13 Kasım 2012 Salı

GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK- 18 (Demirciköy)


Demirciköy’e gitmeye karar verdim. Eeee ne yapalım “davet” var. Davete “Yok” demek lüksümüz yok! Davete icabet etmek hem yerinde bir hareket hem de davet edeni sevindirmek, mutlu kılmaktır. Hal böyle iken “Fatoş’u” mu kırabilir miyim? Asla! Geliyorum haberini uçuracak sonra da kahvelerimizi içeceğiz.
Sabah 11.30 Şehit Mithat Caddesinde otobüs durağındayız. Yarım saatten fazla bekledik. 151 No.lu Belediye otobüsü geldi ama bizde güneş altında piştik. Bu arada ortaokuldan arkadaşım İsmail Güven’de geldi. Şu Kilyos’ta herkesin tanıdığı Serdümen İsmail (Güven). O da nereli olduğuna karar vermiş değil ya. Kilyos’lu mu, R. Fenerli mi, Sarıyerli mi? Neyse! Durakta otobüs beklerken eski günleri andık. Benden iki yaş küçük “Aynı sınıfta okuduk” dedi. Doğrudur, ben iyi öğrenmek için her sınıfı iki sene okudum da ondan olabilir (!). Kilyos’ta ayrıldık. Biz yola devam. Demirciköy Caddesine girdi otobüs. Karşımıza bir Disco çıktı. Kilyos bahsinde bunu görmemişiz. Bu demektir ki Kilyos’da bir değil iki disco var.  
Demirçiköy Caddesinden hızla ilerliyoruz. Yeni yeni villalar, binalar. Cadde bakımlı, asfaltlı yerinde ve tertemiz! En önemlisi de sağımız solumuz çam ağaçları ile kaplı. Köye girişte Kumsuyu çeşmesinin bulunduğu yeri aradı gözlerim. Yok! Bu mevkii Altınbaş ailesi tarafından satılmış ve burada Kumsuyu Evleri isimli site yapılmış. Kumsuyu ise artık yok! Aynı yol üzerinde eski Muhtar Orhan Erkan’ın evini aradı gözlerim. Bulamadım. Belki vardı ama büyük bina ve villalar arasında sıkışmış olmalı! Hemen detaya girmemek gerek. Öyle ya önce Demirciköy’ü tanımaya gayret edelim. Demirciköy bugünkü yerde değildi önceleri. Bunu belirtmeliyim. Bulunduğu yer, yani ilk Demirciköy, Uzunya deresinin kıyısında ve deniz sahilinde bir yerdeydi. Hıristiyan mezarlığının denize yakın ve Uzunya deresi kenarında olması bunu doğrulamaktadır.
Demirciköy’ün bu ismi almasına neden, köy halkının demircilikle uğraşmasındandır. 17. yy da köye gelen ailelerin bir kısmı deniz sahilindeki köye yerleşmiş, bir kısmı da bugünkü Demirciköy’e konmuştu. Zamanla Rumların köyü terk etmeleri, köy halkının ziraatla uğraşmaları nedeni ile aşağıdaki topluluk da yukarıya kaymış böylece bugünkü Demirci Köy meydana gelmiş.
Demirciköy Osmanlı döneminde hayli ilgi görüyordu. Padişahların, paşaların ve zenginlerin avlandıkları yerlerden biriydi. Buradaki Bilecik Çiftliği çok ünlü idi. Bu çiftlik birkaç kez el değiştirdikten sonra çiftlik olarak özelliğini kaybetti.
Fransız Devrimi (1793) sadece Fransa için değil dünyaca çok önemli olaydı. Fransız Devriminden kaçak Alyon Ailesi İstanbul’a gelmiş ve kendilerine Büyükdere’yi mesken seçmişlerdi. Alyon ailesi piknik için geldikleri Demirciköy’ü beğenince yaz aylarını burada geçirmeyi alışkanlık haline getirdiler. Bu ailenin gelmesiyle Demirciköy, zenginlerin ve şöhretli insanların sık sık uğradıkları bir yer oldu.
Demirciköy’e “Paşalar Köyü” de denilir. Bunun nedeni Dönme İbrahim Paşa (Abraham Paşa) ile Damat Mehmet Paşa’nın köyde kışın avlanmaları, yazın dinlenmeleri ve uzun süre ikamet etmeleriydi.
Yahu aklımıza gelmişken yazalım da kurtulalım.  Balyoz Davası sonucu TSK nin güzide subayları ile daha önce emekli olmuş kuvvet komutanlarının ceza aldığı bir günün ertesinde Demirciköy’ü gezdiğimize göre bu köyden çıkan bir kuvvet komutanından bahsetmezsek görevi ihmal etmiş oluruz.  Efendim, Allah uzun ömür versin, Süleyman Demirel’in çok güçlü olduğu ve başbakan olarak görev yaptığı dönemde askerle ters düşer. Yapılan YAŞ toplantısında terfiler konuşulur ve Hava Kuvvetleri Komutanı emekli olunca yerine, yeni bir Orgeneral komutan ataması yapılacaktır. Başbakan direnir, direnir ve istediğini yapar. Kuvvet Komutanı olmasını İstemediği Orgeneralin yerine Korg. Cemal Ergin’i Hava Kuvvetleri Komutanlığına atar. Korgeneral, Orgeneralin komuta edeceği görevi de severek kabul eder! Böylece daha o zaman TSK lerinde teamüller yıkılır adamsendecilik ve post kavgası başlamış olur. O örnek olmasaydı, günümüzde Jandarmadan Genel Kurmay Başkanı olur muydu? Bugüne kadar hiç oldu mu? Hayır! Eeeee koltuk bir başka sevdadır! Korg. Cemal Ergin Kuvvet Komutanı olarak görev yaptı ve devrini tamamlayarak hakka yolcu oldu. Mezarı Demirciköy Mezarlığındadır. Bir Fatiha da ona okur, âmin deriz.
Demirciköy tarihi eser bakımından zengin değil. Alyon Ailesinin kendi adlarına yaptırdıkları çeşmeden eser yok. Tarihi tek eser, Çeşme Sokaktaki Nefise Hanım çeşmesidir. Çeşme 1896 tarihinde Şakir Efendinin kerimesi (Kızı) Hacı Nefise Hanım…” adına yaptırılmıştır. Köyde tek kaynak suyu budur. Kullanılmaya devam ediliyor.
Köye girişte soldaki büyük villanın yerinde eskiden İbrahim Paşa’nın (Abraham Paşa) büyük av köşkü vardı. Zamanla yıkılıp gitti. Kalıntıları da son birkaç yıl içinde yok oldu. Köydeki tek cami çok eski tarihlerde yapılmış ama harap hale gelince yıkılmıştı. Cami 1976 yılında Çarmıklı ailesi tarafından yeniden yapıldı ve adı “Demirciköy Hacı Mehmet Çarmıklı Camii” oldu. Bu cami de zaman içinde viran hale geldi ve tarihi özelliklerini de kaybetti. Köy camisiz kalamazdı ya! Yerine, yeni bir cami yapıldı. Ama ne cami? Her halde Sarıyer’deki en görkemli camilerden biri olarak kabul edilebilir.  Hayırsever bir vatandaş olan mimar Caner Aksüt çizimlerini yaptı, maddi yardımda da bulunarak inşaatı başlatarak büyük kısmını tamamlamış sonra da köy muhtarı Ali Kaptan sahiplenmiş olayı ve kendisine yaman yardımcılar bulmuş İşadamı Hüseyin Bilgin yanında oğlu Sefer Bilgin, yeni Demirciköylülerden Sezai Büyükdurmuş ve köy halkı müthiş bir uğraş vererek zor işin üstesinden gelmişler. Helal olsun onlara be! Bu camide namaz kılmamıza, Semih Kurt kardeşimizin beklenmedik ölümü vesile oldu. Önce öğle namazını ve sonra da Semih kardeşimizin cenaze namazını kıldık ve defnettik âmin sesleri arasında! Bu gezimizde de öyle namazı kıldık bu mükemmel ibadethanede. Camii 700 m2 kare alana sahip. Yazılı belgeye göre 350 kişilik! Bana en az 500 kişilik olabilir, karar benim değil, söyleyecek sözümüz olamaz! Cami inşaatı 2008 yılında başladı 2011 yılında tamamlanarak ibadete açıldı. Yaptıranlardan, yapanlardan, yapılmasına katkı verenlerden, köy halkından ve sahip çıkanlardan Allah razı olsun deriz.
Unutmadan ve atlatmadan yazmayı da görev biliriz. Köyde ilköğretim okulu yok ama büyük bir cami var. Var ama neye yarar 350 kişilik camide sadece imam Köksal Bektaş dâhil 7 kişi namaz kıldık!
Hüseyin Bilgin işlerin koordinatörü, oğlu Sefer Bilgin ise işleteni! Neyse Hüseyin Bilgin Sarıyerli Genç İşadamları Derneği Başkanı olarak hayli tanınmış. Bir ara Sarıyer’i temsilen Meclis üyeliği de yapmış. Sefer Bilgin ise hem okumuş hem de çok aktif ve sosyal yanı oldukça fazla! Sefer Bilgin de birkaç dönem Sarıyer Spor Kulübünde yönetim kurulu üyesi olarak görev aldı.
Köyde cami olur da kilise olmaz mı? Elbette ki vardı. Kilise Kabaklı mevkiinde, Kilisecik adıyla bilinen yerdeydi. Kiliseden arta kalan hiçbir kalıntı yok.
Çarmıklı Demirciköy Evleri Kampusu içerisinde eksi yıllarda Damat Mehmet Paşa’ya ait mükemmel bir köşk vardı şimdi yerinde yeller esiyor, hiçbir kalıntı kalmamış. Keza Alarko Dört Mevsim Evleri Sitesinin içinde de Bizans döneminde kalma bir hamam yıkıntısı vardı, o da yok olup gitti. Ayrıca köydeki Zindan Bayırı mevkiinde bir zindan bulunduğu, Bizanslar döneminde suçluların bu zindanda cezalarını çektiği söylentisi hala devam ediyorsa da ne kadar sorup soruşturduksa böyle bir zindana rastlamadık. Zindan villa inşaatlarına kurban gitmiş olacak! Konuştuğumuz kimseler “Zindan kalıntılarını hatırlıyoruz” diyorlar, böyle olunca biz de “Vardır” diyoruz.
Demirciköy’de bahçecilik ve bağcılık yapılır, orman içi işlerde çalışılırdı. Bilhassa odunculuk ayrı bir işkolu idi bu köyde! 30-40 yıldan beri odunculuk yapılmadığı gibi bağ ve bahçecilik de tarihe karıştı denilebilir. Araziler, ekilebilir olsun, biçilebilir olsun hemen hepsi satış gördü. Siteler aldı başını gitti… Birkaç yıl içinde; Çarmıklı Demirciköy Evleri, Alarko Dört Mevsim Evleri, Doğa evleri, Nida Park Evleri, Green Country Sitesi, Kumsuyu Evleri, Bizim Tepe Sitesi ve Sinemköy siteleri ile Demirciköy köy havasından uzaklaştı ve sitelerden oluşan bir şehir oldu.
Demirciköy’ün yerli halkı Rum’du. Anadolu’dan göç alınca Rum nüfus çoğunluğu kaybetti. 93 Harbi (Osmanlı-Rus Harbi) nedeni ile de köy fazlaca göç aldı. Osmanlı’nın son dönemlerinde Rum nüfus tamamıyla köyü terk etti. 1950 yılında başlayan iç göçler ise dengeleri tamamen alt-üst etti. Yerli halk Sarıyer ve diğer yerlere kaçınca köyde nüfus azalmış, buna karşın bilhassa Karadeniz’den gelen ve site sakinleriyle nüfus karışık bir topluluk halini aldı.
