ve ayrıl!
Baltalimanı daha çok Hastanesi ile bilinir. Yani Baltalimanı denilince akla hastanesi gelir. Aslında hastane olarak kullanılan bina Saray’dır. Büyük Mustafa Reşit Paşa (1800-1858) tarafından inşa edilmiştir. Zengin zengini, fakir fakiri bulur ya! Mustafa Reşit Paşa’nın oğlunu da Padişah Abdülmecid’in kızı Fatma Sultan bulunca Saraya da Fatma Sultan Sarayı denildi. Sonraları saray Abdülmecid’in diğer kızı Mediha Sultan’a tahsis edildi. Mediha Sultan’ın kocası Ferit Paşa sadrazam olunca Saray devlet dairesi olarak kullanıldı. Osmanlı devleti tarihten silinince Saray bir süre boş kaldı, sonraları Balıkçılık Enstitüsü olarak kullanıldı ama bilahare Kemik ve Mafsal Veremi Hastanesi olarak hizmet vermeye başladı. Uzun yıllar Baltalimanı Kemik Veremi Hastanesi olarak kullanıldıktan sonra Sabancı Vakfı tarafından restore edildi ve Metin Sabancı Baltalimanı Kemik Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi adını aldı. Bu sağlık yuvası bugüne değin hastalara bakmakta ve şifa dağıtmaktadır. Yapanlardan, tahsis edenlerden, en iyi şekilde kullandıranlardan Allah razı olsun. Doktorların elleri dert görmesin. Her ne kadar hastalardan ömrü yetmeyenlerden ameliyat masasında kalanlar olduysa da, ölü gibi gelip sapasağlam taburcu olanların daha da çok olduğu kesin! Hastane bilgileri bunu doğrular, tartışmaya gerek yok!
Saray tek değil, az ilerisinde ve benzincinin deniz tarafında bir saray daha var. Bu Saray’ı Damat Ferit Paşa kullanmıştır. Buna “Paşa Dairesi” deniliyordu. Allah böyle paşaları devletin başına bela etmesin! Adı üstüne Damat Ferit Paşa! Ulusal mücadeleyi yok etmek için her türlü naneyi yemekten geri kalmayan bir milli şuur fukarası! Bu binada bir süre boş kaldıktan sonra önce hastaneye tahsis edildi sonra da İ.Ü. Kültür ve Eğitim Merkezi olarak hizmet vermeye başladı.
Baltalimanı yeni bir yerleşim bölgesi. Apartmanlar, evler, siteler ve iç kısımlarda gecekondular var demiştir. Buna paralel olarak insan sayısı artınca ihtiyaç da artıyor ve Baltalimanı yeni bir muhtarlık olarak bağımsızlığını kazanıyordu.
Baltalimanı deresi yine var! Az da olsa suyu da var! Ama irin gibi! Her ne kadar taaaa Sarıyer merkezden Baltalımanı’na kadar atık su pompalaması yapılarak pis su Baltalimanı’ndan denize boşaltılıyorsa da ortada bir yanılma var. Vatandaş Baltalimanı’ndan arıtma yapıldığını zannediyor. Öğrendiğimize göre böyle bir şey yok. Sadece katı atıklar ve çer-çöp toplanıyor sonra da pis su denize dökülüyor. Merak ettik sorduk “Arıtma var mı?” diye “Arıtma pahalı iş! Yok” dediler. Ben duyduklarımı yazıyorum. Okuyanlar istediğine inanıyor. İnanmazsa bir sual de kendisi açar ilgilisine!
Durgun akar Baltalimanı Deresi… Pis ve kokulu suyu ile mideleri alt üst eder, dereye yakın binalar pencere açamazlar… Dere kenarındaki Serhazin Süleyman Ağa Camii bahçesinde biraz oturup, dinlenmek keyiflenmeye, huzur bulmaya yeter! Hastane içinde ve deniz kenarındaki rıhtımda bir iki saatliğine vakit geçirebilmek çok hoş! Yeşillik, mavi deniz ve dev manolya ağacının gölgesi ve manolya çiçeğinin enfes kokusunu teneffüs etmek ömre bedeldir.
Baltalimanı biraz da Hakkı Bahar’dır. İlk akla gelendir Baltaliman’da bu isim. Henüz mahalle olmadan, gecekondulaşmanın yeni yeni başladığı dönemlerde Hakkı Bahar kapağı Baltalimanı’na attı, halen buradadır. Bilgi alınmak gerekirse ilk başvurulacak kaynaktır.
