31 Mart 2008 Pazartesi

ÇETELER TEK TEK

Altıyüz yirmi iki yıl hükmetti dünyaya Osmanlı Devleti. Bir o kadar daha
devam edecekti! Bundan hiç kimsenin şüphesi yoktu. Haşmetlû ve dahi devletlû
Padişahlar ile azametli Sadrazamlar da böyle düşünüyorlardı!
Osmanlıdan yardım dileyen Fransa; ünyaya hâkim olma iddiasındaki sinsi
İngilizler; kendilerinden başkasını asla düşünmeyen Almanlar da aynı düşünce
iinde idiler.
Devletleri kurulduğundan beri savaş halinde olan; Hanların, kralların,
zaman zaman birbirine kazık attığı aynı coğrafyanın hâkimi Ruslar da böyle
düşünüyordu: Osmanlı Yaşar! Yaşar ama yaşatmamak lazım!
Hilafet sanki satın alınan veya zorla alınarak sahiplenilecek bir şeymiş gibi
Mısır'a kadar gidilerek savaşla alındı. Hilafeti alan Osmanlıyı Efendi kabul eden
İslam devletleri de aynı şeyi düşünüyorlardı.
Bu düşüncelerinde yanıldıklarını anlayamadılar. Düşüncelerinin gerçekleşmesi
için bütün bu devletler elbirliği ederek Osmanlı Devletini içten, dıştan ve dini de
kullanmak sureti ile sarmala alarak önce "Hasta Adam" yaptılar sonra finişe kalktılar!
Start verildiğinde Bresleu ve Goben zırhlıları Çanakkale boğazından içeri girmişti.
Alman hayranı Enver Paşa'nın yaptığı gizli anlaşma ile bu iki savaş gemisinin
askerlerine Osmanlı askeri üniformaları giydirilerek Karadeniz'e çıkmasına izin verildi.
Fırsat bu fırsat diyen gemi komutanı Amiral Souchon Rus limanlarını topa tutunca
Ruslarla savaş başladı. Ama esas savaş, gemilerin Çanakkale boğazından girmesi ile
başladı; İngiliz, Fransız, İtalyan ve daha birkaç irili ufaklı devletin katılımı ile
Çanakkale boğazına yüklendiler. Bunun adı Birinci Dünya Savaşı idi. Amaç "Hasta
adam"ı parçalayıp yutmaktı. Başaramadılar!
Her ne kadar Çanakkale'yi geçemedilerse de pek azametli devlet adamlarının imzaladıkları antlaşmalarla yenilgi kabul edildi. Ülkenin işgali başladı. İstanbul, Ege, Akdeniz, Karadeniz, Doğu, Güneydoğu düşmanlarca işgal edildi.
Daha "Arş yiğitler vatan imdadına" diye haykırılmamıştı. Ama; Ayşe'nin,
Fatma'nın, Gülsüm"ün, Yıldız'ın, Gülhatun'un yaşlı kocaları, yeni bıyıkları terlemiş çocukları; bilekleri güçlü kardeşleri "bir şeyler yapmalıyız" diye ayağa kalmıştı.
Yaptılar da; bir aşktır önüne durulamaz deyip kucaklaştılar ve silahlandılar ÇETE
oldular…
Direniş böyle başladı yedi düvele karşı! Demirci Mehmet Efe, Gökçen
Efe, Çerkez Etem, Topal Osman, Zoboğlu Fahri, İlyas Sami Bey, Cevat Atılhan,
Gökbayrak, Korsan Murat, Aziz Kaptan, Şahin Bey, Arnavut Yahya, Dayı
Mesut, Halit Molla, Gebeşoğlu Mehmet, Kocabaşoğlu Rıza Bey, Molla Rıfat,
Parti Pehlivan, Hafız Fuat Bey, İpsiz Recep Reis ve diğer yörelerdeki çeteleri ile
başladı büyük direniş!
Kuvayi Milliye çatısı altında toplanan çetelerle verilen şanlı direniş
süresince hazırlanan düzenli ordu ve Birinci İnönü, İkinci İnönü zaferleri;
Sakarya Meydan Muharebesi başarısı, Büyük Taarruzla beraber denize dökülen
düşman ve DİRİLEN HASTA ADAM!
Direnişçiler çete olarak grup grup ortaya çıktı. Birçoğu ipten kazıktan
kurtulmuş, bir kısmı asker kaçağı, bir kısmı ordudan emekli asker, bir kısmı aydın
kesimden yurtsever insanlar… Çetecileri de çete reisleri de hiçbir şey istemediler
"Namuslu yaşamak" tan başka! Yeter ki "Ülkemin haremi ismetine girilmesin"
dediler, girmek isteyenlere karşı göğüslerini siper ettiler. Şehit oldular, öldürdüler.
Sağ kalanlar avazı çıktığı kadar bağırdı:
"Bu işi madalya almak için yapmadık, namus için, vatan için yaptık" diye!
Savaş bitince "Bizim de işimiz bitti" diyerek köylerine, mahallelerine
çekildiler, ölüm için gün doldurdular, yaptıklarını hatırlamadan!
İpsiz Recep Reis Kandıra'da Fransız Gambotunu esir alırken, Yunan
cephesine mermi taşıyan yirmi vagonluk tren katarını zapt edip cephaneyi İnönü
cephesine ulaştırırken, Rize'deki kardeşi Emin'i ve annesinin huzur içinde olmasını
düşünüyordu şüphesiz! Ne var ki; İpsiz Recep'in kardeşi Emin'in torunu yürekli
yurtsever, Prof. Dr. Emin Gürses "ERGENEKON ÇETESİ" nedeni ile gözetim
altına alınıyordu! Yani, ülkeyi en iyi temsil edenlerden bir bilim adamı, çok bildiği,
bildiklerini öğrencilerine ve verdiği vergilerle maaşını ödeyen halkına öğrettiği için tutuklanıyordu!
Demek ki bu çete isminden de anlaşılacağı gibi Türkiye'den Ergenekon'a,
Tanrı Dağlarına kadar uzanıyordu. Öyle olmasaydı: değişik siyasi düşüncelere
sahip insanlar gecenin köründe apar topar gözetim altına alınır mıydı?
Çeteler bir bir çökertilmeye başlandı: İşte İlhan Selçuk Çetesi, Prof. Dr.
Kemal Alemdar Çetesi, Doğu Perincek Çetesi! Bu çeteleri daha pek çok çete takip
edecektir şüphesiz!!!
On beş yıl her cuma namazından sonra türban gösterisi yapanlar, AKP
iktidara geldikten sonra bir defa olsun cami önlerinde ve üniversite kapılarında
gösteri yapmadılar! Bunları yönlendiren, eyleme sürükleyen çeteler, ülkenin
huzurunu bozdukları için neden gözetim altına alınmazlar? Ülkenin huzurunu
bozan her toplumsal olayı yaratanlar çete olarak nitelendirildiğine göre; asgari
ücreti yükseltmeyenler; enflasyon yok diyenler; özelleştirme adı altında ülkeyi
yabancılara peşkeş çekenler ÇETE değil mi? Bunların üzerine neden gidilmez?
Lozan kazanımlarından bir kısmını geri vermeyi beraberinde getiren Vakıflar
Yasasının çıkarılmasına ne demeli!
Kaleler yıkılıyor, kaleler tek tek düşürülüyor; gözleri pembeden başka
renk görmeyen, midesini siyasilerin himmetine terk eden, dilleri koltuklarının
altın sıkışmış suskun çoğunluk siyasilerin elinde oyuncak olmuş, topaç gibi
çevrilip duruyorlar!
Çoğunluk azınlığı; oy yüzdesi anlamında baskı altına alıyor, demokrasi
ile ilgili olmayan yaptırımlar uyguluyor ve kural tanımaz bir şekilde yönetmeye
çalışıyorsa YANLIŞYAPIYOR DEMEKTİR.
Çoğunluk DOĞRU yapar veya HAKLIDIR anlayışı yanlıştır. Zira
Mustafa Kemal Ulusal kurtuluş mücadelesine başlarken asla çoğunluk değildi.
Azdı, bir avuçtu ama kazanan oldu! Çünkü aklını kullandı.
Çoğunluk azınlığa hükmeder, azınlığı en iyi şekilde yönetir kuralı doğru
olsaydı. Amerika'yı bir avuç Yahudi yönetmezdi. Üç beş milyon nüfuslu İsrail,
yüz milyondan fazla nüfusa sahip Araplara galip gelmezdi. Örnek çoğaltılabilir.
Türkiye'de ince eleyip sık dokunsa 20 veya 25 bin Yahudi var. Çoğunluk
haklı, çoğunluk becerikli, çoğunluk her şeyi çok iyi bilen olsaydı. Türkiye'nin en
büyük zenginleri listesinde bir tane bile Yahudi işadamı olmaması gerekirdi.
İncelemek gerekir; ülkemizde acaba kaç Yahudi vergi mükellefi zenginler
listesinde yer almış?
Bakalım günler daha nelere gebe! İktidar partisi kapatılmak isteniyor.
Lideri pervasızlığını devam ettirerek en ağır sözlerle önüne gelen çatıyor; diğer
sözcüleri de aynı yolu takip etmekten geri kalmıyor! Hiç akıllarına gelmiyor, bir
an durup "NELER OLUYOR" diye düşünmek! Muhalif kabul ettiklerini katmışlar
önlerine doludizgin gidiyorlar!
Ne diyelim: İyi gitmeler!!!