Nüfus karışıklığı elbette ki olacak Sezai Büyükdurmuş Merkez Sarıyer’den yeni yaptırdığı villasına aktarma olursa, diğer cebi sıcaklar neden olmasın? Sezai Büyükdurmuş İnşaat Mühendisi, kendi şirketini yönetiyor. Siyasal ve sosyal çalışmaları ile hayli etkinliği olan biri. İki dönem Sarıyer Belediyesi Meclis üyeliği yaptı. Bir dönem de İstanbul Büyük Şehir Belediyesinde meclis üyesi olarak Sarıyer’i temsil etti. Bir dönem Belediye Başkan yardımcılığını üstlendi. Ayrıca, Sarıyer Spor Kulübünde 8 dönem yönetim kurulu üyesi ve asbaşkan olarak görev yaptı.
Demirciköy yazın sayfiye yeridir. Bu özelliğini 30-35 yıldan beri devam ettirmektedir. Uzunya koyu ve Plaji mükemmeldir. Denizi tertemiz, kumu iyidir. Zaman zaman kıyılara yosun vuruyorsa da temizliği yapılıyor. Plajın üst kısımları kamping olarak değerlendiriyor. Yaz aylarında yüzlerde çadır kuruluyor, adeta bir çadır kent halini alıyor. Burada her türlü ihtiyacın karşılanması imkânı var. Büfeler, lokantalar, otopark, günlük balıklar vesaire… Keza Dalya restaurant da mükemmel. Piknik yerleri, çay bahçeleri harika… Uzunya Plajı Köy’e ait. Köy tarafından Azem Kayacık’a kiralanmış, o işletiyor.
Her Demirciköy’e giderim Cemil Dayı (Kurt) aklıma gelir. Cemil Dayı (1325-1994), yakın dostum merhum Adnan Kurt ile ağabeyi Mustafa Kurt’un dayılarıdır. Biz de Dayı deriz Cemil Efendi’ye…. Onlarca yıl çocuklarımızı Cemil Dayı’nın köyden getirdiği süt ve yumurtalarla büyüttük. Kızmayan, hep gülen, yana eğdiği kasketi ile bir başka köy ağası havasındaydı. Kendisini kaybedeli yıllar oldu. Allah gani gani rahmet eylesin. Oğlu Ahmet Kurt’ta iyidir. Ağırbaşlı ve çok efendidir. Her gördüğünde hatır sormadan geçmez! Ahmet köy işlerine değil, otobüs işletmeciliği yaptı uzun yıllar. Bugünkü sohbetimizde bu yorucu işi bıraktığını söyledi. Vaktini köyde geçiriyor.
Köy kahvesinde sohbet ediyoruz. Kahvehane ama modern bir kahvehane! Köyün ihtiyaçlarına fevkalade yanıt veriyor. Bahçe kısmında oturup sohbet ediyoruz. Ahmet Kurt, Kadir Durusay ve Sabri Çalıcı… Çok iyi bilgilerle beni bilgilendirdiler. Konuşmalar tatlı, konuşmalar içten ve konuşmalar yol gösterici. Buradaki konuşmalardan öğrendik Anıtlar Kurulu tarafından bir taşın koruma altına alındığını. Ne taşı dedik doyurucu bilgi alamadık. Cenevizlilerden kalma dediler. Rica ettik dostlara gösteririz dediler. Namaz sonrası İmam Bektaş Efendi Suat Uysallar ile beni alıp götürdü Mezarlığa. Hayli aradık. Bektaş Hoca “Taş mezar taşıdır ve bir yeniçeriye aittir” deyince “O zaman kolay” dedim. Zira mezar taşları hakkında olan bilgime güvendim ve aramaya koyuldum. Çok geçmeden de taşı buldum. Bektaş Hoca bu taş olmalı dedim. “Tamam” dedi. Kitabedeki bir kısım yazıyı okuyamadı, silinmiş yada bozulmuş yazı okuyabildiği “…. Yeniçeri Sadık ruhuna Fatiha. H. 1154, H. 1738) kısmıdır.
Demirciköy, köy havasından çıkmış! Adeta büyük bir kasaba durumunda! Ancak kasaba için bazı eksikleri var. Onlar tamamlansa sorun yok ama şimdilik büyük bir köy! Bir iki dükkân, market, manav, büfe… Başka bir şey yok sayılır. Köy meydanı hayli büyük! Tam ortada mükemmel ve modern cami, arka tarafında her şeyi düşünülmüş bir çocuk parkı, hemen bitişiğinde suni çim halı sahası. Maşallah Belediye iyi hizmet getirmiş köye…
Köyün etrafı sitelerle çevrili! Köy olarak orta kısım var. Buradan mezarlıklara yöneldik. Kabirde yatanlara “Selamünaleyküm ya ehli kubur” dedik ve yine selamı biz aldık “Ve aleyna ve ve aleyküm ya ehli dünya”. Ne yapalım adet ve kural böyle! Mezarlıkta karşımıza iki okul arkadaşım çıktı karı-koca Sabih ve Güniz Akçay (2008), Sabih Akçay (2011), Allah rahmet eylesin. Yanı başında ise Em. Korg. Hava Kuvvetleri Komutanı Cemal Erkin (1919-2003) (Güniz’in amcası) ilerlemeye devam ediyoruz bu kez karşımızda Çelik Gülersoy’ün mezarı çıkıyor. Hani şu İstanbul’a büyük tarihi eserler kazandıran Çelik Gülersoy! Turing Kulübü Başkanı iken mükemmel çalışmalarıyla dikkat çekti. Sarıyer köylerine de çok yardımcı oldu. Yanı başında annesi Münevver Gülersoy’un (1900-1996) mezarı. Bunlara da Allah rahmet etsin diyoruz ve ilerliyoruz.  Epeydir ziyaret etmemiştik. O nedenle çekinerek gittik mezarının yanına… Adnan Kurt canım arkadaşımı (1929-2001), hemen yanında eşi Asiye Kurt (1941-2008), kaynı Mazlum Uysal (1943-2001), kaynanası Fatma Uysal’ (1914-1987) ve hemen yanında büyük kaynı Yılmaz Uysal (1935-2005’ hepsi yan yana! Allah gecinden versin birkaç kişi daha alacak mezar yeri var! Oturduk kabristanın başına Suat’la beraber üçer İhlâs birer Fatiha okuyup âmin dedik. Biraz da dedikodu yapıp ayrıldık.
Adnan Kurt benim yakın dostum, arkadaşım, ağabeyim. Yıllarımızı aynı amaçların gerçekleştirmek için birlikte geçirdik. Özü-sözü doğru, ince eleyip sık dokuyan, duygulu, zaman zaman alıngan, çoğu kez kuşkulu ama ölesiye seven bir kişiydi. Eşi Asiye de herkesin ablasıydı. Sevmeyeni yoktu. Fatma Teyze iki çocuğumun ebesiydi, Mazlum garip yaşadı, garip gitti. Çocukluk arkadaşım Yılmaz ise ölümü hiç reddetmedi, gelirse gelir düşüncesiyle hareket etti ve kanserle kardeş yirmi yıl geçirdi sonra da ruhunu teslim etti. Hemen arka tarafta Mustafa Kaptan’ın (Kurt) mezarı! Kaptanlığı yanında yaman bir avcıydı da ama ecel onu genç yaşta avladı. Oğlu Semih’i de (2012) ölüm erken yaşta yakaladı. Aynı mezarlıkta ama kabri biraz ötede!
Atlamadan yazalım bir asırdan fazla yaşayıp ölen bir tanrı misafiri var yan mezarlıkta hak yoluna giden! Taşçı Şükrü Dayı’nın (Yılmaz) annesi Vesile Hanım’ın doğum tarihi 1867 ölüm tarihi ise 1977 yedi… Dikkat ediyor musunuz? Tam tamamına 110 yıl yaşamış bu dünyada! Sonra hak yolcusu olmuş. Demek ki dünyaya kazık çakmak yokmuş. O halde nedir bu çekişme, niza, hırs, terslikler, adamsendecilik, kıskançlık, hile, desise, yalan-dolan ve bin bir türle atraksiyon. Sonumuz bir avuç toprak değil mi? Ne var ki insanız yani beşer! Ne demişler insan beşer ama şaşar! Allah mekânını cennet eylesin deriz ve şöyle bir göz atarız kabristana; Aygünler, Kurtlar, Bilginler, İlkurlar, Altınbaşlar, Şişmanlar, Yetimoğulları, Yıldırımlar, Aslanlar, Göçenler, Akçanlar, Erginler, Güvenler ve diğerleri… Herkes yeteri kadar yer satın almış mezarlıktan… Ne yapalım, mezar yeri bulma kaygısı ağır basıyor, tedbirli olmak gerekir.
Aklıma gelmişken yazmalıyım. Zekeriyaköy tarafından köye girişte ve solda maden çamuru çıkarılan büyük alan hala berbat vaziyette. Maden çıkarıldıktan sonra bu alan doldurulmalı ve ağaçlandırılmalıydı ama yapılmadı. Suni bir göl meydana geldi. Hayli de derin ama yazın sivrisinek yuvası… Köyde dolaşıyoruz beklediğimiz bazı yüzleri görmek kabil olmuyor. Mustafa Kaptan’ın evine gidip Hadika Hanım’ın çayını içmek isterdik kısmet olmadı. Kızları Semra ve Nebahat’i görmek isterdik ama nafile… Daha kötüsü ise davetine icabet ettik Fatoş’un ama anlaşma ters döndü, bizim işimizin acilliği, Fatoş’un aynı saatlerde bir başka yerde önemli bir toplantısı olması buluşmamıza mani oldu. Ne şans be! Demek ki bizi evinde ya da evin bahçesinde ağırlayacak birilerini bulmak kabil değil! Oysa Adnan Abi ile o villanın imar muamelelerini yaptırmak için ne uğraştık… Neyse bir başka gün gider, Fatoş ile Beyi Seyit’in kahvesini içeriz.  Hani şunu demek isterim ki Fatoş’la aramıza kimse giremez! Boşuna aramıza açmaya çalışmasın kimse! O bana yadigâr. Ağabeyi, Bülent Sarıyer’den uzaksa da aramayı ihmal etmiyor. Hadika Hanım’da az meşakkat çekmedi ama herkes gibi o da direniyor. Önce koca ve sonra da evlat acısı ne demek! Yapacak bir şey yok, Nebahati, Semra’yı beylerini ve Hadika Hanım’ı da bir daha gelişimizde görürüz.
Sordum Demirciköy’de kimlerin ağa olduğunu… Sadık Çavuşlardan Kadir Durusoy anlattı. Maşallah Kadir hayli donanımlı, köyü, köylüleri çok iyi tanıyor… Muhtar Ali Kap’tan olmayınca, kurtarıcımız Kadir Durusoy ile Ahmet Kurt oldu. Köyün ağalarını sorduk; Üç önemli ismi işaret ettiler; Hüseyin Ağa, Sadık Çavuşlar ve Hurşit Ağalar. Ahmet Kurt “Bu isimleri ağa olarak biliriz biz” diyerek Kadir Durusoy’u tastikledi! Yeni dönem ağalarını sorduk duraksamadan yanıt verdiler. “Ne ağası be! Günümüzde ağa mağa kalmadı! Villalar, siteler varken ağa mı aranır. Türkiye’nin nerede ise tüm zenginleri burada”. Doğru söze ne denir. Bu arada elimizdeki belgede “Mektepli Mehmet Efendi, Eşraftan, Demirciköy” yazıyor. Mustafa Kemal emriyle 1336 (1920) de Anadolu Ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Rumeli Feneri mıntıkası için gösterilen heyette yer alıyordu. Mektepli Mehmet Efendi ismini duymuşlar ama kimlerden olduğunu bilmiyorlar!