Baltalimanını terk ederken karşımıza Boyacıköy çıkar. Neden Boyacıköy diye sual ettiğimizde doğru hedefe varırız. Devrin Padişahı Kırkkilise’den (Kırklareli) boyacılıkla uğraşan kırk aileyi getirip burada iskân ettirdiği için almış bu ismi! Burası da zamanla yalılar, köşkler ve havasının güzelliği, denizinin temizliği ile ilgi gören bir yer oldu ve sayfiye yerlerinden biri olarak kabul edildi. Her ne kadar vapur iskelesi bir süre işlevini devam ettirdi ise de fazla direnemedi!
Boyacıköy sakin bir semt… Halkın büyük bölümü zengin iş sahipleri ve emeklilerden oluşur. Fazla işyeri yok, küçük esnafı parmakla sayılacak kadar az! Cadde üzerinde görkemli yalıları, iç kısımlarda konak ve köşkler… Sahildeki Özkan yalısı dillere destan yalılardan! İçteki havuzu görüp de aldanıp, kendini soğuk suya bırakanlar aldandıklarını, başka açıdan baktıkların anlayacaklardır! Doğru ya da yanlış, kesindir diyemiyorum, çünkü iddia sahibi ben değilim. Duydum, yazdım; ayrıca araştırmadım! Yanlışsa günahı söyleyenin boynuna deriz ve yürümeye devam ederiz.
15.06.2012
Yazan İbrahim BALCI
GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK! -1
Evden çıkarken nereye gideceğimi, neler yapacağımı bilmiyordum. Kahvaltı, tıraş, giyinme ve “Hadi hanım eyvallah” deyip kapı dışarı adım atışımla başladı günlük yaşamım… Ev hayatı? Hele gündüz! Hiç sevmedim! Benim yaşam tarzım buydu… Sabah evden çıkar, zorunlu olmadıkça eve bir daha akşam saatlerinde dönerim. Yani demek isterim ki günün belirli ve hayli büyük bir bölümünü ev dışında geçiririm.
Şimdi ne yapacaktım? Evden iyi bir havada çıktım; bulutsuz, sıcak bir hava, uçsuz-bucaksız masmavi gökyüzü! Boş gözlerle etrafa bakıyorum, merdivenleri inerken dikkatli hareket ediyor, bir terslik olmasın düşüncesi ile temkinli yürüyordum… Elimi cebime attım, belki de sigara aradım! Neden olmasın? Aklıma gelebilir bir sigara tellendirmek! Oysa sigarayı bırakalı on yıl olmuştu… On yıl olmuştu olmasına da bir gün olsun aklımdan çıkmamıştı meret! Zaman zaman arkadaşlarımdan sigara istediğim olur! Verirler sigarayı, alır doyasıya koklar ve kendimi tatmin ederim. Bu ihtiyacı hissettiğim zamanlar ister istemez cebime dalardım,,, Yine öyle yaptım! Bir şeyle oyalanmalıydım. Otuz üçlü tespihimi elime aldım, biteviye tur attırdım tespih taneciklerine!
Daha ne yapacağıma karar vermemiştim. Günlük gazetemi alacak, sahildeki Sarıyer Spor kulübü kafeteryasına gidip, sabah çayımı içecek, gazetemi de gözden geçirecektim. Yine aynı istekler; Ahmet çay getir, Kenan gazeteyi ver, Neslihan su lütfen! Suat’ın kamışları, Tahsin’in alaylı takılması, Komiser İhsan’ın korumalığa soyunması, Şükrü’nün senaryolarını dinlemek ve saati geldiğinde namaza gitmek! Her gün aynı şey, değişen bir şey olmuyor, tekdüze bir yaşam!
Amaçsız insan ne yapar? İnsansız sandalın deniz üzerinde yalpaladığı gibi yalpalar durur. Bunu yapmayacaktım, kararlıydım. Kendime yeni bir uğraş bulacaktım. Öyle bir uğraş ki hem anılarımı tazeleyecek hem de dolaşıp duracaktım Sarıyer’de!