İbrahim BALCI
30.03.2008

29 Mart 2008 Cumartesi

RÜMELİ FENERİ BOMBALANDI!!!

Yazan: İbrahim Balcı
Dün gece beklenmedik bir olay meydana geldi ve Rus Donanması Rumeli Fener ile Anadolu Feneri'ni bombaladı!

5 muharebe gemisi, 2 kravazör, 10 muhrip ve 5 mayın tarama gemisinden oluşan Rus kuvvetlerine deniz uçakları da eşlik etti.

Rus donanmasının Boğaz açığında görünmesi üzerine köyü terk eden halk ormanlık alana kaçtığından can kaybı olmadı. Fakat pek çok ev ve dükkân tahrip olduğu için zarar gördü.

28 Mart 1915 günü saat 10.40 da boğaz ağzına kadar gelen Rus donanması her hangi bir ikaz da bulunmadan Rumelifeneri, Anadolu Feneri ve Elmastepe'yi bombaladı. Bir saat süre ile devam eden bombalama sonunda128 bomba atıldı. Bombalamadan sonra Amiral Eberhard deniz kuvvetlerini kutladı. Sükûn avdet ettikten sonra halk evlerine döndü (Bkz: Hedef Şehir İstanbul. Çanakkale Geçildi mi? Yazan: Mustafa Selçuk)

Birinci Dünya Savaşı bütün hızı ile devam ediyordu. Çanakkale de Türk Ordusu inanılmazı başarıyor itilaf devlerinin boğazı geçmesine izin vermiyordu. Düşmanı Çanakkale Boğazı'ndan içeri sokmayan Türk Ordusu, Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal'in yönetimi altında harikalar yaratırken, savaş masa başında kaybediliyordu. Böyle olunca da düşman orduları savaş yaparak geçemediği Çanakkale boğazından bu kez, etrafı seyrederek geçiyor ve İstanbul'u işgal ediyordu. Bu işgali diğer şehirlerin işgali izliyordu. Bu kadarla yetinilmiyor, "Hasta Adamın" öldürülmesi için çalışmalar devam ettiriliyor ve yerli işbirlikçilerin de gayretleri sonucu önce Mondros (1918) ve sonra da Sevr (1920) Antlaşması imzalanarak, ihtilaf devletleri tarafından ülkenin işgali gerçekleştiriliyordu.

Çanakkale'de yoğun çarpışmalar olurken, Ruslar da fırsatı elden kaçırmak istemiyor ve Karadeniz'deki donanması ile Türkiye karasularına giriyor ve sahil şeridindeki köy, kasaba ve şehirleri bombalıyordu.

Bombalamadan Rumelifeneri, Garipçe, Sarıyer, Beykoz, Anadolu Feneri, Rıva ve Şile gibi yerleşim yerleri nasibini alıyordu. Rus donanmasının Sarıyer ve Beykoz ilçesi sahillerini bombalamaları 1915 yılının aralık ayına kadar aralıklı olarak devam etti.

Günü yaşayalım derken, dünü unutmamamız için Rumelifeneri'nin bombalanma olayını yazdım. Bombalama olayı sekiz dokuz ay süre ile aralıklı olarak devam etti. Bu süre içinde neler olduğu konusunda bilgi aktarımını devam ettireceğim.

İbrahim BALCI
29.03.2009

15 Mart 2008 Cumartesi

HAYIRLI YARINLAR
TÜRKİYE!



Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kapatılması için Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dava açıldı.
Hiç kimse aaaaaaaaa nasıl olur demesin? Görünen köy kılavuz istemez!
Hiçbir siyası parti AKP kadar Cumhuriyet'in temel taşlarına dinamit koymak için uğraş vermedi!
Hiçbir iktidar AKP iktidarı kadar Cumhuriyeti, Atatürk ilke ve devrimlerini yok saymadı. Hiçbir iktidar AKP iktidarı kadar vatandaşlar arasında ayrım yapmadı.
Hiçbir iktidar Ülke içinde ve yurt dışında bu denli sorumsuzca borçlanmadı!
Hiçbir iktidar AKP iktidarı kadar AB nin her dediğini emir telakki edip yerine getirmedi!
Hiçbir iktidar AKP iktidarı gibi ABD nin emir kulu duruma düşmedi!
Hiçbir iktidar, ülkesinin değerlerini yabancılara peşkeş çekmedi!
Nasıl mı?
İşte böyle:
Hiçbir iktidar borsayı yabancı iştirakçilere bu kadar açmadı, hiçbir iktidar borsanın %70 lik payını yabancıların eline bırakmadı!
Hiçbir iktidar özelleştirme adı altında ülkeyi yabancılara peşkeş çekmedi!
Hiçbir iktidar sudan ucuz fiyatlarla ülkenin değerleri olan büyük kuruluşları satmadı!
Hiçbir iktidar ülke sınırları içinde toprak satışına "Evet" demedi!
Merak ettim de internet sitelerinde dolaştım bir süre meğer daha neler varmış?
Tam tamamına 123 büyük kuruluş özelleştirme adı altında satılmış, peşkeş çekilmiş!
Satışlar ya direkt olarak yabancı şirketlere satılmış veya büyük ortakları yabancı şirket olanlara!
İşte birkaç örnek:
SÜMERBANK İngilizlere satılmış. 24 Fabrika veya büyük işyeri/alanı elden çıkmış!
SEKA Yunanlılara satılmış ve 10 büyük fabrika veya işyeri/alanı elden çıkmış!
ŞEKER Fabrikaları İsrail'e satılmış ve tam 28 fabrika elden çıkmış!
TEKEL Fabrikaları İsrail'e satılmış ve 26 fabrika, işyeri/alanı elden çıkmış!
PETKİM Amerikalılara satılmış ve tam hayati önemi haiz 19 büyük fabrika/tesis/işyeri/iş alanı elden çıkarılmış!
TÜPRAŞ Amerikalılara satılmış, 4 adet dev tesis elden çıkarılmış!
TELEKOM Amerikalılara satılmış, böylece bütün ülke yabancılar tarafından dinlenir hale getiriLMİŞ!
LİMANLAR Yunanistan'a satıldı ve 13 liman elden çıkarılmış oldu!
Özelleştirme adı altında satılanlar daha da uzatılabilir ama gerek yok, durum ortada!
Maliye Bakanı Kemal Unakıtan Tekel'i satarken ne diyordu; "Babalar gibi satarız"; Şeker Fabrikalarını satarken "Kâr edeni de satarız zarar edeni de", Pektim için; "Ülkenin işgal altında olduğunu söylüyorlar. Gelsin işgal etsinler"; Tüpraş satılırken "Parayı veren düdüğü çalar"; Limanlar satılırken "Ne banka bırakacağız, ne fabrika, ne de işletme. Liman da bırakmayacağız, hepsini satacağız".
Bir diğer bakan da; Yani Binalı Yıldırım Telekomu satarken "20 bin dolar veren kızımızı görür" diyordu.
Bütün bunlar, çoğunluğun azınlığa tahakkümüydü, ama anlamak istemiyorlardı. Aslında %46.7 ile azınlıktaydılar ama bunu kabul etmediler, edemediler; mütevazı, serinkanlı, tedbirli olamadılar; hep önyargılı olup, öyle hareket ettiler. Böyle yapınca da hem çuvallar dolusu inciri berbat hemde ülkenin de içine ettiler!
Gelinen nokta 14.03.2008 günü Merkez Bankası Başkanının açıklamasıyla belirlendi "İflas ediyoruz". Merkez Bankası Genel Müdürü iki yıldan beri uyarıyor ama dinleyen yok! Dinlemeyenler kim, onu oraya getirenler! Aslında biraz da dava arkadaşları! Çünkü onlardan biri olmasaydı o makama onu getirmezlerdi!
Daha neler neler; türbanı, caddede yolda yürüyen her hangi bir hanımın donu ile karıştıranlar bu ülkede söz sahibi olursa elbette ki bugünkü durumdan daha iyisi olmazdı.
Memuru, işçiyi, küçük esnafı yok say; kadınlarımızı ayrıma tabi tut; YÖK'ü sistem dışına itmek için savaş ver; kız öğrencileri istismar ederek türbanı gündemden düşürme; yargıya müdahaleden geri durma; usulsüz atamalarla yandaşlarını köşe başlarına koy; ne ile dolduğu belli olmayan havuzdan yaratılan imkânlarla fakir vatandaşı zavallı durumuna, dilenci, muhtaç duruma getir; öğretmenleri sizden bizden diye ayrıma tut sonra da…
EVET SONRA DA iktidar partisi olarak kapatılması durumu ile baş başa kal! Bu belki de bir ilktir siyasi tarihte. İktidarda olan bir partinin kapatılması istemi hangi ülkede görüldü?
Aslında Cumhuriyetin altına oymak için tohumlar: Milli Kalkınma Partisi (1945), Dinci Arıtma Koruma Partisi (1946), dinci Sosyal Adalet Partisi (1946), İslam Koruma Partisi (1946), Türk Muhafazakâr Partisi (1947) ve Demokrat Parti'nin kurulduğu yıllarda atıldı ve devam ettirildi. Örümcek ağını örer gibi sinsi planlarını uygulamak için çalıştılar. Bu partiler kapanınca yenileri açıldı. Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi hepsi de aynı yolcuları taşıyan gemilerdi ve kayalara toslayarak battılar, kapatıldılar… Onlardan iki parti ortaya çıktı. Saadet Partisi ve Adalet ve Kalkınma Partisi… Saadet Partisi kabuğunu kıramazken, ABD de AB den destekli AKP iktidar oldu!
Oldu da ne oldu? Yanlışlara devam ettiler ve yine kayalara çarptılar. Bekliyoruz, göreceğiz!
Her şeyin hayırlısı! HAYIRLI YARINLAR TÜRKİYE!

10 Mart 2008 Pazartesi

YALAN SÖYLEMEYİN BE!


Türkiye’deki işsiz sayısı, nerde ise AB ülkelerindeki toplam sayıdan daha fazla! Üç milyon açık, on milyona yakın gizli işsiz var! Sermayedar çok, iş alanı fazla, işçi alan yok!
Sendikalı işçiler dışında zam alan işçi de yok, zam veren işveren de yok! İşveren işini yürütme politikasında mahir, iktidar onu patronu kollamakta cesur ve azimli!
Çalışır görünen içlerin büyük çoğunluğu asgari ücrete talim ediyor! Sadece sendikalı işçiler kısmen zam alabiliyor!
Karısı çalışmayan bir çocuklu ve asgari ücretli ev kirası veriyorsa, o aile yaşamıyor demektir. Eğer yaşıyorsa, kesinlikle emekli ana ve babasına el açmaya devam ediyordur.
Hükümet ekonomik politikada istikrarın yakalandığını söyleyip duruyor. Enflasyonun tek haneli rakamlara indiğini müjdeliyor. İnanan inanıyor, inanmayanlar da rahmet okuyor!
Dolaştım çarşı pazarı, sorup soruşturdum. Bazı temel gıda maddelerinin 2007 yılındaki satış fiyatı ile 2008 yılındaki satış fiyatlarını tespit ettim. Gülmek mi, ağlamak mı lazım karar veremedim! Ağlasam zavallı, gülsem deli derler bunu biliyorum. Ben de tespit ettiğim fiyatları sıralıyorum:
Kilo Kilo
Gıda 2007 fiyatı 2008 fiyatı Artış
Kırmızı mercimek 1.15 2.20 %91
Yeşil mercimek 1.35 2.20 %62
Nohut 1.90 2.65 %39
K.Fasulye (Erzincan) 3.00 4.75 %58
K.Fasulye (Niğde) 3.00 4.20 %40
Bulgur 1.00 1.60 %60
Pirinç (Gönen Baldo) 2.20 3.00 %36
Piriç (Trakya Baldo) 1.35 2.00 %48
Filiz Makarna 0.45 0.90 %50
Toz şeker 1.60 2.10 %31
Biryağ (5 Kg) 12.50 18.50 %48
Yudum (5 Kg) 13.50 19.50 %44

On iki kalem gıda maddesinin fiyatları ile bir yıl sonunda ki artışları ve artış yüzdeleri görüldüğü gibi müthiş! Artış rekoru ise %91 ile fakir yiyeceklerinden kırmızı ve yeşil mercimekte. Onları kuru fasulye ile bulgur izliyor. Ortalama gördüğü zam ise %50,5 asgari ücretliye hayırlı olsun!

Sabuna göz attım, çok lüzumlu çünkü. Hacı Şakir’in kilosu 1.60 dan 2.20 ye yükselmiş artış %37.5. Diğerlerin her iki fiyatını yazmak yerine yüzde olarak artışı yazmayı uygun gördüm. Dikkatle okuyalım: Limon %126, Bal %35, Tavuk %27, Tereyağı %25, Beyazpeynir %20, yoğurt %17.5, süt %12 ve salça %17 artışla yarışa devam ediyorlar. Domates, biber, taze fasulye gibi serada yetişen gıda maddelerini yazmanın anlamı yok! Yazarsan aradaki fark korkunç boyutlara ulaşır!
İşçisine asgari ücret verenlerin her halde biraz daha anlayışlı olması gerekmiyor mu bu durumda? İzan ve insaf sahibi her işveren işçimin karnı doymalı diyebilecek kadar hayırlı düşünceye, insancıl düşünce ve davranışa sahip olursa sosyal dayanışmada pekişme olur! Böyle olurca, çocuklar vitrine saldırıp iki elma kapıp kaçmazlar! Dolaysıyla da gasptan yıllarca ceza alıp hapishanelerde çürümezler! “Ben hırsızsam siz de insan değilsiniz diye haykırmazlar!”
“Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar” ata sözü ne kadar anlamlı değil mi? Daha iyiyi bulabilmek için kulvar değişen zavallı halk kendisini ORKOZA kaptırdı kurtaramıyor. Hangi tarafa kulaç atsa bir başka akıntının içine giriyor! Biraz ses çıkarana, biraz mücadele edene önce sosyalist, komünist daha sonra da anarşist deyip işin içinden çıktılar. Diğer cepheden feryat başlayınca faşistlikle, goşistlikle, kafatasçılıkla suçlandılar… Tepelerine tepelerine binildi ve sindirildiler.
Yıllar yılları kovaladı ama değişen bir şey olmadı; yol aynı yolcu aynı; güdülen de aynı! Asgari ücrete talim eden işçi, sigortası dahi yapılmayan kaçak çalıştırılanlar; küçük esnaf ve memur!
Varsın dünya zenginler listesine otuz Türk işadamı girsin. Varsan kişi başına yıllık milli gelir 7 bin dolar olsun; varsın bu yolun sonu kalkınmadır denilsin hepsi hava! Hiç biri asgari ücretliyi ilgilendirmiyor. Zira; doğalgaza, elektriğe, suya yeni zam yapıldı, ekmeğe de ha yapıldı yapılacak! Açlık diz boyu, gayya kuyusuna düşmüş zavallı kurtaranı yok!
Havuzda toplanan paralarla (ne havuzuysa bu?) yandaşlara dağıtılan kömür, odun ve ayda bir poşet gıda ile güdülen duruma düşürülen insanlara reva görülen bu rezalet sonucu kotarılacak oylar, İKTİDARIN devamını bir süre daha sağlasa da siyaset okulunu çıkar için kullananlar elbette ki bir gün hakkın tokadını yiyecek ve yaptıklarından utanacaklardır!
Aman unutulmasın 2008 yılında işçiye memura zam yüzde 4 ile yüzde beş arasında olacak, herkes hayrını görsün!