Köyün saygın isimlerinden biri de eski dönemlerde Atatürk’ün silah arkadaşlarından Muharrem Çavuşmuş! Mustafa Kemal’in emrinde olmuş savaş dönemlerinde. Muharrem Çavuş oğlu İdris Pehlivan ve Onbaşının Mehmet hatırda kalanlardan…
Bir tur atalım dedik köy meydanında, dolaşalım sağı solu dedik, yürüdük… Güllü evi gördük. Harika bir ev! Meşhur Muharrem Çavuş’un kızı Sabiha ile evlenen Şükrü Andaş’ın yaptırdığı bahçe içinde bir ev… Villalar halt etmiş yanında. Tüm bahçe güller içinde!  Evin kızı Aysun, yoldaşım Suat’ın oğlu Ahmet’le aynı yastığa baş koydular ama birkaç yıl evvel bu mutlu evliliği noktaladılar. Çocukları Ayşın iki arada bir derede… Annesini terk etmiyor, babasını ihmal etmiyor, Başka ne yapabilir ki?
Her yerde bir sürpriz yaşarız bu köyde de yaşadık. Ahmet Kurt ile konuşurken biri aramıza girip yanıt verdi.  Adını sordum “Sabri Çalıcı” dedi. Şaşırdım ve “Sen Çalıcı Ahmet’in neyisin?” diye sordum. “Büyük oğluyum” yanıtını aldım. Bu kadar olur be! Babasını sordum yaşı 86 yaşam savaşını devam ettiriyormuş. Her gün değnek elinde ama iki büklüm bahçeye gidip geliyormuş. Çalıcı Ahmet çok yaman bir CHP’li idi. Birlikte yıllarca aynı amaç doğrultusunda hizmet ettik. Uzun zamandan beri karşılaşmıyorduk. Zekeriyaköy’e aktarma yaptığımızda mutlak gereceğim kendisini. Söz mü söz hem de Balcı sözü!
Müthiş sıcak altında hayli dolaşıp durduk. Hata ettik, takım elbise giydik. Böyle olunca da buram buram terledik. Burada yatacak halimiz yok. Çekip gideceğiz. Sezai Büyükdurmuş’un acil işi vardı gitti. Biz de otobüs bekliyoruz. Otobüs gelene kadar gözden geçirdik notlarımızı şunları da kayda düşelim dedik.
Köydeki üç kaynak suyundan Hafize Hanım suyu hala halkın hizmetinde, ama diğer iki kaynak suyu yani Kumsuyu ile Kadıbaba suyu site inşaatlarına kurban gitti. Çok yazık!
Köyde ilkokul yok, öğrenciler Kilyos İlköğretim okuluna gidiyorlar. Yaz kış bunca insanın oturduğu (en az 2 – 3 bin kişi) köyde okul yok, sağlık ocağı yok yani resmi daire yok. Ne kadar tuhaf!
Yine Demirciköy’de her hangi bir dernek de yok. Köyde 2 cadde, geçici sokaklar hariç 8 sokak ve 8 site bulunuyor.
Demirciköy’de saptayabildiğimiz kadarıyla; Hacı Baba, Sadık Kenarcı, Mustafa Şişman, Burhanettin Erkan, Orhan Erkan, Mehmet Saral, İbrahim Bilgin ve Ali Kaptan muhtar olarak görev yaptılar. Ali Kaptan dört dönem arka arkaya kazandı muhtarlığı, halen görevine devam ediyor, tekrar aday olsa karşısına başka aday çıkmaz, çıksa da yine kazanır diyorlar, bize durumu belirtmek düşer, o kadar!
Sıcak bunalttığı anda otobüs imdadımıza yetişti. Tekrar yola düştük… Sarıyer’deyiz. Bakalım bundan sonra yolumuz nereye düşer?
Yahu ne kadar da unutkan oldum. Bari şimdi hatırlatayım: Bakın, Aşiyan’dan Kısırkaya’ya kadar bu coğrafya’da oturanlara “Sarıyerli” deniliyor. Üstelik “Sarıyerli olmak ayrıcalıktır” söylemi dilden dile geziyor. Bu demektir ki Sarıyerli kendi değerlerine sahip çıkacaktır. Sarıyer Spor Kulübü, Sarıyerlilerin sahip çıkacağı bir kuruluştur. İlçenin Türkiye Liglerinde oynayan tek profesyonel kulübüdür. Her Sarıyerlinin kulübüne destek olması gerekir diye düşünüyorum. Bunun da kolayı var. Şöyle ki: İş Bankası’nın kulüple anlaşarak çıkardığı Maxsimum Kart (Kredi kartı) isteklilere verilmeye başlandı. İş Bankası Sarıyer Şubesinden, Sarıyer Spor Kulübü amblemini taşıyan Maxsimum Kredi kartı alarak kulübe destek verebiliriz. Ben aldım, size de öneriyorum

GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK- 17 (Kilyos)


Köyleri dolaşmaya başlayacağız. Sırada Kilyos var! Kumsal Hacı Ömer Meydanından 151 No. lu belediye otobüsüne bindik. Otobüs dolu. Ayakta hayli yolcu var. Yaşlı bir hanım elinde poşetlerle geldi. 12-20 yaş arasında dört beş kişi var oturan. Hiç kimse oralı olmadı. Hele bir delikanlı ki yanında annesi, kendisi dev misali yaşı 14-15 boyu belki de 1.80 var, annesi ile gülüşüp duruyorlar. Yaşlı kadın ayakta! Yaşlı kadına yer veren kimse yok! Ben kalkıp yer versem, oturmayacağı kesin!* Ona göre yaşlıyım! Ne günlere kaldık. Ne yapalım ağlayacak değiliz ya yola devam. Kilyos’a gidiyoruz. Yani KİLYA! Malum ya Kilya sözcüğünden dönüşerek Kilyos ismine karar kılındı. Kilya’nın  Rumca karşılığı “Kum” olduğuna göre Kilyos ismi çuk oturdu diyebiliriz. Ama bir de bakıyoruz Bilge Umar’ın Türkiye’deki Tarihsel Adlar” kitabına görüyoruz ki bir de Killa sözcüğü var. Sözcüğün aslı K(uwa)İla olan ve Güzel-Geçit-Boğaz anlamını veriyor. Yani Killa sözcüğü zamanla Kilyos’a dönüşüyor. Hangisi olursa olsun, Kilyos’un coğrafi durumu dikkate alındığında verilen ismin uygun olduğu görülmektedir. Çok uzun yıllar köyün ismi Kilyos olarak kullanıldı ama zamanla bu isim KUMKÖY olarak değiştirildi. Ne var ki Kumköy tutmadı. Halk arasında hala Kilyos kullanılmakta Kumköy ise resmiyette dikkate alınmaktadır. Varsın öyle olsun ne yapalım? Bir şey yapacak halimiz yok! İsim değiştirme komisyonunda olsak bile değişikliğe gitmeyiz zira Kilyos’u benimseriz. Tabii Kumköy’ü de yabana atmayız.
            Kilyos’a kadim dostum Suat’la gidiyoruz. Uskumruköy sapağından sağa dönüyoruz. Çay bahçeleri, kır lokantaları ve villalar. Solda Kuzey Konakları… Cici cici villalar. Boş villa arasan da bulamazsın… Biraz daha ilerliyoruz. Sağda aynı kişiye ait Vip Konakları…  Sahibi Sarıyer Belediye Meclis Üyesi… Ensesi kalın diyorlarsa da duyuma göre uçan kuşa borcu varmış… Demek ki haddinden fazla açılmış! Denize, dalgalar aldırmadan açılmanın sonu boktur ve çok kez boğulma ile sonlanır. Neyse bizi hiç ilgilendirmiyor, ilerliyoruz. Uskumruköy Mezarlığı karşımıza çıkıyor. Bu mezarlığa Şehitlikte denilmektedir.  Av. Fikret Canlı aklımıza geliyor, ruhu için üç İhlâs bir Fatiha okuyor ve yürümeye devam ediyoruz.
Hayret be Kilyos’tan bahsediyor bir türlü Kilyos’a gelemiyoruz. Olacak iş mi? Ne olursa olsun, önümüze Kilyos ismi çıkıyorsa da oraya ulaşmada zorlukla karşılaşıyoruz. Gel de şaşırma! Efendim Kilyos Mezarlığı benim bildiğim kadarı ile Türkiye’nin en büyük mezarlığı. Nurettin Sözen’in Belediye Başkanlığı döneminde yapıldı ve gömüye açıldı. Bu kadar büyük hizmet İstanbul’a yapan ikinci bir adam tanımam. Eğer Sözen, eski başbakanlardan Tansu Çiller’in isteklerine uyup da bu mezarlığı yaptırmasaydı, büyük bir ihtimal ölüler diklemesine gömülürlerdi yersizlikten! Prof. Dr. Nurettin Sözen kimseyi dinlemedi ve bu büyük mezarlığı yaptı. Mezarlığa Kilyos Mezarlığı deniyor. Oysa bu büyük mezarlık Uskumruköy sınırları içinde bulunuyor. Madem ki resmi kayıtlarda Kilyos Mezarlığı görülüyor biz de aynı yolu takip edeceğiz. Bir zamanla birlikte siyaset yaptığımız Nurettin Sözen her şeyi ince eleyip sık dokumuş ve düşüncelerini gerçekleştirmiş. Sadece Müslümanlara değil, diğer inanç sahipleri için de yer ayırmış. Efendim Batinilerin gömü yeri olduğu gibi, Yehova şahitleri’nin de, Mecusilerin de kimsesizlerinde gömü yerleri var… Hanefi, Alevi ayrılığı yok hepsi yan yana gömülüyorlar.  Yani sizin anlayacağınız Kilyos Mezarlığı Birleşmiş Milletler gibi… Herkes bir arada… Burada da, aynı Birleşmiş Milletler gibi güçlü olanın sözü geçiyor. Fakir öldüğü anda kendisine bir yer bulabiliyor, parasız ya da çok az bir para ile… Ama zengin olanlar istediği anda bastırıyor parayı istediği kadar mezar yeri satın alabiliyor! Yani sizin anlayacağınız gibi burada da eşitlik yok. Mezarlıklarda da emperyalizmin ve kapitalizmin borusu ötüyor… Bahsi kapatmadan yazmalıyım galiba Türkiye’nin en uzun Caddesi Şişliden başlayan Kefeliköy-Çayırbaşı kavşağında sona eren Büyükdere Caddesidir. İkincisi ise öyle inanıyorum ki Maden mahallesinden başlayan ve Kilyos’ta sona eren Kilyos Caddesi olmalıdır. İşe bakın be! Neye dikkat etmişiz. Yine hangisi büyük diye earaştırmak gerek, benimkisi duyum ve tahmin!
Aklımca düşündüm ve buldum Türkiye’nin bu en büyük mezarlığında bir noksanlık gördük. Mesela, bu mezarlıkta bir küçük cami, bir cem evi ve bir gasılhane olmalıydı diye düşünüyorum.  Hatta Batiniler, Mecusiler ve Yehova Şahitleri için de! Ama yok, kim bilir bizim gibi düşünen bile olmamıştır. Her neyse bizim düşüncelerimiz gerçekleşmez, ilgililerin düşünmesi gerekir.