Ev ev, sokak sokak Sarıyer! Bayırı, çayırı, yolu sokağı ile Sarıyer! Balıkçısı, börekçisi, muhallebicisi ile Sarıyer! Kaleleri, kuleleri, limanları ile Sarıyer! Gemisi, balıkçı teknesi, alamanası, botu ve sandalları ile Sarıyer! Erguvanı, hanımelisi ve morsalkımı ile Sarıyer! Ahududu, Osmanlı Çileği ve çeşitli zerzevatı ile Sarıyer! Konakları, Köşkleri, yalıları ve sahilhaneleri ile Sarıyer! Gazinoları, kıraathaneleri, çay bahçeleri ile Sarıyer! Elçilik binaları, koyları ile Sarıyer! İşte bu Sarıyer’i dolaşacak, Sarıyer’i yaşayacağım ve keşfedeceğim yeni baştan!
Sarıyer ile ilgili çok yazı yazmıştım. Sarıyer’i yeniden yaşamalı ve yeniden yazmalıydım. Örneğin Aşiyan Mezarlığında gezinmeli, orada gömülü olanlarla hatır sormalıydım!. Oradan Duatepe’ye çıkmalı şehitlerle dertleşmeli onlara dua etmeliydim. Sonra Rumelihisarı’nı yani kaleyi dolaşmalı, İstanbul’un fethini yaşamalıydım. Rumelihisar içinde dolaşmalı Keramettin Camiinde bir öğle vakti secde ettikten sonra Ali Pertek Camii ve Hamamı hakkında bilgi almalı, tarihi R. Hisar vapur iskelesinin durumunu görmeliydim. Sonra Baltalimanı, Emirgan, İstinye, Yeniköy’den Kısırkaya’ya kadar gidebileceğim bir rota çizmeliydim. Rotadan şaşmamalı, Sarıyer köylerine uğrayarak durak yapmalıydım.
İyi bir düşünce! Not defteri ile kelam elde artık yollara düşmeliydim! Ya Allah deyip tabana kuvvet Kumsal tarafına yollandım. Sarıyer’in Kumsal Meydanı bizim bildiğimiz bu ama ismi değiştirildi ve Hacı Ömer Meydanı yapıldı. İyi mi? Tartışılır ama hayırsever bir Hacı Efendi idi Hacı Ömer. Kumsal’da beklerken patlıcan renkli bir 25E otobüsü imdada yetişti. Ver elini Aşiyan! Kırk dakikada ulaştım Sarıyer’in batı yönündeki en uç noktasına!
Aşiyan Parkı! Parkın tam ortasında bir heykel, Orhan Veli Kanık heykeli! Heykel kaldırılmamış ama birkaç kez tahribata uğramıştı. Neden? Kimse bilmiyor nedenini. Martı heykelciğinin yok edilmesinin anlamı ne olmalı? Bilen varsa beri gelsin, anlatsın, öğrenelim, anlayalım! Orhan Veli Aşiyan parkında heykel olarak da olsa oturuyor ve Rumelihisar kalesine bakıp bir türkü tutturuyordu:
“Urumelihisarı’na oturmuşum, Oturmuşta bir türkü tutturmuşum.. İstanbul’un mermer taşları; Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları; Gözlerimden boşanır hicran yaşları; Edalı’m, Boynuna vebalim!
Heykel konuşur mu? Yazarlar konuşturur! Ne var ki? Neden konuşmasın ki? Orhan Veli yazmış, ben okumuş ve bu yazıda kayda geçmişim ne çıkar?
Rumelihisar kalesi deyip geçmemek gerekir. Biraz durmalı ve etrafa iyice bakarak tarih incelenmelidir. Dünya da belki de en kısa sürede inşa edilen kaledir R.Hisar kalesi. Sadece dört ayda inşa edildi. 1452 Nisanında başlamış inşaat ve Ağustos 1452 de tamamlanmıştır. İnşaatın tamamlanmasında 1800 usta, 2000 marangoz ve 7000 duvarcı çalışmış; Padişah Fatih Sultan Mehmet, Sadrazam Çandarlı Halil Paşa, Zaganos Paşa, Saruca Paşa sırtlarında taş taşıyarak kalenin bir an önce bitirilebilmesi için diğer çalışanları yüreklendirmişlerdir.