İbrahim BALCI

7 Mart 2008 Cuma



YÜREKLİ KARDEŞİM EMİN GÜRSES


Osmanlı İmparatorluğunun son günleridir. Ülkenin dört yanı ateş içindedir. Birinci ve İkinci Balkan Savaşlarını, Çanakkale Savaşları takip etmiş ve binlerce şehit verildiği bu savaş kazanılmasına karşın masa başında müttefik Almanya’nın ısrarı ile kaybedilmiştir.
Yine de bir kazanım vardır. Bu kazanılan da Mustafa Kemal’dir. Düşmana karşı ordunun iyi idare edilemediğini gören Mustafa Kemal Alman Komutan Sanders Paşa’dan komutayı ister ama Alman General “Bu kadar ordu size çok gelir” deyince Mustafa Kemal yanıtı kısa verir “AZ GELİR”. Bu konuşmadan sonra komutayı alan Mustafa Kemal Çanakkale Zaferini kazanır.
Ülke işgal altında, rrdu terhis edilmiş, silahları elinden alınmıştır. Tüm gelir Duyunu Umumiye’ nin elindedir. Bu halin devamına imkân yoktur. Mustafa Kemal Anadolu’ya geçerken, değişik yerlerde direnişler başlar. Direnişler çete savaşlarıdır. Mitinglerdir, pasif direnişlerdir.
Yaşlı genç; erkek kadın; eli tutan, aklı yatan, yüreği vatan sevgisi ile dolu herkes mukaddes göreve koşar… Çeteler güçlendirilir, sonradan düzenli ordu saflarına alınırlar. İtaat etmeyenler, mücadelenin dışına itilir.
Bu savaşa yürekten katılanlardan biri de EMİCE Lakaplı İPSİZ RECEP REİS’tir. İpsiz Recep Reis, Rize’nin Potakallık mahallesindendir. Milli mücadele başladığında yaşı yetmişe yakındı. Yaptığı iş ise gençliğinden beri denizcilikti. Hatta amiyane bir ifade ile korsanlıktı. Korsanlığı Duyunu Umumiye adına tuz, şeker, gaz gibi ihtiyaç maddelerini taşıyan gemilerin yolunu kesip, içindeki malların bir kısmını almak ve kıyıya gelerek fakir halka dağıtmaktı! Bunu yaptığı için halk kendisini seviyor, sayıyor ama dönemin, işgal orduları emri altındaki hükümetleri de korsan diyerek cezalandırmak için arıyordu (Rapor Osmanlı arşivinde var).
Milli Mücadele EMİCE’yi İstanbul’da buldu. Daha Önce Karakol Teşkilatında görev yapmıştı. Kendisine yine görev verildi; Sarıyer ve Beykoz civarındaki çeteleri ekibi ile temizledikten sonra Anadolu’ya silah ve cephane kaçırılmasında görev aldı. Bilahare Karasu’ya geçti ve çetesi ile Milli Mücadele’ye katıldı. Kurduğu çete elemanlarının büyük çoğunluğu ipten canını kurtaran idamlıklardı. Rize hapishanesini boşaltarak yanına almış ve çetesini kurmuştu.
İpsiz Recep Reis gibi daha pek çok çete reisi milli mücadele de ölümüne mücadele verdi. Aldıkları görevi en iyi şekilde yerine getirdiler. Ulusal kurtuluş zaferi tüm ulusun olduğu gibi onların da zaferi oldu. Ama onlar bizim zaferimiz demediler. Ya ne dediler? “Ülkenin namusunu kurtardık ya yeter!” Yani bu yaşlı mücahitler vatanları ve namusları için vardılar. Bunun için yaşadılar. İşleri bitince de kenara çekildiler.
İpsiz Recep Reis’i Cumhuriyetin ilk yıllarında siyasi arenanın içine çekmek istediler ama gelen heyettekilere kısa ve anlamlı yanıt verdi: “Biz işimizi tamamladık efendiler. Savaşta dik duran başımızı siyasette eğmeyiz. Tilkinin bu pazarda işi yoktur. Gazi Paşa hazretlerine hürmetlerimi arz ederim”. Yanına gelenler, geldikleri gibi gittiler!

İpsiz Recep Reis, milli mücadele sonrası çetesini teskere verip dağıttıktan sonra Rize’ye giderken Ankara’da Mustafa Kemal’i ziyaret etmiş. Mustafa Kemal Recep Reise “Emice bir daha savaş olsa ne kadar kuvvetle gelirsin?” diye sorunca şöyle yanıt verir: “Çetemi dağıttım, Yanımda bir yeğenim var. Ne zaman emredersen atımı silahımı alır gelirim”. Yani asla bir komple içinde olmam, işin içinde sen varsan varım demek ister!
İpsiz Recep Reis’ten bahsetmenin zamanımıydı? Tartışılır! Bence tam zamanı diye düşündüm. Sarıyerliler Derneği (SA-DER), halkın aydınlanması için sık sık konferans düzenler, yürekli aydınları konuşturur, sorulu yanıtlı konuşmalarla günün olaylarını halkın en iyi şekilde özümsemesi için çabalar. SA-DER’in sık sık davet ettiği kişilerden biri Prof. Dr. Emin GÜRSES’tir.
Prof. Dr. Emin Gürses kimdir? Bu da önemli! Bilhassa Bugün için bilinmesi çok önemli! O nedenle bu yazıyı yazdım. Emin Gürses yukarıda sözü edilen İpsiz Recep Reis’in kardeşinin oğlunun oğludur. Üniversite okumuş, yurtdışında eğitim görmüştür. Doktorasını, doçentliğini başarı ile vermiş, ülkemizin sayılı terör uzmanlarından biri olarak kendisini kabul ettirmiştir. Üniversite hocasıdır, yüreklidir, bilgilidir, müthiş yurtseverdir ama İÇERDEDİR!!!!
Evet, Prof. Dr. Emin Gürses fikirlerini açıkladığı; bildiklerini halka anlattığı; hatır gönül dinlemediği; siyaseti ve siyasi düşünceyi, ülke çıkarının üzerinde tutmadığı için dikkat çekmiştir. Yalanı, talanı, haksızlığı, yolsuzluğu, yoksulluğu açık yüreklilikle anlattığı için susturuldu. Özelleştirmenin yanlışlığını haykırdığı için gözden çıkarıldı. Bazılarının tekerine çomak soktuğu için jurnal edildi. Yürekli, bilekli, sağduyulu olduğu; ülkesini, insanlarını ve milli değerlerini çok sevdiği, onları sahiplenme yolunda mücadelesini sürdürdüğü için ağzına kilit vurulmak istendi!
“Ergenekon Çetesi” soruşturması kapsamında tutuklandı. Evi yurdu arandı talan edildi. Terör uzmanının evinde elbette ki; terörle ilgili notlar, yazılar, kitaplar; çeşitli yerlerden elde edilmiş belgeler ve bilgiler olacaktır. Bunlar olmasa öğrencilerini nasıl bilgilendirecek, nasıl eğitecektir?
“Geç gelen adalet adalet değildir” derler. Türk adaleti geç değil, zamanında gelecek (bunu temenni ediyoruz) ve yürekli kardeşimiz aramıza katılacak; halkını yine aydınlatmaya; haksızlıklarla boğuşmaya devam edecektir!
İpsiz Recep Reis’in torununa susmak zaten yakışmaz ki!
Geçmiş olsun yürekli kardeşim! Tevfik Fikret sanki seni tanımış, görmüş, konuşmuşta umutsuzluğa kapılmaman için yazmış şu mısraları:

“Zülmün topu var, güllesi var kal’ası varsa,
Hakkında bükülmez kolu dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten ne kadar nuru kararsa,
Sönmez ebedi her gecenin gündüzü vardır”.