Yola koyulmamız gerek, “yürü çıkalım” diyorum Suat’a basıyoruz tabanvaya ilerliyoruz. Hava sıcak, buram buram terliyoruz ve Ağlamış Baba Mezarlığından içeri dalıyoruz.  Aslında mezarın ismi Ağlamış Baba değil “Ağlamalı Ahmet Baba”dır. Zira bu zatın mezar kitabesi okunduğunda isminin “Ağlamalı Ahmet Baba” olduğu anlaşılıyor. Bu şahıs tekke şeyhidir. Aynı zamanda Alevi’dir. Yeniçeri ocaklarının kaldırılması sırasında (1826) yeniçeriler kıyıma uğrar. En çok kıyıma uğrayan Ağlamalı Ahmet Baba tekkesine mensup olan yeniçerilerdir. Aslında burası tekke değil zaviyedir. Yahu ne kadar da durduk üzerinde. Madem öyle,  Ağlamalı Ahmet Baba’nın 1824 de öldüğünü de belirtelim. Hani, bu mezarlıkta büyüdükçe büyüdü. Eski dağınıklığı yok, gayet iyi bakılıyor. Belli usta elinin değdiği… Ülkenin kalkındığı bu mezarlıktan az çok anlaşılıyor. Çünkü kim ölmüşse üç beş ay sonra mezarı mermerden yapılıyor, mezara bir güzel çeki düzen veriliyor… Sağlığında merhum ve merhumelere ilgi göstermeyenler öldüğü zaman iyilik meleği oluveriyorlar… Belki de kurtulduklarından olacak, görkemli cenaze töreni yaptığı gibi göz alıcı mezarlar da yapıyorlar… Bu mezarlıkta da pek çok dostumuz, çocukluk, gençlik arkadaşımız yatıyor.  İsimlerini saymaya kalksak sayfalar dolar. Fatiha okuyoruz ve mezarlıktan çıkıyoruz.
Kilyos yolundayız! Kilyos’a vardığımızda kimlerle görüşeceğiz, kimler bize geçmiş dönemlerden hafızalarında kalan anı kırıntılarını aktaracak onları bulmaya ve onlarla konuşmaya çalışacağız. Elbette ki dostlarımız, arkadaşlarımız var. Sakal Dursun’u, A. Oktay Çevik’i, Altay Unan’ı bulmaya çalışacağız. Ama mutlak görüşmemiz gereken isin Kahyaoğlu Yılmaz olacak! Yılmaz’la sohbetimiz koyulaştıracak tarihin derinliklerine inmeye çalışacağız. Bulabilirsek eğer çok eski dostlardan Ömer’le Kemal kardeşleri bulacağız. Onlar uzun zamandan beri otel sahibi! Otellerle pek işim olmadığından uzun yıllardan beri görüşemedik. Bu vesile ile görüşürsek yılların özlemini de gideririz. Ama tabii ki benim ilk bulacağım kişi Kilyos’un tanıtılması ve markalaştırılması hususunda ölümüne bir mücadele veren Güler Sönmez olacak. Kahvemizi içerken bugüne kadar Kilyos’u tanıtma yolunda verdiği mücadeleyi kendi ağzından dinleyeceğiz. Tabii kendisini bulabilirsek!  Kilyos’a gidince sohbet yuvasına gitmemek ayıp olur. Bu yuvada anıların tekrarını, şiirin en yenilerini dinlemek kabil! Emine Ataman Koç Hanım ile Emine Topçu Hanımların sohbetinde bulunmak kim istemez. Hele işlek bir sokakta ve bir dükkânın oturup gölgelenen Sakal Dursun’u (Hutoğlu) kablo vurarak konuşturup dinlemek zor ama çok keyifli bunu da biliyoruz. O halde Kilyos içinde çarşı Pazar dolaşmaya devam edeceğiz…
Kilyos’a indik. Hava nefis, gelişi güzel ilerliyoruz. Nereden başlayacağız? Karşımıza köy ortasında yapılmakta olan yeni park çıktı. Bitirilirse güzel bir park olacak gibi! Buradan yeni yapılan stadı gördük, o tarafa yöneldik. Karşımıza muhtar Erdoğan Bezeroğlu’nun kardeşi çıktı. Ayaküstü konuştum. Stadın yeri köyün mülkiyetinde, stadı yaptıran ise İstanbul Özel  İdaresi, kullanımı İst. Gençlik ve Spor Müdürlüğünde. Stat çok amaçlı, zemini suni çim. Tek yanlı tribünü 1500 kişilik. 200 kişilik şeref tribünü var. 60x90 ebadında gençler ve amatör müsabakalar oynanabilir. Stadın altında dört soyunma odası ve Kilyos Kulübüne ait odalar var. Olsun tabii, gençlik hizmet ister!
Kilyos’ta dolaşmaya başladık, aklımıza su terazileri geldi. Gidip görmeliyiz tekrar diyerek yola düştük.  Aralıklı olarak üç adet su terazisi! Anlaşılan Kilyos’a çok uzaktan su getirilmesinde kullanılmış bu teraziler. Ne zaman kimler tarafından yapıldığını bilen yok. Bugüne kadar haklarında yazılan belge ya da yazı bulamadım. Kime sordumsa ”Su terazisi” deyip çıktılar. A be arkadaşlar su terazisi olduğunu biliyoruz. Bizim istediğimiz daha geniş bilgi. Yani; Hangi dönemde, hangi tarihte ve kim tarafından yaptırılmış olduğu, bunu öğrenmek. Ama ne kadar sorup soruşturduksa söylenen “Cenevizlilerden kalma” olduğudur. Ama “Osmanlılar”  tarafından yapıldığı da söyleniyor. Hangisi akla yakın buna herkes kendi karar versin daha iyi! Benim kanım ise “Cenevizliler” den yana! Her ne ise! Kim yaptırmışsa iyi şey yaptırmış! Zamanı geçmişse de teşekkür etmeyi borç biliriz. Üç terazinin bilmem kaçıncı kez fotoğraflarını çektik!
Kilyos köy içinden doğu tarafına yani eski camiye doğru giderken son su terazisi ile karşılaşırız. Hemen ilerisinde ve solda Kilyos kalesi. Son gidişimde kale tertemiz, bakımlı ve sanki yeni yapılmış gibiydi. Bu kez berbat gördük. Kale uzun süre askeri gazino olarak kullanıldı. Bir iki yıldan beri terk edildi. Sadece cümle kapısında nöbetçi vardı. İçeri giriş çıkış yasaktı. Bu kez kaleyi çok bakımsız ve harap vaziyette gördük. Nöbetçi de yoktu. Sanki adeta boynu bükük, mahzundu! Her neyse biz bildiklerimizi yazalım. Kalenin 4 ve 5’cü yüzyılda Doğu Roma yani Bizanslar tarafından yapıldığı söylemi yaygındır. Kalenin savunma amaçlı kullanıldığı biliniyor. Evliya Çelebi, sanki hiç işi yokmuş gibi Sarıyer’e gelmiş ve bıkmadan usanmadan köylerini gezerek Kilyos içinde kayıt düşmüş. Evliya Çelebi’ye göre Kilyos kalesi boğazı kontrol ve gözlem kalesi olarak yapılmış. Aynı şeyleri seyyah Comte Dores Sery (19’cü yy) de yazmaktadır. Efendim, Bizansların zayıf düştüğü bir dönemde Cenevizliler kaleyi işgal etmiş ve uzun süre burada kalmışlar. Bu nedenle de kalenin Cenevizliler tarafından yapıldığı zannedilmiş! Ya da öyle kabul edilmiş! Bu bilgi bazı eserlerde mevcut olduğu için kayda geçmeyi ihmal etmedik. Kale zaman zaman Rusların ve Don Kazaklarının saldırısına uğramış ve hasar görmüş. Sultan I. Abdülhamit ve Sultan II. Mahmut dönemlerinde, 1782 ve 1826 yıllarında iki kez büyük onarım görmüş.  1833 yılında Hünkâr İskelesi Anlaşması ile Boğazlara yerleşen Ruslar, 1841’deki Londra Anlaşması ile Boğazlardan çıkarılırken kale Türk ve İngiliz askerler tarafından birlikte kullanıldı. O yıllardan İngilizlerin getirdiği toplar hale kalenin arenasında muhafaza edilmektedir. I. Dünya Savaşı sırasında ise kaleye Almanya’dan getirilen toplar yerleştirilmiştir. Kırım Savası (1856) sırasında kale hastane olarak kullanılmış ve yaralılardan şifa bulamayan ve şehit olanlar Uskumruköy mezarlığına gömülmüşlerdir.
Kilyos kalesi içindeki Çınar ağacı anıt ağaçlardan biridir. Üzerindeki künyesine yazdığına göre boyu 28 metre, çevresi 34 metredir. 2012 itibariyle yaşının 557 olduğu anlaşılmaktadır. Bu ağacın İstanbul’un fethi anısına dikildiği dikkate alınarak künyenin oluşturulduğunu hatırlatmayı da kendime görev sayarım. Zira yaşta bir terslik olacak, benim tahminim bu ağacın yaşının 300 – 350 civarında olduğudur. Az mı diye sual edeceklere güleriz ve elbette ki az değil, keşke bu ağaç kadar yaşasak ama insan olarak yaşasak derim.
Kilyos’un en faal resmi dairesi öteden beri tahlisiyesidir. Deniz sahilinde bulunan iki taşiskele tarihi özellikleri taşır ve 18. yy yapısıdır. Keza tahlisiye binaları ve kayıkhane de tarihi eserlerdir.
Kilyos’da iki cami var. Biri eski cami. Yapımı 1931 yani yeninin eskisi. Yeni cami ise sadece üç beş yıllık bir maziye sahip! Ama Kilyos için çok büyük bir cami! Cuma namazında bile dolmaz. Nerde kaldı k vakit namazlarında dolacak. Dolar dolmasına da önce cebin dolması gerekir. Zira Başkanımız en az üç çocuk yapın derken fakirin-fukaranın durumunu aklına getirmiyor!
Kilyos Sarıyer’in turizm bölgesi. Daha 1950 li yıllarda turizmle buluştu Kilyos. Küçük bir yerleşim bölgesi, sahili boydan boya kum, köyün üst kısımları ile kumsalın arka tarafları ormanlık.  Yani yeşil ile deniz mavisinin birleştiği ve gök mavisi ile kucaklaşan bir sayfiye yeri. Güneş batarken, ay doğar. Mehtabın çıkışını Kilyos’tan seyretmenin zevkine varmak için burada konaklamak insana hayat verir.
Kilyos’u Kilyos yapan havası, kumu, yeşilliği ve Turban tesisleridir. Elbette ki turiste hoşgörü ile bakan ve turizmi benimseyen halkıdır! Kilyoslular turizme öyle inandılar ki altmış yıldan beri turizm sektörünün gelişmesi için her türlü çabayı gösterdiler. Tabii ki kazanlar da Kilyoslular oldu.
Kilyos Turban Tesisleri 1956 yılında tesis edildi. Özelleştirme İdaresi 389 dönümlük alanda kurulan Turban Tesislerini Sarıyer Belediyesine tahsis etti. Halen Sarıyer Belediyesinin yönetimindedir. Bildiğimiz ve sık sık gittiğimiz Turban Tesisleri ilerleyen zaman içinde hayli darbe yedi. Tesis binalarına yeteri kadar önem verilmedi, bakımı yapılmadı, yapılan ek tesisler de hizmet veremez duruma gelince, tesisler daha iyi duruma getirilmesi için Sarıyer Belediye’sine verildi. Belediye’ye ait sosyal tesis dışında yeteri kadar iyi işletilemedi. Plaj birkaç parçaya ayrıldı, bir kısmı kişilere kiralandı, bir kısmı köye bırakıldı, bir kısmı da tesis tarafından işletiliyor.