Rumelihisar kalesi şimdi müze.. Çok bakımlı, her yıl binlerce kişi tarafından geziliyor. İç müze kapalı olmadığı zaman daha anlam kazanıyor. Osmanlılar döneminde kullanılan giysi ve silahların teşhiri göz alacıydı doğrusu! Beni etkileyen ise günümüze kadar gelen dev kilerdi. Kiler derken depo değil! Un kileri… Kalın ağaçtan yapılmış yani Ahşap! Günümüze kadar bozulmadan gelmiş! Bazı kısımlarında güve yemişliği varsa da değerinden bir şey kaybetmiş sayılmaz. Kale deyip geçmemek gerekir. Her gün yüzlerce otomobil, minibüs ve otobüs dolusu ziyaretçi taşıyor buraya. Kaleye para makinesi olarak da bakılabilir.
Kaleden dışarı adım attığımızda çay bahçeleri sıralanır. Hepsi de canlı ve hareketli. Sahil de Şeytan Akıntısına kapılmadan Çakar’a bir selam çaktıktan sonra yürürsek vapur iskelesine kadar geliriz. Sahilde üç beş kayık! Yıllardan beri bu kıyıda ve vapur iskelesi yanında bekleyen balıkçılar. Geceleri rıhtım kenarında ve akasya ağacı altında mangal yakan Boğaziçi sevdalısı bir dost! Gecenin her saatinde en taze balığı burada yemek mümkündür. Bu mangal başında emeklisi de memuru da, hâkimi de, savcısı da subayı da! İşçisi de, patronu da, tiyatrocusu, sinema ve ses sanatçısı da altına tabure çekerek oturur, yudumlar rakısını iyot kokusu ile birlikte. Karşı tarafta dizi dizi lokantalar! Her biri evlere şenlik diyemiyoruz zira sahipleri uyanık. Görkemli çınar ağacını kumpasa almış ve kaybetmişler. Gövde mekân içinde, gerisi çatı üzerinden Allaha uzanır gibi! Görünen bu! Burası, eskiden küçük ama hayli şöhretli bir kahvehane idi. Artık buradan Ayı Kazım’ın, Şoför Hikmet Pekşen’in, Aydın Acar’ın, İbrahim Çovaç’ın ve eski muhtarlardan Kemal Sir’in, Can’ın sesi gelmiyor! Ya hepsi tarihin sayfaları arasına gömüldüler ya da kendilerine başka mekânlar buldular. Unutmayalım Boğaziçi’nin ilk şöhretli futbolcusu Balıkçı Tevfik’in dükkânının yerinde de yeller esiyor! Kendisi hak yolcusu olalı yıllar oldu! Bu dünyadan göçenlere Fatiha! Fatihamız boldur bizim üstelik ücrete tabi değildir!
Tarihi vapur iskelesi yüzyılı aşkın hizmet verdi Rumelihisarı’na. Ama zamanın siyasetçilerine yaranamadı bir türlü! Yeni teknoloji ve yeni vapurlar sökün edince önce yolcular kayboldu, sonra da İskele işlevini yitirdi. Artık, iskele yok! Var da yok! İskele içkili lokanta oldu. Cebi şişkin müşterilerini ağırlıyor. Hayli de iyi isim yapmış! Karşı tarafta keramettin Camii. Boğazın en havadar camilerinden biri! Alt katında sıra sıra dükkânlar. Tabii ki içki yasak, anlaşılan camiin geliri iyi! Yani işler keka!
Caddenin sol tarafında görkemli bir duvar çeşmesi var! Rakım Mehmet Paşa tarafından 1715 de babası eski defterdar Yoz İbrahim Efendi adına yaptırdığı görkemli çeşme! Merhumun babasına neden Yoz demişler pek anlamadık ama olsun, lâkap lâkaptır! Nihayet adına bir Çeşme yaptırıldı ya suyu olmasa da olur! İlerisinde Ali Pertek Camii ve yanı başında eski bir hamam! Hamam 1509 da yapılmış ve bir de isim konulmuş hamama “Hisarlıya Hisar Hamamı” diye! Duvar çeşmesini birkaç metre geçtikten sonra küçük bir köfteci dükkânı dikkat çeker. İki masalık yeri vardır ya da yoktur ama köftesi hayli şöhretli olunca işi de iyi, geçinip gidiyor Sarıyerli Yusuf ile oğlu! Burada kesinlikle durak yapmalı ve ağız tadı ile atıştırmalıydım. Ama nedense bunu yapamadım! Hayret değil mi?