İbrahim BALCI
06.03.2008

1 Mart 2008 Cumartesi

KONUŞMANIN DOZU
ALDATMA OLMAMALIYDI!


Kısacık ömrüne, ne kadar büyük olay varsa sığdıran Mustafa Kemal hiç aldanmadı ve aldatmadı! Çünkü: Peşin hükümlü olmadı! Düşünmeden ve sonuç almadan konuşmadı! Hiç kimseden öneri ve emir almadı!

Kısaca derim ki; Doğdu, yaşadı ve başardı. Ne dedi:
“Büyüklük odur ki hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için hakiki mefküre (ülkü) ne ise onu görecek o hedefe yürüyeceksin….”

Aynen dediği gibi yaptı! Tabii ki BAŞARDI.

İsmet İnönü uzun ömrüne çok şeyler sığdırdı. Bilhassa İkinci Dünya Savaşına Türkiye’nin girmesi için kurulan müthiş baskıya direndi ve başardı. Savaş boyunca halkını aç bıraktı ama ordusunu sağlam tuttu ve halkını hiç aldatmadı.

İsmet Paşa yoksullukla boğuşan halkına “Sizi ekmeksiz bıraktım ama babasız bırakmadım” dedi. Tabii ki: BAŞARDI.

Milli Mücadelenin Mahmut Hocası Celal Bayar mükemmelliyetini demokrasiye geçildiğinde kaybetti ve hatalı politika izleyen Adnan Menderes’in istifa isteğine “Dere geçilirken at değiştirilmez” diye cevap vererek hata yaptı.
Tabii ki: BAŞARILI olamadı VE Adnan Menderes’i YAKTI!

Adnan Menderes halkın sevgilisi olarak büyük çoğunlukla iktidar oldu. Ama mantığı yerine hisleri ile hareket ettiği için kaybetti. Çünkü iktisadi kriz içine girince ABD den mali yardım istedi, ret yanıtı alınca Rusya’ya kur yaptı ve 1960 ihtilali ile yıkıldı, gitti!

“Ben odunu aday yapsam milletvekili seçtiririm” dedi ve aynen öyle yaptığı için milletvekilleri kendisine yardımcı olamadı ve ihtilal sonunda ipe gitti!

Tabii ki: BAŞARILI olamadı.

Devam etsek uzar gider yazımız. Oysa günümüzün büyük olayına yani GÜNEŞ Harekâtına Değinmek isterim.

K. Irak’a girilmesi kararı geç alınmış olsa da yerinde bir karardı. GÜNEŞ HAREKÂTI operasyonu adıyla asker Kuzey Irak’a girdi. Karakış içinde müthiş ve mükemmel mücadele verdi. Canileri inlerinde vurdu. Barınaklarını, merkezlerini, üstlerini, depolarını ve yuvalarını tarumar etti. PKK canilerinden 240’ını öldürdü buna karşın 27 şehit verdi. Gerçekten çok büyük BAŞARI!

Başarıyı yeterli gören ABD hemen devreye giriyor ve PKK’nın daha büyük darbe almaması, tümüyle temizlenmemesi için Savunma Bakanı Robert Gates’i acilen Türkiye’ye gönderiyordu. Gates ayağının tozu silinmeden talimat verir gibi konuşuyor: “HAREKÂT KISA SÜRSÜN”

Bu yetmiyor bu kez ABD Başkanı George Bush emreder gibi konuşuyor “TÜRKİYE HIZLI BİR ŞEKİLDE ÇEKİLMELİ”.

Dost ABD’nin onur kırıcı söylem ve istekleri! Güneş harekâtını gönülden destekleyen Türk aydınında kafasındaki istifhamlar oluştu: ACABA, ACABALAR!

Kabul edilir gibi değildi G. Bush ile R. Gates’in istekleri. Hemen yanıt verildi kendilerine, kamuoyuna duyuruldu. En yetkili ağızların söylediklerine bakalım:

Başbakan Recep Tayip Erdoğan “Asker hedefe ulaşınca döner!”
Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül: Kara harekâtının maksadı PKK’nın etkisiz kılınması ve bölgedeki örgütsel altyapının kullanılmaz hale getirilmesi. Ne kadar gerekirse o kadar kalacağız!”

Genel Kurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt: “ Sözlerinin ne olduğunu Savunma Bakanına sordum. Kısa izafi bir kavram, bazen bir gün, bazen bir senedir. Biz yirmi dört senedir terörle mücadele ediyoruz. Onun için bizim terörle mücadelemiz devam edecek. ABD terörle mücadele ediyor. Afganistan’da kaç yıldan beri. Aynısını kendisine anlattım anlayışla karşıladılar”.

ACABALAR kafalardan kaybolduğu sıralarda olanlar oldu. K. Irak’ta GÜNEŞ HAREKÂTININ sona erdiği haberleri yayınlandı. Yine ACABALAR! Doğru mu, ordu dönüyor mu?
Herkes TV’lerinin başına oturdu. Haber doğruydu. İşte soğuk duş!

Başbakan belirlenen saatte yapamadı konuşmasını! Gen. Kur. Bşk. Yaşar Büyükanıt’ın açıklamasını bekledikten sonra TV’den Ulusa Sesleniş konuşmasında şöyle dedi:
“Harekâtın başlangıç ve bitiş takvimini Genel Kurmay Başkanlığımız belirlemiştir. Harekât, planlamaya uygun olarak başlangıçta öngörüldüğü şekilde tamamlanmıştır.”

Peki Gen. Kur. Bşk. Yaşar Büyükanıt ne demişti bir de ona bakalım:
“Başlangıca da bitişe de biz karar verdik!”
BİZ DE İNANDIK!

Acaba bundan böyle askeri veya eğitim amaçlı da olsa ABD ye hiç kimseyi göndermemek mi lâzım?

DEMEK Kİ ABD İSTEDİ K. IRAK’A GİRDİK, ABD. İSTEDİ GERİ DÖNDÜK!
BUNUN ADI DÜPEDÜZ HALKI ALDATMAKTIR.
BOŞUNA DEMEMİŞLER “BÜYÜK LOKMA YE BÜYÜK LAF ETME” diye!

ALDANDIK, ALDATILDIK!

MUSTAFA KEMAL ALDANMADI VE ULUSUNU HİÇ ALDATMADI!


İbrahim BALCI
01.03.2008

28 Şubat 2008 Perşembe



GÜNEŞ HAREKÂTI
VE PROTESTOLAR
!


Otuz beş bin vatandaşın ölümüne ve yüz binden fazlasının sakat kalmasına neden olan PKK terör örgütü ve teröristleri!

Milyarlarca dolar değerindeki iş makinelerini yakarak yok eden PKK militanları!

Aydınlanmanın tan yeri olan köy okullarını yakan PKK mensubu mahlûklar!

Şehirlerde toplu taşıma araçlarını ve özel otaları kalleşçe yakan PKK lı hainler!

Bedenine patlayıcılar sararak kamusal alanlara saldıran ve yılgınlık yaratmak, katliam yapmak için patlayıcıları infilak ettirerek, günahsız insanları kendisi ile birlikte öldüren PKK lı zavallı canlı bombalar!