Kilyos Turban Tesislerinin sahili muhteşemdi. Tabii ki plajı da! Her yaz binlerce insanın akın akın geldiği Kilyos plajından ayrılmak, eve dönmek istemezlerdi. Mükemmel denizi sörfçüler için çok iyi bir yerdir. Kıyı sığ ve bol kumluk, açıldıkça derinleşen ve berraklığı ile göz kamaştıran denize girmenin keyfi müthiştir. Ama fırtınalı zamanlarda, dalgaların hışımla geldiği anlarda denize girmemek gerekir. Zira plajın bazı yerleri akıntılıdır. Yüzme bilmeyenler ile az bilenler için tehlikelidir ve her yıl bir kaç kişi bu girdabın içine düşüp hayatını kaybetmektedir. Turban Tesisleri ve plaj aynı zamanda Türk film yapımcılarının her zaman yararlandığı doğal bir film seti ve platosudur. Unutulmayan Türk filmlerinin pek çoğu burada çekilmiş, çok önemli sinema yıldızları Kilyos kumsalında dolaşarak isimlerini yazdırmışlardır. Kilyos plajı Kale’nin altından Gümüşdere’ye kadar uzar gider… Temiz kumu, pırıl pırıl denizi ile mükemmel. Ama ne var ki son birkaç yıldan beri istenilen kadar kum yok! Eski durumu aranır oldu. Kumu az, hatta bazı bölümlerinde hiç yok! Bu duruma gelindi. Nedeni de kum kosterlerinin yıllarca Kilyos’un açıklarından kum çıkarmasıdır. Zaten güzele ye yapılırsa insanlar tarafından ve bilinçli olmayanlar tarafından yapılıyor. Böyle giderse Kilyos özelliklerini kaybedecek! En feci şey Kilyos plajı içindeki gemi batıklarının bulunması ve çıkarılması yolunda her hangi bir gayretin gösterilmemesi! Bu arada Tırnata, Kulüp Beach, Solar Beach ve Monstep Beach plajlarını da hatırlatalım.
Kilyos’ta bir hayli otel var. Turban tatil köyü dışında; Yalı Hotel,  Kale Hotel, Yuva Motel, Grup Hotel,  Erzurumlu Hotel, Yonca Hotel gibi pek çok otel ve pansiyonlar var… Köy içinde restauranltar, çay bahçeleri, kafeteryalar ve büfeler her yaz binlerce insana hizmet vermektedir. Arka kısımlarda bilhassa köye gelişte sağ tarafta bulunan yeşillik alandaki Posuruk İsmail’in Şömine kır gazinosu harika! Yüzlerce insana hizmet verecek kapasite, mekân ve elemana sahip.
Köye girişteki Ataman sitesi, köyün kuzey tarafındaki yeni yerleşim bölgesi ve buradaki site ve villalarda yaşamak, yeniden hayata başlamak gibidir. Köy içinden geçen derenin solundaki tek katlı villa Kemal Karakuş’un! Her yazı burada geçirmenin zevkini yaşıyor Kemal. Yazın Kilyos’da kışın Sarıyer’de! Oh gel keyfim gel! Yazdık ama derhal ikaz geldi. Efendim hata yapıyormuşuz. Çünkü Kemal yaz kış Kilyos’ta kalıyormuş. Sarıyer’deki dairesini de oğluna bırakmış! Bana bırakacak değildi ya. İyi etmiş, Kilyos’da kafa dinliyor.
Eskiden Kilyos’da balıkçılıkta bir hayli ileri düzeydeydi. Halen balıkçılıkla geçinen bir hayli insan var. Eski reislerden Adil Reis ve İbrahim Reis (Çevik), İsmail Reis, Çavuşların Tahir Reis isimleri unutulmayan reislerdi. Ama Kilyoslu balıkçılar genellikle volicidir, uzatmacıdır, oltacıdır. Çok uzun yıllardan beri Kilyos dalyanı kurulmuyor.
Kilyos öteden beri ilgi çeken bir yerdir. Milli Mücadele döneminde Kilyos’lu Meto İsmail ile Kâhyaoğlu Mehmet boylarından büyük işlere giriştiler. Ama başardılar ve alınlarının akı ile çıktılar işin içinden. Sarıyer köylerini haraca kesen, basan, kasıp kavuran Rum çetelerin temizlenmesinde görev alan İpsiz Recep Reis’in çetesi içinde yer aldılar. Sarıyer köylerindeki Rum çetelerin temizlenmesinde kendilerine verilen görevi en iyi şekilde yerine getirdiler. Tabii bu kadarla kalmadılar. Deniz yolu ile silah ve mühimmat kaçırılmasında görev aldılar. Korkmadılar, yılmadılar, canları pahasına milli mücadelenin kazanılması için mücadele verdiler. Başkaları yok mu diye sorulacak olursa, şüphesiz vardır ama bilgimiz olmadığı için yazamadık deriz! Kilyoslular da kadirbilik çıktı ve Kâhyaoğlu Mehmet Efendi’nin ismini bir caddeye verdiler, gördüm ve gururlandım.  Meto İsmail Efendi’nin de ismini de bir sokağa verilmesini isterim ama beni kim dinler ki? Kâhyaoğlu Mehmet Efendi Hac farizesi için hacca gitmiş ve bir daha geri dönmemiş. Orada ömrünü tamamlamış ve orada hakka yolcu edilmiş. Allah gani gani rahmet eylesin.
Dolaşıyorum Kilyos köy içinde; yeni camii, yeni yerleşim yerlerini, yeni stadı görüyorum. Sokaklar pırıl pırıl, dar olanlarda, geniş olanlarda az çok bakımlı.  Ama yıllar önce kader birliği yaptığımız arkadaşları gözlerim arıyor bulamıyor! İsmail Özgönül yok! Soyadı gibi bir gönül adamıydı. Ne iyi insandı, ne can dostu idi ve ne iyilikseverdi! Allah rahmet eylesin! Ahmet Çevik bir başka güzel dosttu. Yıllarca arkadaş edindiği melun hastalığı yenemedi ve teslim oldu. Hala tez canlılığını, gülüşünü unutamam. Bir de oğlu Oktay’ın kötü oynadığı maçlarda çektiği ıstırabı! Ratip Unan. Bir başka güzel insan! Ağır başlı, vakur ve her zaman saygılı! Bir gün kötü söz işitmedim ağzından. Onun da oğlu Altay futbolcuydu. Altay çok uzun süre Sarıyer’de oynadı. O da babası gibi ağır başlı, vakur adam gibi adam… Öğrendiklerini ve Spor Akademisinde öğrendiklerini şimdi öğrencilerine aktarıyor. İsmail Özgönül, Ahmet Çevik ve Ratip Unan üçü de hak yolcusu oldular. Allah rahmet eylesin…
Kilyos yolu üzerindeki Aslan Fidanlığı eski özelliğini ve aktivitesini kaybetti. Mimar Ayşe Ünlü’den öğrendim sahibinin benim eski arkadaşım Tarabya’lı İbrahim olduğunu. Vay be ne günlere kaldık! Demek ki yıllardan beri arkadaşla görüşememişiz! Olur ya neden olmasın? Mimar Ayşe Ünlü deyip geçmemek gerek! Hanım ama hani derler ya “Adam gibi adam” işte öyle bir Hanım! Mimar, işkadını ve siyasetçi! İşlerini aksatmayan biri! Hazır cevap, sevgi dolu, gözlerinin içi gülen, üzüntüsünü gülüşü ile yok eden bir güzel hanımefendi.  Başkalarını bilmem ama karşılaştığımda kendimi onun yanında huzur denizi içinde buluyorum. İkinci işyeri Aslan Fidanlığı içinde bulunuyor. Oyuncak atölyesi var. Gidip gördük nefis, asistanı da güzel ve müthiş becerikli.  Yurt genelinde satışı, yurt dışına ihracı var. Son marifeti de, Anavatan serüveninden sonra Mustafa Sarıgül’ün Genel Başkanı olduğu Türkiye Değişim Hareketi’nde (ki aslında bir partidir) Sarıyer İlçe Başkanı olarak görev almasıdır. Başaracak güçtedir, yeter ki istesin!
Kilyos’ta dolaşırken rastlamazsak da mutlaka her hangi bir toplantıda karşımıza çıkar Güler Sönmez. Bu kez Kilyos Muhtarlığı Kültür ve Sanat Evine gidip baktık yoktu. İki saat kadar sonra tekrar gidip baktık, sorduk yine yoktu! Güler Hanım çevreci ve çok yaman bir Kilyos savaşçısıdır. Ben ona Kilyos amazonu diyorum. Kilyos için canını ortaya koymuş mücadele ediyor. Amacı Kilyos’u tanıtmak, markalaştırmak. Başarıyor da! Girip çıkmadığı resmi daire yok, arşınlamadığı sokak da kalmadı. Her eve, her iş yerine grip çıkar, Kilyos’a çanlılık katmak için bir şeyler ister. Son önemli olayı da “Kum Zambakları”. Kaybolmak üzere olan bu nadir bitkinin tekrar kazanılması için yıllardan beri uğraşıp duruyor. Nihayet iki yıl önce istediğini başardı ve “Kum Zambakları”nın korunması için istenilenleri elde etti. Bu yıl yapılan Kum Zambakları festivaline katıldım ve yapılan güzellikleri yerinde gördüm. Tebrikler Güler Hanım! Bir de Kilyoslu yazar var; Vural Sözer! Aynı zamanda gazeteci ama henüz kendisiyle tanışmadık.  Aradıklarımızdan bir diğeri Sakal Dursun’du. Erkenden ayrılmış Kilyos’dan.  Ancak akşama yakın Sarıyer’den görüşebildik. Sorduk soracaklarımızı aldık yanıtımızı! Aradığımız bir diğer kişi Kâhyaoğlu Yılmaz’dı.  Onu da öğle namazını büyük camide eda ettikten sonra çıkarken yakaladım. Yapıştım yakasına “Ismarla çayları, konuşmamız gerek” dedim. Helin Cafede bir saate yakın dertleştik, yarenlik ettik, sordum yanıt aldım konu içine işledim.  Mandrası var, hayvancılıkla uğraşıyor. Çok tedirgin ve üzgün gördüm onu. Sızlanıp durdu; “Anadolu’dan bu tarafa bayram için hayvan geçirilmeyecekti. Bu karara rağmen geçen geçiyor, kimse bir şey anlamış değil! Mal sahibi kadı, ona mı şikayet edeceksin! Ota, samana ve yem’e gelen zamlarla perişanız” diye! Bir vur bin dinle. Bu ağlamalar sandığa yansırsa vay birilerinin haline!
Spor’dan bahsetmeden geçemiyoruz! Ne yapalım bu da benim hastalığım, biraz işim. O kadar yıl sporun içinde bulun ve sonrada pas geç, olmuyor işte! Bunu böyle belirttikten sonra Kilyos’dan yetişen birkaç futbolcuyu tanıtmak isterim. Sergen Yalçın Beşiktaş altyapısından yetişti ve üç büyük kulüpte oynayan bir futbolcu. Defalarca milli takım forması giydi. Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi sol ayaklardan biridir. At yarışlarının hastası olup, futbol yorumculuğu yapmakta, ayrıca Acun’un programında jüri üyeliği yapıyor. Bir diğeri Sarıyer’in alt yapısından yetişen Altay Unan! Yaş gruplarından ter döktükten ve profesyonel olarak uzun yıllar oynadıktan sonra antrenör ve teknik direktör lisanslarını aldı. Antrenörlük hayatı devam ediyor. Eşi Ferah ile müthiş bir ikili, cici kızları ise avukat! İnşallah işimiz düşmez, düştüğünde Avukat hanım koşar her halde?  Yine, bir Sarıyerli futbolcu A. Oktay Çevik! Oktay’da Sarıyer altyapısında başladı ve uzun yıllar lacivert-beyazlı formayı giydi. Ayrıca Genç Milli takım formasını da giyme başarısını gösterdi. Yıllardan beri baba mesleği olan tahlisiye de çalışıyor. Sergen Yalçın’ın kardeşi Ozan Yalçın’da bir futbolcu! Beşiktaş alt yapısından yetişti ve değişik kulüplerde futbol yaşamını devam ettirdi.