Rumelihisarı’nın dik yokuşlarından yukarı çıkamıyoruz. Çıksak da fazla bir şey yazacak halimiz yok. Zira yerleşim bölgesi çok yeni ve adı: Hisarüstü! Bu yeni bir yerleşim bölgesi hayli atılım yaptı ve bir Belediye Başkanı çıkardı bünyesinden! Şükrü Genç Sarıyer Belediye Başkanı olarak işbaşında! Koltuk iyi, niyet iyi de çalışma tartışılır! Benim görüşüm değil, tespitim bu! Ben yanılmış olabilirim çünkü anket görevlisi değilim, duyduklarımı yazıyorum! İddia ederim başkanın adam kullanmakta üzerine yok! Şerbet dağıtımı bol mu bol ve harika! Şerbet dağıtımda aksaklık varsa bilemem! Benim bildiğim, görür görmezden gelir, bilir bilmezden gelir! Neden mi; bir kitabım var yayınlanacak iki yıldır sıra bekliyor. Tabii sıra gelecek de yeni başkan seçildikten sonra gelecek galiba! Nahhhh gelecek! Ben daha çok beklerim!
Rumelihisar sırtlarına dik yokuştan çıkamayız dedimse de bildiklerimizle gezinelim oralarda! Duatepe’de durup boğazı seyretmek ve Nafi Baba Dergâhı çevresinde şehit düşenlere dua okumak adettendir, biz de öyle yaparız. Nihayet okuduğumuz Fatiha’dır, âmin der göndeririz olur biter! Görkemli parktan boğazı da seyretmeyi ihmal etmez, serpuş müzesini de gezeriz! Ama ne gezme, fırsat verirler mi? Bir kaç zamandır yerinde yeller esiyor! Tekrar aşağıya iner sahil boyu Baltalimanı’na doğru adım atmaya başlarsak solda ki çay bahçesi her dem gündemde kalmayı bilen bir sevda bahçesidir. Burayı da geçersek karşımıza Perili Köşk çıkar. Bu görkemli bina 1913 de Yusuf Ziya Paşa tarafından inşa edilmiş ama nedense kimseye yar olmamıştır. Oysa örneği olmayan fevkalade güzel bir mimarisi vardır. Köşkte oturanlar huzur bulmamış. Bildiğimiz, öğrendiğimiz bu. Ancak burada bir paragraf açmak gerekir. Çünkü Muhtar Orhan Hancı bu evde yıllarca oturmuş olmasına rağmen kendisini ne cin çarpmış ve ne de periler tepesine çıkmış. Bu bina uzun bir zamandan beri büyük bir holdingin merkez binası! Binayı kullananlar Karun kadar zengin olunca ne peri kalmış meydan da ne de cin!
Caddenin sağ yani deniz. Peşi sıra yalılar yer alır bu rıhtım boyunda. Çapa’ların yalısı en renkli yaşamın sürdüğü yalıdır. Nezih Çapa’dan geri kalanları sayacak değiliz ama sosyetenin gülleri çapalardır desek yeridir. Daha ileri de Tophane Müşiri Zeki Paşa’nın görkemli yalısı yer alır. Kale gibi sağlam taş bir yalı. Dört katlı büyük bu yalıdan Türkiye’nin en önemli solcularının çıktığı söylenir. Beni pek ilgilendirmez, benimki sadece bir saptama! Bu yalı ile ikinci boğaz köprüsü kardeş gibidir. Adeta birbirlerini tamamlarlar.
Yazan İbrahim BALCI
Şimdi ne yapacaktım? Evden iyi bir havada çıktım; bulutsuz, sıcak bir hava, uçsuz-bucaksız masmavi gökyüzü! Boş gözlerle etrafa bakıyorum, merdivenleri inerken dikkatli hareket ediyor, bir terslik olmasın düşüncesi ile temkinli yürüyordum… Elimi cebime attım, belki de sigara aradım! Neden olmasın? Aklıma gelebilir bir sigara tellendirmek! Oysa sigarayı bırakalı on yıl olmuştu… On yıl olmuştu olmasına da bir gün olsun aklımdan çıkmamıştı meret! Zaman zaman arkadaşlarımdan sigara istediğim olur! Verirler sigarayı, alır doyasıya koklar ve kendimi tatmin ederim. Bu ihtiyacı hissettiğim zamanlar ister istemez cebime dalardım,,, Yine öyle yaptım! Bir şeyle oyalanmalıydım. Otuz üçlü tespihimi elime aldım, biteviye tur attırdım tespih taneciklerine!