Kendi ırkından, kendi dilinden ve kendi dininden olan yaşlı ana ve babaları; anasının dolu memelerinden helal ak sütü içmek için aranan bebeler; emekleyen, gezen-tozan çocukları evlere baskın vererek otomatik silahlarla tarayarak öldüren kendini bilmez, utanma duygusundan mahrum gözü dönmüş canavarlar!

Kökü dışarıda çıkarcı ağa babaları tarafından güdülen sözde özgürlük savaşçıları!

Silah, cephane alabilmek, biraz daha fazla insan öldürebilmek için uyuşturucu pazarlayarak tüm insanlığı zehirleyen şebekenin acımasız adamları!

Yurt içindeki akıl hocaları, tahrik ediceleri; yurtdışındaki yönlendirici ve kullanıcılarının önünde yerlere kapanarak kişiliklerini yitirenler.

Hiç kıvırmayın suçlusunuz!

Hem öyle suçlusunuz ki tarifi imkânsız! Sizin günahlarınız için ne peygamber şefaat eder ve ne de yüce Allah affedici olur!

Sizi; utanmadan öldürdüğünüz; bombalarla un ufak ettiğiniz bebelerin, seksenlik doksanlık ana, baba, dede ve nenelerin; çeyizlerini düzmek için sabah akşam göz nuru dökerek iş yapan güzel kızların akan kanları boğacaktır!
Evet aynen öyle diyorduk hep birlikte!

Tabii öyle olmadı, öyle de olmayacaktı! Çünkü onların kanı değil AHI
Öldürecekti, yok edecekti sizleri! Onların akan kanları damla damla dere, nehir ve göl oldu! İnlemeleri, ahları, vahları ana rahminde cenin oldu… Doğdular her biri büyüdü asker oldu! Askerde komando oldu! Hepsi Mehmet, hepsi Mehmetçik oldu!

Eeee hayat böyle! İşte olan oldu! Siz miydiniz söz dinlemeyen, siz miydiniz Barzani'den, Talabani'den yardım; ABD den şefaat dilenen; siz miydiniz Avrupa Birliği ülkelerinden emir, mali destek ve icazet alan PKK savaşçıları! Alın İşte! Şimdi olanların hayrını görün!

Tepenizde patlar patlamaz toplar; oranıza buranıza saplanırken mermiler… Sizleri yönlendiren; sizi hayvan güder gibi güdenler şimdi kahkaha ile gülmektedir!

Türk ulusuna; Türkü, Laz'ı ile, Çerkez'i, Kürdü ile gülmeyi unutturan: Baydemir'ler, Türk'ler, Sakık'lar, Zana'lar, Kaplan'lar, Ayna'lar, Demirtaş'lar, Tuğluk'lar can havli ile bağırmaya başladılar ama onlar da geç kaldı! Ateş bacayı sardı. Örgütünüz un ufak oluncaya kadar "GÜNEŞ" vurmaya devam edecek ve kökünüzü kazıyacak, huzuru geri getirecektir.

Gördüğünüz gibi İmralı Adası sadece coğrafi bir parça olarak yerli yerinde kalacak; yasanın demir attırdığı ıssız limanda önderiniz ömrünü tamamlayacaktır. Ne garip değil mi bunca külfetten sonra onu da sizleri de bakmaya devam edeceğiz! Ülkesini sevenlerin kaderi bu!

Israrla protestolar başladı. Diyarbakır, Van, Malatya, Doğu Beyazıt, Şanlıurfa ve diğer yerler… Nerede ne yapıyorsanız yapın, temizlik başladı bitene kadar devam edecek!

"En büyük asker bizim asker" diyerek evladını askere gönderen insanların hala var olan merhametleri sizi affetse bile; kendi ırkınızdan olup da öldürdüklerinizin anası, babası, bacısı, kardeşi sizleri affetmeyecektir

Hani 27.Şubat 2008 günü Şanlıurfa'da PKK yandaşlarının yaptığı protesto sırasında ortaya çıkan ve bir başına kadın masumiyetine karşın, ana yüreği ve vatan aşkı ile kafa tutarak "Yeter be! Utanmıyor musunuz? Dağdakiler bizim çocuklarımızı öldürmedi mi? Bu askerler bizim için savaşıyor! Yüz oğlum olsa hepsini askere gönderirim" diyen Şanlıurfalı ANA'nın ahı ile eriyip biteceksiniz!

Utanmadan, sıkılmadan yüzlerce kişi, tek başına direnen kadına saldırma cüretinde bulundunuz!

Ne? Toplum psikolojisi mi? Evet, her sıkışanın kurtarıcı sözüdür. AMA ARTIK YEMEZLER!

İbrahim BALCI
28 Şubat 2008

27 Şubat 2008 Çarşamba


NEŞE’M GELDİ!
NEŞE’M YERİNE GELDİ!




Neşe’m geldi! Neşe’m yerine geldi! Ne kadar da Neşe’lenmeyi, Neşe’lenerek gülmeyi özlemişim!

Kişiler olayları arka arkaya getirir Neşe’lenir; kendiliğinden meydana gelir bazı şeyler, Neşe rüzgarına kapılır insan! Benimde Neşe’m geldi. Tüm olanlardan, olagelenlerden; gördüklerimden, duyduklarımdan zaman zaman üzüldüm, zaman zaman tedirgin oldum ama umutsuzluğa hiç kapılmadım; daha çok da Neşe’lendim.

Neden mi? Nedenleri şöyle sıralamak isterim:

Otobüs ile Büyükdere çarşısını yirmi üç dakikada geçebildim. Yolcuların ulu orta, hiç pervasızca konuşmalarından üzülmedik, üstelik haz duydum çünkü haklılardı ve bu nedenle de NEŞE’lendim!

Otobüsle Sarıyer’e gelirken Kocataş otobüs durağından Kumsaldaki Hacı Ömer durağına on yedi dakikada gelebildik. Yolcuların gösterdikleri hiddet ve celal o kadar şiddetli oldu ki adeta konuşmaları literatüre geçecek kadar etkiliydi bu nedenle NEŞE’lendim.

Sarıyer Büyükdere arası yürüme parkurunu yürüdüm boydan boya. Eskiyi bilenlerin gördüklerine inanması imkânı olamaz dedim. Nitekim asari antikalar bir araya geldik ve durumu masaya yatırdık! İnce eledik, sık dokuduk ve yapılan rıhtımın yüzkarası olduğuna karar verdik. Zira Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde Aziz Özgür Beyin başında bulunduğu ekibin yaptırdığı rıhtım, teknolojinin dev gibi büyüdüğü günümüzde yapılan rıhtımdan daha iyi ve daha kullanışlıydı. Rıhtım kenarı denize doğru bombeliydi ve dalga geldiği zaman savruntu caddeye değil denize doğru gidiyordu. Dahası her yirmi, yirmi beş metrede bir, deniz seviyesinden rıhtıma kadar uzanan üçer dörder basamakla merdivenler vardı. Yüzenlerin rahatlıkla rıhtıma çıkması, gezi kayıklarının yolcularını rahat sahile çıkarmaları için! Bunlar hiç dikkate alınmamış, ihale edilmiş ve bitirilmiş! Beğenilmemiş, her halde rıhtım üzerine tekrar işlem yapılmış!... Yine de eksiği fazla! Ama ne olursa olsun, eksiği fazlası ile her geçişte NEŞE’mizi yerine getiriyor ya, yeter!

Kayıp trilyonlara “Örtülü af” geldi! Eski Dişişleri Bakanı (Cumhurbaşkanı) Abdullah Gül, eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, eski milletvekillerinden M. Emin Tufan, Ali Temur, Orhan Öksüz bu aftan yararlanacak ve kurtulacaklar. Şeyhlerin şeyhi Necmettiin Erbakan Hoca cezayı çekiyor ve çekecek!... Gariban Erbakan, kurban edildi, diğerleri arzuladıklarını elde ettiler, olan paralara oldu. Gel de gülme! Gelde “Hoş geldin NEŞE’M” deme!!!!