Kilyos’da diğer Sarıyer köyleri gibi 93 harbi (1877/78) sırasında yoğun göç aldı. Eski yıllarda yerli halkı Rum’du. Zamanla Rumlar sadece köyü ve İstanbul’u değil Türkiye’yi de terk ettiler.  Köyde 1960’lı yıllara kadar üç beş ailenin ağırlığı vardı. Kâhyaoğlu, Sarı Şabanlar, Rıza Çavuşlar, Muhtar İsmail Ağalar, Tezcanlar Kilyos’un yerlileri ve ağırlığı olan aileleriydi. Zamanla bu ailelerin büyük kısmı çeşitli nedenlerle köyden ayrıldılar, ayrılmadılarsa da yeni yerleşim bölgelerinin oluşması üzerine gelen göçlerle azınlıkta kaldılar. Böylece Kilyos’ta yerli halk değil, çok karmaşık bir topluluk oluştu.
Eskiden Kilyos’ta balıkçılık, çiftçilik vardı. Halkın büyük çoğunluğu balıkçıydı. Bir kısmı da çiftçilik yapıyordu. Rıza Çavuşlar, Ahmet Ağalar, Kâhyaoğlu Mehmet Efendi, Şaban Ağalar çiftçilikle uğraşıyorlardı.
Uzun uzun anlatmaktansa bazı konulara kısa kısa değinelim. Bakalım neler varmış:  Kilyos’ta Kilyos Botanik Parkı, Abdullah Kaya Çocuk Parkı ve Muhtar Kamil İlhan Parkı isimlerini taşıyan üç park var.
Kilyos’ta bir ilköğretim Okulu var. 1952 de açıldı. Okulun yenilenmesi nedeniyle büyük maddi katkı sağlamaları nedeniyle okulun ismi Kumköy Ferhan Bedii Feyzioğlu İlköğretim Okulu olarak değiştirildi. Bir diğer okul ise Veysel Vardal Görme Engelliler İlköğretim Okulu’dur. Bu okul Veysel Vardal Körler Okulu Vakfı tarafından kuruldu. Kurucular Armatör Veysel Vardal ile çocuklarıdır. Bunlara da Allah razı olsun deriz ve derneklere geçeriz.
Kilyos’ta; Kilyos (Kumköy) Köyü Doğal Çevresini Koruma ve Çevre Kültürünü Geliştirme Derneği (1974);  Kilyos (Kumköy) Balıkçılar Derneği (1991), Kilyos (Kumköy) Okul Yaptırma Derneği, Kilyos Cami Yaptırma Derneği (1998), Kilyos Spor Kulübü (1989) gibi dernekler faaliyet gösteriyor.
Aman atlamayalım Kilyos ana caddeden plaja inerken solda sokak başında “Örs Disco” levhası göze çarpar. Bizi pek bir enterese etmese de yazın eğlenmeye gelenleri, tatillerini Kilyos’ta geçirenleri az çok ilgilendirir. Bizim vazifemiz bir disco olduğunu hatırlatmak.
Kilyos’un yazlık nüfusu 10 binin üzerinde iken kışın 2500 - 3000 civarında olmaktadır.
Kilyos’ta 6 cadde, yeni geçici sokaklar hariç 43 sokak ve 5 lojman var.
Kilyos’te saptayabildiğim kadarıyla; Meto İsmail, Niyazi Kâhyaoğlu, İbrahim Çevik, Adnan Talay, Ali Biçer, Cihat Sevim, Kemal Mavisu, Fuat Bostan, Şevki Bezeroğlu, Seyhan Ergin, Kamil İlhan, ve Erdoğan Bezeroğlu (halen görevde) muhtarlık yaptılar. Erdoğan Bezeroğlu beşinci kez muhtarlığa seçilerek büyük başarıya imza attı. Yeni bir seçim olsa yine seçilebilir, bundan kimsenin şüphe etmediği izlenimini aldım ama istekli de olmadığını öğrendim. Yine de kendisi bilir. Muhtarlığını sonuçlandırmadan köye bir kaynak suyu getirterek hayrat yaptı. Çeşmenin kitabesi “İçme Suyu Hayrattır. E. Bezeroğlu tarafından getirilmiştir. 29.Ekim.2003”. Allah razı olsun deriz.
Bir tam günümüz Kilyos’ta geçti. Eşi dostu gördük, yarenlik ettik, hasret giderdik. Akşama yakın ayrıldık Kilyos’tan. Bundan sonra yolumuza bakalım neresi çıkacak? Ne çıkarsa çıksın bahtımıza diyoruz, o günü bekliyoruz.

GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK- 16 (Rumeli Feneri)


Yolumuz Rumeli Feneri!... Yolcu yoluna gerek diyerek belediye otobüsüne kapağı attık. Aşina yüzlerle karşılaştık, bir iki selam ve hatır sorma! Acabaların birbirini kovaladığı bakışlar! Bakışlardan anlıyorum “Sabah sabah ne işleri var R. Feneri’nde” dediklerini! Sonra düşünüyorum neden desinler ki, ne zararımız var ki onlara! Çoğu ile yakın dostluğumuz var, dostluk derecesinde değilse de merhabamız var ya! Rumeli Fener yolu güzel, hayli bakımlı… Biraz virajlı olsa da zararı yok! Asfaltı iyi, trafik çizgileri yenilenmiş, yolun her iki yanı yem yeşil! En genci otuz kırk yaşlarında çam ağaçları…  Genç ağaç tomruklarının yol kenarına istiflenmesi ormanda aralama kesim yapıldığını haber veriyor. Demek ki kesilen tomruklar görücüye çıkacaklar ve sanayi için kullanılacaklar. Olsun, o da lazım ve devam ediyoruz. Otobüs Garipçe’ye uğruyor, bırakıyor üç beş yolcuyu, ver elini Rumeli Feneri. Son gidişimizde gördük ki yol kenarındaki çam tomrukları sırra kadem basmış, demek ki isteklisi çoktu, satıldılar!
Otobüsten köy başındaki son durakta iniyor ve karşı sokağa dalıyoruz, ver elini mezarlık. İlk işimiz mezarlığa gitmek, Hacı Sait Ağabeyimi, Hacı Nevin Yengeyi, ablamı, çocuklarını, her iki enişteyi ziyaret. Bu arada diğer tanıdıklar için de üç İhlâs bir Fatiha okuyarak ziyareti tamamlamak! Hemen kapı girişindeki Cemil Efendi’den bir şeker almak da ayrı bir şey! Adam ne kadar da seviniyor… Ben de seviniyorum tabii… Suat Uysallar’la beraber İhlas, Fatiha okuyor, âmin diyoruz! Hacı’nın mezarının az ilerisinde ama biraz içeride iki sene evvel aldığım ve yaptırdığım mezarımı ziyaret ediyorum. Mezar boş! Bir oh çekiyorum, demek ki yaşıyoruz. Bari uzun ömürlü olalım, diyor ve Rumeli Fener’de dolaşmaya başlıyoruz.
Efendim Rumeli Fener’inin birkaç ismi var! Örneğin; Antik çağda Panium veya Panyum, Bizans döneminde ise Fanaraki ve Fanariyan (Burnu). Fanaraki veya Fanariyan “Avrupa Feneri” veya “Küçük Fener” demektir. Köy Karadeniz Boğaz’ının Avrupa yani Rumeli yakasında kurulduğu için Rumeli Fener adını aldı. Ne var ki bu isim Rum’u çağrıştırdığı için, coğrafi isimler değiştirilirken “Rum” çağrışımından kurtulabilmek içir köye Türkeli denildi. Ama nedense bu isim tutmadı. Tuttu tutmasına da denizcilik dalında tuttu. Denizcilik ve gemi işletmeciliği konu olunca tüm deniz trafiği Türkeli Feneri’nden yönetiliyor.
O zaman Türkeli Feneri’ni de tanıtmamız gerekecek. Köyün deniz sahilindeki en yüksek noktasında iki fener yapılması düşünülmüş. Biri Anadolu yakasında diğeri Rumeli yakasında!  Düşünülen köyler; Anadolu Feneri ve Rumeli Feneri! Bugün köye adını veren Fener 1855-1856 Kırım Savaşı sırasında Fransız ve İngiliz savaş gemilerinin İstanbul Boğazı’nın Karadeniz girişini görebilmeleri ve boğaz sularına rahatça girebilmeleri amacı ile yapıldı ve açılışı da 15.05.1956 tarihinde oldu. Fener inşa edilirken duvarı üç kez yıkılmış, bu yıkılışa neden, Saltuk Dede Türbesi üzerine inşa edilişi gösterilmiş. Bunun üzerine türbe onarılmış ve fener inşaatının temelleri içine alınarak inşaat tamamlanmış. Fener’in denizden yüksekliği kule dahil 58 metredir. Kule yüksekliği ise 30 metre. Fener, Rumeli Tahlisiye İstasyonuna bağlı olup adı “Türkeli Feneri” dir. Bu fener Türkiye’nin en yüksek fenerlerinden ya birincisi ya da ikincisidir.
            Saltuk Dede üzerinde de durmak gerekir. Okumuştur, yazmıştır, evliyadır, yatırdır her neyse. Ziyaretçisi boldur. Üstelik balıkçılara uğurlu geldiği kabul edildiği için türbeye gidilerek bol bol dua edilir. Amma velâkin Saltuk Dede bir Alevi’dir. Bu nedenle de Alevi Dedesidir. Haydi hayırlara gitsin. Bir de düşünelim bakalım; Saltuk Dede’nin R. Fener’de ne işi var? Buraya nasıl ve neden geldi? Öyle ya, bir şey için gelmiş olmalı. Araştırdık bir de ne görelim Saltuk Baba Türkiye’de 8 yerde (Hozat, Diyarbakır, R. Fener, Niğde -2 yerde-, İznik, Babaeski, Alaşehir) var. Yurt dışında ise (Romanya -2 yerde-, Arnavutluk -2 yerde-, Yugoslavya, İsveç, Bosna Hersek, Polonya, Bohemya, Kırım, Dobruca, Kosova,Peç. Ohri, Korfu Adası) gibi 15 yerde var. Gayret edip biraz daha araştırılsa şüphesiz Sarı Saltuk Dede Türbesi birkaç tane daha bulunabilir. Hemen kayıt düşüyoruz, hatta iddia ediyoruz ki; Sarı Saltuk Dede Alevidir, hatta Bektaşi’dir… Her ne olursa olsun erenlerden olmasaydı, 23 yerde türbesi olmazdı diyor ve konuyu geçiyoruz. Ne olmuş yani Hacı Bektaş’ı Veli Alevi değil miydi?  Fener bahsini kapatmadan Evliya Çelebi’nin ruhuna bir Fatiha okuyalım ve Seyahatnamesinde Fener ile ilgili yazdığına bakalım. “Kaleden taşra yüksek bir kule üzre bir fanus’u azim” var. Bu demektir ki burada çok önceleri de bir fener vardı ve Evliya Çelebi de bunu kayda düşüyordu.
Gelin meraklı dostlar Fener bahsini Ali Soysal’ın “Ben Fenerim” Şiirinin bir kıt’ası ile kapatalım: Ne diyor Ali Soysal: ”Beş bin yıllık şehrimin gözleriyim ben/Ceneviz, Bizans, Fransız, İtalyan/Ve Türk kadırgaları geldi-geçti önümden/Beş bin yıllık şehrimin gözleriyim ben.”
Rumeli Fener Köy içine dalmadan, Fener içinde bir Tahlisiye Müzesi açıldığını hatırlatalım. Gidip iki kez gördüm. İkinci gidişimizde Ahmet Sert izin aldı fotoğrafta çekebildik. Gerçekten örnek sayılabilecek bir müze. Yıllar yılı korunan tahlisiye ile ilgili levazımat, defterler, giysiler, aletler, resimler mükemmel saklanmış ve iki odalı müzede halkın görüşüne sunulmuş. Tebrik etmek görevimiz! Sarıyer bir müze kazandığı için ayrıca gururluyuz. R. Fenerlilere ve yetkililere düşen görev müzenin tanıtımını yapmaktır.