Daha ne yapacağıma karar vermemiştim. Günlük gazetemi alacak, sahildeki Sarıyer Spor kulübü kafeteryasına gidip, sabah çayımı içecek, gazetemi de gözden geçirecektim. Yine aynı istekler; Ahmet çay getir, Kenan gazeteyi ver, Neslihan su lütfen! Suat’ın kamışları, Tahsin’in alaylı takılması, Komiser İhsan’ın korumalığa soyunması, Şükrü’nün senaryolarını dinlemek ve saati geldiğinde namaza gitmek! Her gün aynı şey, değişen bir şey olmuyor, tekdüze bir yaşam!
Amaçsız insan ne yapar? İnsansız sandalın deniz üzerinde yalpaladığı gibi yalpalar durur. Bunu yapmayacaktım, kararlıydım. Kendime yeni bir uğraş bulacaktım. Öyle bir uğraş ki hem anılarımı tazeleyecek hem de dolaşıp duracaktım Sarıyer’de!
Ev ev, sokak sokak Sarıyer! Bayırı, çayırı, yolu sokağı ile Sarıyer! Balıkçısı, börekçisi, muhallebicisi ile Sarıyer! Kaleleri, kuleleri, limanları ile Sarıyer! Gemisi, balıkçı teknesi, alamanası, botu ve sandalları ile Sarıyer! Erguvanı, hanımelisi ve morsalkımı ile Sarıyer! Ahududu, Osmanlı Çileği ve çeşitli zerzevatı ile Sarıyer! Konakları, Köşkleri, yalıları ve sahilhaneleri ile Sarıyer! Gazinoları, kıraathaneleri, çay bahçeleri ile Sarıyer! Elçilik binaları, koyları ile Sarıyer! İşte bu Sarıyer’i dolaşacak, Sarıyer’i yaşayacağım ve keşfedeceğim yeni baştan!
Sarıyer ile ilgili çok yazı yazmıştım. Sarıyer’i yeniden yaşamalı ve yeniden yazmalıydım. Örneğin Aşiyan Mezarlığında gezinmeli, orada gömülü olanlarla hatır sormalıydım!. Oradan Duatepe’ye çıkmalı şehitlerle dertleşmeli onlara dua etmeliydim. Sonra Rumelihisarı’nı yani kaleyi dolaşmalı, İstanbul’un fethini yaşamalıydım. Rumelihisar içinde dolaşmalı Keramettin Camiinde bir öğle vakti secde ettikten sonra Ali Pertek Camii ve Hamamı hakkında bilgi almalı, tarihi R. Hisar vapur iskelesinin durumunu görmeliydim. Sonra Baltalimanı, Emirgan, İstinye, Yeniköy’den Kısırkaya’ya kadar gidebileceğim bir rota çizmeliydim. Rotadan şaşmamalı, Sarıyer köylerine uğrayarak durak yapmalıydım.
İyi bir düşünce! Not defteri ile kelam elde artık yollara düşmeliydim! Ya Allah deyip tabana kuvvet Kumsal tarafına yollandım. Sarıyer’in Kumsal Meydanı bizim bildiğimiz bu ama ismi değiştirildi ve Hacı Ömer Meydanı yapıldı. İyi mi? Tartışılır ama hayırsever bir Hacı Efendi idi Hacı Ömer. Kumsal’da beklerken patlıcan renkli bir 25E otobüsü imdada yetişti. Ver elini Aşiyan! Kırk dakikada ulaştım Sarıyer’in batı yönündeki en uç noktasına!
Aşiyan Parkı! Parkın tam ortasında bir heykel, Orhan Veli Kanık heykeli! Heykel kaldırılmamış ama birkaç kez tahribata uğramıştı. Neden? Kimse bilmiyor nedenini. Martı heykelciğinin yok edilmesinin anlamı ne olmalı? Bilen varsa beri gelsin, anlatsın, öğrenelim, anlayalım! Orhan Veli Aşiyan parkında heykel olarak da olsa oturuyor ve Rumelihisar kalesine bakıp bir türkü tutturuyordu:
“Urumelihisarı’na oturmuşum, Oturmuşta bir türkü tutturmuşum.. İstanbul’un mermer taşları; Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları; Gözlerimden boşanır hicran yaşları; Edalı’m, Boynuna vebalim!
Heykel konuşur mu? Yazarlar konuşturur! Ne var ki? Neden konuşmasın ki? Orhan Veli yazmış, ben okumuş ve bu yazıda kayda geçmişim ne çıkar?