“Örtülü Af” tan terör suçluları ile devlete karşı suç işleyenler de yararlanacaklarmış! Hayda!!! İyi ki Türk Silahlı Kuvvetleri var. Hemen basmış itirazı ve yeni yasa önerisi yapılmış! Gel de NEŞE’lenme!

Son haber daha da neşelenmemize vesile oldu. Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül Üniversitelerde türbanı serbest bırakan yasayı onayladı. Ülkede tek sorun, üniversiteye giden kızlarımızın türbanıydı, bu da halledildi. Ne ekonomik ve ne siyasi kriz ve ne de işsizlik kimsenin umurunda değil! Ülkemizde her şey toz pembe gel de NEŞE’lenme!

Sarıyer çarşısı ortasındaki refüj bir rezalet! İnadına inat kaldırılmıyor! Kaldırılmayınca da trafik o biçim! Herkes dilediği gibi konuşuyor. Konuşulanları duyuyorum kendi kendime gel de NEŞE’lenme diyorum!

Yaz geldi gelecek, Sarıyer balıkçı barınağının önündeki balık lokantaları kışın yattı, yazın belki biraz iş yapacak, eskiden otopark olarak kullanılan yer hala arabalara kapalı! Sarıyer Belediyesinin mükemmel uygulaması, gel de NEŞE’ lenme!

Çiçek toplama ve yeşil alan sulama merakı olanların kemerlerini sıkı sıkı tutup, sağa sola koşuşturduklarını görür gibiyim! Hallerine gülmemek elde değil! Gel de “Daha çok beklersin “deme! Gel de NEŞE’lenme!

Ben neşeliyim! Çünkü bütün bu olaylarla birlikte NEŞE’m geldi.

Hoş geldin NEŞE’m!

İbrahim BALCI
22.02.2008



AYDINLANMA HAYAL!


Türkiye'de her nedense büyük toplumsal olayları meydana getiren, ülkeyi kahredici bir üzüntüye boğan, ülkenin huzurunu kaçırıp imajını yerle bir eden cinayetlerin hiç birini aydınlatmak mümkün olmadı. Bu gidişle olmayacak da! Zira "İş tamam, bütün deliller mevcut, işaret belli, artık gerçek katillere veya emri verenlere ulaşılacak" diye düşünüldüğü sırada birden bire olay ters yüz oluyor ve yine alaca karanlık olayın üzerine çöküyor. Hele "Akan kanları yerde bırakılmayacak" söylemleri yetkililerce söyleniyorsa, suçluların bulunmayacağı kaygısı biraz daha artıyor Geçen hafta mahkeme önemli bir karara imza attı. Cumhuriyet Gazetesi'ni bombalayan, Danıştay binasının içine kadar girerek Danıştay İkinci Daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin'i öldüren ve dört yüksek mahkeme üyesini yaralayan Av. Alpaslan Arslan yargılama sonunda iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis ve ayrıca 68 yıl 9 ay hapis cezası aldı. Aldı da ne oldu? Yine olayın aydınlatılamadığına şahit olduk! Av. Alpaslan Arslan gözü dönmüş bir kanlı cani olarak cezasını buldu. Ama bu okumuş ve avukat olmuş cahili Cumhuriyet Gazetesini bombalamaya kim yönlendirmiş; Danıştay İkinci Dairesini basmasını ve görevleri gereği orada bulunan üst düzeydeki hukukçuları öldürmesi emrini kimden almış maalesef aydınlatılamamıştır!
İşte ayıp olan budur!
Cumhuriyetin yılmaz savaşçısı, büyük Atatürkçü Uğur Mumcu'nun katilleri bulunamamış, ipin uçuna kadar ulaşılmasına karşın ip kaygan urgan gibi elden kaçırılmıştır.

Böyle olunca da Uğur Mumcu olayı da faili meçhul kalmış, olayı organize eden düşmanların yurtiçinden mi, yurtdışından mı olduğu ortaya çıkarılamamış ve aydınlatılamamıştır!

İşte ayıp olan budur!
Çetin Emeç ve şoförü Sinan Ercan ortadan kaldırılmış, gözyaşları arasında iki tabut omuzlar üzerinde kabre konulmuş, katil olarak yakalananlar cezalandırılmış ama yine de sadece emir alanlar ceza almış, emredenlerin kim olduğu aydınlatılamamıştır!
İşte ayıp olan budur!
Sabancı gökdelenine çalışanların yardımı ile girilmiş, ülkenin en önemli iş adamlarından Özdemir Sabancı ofisinde katledilmiş; olayı işleyenler yakalanmış, katil cezaevinde öldürülmüş, yardımcısı yurtdışında dost bilinen bir ülkeye kaçmıştır. Dost ülkenin Belçika olduğu tespit edilmiş ve suçluların saptanarak mahkemeye çıkarılması takip edilmiş ama sonuç burada da hüsran olmuştur. Çünkü dost bilinen Belçika adaleti katillerden yana tavır koymuş, uluslararası aramalara bile itibar etmemiştir. Ama olay Feriye Erdal'ın cezalandırılması değil ki; Amaç; bu gözü dönmüşleri kim veya kimlerin yönlendirdiğidir. İşte bu aydınlatılamamıştır!
İşte ayıp olan budur!
Kuvayi Milliye ruhu ile kaleme sarılan ve yılmaz mücadelesini ölümü pahasına devam ettiren Doç. Dr. Necip Hamlebitoğlu öldürülerek tasfiye edilmiş ama bu güne kadar katilleri ve onları yönlendirenler aydınlatılamamıştır!

İşte ayıp olan budur!
Ahmet Taner Kışlalı bir başka usta kalem, bir başka Atatürkçü ve bir başka ulusalcı olarak hak bildiğini yazdı ve o da ortadan kaldırıldı, hunharca öldürüldü! Katiller kimdi ve onları kimler yönlendirdi aydınlatılamadı!

İşte ayıp olan budur!
İnsan ister istemez düşünüyor acaba bu olaylarda cinayeti işleyenleri yönlendirenler gerçekten bilinmiyor mu? Yoksa biliniyor da işin içine DERİNSEL ve YÜZEYSEL bir takım girişimler mi giriyor?
Bilinmiyorsa, bilinemiyorsa; aranılanlar bulunamıyorsa, bulunanlar konuşturulamıyor, onlardan istenen bilgiler alınamıyorsa ortada hukuk açısından bir noksanlık vardır gibi şeyler geliyor insanın aklına!

İç odakların marifeti ise gerçek suçlular yani tetik çekenler değil, tetiği çektirenler bulunamıyorsa yine hukuk sistemimizde bir zafiyetin var olduğu geliyor insanın aklına!

Ülkenin en önemli insanları, en elit insanları; toplumu yönlendirecek, Türk sanayini sırtlayacak insanların öldürülme emirleri dışarıdan veriliyorsa o zaman çok daha acı! Demek ki hale dost bildiğimiz ülkelerin dost olmadıklarını ne yazık ki anlayabilmiş değiliz!