Mademki tarihe öncelik verdik devam edelim bakalım neler var, neler tespit edeceğiz. Efendim R. Fener stratejik önemi olan bir bölge olduğu için burada her zaman askeri birlik olmuştur. R. Fener kalesinden başka, Papazburnu mevki askeri yerleşim bölgesi olduğu için burada Sultan IV. Murat  (1623-1640) zamanında bir kale yapıldı. Kalede 60 kadar askeri bina, bir cami, erzak ambarları, cephanelik, yüz kadar büyüklü küçüklü top ve kale muhafızı ile birlikte 300 asker bulunuyordu. Arşivimize baktık, elimizde bulunan bir gravür bunu doğruluyordu. Az ilerisinde ise Garipçe Köyü ve Garipçe kalesi, yani yine askeri birlik ve yerleşim bölgesi. Hal böyle olunca bir hamama ihtiyaç olduğu kesin. Nerede, nasıl derken köy içinde tarihi hamamın izine rastlıyoruz. Eskilere sorduk ve öğrendik. Efendim, hamam Osmanlı eseri küçük bir hamam. Uzun yıllan hamam olarak kullanılmış. II. Dünya Savaşı’ndan sonra da bir süre hamam olarak kullandıktan sonra değişik amaçlı olarak kullanıldı. Önce fırın yapıldı, sonra da depo ve mağaza olarak hizmete devam etti.  Hamamlarla ilgili araştırma yapan birkaç kişi ile gidip baktığımızda harap haldeydi. Ama her hali ile hamam olarak kullanıldığı aleni olarak belli oluyordu. Neden korunmuyor? Korunması gerekmez mi? Muhtarlığın konuya el atması gerekir! Burası küçük bir müze olarak düzenlenebilir. Böylece Tahlisiye müzesinden başka ikinci bir müze kazanılmış olur. Hemen atak yapalım ve Sarıyer Belediyesinin dikkatine sunulur diyelim ve geçelim…
            R. Fener’deki en önemli tarihi eserlerden biri Öreke Kayalıklarının tepesindeki Pompeus sütunudur. Bu sütunun Bizanslar döneminde ve İmparator Augustos veya İmparator Hadrianus’a ait olduğu söylenmektedir. Hangisi doğru saptamak kolay değil ancak Öreke kayalıklarının doruğunda Apollo Tapınağının olduğu da ileri sürülmektedir. Ne diyebiliriz ki ha Pompeus Sütunu olmuş ha Apollo Tapınağı ne fark eder sütun yerli yerinde ve üzerinde Latince yazılarla tarihe ışık tutmaktadır. Vestius yazıları 1680 yılında üç satır olarak tespit etmiş, Setsini ise 1789 de ise daha değişik yorumlayarak sütunun Tiberius adına dikildiğini ifadeyle, sefere çıkacak gemilerin yol güvenliği için kurban adak yeri olarak kullanıldığını belirtmiş. Aynen kabul ediyoruz ve Öreke Kayalıklarına tırmanmaya başlıyoruz.
Öreke Kayalıkları R. Fener için önemli kayalıklardır. Kayalıkların en büyüğüne Öreke Taşı da denilir. Ama bu kayalıkların değişik isimleri vardır. Kayalıkların antik çağdaki adı Kyanais ya da Symplegades Kayalıkları, değişik zamanlarda Geant ya da Bavonere Kayalıkları da deniliyordu. Bir başka ismi Orakiye Kayalıklarıydı.
Öreke Kayalıkları bir birinden ayrı beş büyük kayadan oluşmuştu. Osmanlılar döneminde bu kayalara Kanlı Kayalar adı verilmiş sonraları, Körtaş, Kocataş, Mavi kayalar ve Kızılkayalar da denilmiştir. Halk ağzı ile Roke ya da Örke kayalıkları denilmektedir. Bugün bakıldığında görülecek olan tek kayalıktır. Yani R.Fener limanı yapılırken, bu kayalar önce birbirleriyle daha sonra da kıyı ile birleştirilerek bugünkü liman meydana getirilmiştir.  Offf be! Yahu alt tarafı minicik bir kayalar topluluğu nerede ise bir sayfamızı aldı… Geçelim efendim geçelim, şimdilik bir kıymeti harbiyesi kalmadı kayalıkların, tepesinden tarihi sütundan başka!
R. Feneri Köyündeki en önemli tarihi eserlerden biri hala görkemini koruyan R. Fener Kalesidir. Türk sinemasının en önemli film platolarından biri olup tarihi filmlerin pek çoğu burada çekilmektedir. Kalenin mükemmel bir arenası vardır. Pek çok kısmı sağlamdır. Giriş kapısı ile bazı bölümler zamanla ya da depremlerle çökmüş ve yıkılmışsa da hala görkemini korumaktadır. Denizle iç içedir, yerli ve yabancı turistlerin çok uğradığı, dinlendiği bir yerdir. Her ne kadar Cenevizliler döneminden kalan bir kale olduğu söyleniyor, bazı eserlerde yazılıyorsa da kesin bir bilgi değildir.  Araştırmacı-Yazar Ali Soysal “Rumeli Feneri” isimli araştırmasında Rumelifener Kalesinin Ceneviz yapısı değil Osmanlı yapısı olduğunu belirtmekte ve muhtemelen de 1768/1769 yıllarında Sultan III. Mustafa tarafından, karşı kıyıdaki Anadolu Feneri kalesi ile birlikte yaptırıldığı aşikârdır demektedir.  Bunu aynen kabul ediyor ve dolaşmaya devam ediyoruz.
İşimiz R. Fener’ini yazmak! Kimin haddine en doğruları bulmak! Benim asla olamaz. Çünkü sürekli burada ikamet etmiyorum ki. Park Çay bahçesinde oturdum, benden hayli yaşlı ama hısımlık bağımızda olan ve aklına kumanda edebilen Ali Demir ile konuştum. Ezan okunmadan ayrıldık ve eskiden kilise olan Yeni Camiye gittik. Öğle namazını eda ettikten sonra genç imam efendi Aydın Kantarcı ile tekrar Park Çay bahçesine gittik. Aydın Hoca aydın bir din adamı! Sohbeti ve insana yaklaşımı ile çok sevecen ve candan! İşte böyle hocalar dini sevdirir düşüncesine sahip oldum.
Camiden birlikte çıktığımız Mecit Demir’le baş başayız! Mecit Demir çocukluk arkadaşım, aynı evde kaldık, aynı sofrada yemek yedik aynı odada yattık. Her karşılaştığımızda sarılırız birbirimize… Döktüm masanın üzerine dizi dizi kâğıtları ve sormaya başladım merak ettiklerimi. İyi kötü hiç yüksünmedi, ne sordumsa yanıtını verdi. Ancak bizi davet eden Ahmet Sert’ti! Ahmet Sert’in gelmesi ile çay bahçesinden ayrıldık doğru yemeğe! Balık köyünde köfte ile karın doyurduk! Olsun misafir istediğini değil, bulduğunu yer. Biz de öyle yaptık! 
Rumeli Fener Parkı! Çarşı içinde muntazam bir yer. Çarşının tam ortasında bir çınar ağacı! Tahminde yanılmaz isek en fazla 80-90 yaşındadır deriz.  Sağlıklı yapısı ile mükemmel bir gölgelik. Park içindeki ağaçlar köy içine ayrı bir güzellik veriyor. Park içinde bir çeşme var. Gazi Ekrem Cezayirli Hasan Paşa tarafından yaptırılmış (1775). Aynı kişi tarafından limana giderken sağ tarafta ikinci bir çeşme yapılarak hayırlı dua alınmak istenmiştir. Dere mahallesinden Hacı Ahmet Ağa çeşmesi var. Tarihi eser bu çeşme, güzelleştirelim diye berbat edildi. Sadece kitabesi korundu ve etrafı mermer yapılarak kuşa çevrildi. Kaptan Bayram Deniz Çeşmesi, Bayraklı Çeşme, Saltuk Dede Çeşmesi ve eski mezarlık içindeki Kabakçı Çeşmesi (1815) diğer çeşmeler!
Kabakçı derken bir tarihi olaya parmak basmak isteriz. Hemen hatırlatalım ve unutmayalım. Malum Kabakçı Mustafa Rumelikavak muhafızı iken yenilik taraftarı Sultan III. Selim’e karşı kışkırtıldı ve isyana teşvik edildi. Rumelikavak’tan toplu halde Çayırbaşı’na gidildi, kalabalık burada toplanıp Topkapı Sarayı üzerine yürüdü. III. Selim direnemedi, tahtan indirildi ve yerine IV. Mustafa Padişah yapıldı. Olayı öğrenen Alemdar Mustafa Paşa ordusu ile seferden dönerek duruma müdahale etmiş, IV. Mustafa’yı tahtından indirmiş ama III. Selim’in de cesedi ile karşılaşmış. Alemdar Mustafa Paşa bu, hiç pabuç bırakır mı? Göndermiş üzerine Yarhisar Ayanı Ali Paşa’yı ve R. Feneri’ndeki köşkünde istirahat eden Kabakçı Mustafa’yı öldürterek intikamını almış! Eeee ne diyelim yapan-eden bulur! Kabakçı da buldu!
Tarihi eserlerden başlamıştık bari devam edelim. Efendim iki cami var R. Fener Köyünde. Biri eski cami yani Ramazan Ağa Camii… Yapılış tarihi bilinmiyor… Tahmini olarak 300 yılın üzerinde olmalı… Diğer cami ise çarşı içindeki yeni camii! Eskiden kilise idi. Yani yine ibadet yeri idi. Köydeki Rum halkın ibadethanesi… Cumhuriyet’in ilk yıllarında ve Lozan mübadelesi sonrasında ibadete kapatıldı. Uzun yıllar kapalı kaldı, sonra da Cami olarak yeniden düzenlendi. İyi de oldu… Cenazeler bu camiden kalkıyor. Yahu kimseye sormadım, o an aklıma gelmedi ama yine de yazmak gerekir, Dere mahallesinde de bir mescidin olduğunu ve ibadete açık olduğunu öğreniyoruz.
Camilerden bahsederken, tekrar mezarlığa gitmek ihtiyacını hissettim. “Yürü” dedim Suat’a, yürüdük. Hemen mezarlığın en uç noktasında Giritlioğlu Nejdet Kaptan adına yaptırılan bir hayrat çeşmeyi geçtikten sonra ikinci bir çeşme ile karşılaştık. Bu da Nuri Menekşe hayratı!  Allah kabul etsin deriz ve devam ederiz.  Mezarlık kapısından girmeden önce İlk karşımıza çıkan mezar, henüz ölmeden mezarını yaptıran İbrahim Menekşe’ye ait! Bir de isteği var bunu da mezar kitabesinde belirtmiş, şöyle diyor: “Bakıp geçme ey Muhammed ümmeti/Allah rızası için oku bir Kur’an/Bulursun her zaman derde derman.” Haklıdır İbrahim Reis. Azrail’i aldatmak için mi ne sağ iken mezarını yaptırdı! Yani Azrail gelip bakacak ki mezar hazır, bakımlı tertemiz, demek ki Allah’ın kulu yerini bulmuştur deyip çekip gidecek böylece İbrahim Reis’te kurtulacak!  Allah İbrahim Reis’e daha çok uzun ömür versin. Zaten Azrail’in İbrahim Reis’e uğramaya da niyeti pek yok gibi! Bu şakayı bir tarafa bırakalım ve belirtelim ki sadece Sarıyer’in, R. Fener’in değil, İstanbul’un en meşhur dalyancısı, dalyan reisidir İbrahim Menekşe… Çocukları Ekber ile İsmail’de babalarının yolundan gidiyorlar. Boğaziçi’ndeki dalyanları (Bağlaraltı, Filburnu ve Beykoz gibi üç dalyan) Menekşe ailesi kurup kaldırıyor. Yani yerinde bir deyimle dalyancılığı yaşatıyorlar.