Rumelihisar kalesi deyip geçmemek gerekir. Biraz durmalı ve etrafa iyice bakarak tarih incelenmelidir. Dünya da belki de en kısa sürede inşa edilen kaledir R.Hisar kalesi. Sadece dört ayda inşa edildi. 1452 Nisanında başlamış inşaat ve Ağustos 1452 de tamamlanmıştır. İnşaatın tamamlanmasında 1800 usta, 2000 marangoz ve 7000 duvarcı çalışmış; Padişah Fatih Sultan Mehmet, Sadrazam Çandarlı Halil Paşa, Zaganos Paşa, Saruca Paşa sırtlarında taş taşıyarak kalenin bir an önce bitirilebilmesi için diğer çalışanları yüreklendirmişlerdir.
Rumelihisar kalesi şimdi müze.. Çok bakımlı, her yıl binlerce kişi tarafından geziliyor. İç müze kapalı olmadığı zaman daha anlam kazanıyor. Osmanlılar döneminde kullanılan giysi ve silahların teşhiri göz alacıydı doğrusu! Beni etkileyen ise günümüze kadar gelen dev kilerdi. Kiler derken depo değil! Un kileri… Kalın ağaçtan yapılmış yani Ahşap! Günümüze kadar bozulmadan gelmiş! Bazı kısımlarında güve yemişliği varsa da değerinden bir şey kaybetmiş sayılmaz. Kale deyip geçmemek gerekir. Her gün yüzlerce otomobil, minibüs ve otobüs dolusu ziyaretçi taşıyor buraya. Kaleye para makinesi olarak da bakılabilir.
Kaleden dışarı adım attığımızda çay bahçeleri sıralanır. Hepsi de canlı ve hareketli. Sahil de Şeytan Akıntısına kapılmadan Çakar’a bir selam çaktıktan sonra yürürsek vapur iskelesine kadar geliriz. Sahilde üç beş kayık! Yıllardan beri bu kıyıda ve vapur iskelesi yanında bekleyen balıkçılar. Geceleri rıhtım kenarında ve akasya ağacı altında mangal yakan Boğaziçi sevdalısı bir dost! Gecenin her saatinde en taze balığı burada yemek mümkündür. Bu mangal başında emeklisi de memuru da, hâkimi de, savcısı da subayı da! İşçisi de, patronu da, tiyatrocusu, sinema ve ses sanatçısı da altına tabure çekerek oturur, yudumlar rakısını iyot kokusu ile birlikte. Karşı tarafta dizi dizi lokantalar! Her biri evlere şenlik diyemiyoruz zira sahipleri uyanık. Görkemli çınar ağacını kumpasa almış ve kaybetmişler. Gövde mekân içinde, gerisi çatı üzerinden Allaha uzanır gibi! Görünen bu! Burası, eskiden küçük ama hayli şöhretli bir kahvehane idi. Artık buradan Ayı Kazım’ın, Şoför Hikmet Pekşen’in, Aydın Acar’ın, İbrahim Çovaç’ın ve eski muhtarlardan Kemal Sir’in, Can’ın sesi gelmiyor! Ya hepsi tarihin sayfaları arasına gömüldüler ya da kendilerine başka mekânlar buldular. Unutmayalım Boğaziçi’nin ilk şöhretli futbolcusu Balıkçı Tevfik’in dükkânının yerinde de yeller esiyor! Kendisi hak yolcusu olalı yıllar oldu! Bu dünyadan göçenlere Fatiha! Fatihamız boldur bizim üstelik ücrete tabi değildir!
Tarihi vapur iskelesi yüzyılı aşkın hizmet verdi Rumelihisarı’na. Ama zamanın siyasetçilerine yaranamadı bir türlü! Yeni teknoloji ve yeni vapurlar sökün edince önce yolcular kayboldu, sonra da İskele işlevini yitirdi. Artık, iskele yok! Var da yok! İskele içkili lokanta oldu. Cebi şişkin müşterilerini ağırlıyor. Hayli de iyi isim yapmış! Karşı tarafta keramettin Camii. Boğazın en havadar camilerinden biri! Alt katında sıra sıra dükkânlar. Tabii ki içki yasak, anlaşılan camiin geliri iyi! Yani işler keka!