İşte ayıp olan budur! Bakalım bu ayıplarla daha ne kadar yaşayacağız? İbrahim Balcı 18.02.2008



KARLOFÇA’DAN TÜRBAN`A


Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışa geçiş dönemi Karlofça Antlaşması (1699) ile başlar ve devam eder…
Demokratikleşme yolunda atılmaya başlanan adımlar: Islahat Fermanı (1856) ve peşinden gelen I. Meşrutiyet (1876).
Türkçülüğün ve yenileşme arzusu isteyen bir grubun yani İttihat Terakki Cemiyeti mensuplarının gözü kara atımı ile gelen II. Meşrutiyet.
Bir noktada Makedonya dağlarında üniformalıların, Balkanlardaki çetecilere karşı kazandıkları zaferin sonunda gelinen nokta, o günün koşullarında demokrasi adına Padişaha isyandır. Bu isyan sonucunda ilan edilen rejimin adı II. Meşrutiyettir (1908).
İttihat Terakki işe ne kadar iyi niyetle başladı ise de başarılı olamadı. Zira akıldan ziyade maceraperest düşüncelerinin peşinden gittiler. İşi de berbat ettiler.
Damat Enver Paşa, Cemal Paşa ve sivilden gelen telgrafçı Talat Paşa.. .
Yanlarına aklıselimi ile hareket edenleri almadıkları için her geçen gün biraz daha batağın içine girdiler ve pis suyu bol nehirde boğulup gittiler.
Hiç biri malı götürmedi! O kadar namussuz değildiler ama akılları ayaklarına kumanda edemediği için bataklığın içine boğulup gittiler.
Sarığın terk edilip yerine fesin giyildiği dönemlerde nasıl kızılca kıyamet koptu ise; Almanların yanında birinci Dünya Savaşına girildiği zamanda kızılca kıyamet koptu. Aklı başında olanlar hatalı alınan bir karar derken, diğerleri günü kurtarma, daha büyük şöhret olma yolunda en iyisini yaptık anlayışından hiç taviz vermediler.
Israrla bir YILDIZ’ı karaya bulamak için verilen mücadele; YILDIZ’ın sönmesine değil “AY” gibi parıldamasına, ufuktan parlak bir GÜNEŞ gibi doğmasına yaradı.
Adı: MUSTAFA KEMAL’di bu parlak güneşin.
Karlofça’da başlayan yıkılışa 19 Mayıs 1919 da “DUR” denildi. Ne pahasına? İşte bunu anlatmaya sayfalar yetmez! Kuvvai Milliye, Efeler ve yerel Çetecilerle başlayan direniş, düzenli ordunun savaşa girmesi ile güç gösterisine başladı. Birinci İnönü, İkinci İnönü, Sakarya Savaşları ve Büyük Taarruz… Denize dökülen düşman ve bağımsızlığın yedi düvelin elinden koparıla koparıla alınması!
Cumhuriyet’in ilânı, uygarlık alemine girebilmek için verilen korkunç mücadele ve arka arkaya gelen devrimler. Saltanatın kaldırılması, Halifeliğin sona erdirilmesi, Öğretim Birliği Yasası, Medreselerin kapatılması, Şerriye Vekaletinin kaldırılması, Medeni Yasanın kabulü, Kılık Kıyafet Yasasının kabulü, Laikliğin benimsenmesi, Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi, ağa, şeyh, zade gibi lakapların kaldırılması ve soyadı yasasının kabulü.
Cumhuriyet, 30 Ağustos, 23 Nisan Bayramlarının çoşku ile kutlanmaları!
Büyüklerin küçüklere hoşgörü ve sevgisi, küçüklerin de büyüklere karşı mükemmel saygısı!
Hiç kimse anamın giydiklerine karışmadı. Hiçbir devlet görevlisi veya her hangi bir işgüzar neden böyle giyiniyorsun demedi, o cesareti bulamadı. Hiç kimse neden oruç tutmuyorsun diye sormadı, soramadı! Hiç kimse neden namaz kılıyorsun veya neden kılmıyorsun diye sormadı veya soramadı! Hiç kimse cami cemaatine neden sakal bırakmadın, neden sakal bırakmıyorsun diyemedi! Hiç kimse bu cami şu tarikatın mensuplarının demedi, diyemedi! Hiç kimse pantolon yerine potur giyeceksin demedi, diyemedi! Hiç kimse saçın uzun, neden kısa değil demedi, diyemedi! Hiç kimse bir hanıma neden mayo giyiyorsun demedi, diyemedi! Neden dans ediyorsun demedi, diyemedi! Tabii bunların tam aksi de hiç olmadı!
Nedenini düşündüğümde vardığım sonuç: LAİK’lik oldu.
Peki ne oldu da bu günlere gelindi? Biraz irdeleyelim: Osmanlının yıkılışı ile düzeni, çıkarı bozulanların tek hedefi cumhuriyet ve cumhuriyetin getirdikleri olarak belirlendi. Sinsice, ustaca ve bıkmadan, yılmadan, bezginlik duymadan devrimlerin üzerine üzerine gidildi. Ağalığın ve aşiret düzeninin kaldırılması ile yerlerinden edilen aşiret ağaları zamanla tekrar eski yerlerine geri döndüler, döndürüldüler! Doğuda sürekli huzursuzluğu devam ettirdiler, küçük veya büyük çaplı isyanlarla eski özlem ve istekleri sıcak tutulmaya çalıştılar.
10 Kasım 1938 de Güneş’in batması ile başlarını kuma gömen Osmanlı artıklarına gün doğdu ve ayağa kalkmaya başladılar. 1940 lı yıllarda toprak reformu komisyonu kurulduğunda her nedense komisyon başkanlığına en büyük toprak sahiplerinden birini getirdiler ve bu nedenle beklenen olmadı. Bu olay Demokrat Parti’nin de doğmasına neden oldu. 14 Mayıs 1950 de Demokrat Parti iktidara geldi. Üç gün sonra en büyük özlem minarelerden dile getirildi ve Türkçe ezan terk edildi, bütün camilerden aynı anda Arapça öğle ezanları okundu!
Atatürk’e ve devrimlerine saldırılar da böyle başladı. Önce teşvik ettiler, saldırıları sinsice yoğunlaştırdılar, heykellerine taş attılar, kırdılar ve sonra da ATATÜRK’Ü KORUMA KANUNU’ nu çıkardılar. Tevhidi tedrisat yasasını budamaya başladılar. Tarikatlar yeşermeye, üyeleri palazlanmaya başladı… Her bir tarikat merkez haline geldi sonra da ülkenin ticaretini kontrolleri altına aldılar. Köy enstitüleri yoktan yere kapatılırken, tarikat okulları, dershaneleri açıldı. Atatürkçüyüm diyenlerin yardımları ile palazlandırıldılar, yer yurt ve mekan sahibi edildiler.
Devrim yasaları terk edildi. Ulus batı uygarlığına adım atarken çark geri dönmeye başladı. Boyun bağı takanlar işe almalarda dikkate alınmazken, çember sakallılara işlerin peşkeş çekildiği görüldü.
Dış ve iç borçlanma! İç borçlanma zamanla halledilse bile dış borçlanma ile IMF nın uşağı olmak için sanki elbirliği edildi. Dış borç ülkeyi batırdı, batırıyor; ülke elden çıkıyor diye bağıranlar, dış borcu 500 milyar dolara varan boyutlara getirdiler.
Başta medya, üreticiler, sanayiciler ve müteahhitlik firmaları olmak üzere gözleri kapalı, kendi çıkarlarına ters düşmedikçe destek vermeye alkış tutmaya devam ettiler.
Bir türban olayı çıkardılar ülkenin içine ettiler… Milli Nizam Partisinin kurulması ile başlayan dini siyasete alet etme Milli Selamet partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi, Saadet Partisi ile devam edip durdu. Tek amaç Türbanmış gibi Adalet ve Kalkınma Partisi de bu söyleme yapıştı ve olayları başlatan taraf oldu. İktidara gelene kadar her gün türban mitingi yapanlar; her Cuma namazından sonra cami önlerinde gösteri yapanlar; Adalet ve Kalkınma Partisi iktidar olduktan sonra hiçbir gösteri yapmadılar. Amaç belli oldu ve suçlu yakalandı!
Suçlu, dini söylemi, benimsemedikleri laikliği kalkan yaparak dini siyasete alet edenlerdi. Bu da AKP’ den başkası değildi!
Şimdi Anayasa değiştiriliyor! Neden? Kız öğrencilerin türbanla Üniversiteye gelebilmeleri,girebilmeleri okumaları için! Ben Orman Fakültesinde çalıştım. Onlarca başörtülü öğrenci vardı ve hiç de sorun yoktu. Madem sorunsuz türban takılmasını (simge olmamak kaydı ile) istiyordunuz neden olayı kaşıdıkça kaşıdınız? Çocuklara neden bu kadar eziyet ettiniz? Buna hakkınız var mıydı?
BELKİ VARDI NE BİLEYİM BEN. BAKIN İŞTE NEREDEN NERELERE GELDİK!
İbrahim BALCI 08.02.2008