Caddenin sol tarafında görkemli bir duvar çeşmesi var! Rakım Mehmet Paşa tarafından 1715 de babası eski defterdar Yoz İbrahim Efendi adına yaptırdığı görkemli çeşme! Merhumun babasına neden Yoz demişler pek anlamadık ama olsun, lâkap lâkaptır! Nihayet adına bir Çeşme yaptırıldı ya suyu olmasa da olur! İlerisinde Ali Pertek Camii ve yanı başında eski bir hamam! Hamam 1509 da yapılmış ve bir de isim konulmuş hamama “Hisarlıya Hisar Hamamı” diye! Duvar çeşmesini birkaç metre geçtikten sonra küçük bir köfteci dükkânı dikkat çeker. İki masalık yeri vardır ya da yoktur ama köftesi hayli şöhretli olunca işi de iyi, geçinip gidiyor Sarıyerli Yusuf ile oğlu! Burada kesinlikle durak yapmalı ve ağız tadı ile atıştırmalıydım. Ama nedense bunu yapamadım! Hayret değil mi?
Rumelihisarı’nın dik yokuşlarından yukarı çıkamıyoruz. Çıksak da fazla bir şey yazacak halimiz yok. Zira yerleşim bölgesi çok yeni ve adı: Hisarüstü! Bu yeni bir yerleşim bölgesi hayli atılım yaptı ve bir Belediye Başkanı çıkardı bünyesinden! Şükrü Genç Sarıyer Belediye Başkanı olarak işbaşında! Koltuk iyi, niyet iyi de çalışma tartışılır! Benim görüşüm değil, tespitim bu! Ben yanılmış olabilirim çünkü anket görevlisi değilim, duyduklarımı yazıyorum! İddia ederim başkanın adam kullanmakta üzerine yok! Şerbet dağıtımı bol mu bol ve harika! Şerbet dağıtımda aksaklık varsa bilemem! Benim bildiğim, görür görmezden gelir, bilir bilmezden gelir! Neden mi; bir kitabım var yayınlanacak iki yıldır sıra bekliyor. Tabii sıra gelecek de yeni başkan seçildikten sonra gelecek galiba! Nahhhh gelecek! Ben daha çok beklerim!
Rumelihisar sırtlarına dik yokuştan çıkamayız dedimse de bildiklerimizle gezinelim oralarda! Duatepe’de durup boğazı seyretmek ve Nafi Baba Dergâhı çevresinde şehit düşenlere dua okumak adettendir, biz de öyle yaparız. Nihayet okuduğumuz Fatiha’dır, âmin der göndeririz olur biter! Görkemli parktan boğazı da seyretmeyi ihmal etmez, serpuş müzesini de gezeriz! Ama ne gezme, fırsat verirler mi? Bir kaç zamandır yerinde yeller esiyor! Tekrar aşağıya iner sahil boyu Baltalimanı’na doğru adım atmaya başlarsak solda ki çay bahçesi her dem gündemde kalmayı bilen bir sevda bahçesidir. Burayı da geçersek karşımıza Perili Köşk çıkar. Bu görkemli bina 1913 de Yusuf Ziya Paşa tarafından inşa edilmiş ama nedense kimseye yar olmamıştır. Oysa örneği olmayan fevkalade güzel bir mimarisi vardır. Köşkte oturanlar huzur bulmamış. Bildiğimiz, öğrendiğimiz bu. Ancak burada bir paragraf açmak gerekir. Çünkü Muhtar Orhan Hancı bu evde yıllarca oturmuş olmasına rağmen kendisini ne cin çarpmış ve ne de periler tepesine çıkmış. Bu bina uzun bir zamandan beri büyük bir holdingin merkez binası! Binayı kullananlar Karun kadar zengin olunca ne peri kalmış meydan da ne de cin!
Caddenin sağ yani deniz. Peşi sıra yalılar yer alır bu rıhtım boyunda. Çapa’ların yalısı en renkli yaşamın sürdüğü yalıdır. Nezih Çapa’dan geri kalanları sayacak değiliz ama sosyetenin gülleri çapalardır desek yeridir. Daha ileri de Tophane Müşiri Zeki Paşa’nın görkemli yalısı yer alır. Kale gibi sağlam taş bir yalı. Dört katlı büyük bu yalıdan Türkiye’nin en önemli solcularının çıktığı söylenir. Beni pek ilgilendirmez, benimki sadece bir saptama! Bu yalı ile ikinci boğaz köprüsü kardeş gibidir. Adeta birbirlerini tamamlarlar.
Yazan İbrahim BALCI
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