Mezarlığı gezmeye devam edelim bakalım kimler var! Kimler yok ki: Yüz yaşın üzerinde Takalar Kumandanı Ketencioğlu Hacı Yakup Ağa! Hala namı yürüyor, hakkında bir kitabımız var. 87 yaşında Ulusal milli mücadelenin içinde buldu kendini, çocukları Küfürkâr Mehmet Reis, Ahmet Reis, İbrahim Reis ve İsmail Hakkı Reisler ölüm kalım savaşı vererek hizmet etti vatana… Yakup Ağa işkencelerden geçti, ser verse de sır vermedi ve zafer sonrası İstiklal Madalyası ile cennete yolcu edildi. Biraz ileri de Reislerin en şöhretlilerinden Mamati Hüseyin Reis (Menekşe). O da yüz yaşa yakın hakka yolcu oldu. R. Fener Mezarlığı insanı düşüncelere boğar. Kimler yok ki. Kaptan Bayram (Deniz) ve oğulları Mehmet ve İsmail Reisler! Baba ve oğulları hak yolunda, ülkenin bağımsızlığı için kelle koltukta savaşanlardan. Anadolu’ya silah ve mühimmat götürülmesinde görev aldılar. Hak dediler “Asla para” düşünmediler. Allah ne verdi ise yediler, kullandılar ve dalgalarla boğuşa boğuşa yüzlerce tüfek, binlerce mühimmatı Anadolu’ya cepheye ulaştırdılar. Baba-oğul aynı kabristan yatıyorlar. Ne mutlu onlara! Daha ileri de solda bu kez gözümüze Giritlioğlu Emir Ahmet Reis’in mezarı ilişti. Baktık ve fotoğrafladık. Giritlioğlu Hacı Şakir Kaptan, evladı yaranından Mustafa Kaptan, Ali Kaptan, Emir Ahmet (Girit) Reisler her biri birer mücahit! Vatan savunması yolunda tüm varlıklarını ortaya koydular ve başardılar. Millicilerin yani Kuva-yı Milliyecilerin yanında yer aldılar, her türlü meşakkate katlanarak hizmeti şeref bildiler. Emir Ahmet Reis’e ayrı bir paragraf açmak gerekir. Boğaziçi’nde silah kaçırma trafiğini İngilizlerin kontrol tercümanı olan Davit Sehakkuli tanzim ediyordu. Aylarca hizmet etti, mükemmel görev yaptı. Büyükdereli Rumların ihbarı üzerine İngilizler tarafından tutuklanıp cezalandırılacağını anlayan M.M. Teşkilatı harekete geçti ve teşkilat mensubu Giritlioğlu Emir Ahmet Reis Davit Beyi ailesi ile birlikte yurt dışına kaçırdı. Davit Bey 1949 yılında tekrar ülkeye döndü ve yaşamını İstanbul’da noktaladı. Hacı Sait ağabeyim, Nevin yengem, eniştem Ali Rıza Bostan, kardeşi İsmail Bostan, ablam ve yeğenlerim de bu mezarlıkta yatıyor. Kadim dostum Maksut Yerdelen’de! Ketenciler, Kolcu’lar, Civelek’ler, Yalçın’lar, Demir’ler, Aytaç’lar, Uçar’lar, Kılıç’lar, Sert’ler, Kasarcı’lar, Kıran’lar, Yavaş’lar, Dursun’lar, Kenarcı’lar, Şimşek’ler, Koçoğlu’lar, Deniz’ler, Şafak’lar, Sipahi’ler, Yüzey’ler, Külünkoğulları, Gürler’ler, Sarı’lar, Dikmen’ler, Eminoğlu soyadlarını taşıyan ve daha pek çok aile bu mezarlığın sakinleri arasında! Allah hepsine rahmet eylesin!
Yahu saplanıp kaldık mezarlığa, çıkamıyoruz. Ne gerek var, bir göz at, üç İhlâs bir Fatiha ile işi bitir ama olmuyor işte! Bu kez de gözümüze Prof. Dr. İsmail Özarslan ilişiyor. Bu muhterem kişi de R. Fener’lidir. Efsane hukukçu Profesör Dr. İsmet Giritli’nin de mezarı buradadır. R. Fenerli Merhum Giritlioğlu Emir Ahmet’in oğludur.   Allah rahmet eylesin diyerek ayrılıyoruz mezarlıktan. Unutmayalım bir de eski mezarlık var. Eski mezarlık denize nazır ama gömü yapılmıyor!
Rumeli Fener köyünde birkaç eski tarihi eser sayılacak bina mevcut. Bir kaçını çok güzel restore etmişler. Gerçekten köye nefis bir hava vermiş. Keşke izin verilse de tüm eski binalar elden geçirilse!
Rumeli Fener’in yerli halkı adından da anlaşılacağı gibi Rum’du. Yüzlerce yıl Rum köyü olarak tanındı. Hem de sadece Sarıyer’in değil tüm Boğaziçi’nin en büyük köyü idi. Böyle olmasaydı Sarıyer’in nahiyelerinden biri olabilir miydi? Rumeli Fener uzun yıllar Nahiye idi. Bilahare köy statüsüne alındı.
Milli Mücadele için bütün ulus her yerde örgütleniyordu. Bu anlayışla Rumeli Fener Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. Mustafa Kemal Paşa’nın (Atatürk) başkanlığında yapılan toplantıda alınan bir kararla bu cemiyetin yönetim kurulu seçildi (1920): Yönetim kurulunda şu kişiler görev aldı: Yusuf Agâh Efendi, Dersiam, Rumeli Feneri; Hacı Yakup Efendi, Tüccar, Rumeli Feneri; Kahyaoğlu Mehmet Efendi, Eşraftan, Kilyos. Mektepli Mehmet Efendi, Eşraftan, Demirciköy; Gürcü Hüseyin Efendi, Eşraftan, Uskumruköy; Ethem Ağa Muhtar-ı evvel, Zekeriyaköy (1336 yani 1920).
İşte böyle! R. Fener’i yabana atmamak gerekir. Zira milli mücadelede görev neyse hakkı ile yapanların bulunduğu bir büyük köydür.
Tarihi yerler, mezarlıklar, tarihi kişilerden bahsettik de Rumeli Fener yapısından bahsetmedik. Bu demektir ki hata yaptık. Hatadan dönülmesi erdemdir diyoruz ve konuya giriyoruz. Rumeli Fener’i Sarıyer’in en eski köylerinden biridir. Yerli halkı Rum idi. Bu özelliğini 19. Yy. sonlarına kadar korudu. Osmanlı Rus Savaşı, yani halk deyimi ile 93 harbi (1877/78)  nedeni ile meydana gelen büyük göçten bu köyde nasibini aldı. Balkanlardan gelen göçmenlerden bir boy Rumeli Fener köyüne iskân edildi. Bunlara muhacir denildi! Doğu Karadeniz’den gelen bir başka göçmen kafilesinden kalabalık bir grup da Rumeli Fener köyüne yerleştirildi. Bunlara her nedense muhacir denilmedi! 93 harbi göçlerinden Sarıyer’in pek çok köy ve mahallesi nasibini aldı.
Şunu demek isterim ki Rumeli Fener’de Balkanlı muhacir daha çok da Karadeniz tarafından gelen göçmenler vardır. Yani halkını Balkandan gelenlerle, Doğu Karadenizliler, daha doğrusu Rize’den gelenler oluşturur. Bu köyde fazlaca değişik ırka mensup insan yoktur. Varsa da belki bir ya da iki aile!
R. Fener köyü denizle kucak kucağadır. Sahil şeridi kayalık, girintili yerler; Dere Mahallesi, Ketendere ve Marmancık ise kumluk ya da çakıllık. Kayalık olan yerler hayli yüksek. R.Fener yerleşim bölgesi de deniz seviyesinden hayli yukarda. Köy içinden denize doğru ilerlenirse muhteşem bir görüntü ile karşılaşılır. Fener çevresi ve batı tarafındaki set üstü çay bahçesi insanın ömrüne ömür katar. Her daim serin rüzgâr, ferahlık ve her an göz okşayıcı bir güzellik. Mehtabın deniz ve kara ile kucaklaştığı, ağaçlar arasında kaybolup gittiği bir cennet görünümü verir!  Üstteki çay bahçesinden bakıldığında R.Fener balıkçı limanı onlarca irili ufaklı balıkçı teknesi ile yağlı boya tablo gibi seyrettirir kendini. Yüzlerce balıkçı tayfasının harıl harıl meremet yaptıklarını (ağ onardıklarını), teknelerini hazırladıklarını seyreder insan doyasıya. Herkes kendi halindedir, gelecek günlerin neler getireceklerini beklerler…
R. Fener halkı öteden beri balıkçılıkla uğraşır. Bu Rumların yoğun olduğu dönemlerde böyle idi, sonraki dönemlerde de böyledir. Ancak, Rumların döneminde bahçecilik de hayli çoktu. Köy göç aldıktan sonra Karadenizliler balıkçılığı devam ettirdi, Balkanlardan gelenler yani muhacirler de bahçeciliğe devam ettiler. Ancak, 1960’lardan sonra muhacir denilen topluluk da balıkçılığı benimsedi. Bu gün köyde bahçecilikle uğraşan aile sayısı üçü beşi geçmez! Belki de hiç yok! Köy halkının yüzde doksan beşi balıkçılıkla uğraşır. Köyün ana işkolu balıkçılıktır. Bu nedenledir ki Boğaziçi’nin en büyük limanlarından birine sahip olan R. Fener Köyü için “Balıkçılık Üniversitesi” ve “Balıkçılık Okulu” da denilmektedir.
Bunu böyle saptadıktan sonra deriz ki Türkiye’nin en büyük balıkçı köyü Rumeli Fener’dir. Burada başka işkolu yok denecek kadar azdır. Balıkçılığın her türü yapılmaktadır. Küçük ve büyük ağ balıkçılığı yani voli ve gırgırla yapılan balık avcılığı; trol ve cik cik, kalkancılık, oltacılık, dalyancılık, uzatma, tekircilik ve diğerleri… Dalyancılık balıkçılığın durağan olanıdır. Hep aynı yerde dalyan kurularak yapılır. Örneğin R. Feneri’nde Bağlaraltı (Papazburnu), Bara ve Atlama Taşı mevkileri dalyan kurulan yerlerdir. Günümüzde sadece Bağlaraltında dalyan kuruluyor.
Balıkçılık 1950’li yıllardan sonra müthiş gelişme gösterdi. Anormal büyüme oldu ve teknolojik gelişmelerle büyüdükçe büyüdü. Rumeli Fenerli balıkçılar teknolojik gelişmeyi çok yakından takip ettiler ve mesleklerini geliştirip büyülttüler. Boğaziçi ve Karadeniz balıkçılığından Marmara balıkçılığına ve son on onbeş yıldan beri de Ege ve Akdeniz balıkçılığına kucak açtılar. Küçükten büyüğe kadar ahşap teknelerin yerini saç tekneler aldı. Hem de devasa saç tekneler, her biri trilyonlar değerinde ve her birinde onlarca motor (makine) ve sayısız cihaz (radar gibi). Hal böyle olunca da balık avcılığı çok büyük ve önemli bir işkolu haline geldi.
Bir işkolunu başarı ile devam ettirmek hem bilgi, hem deneyim, hem yürek ve hem de çalışkanlık ister. Bu meziyetleri kendisinde toplayanlar kendilerini kabul ettirir ve her zaman aranırlar. Balıkçılıkta bunlara Reis denir. R. Feneri’nden de çok şöhretli Reisler gelip geçti. Örneğin:  Epçi Mustafa Reis, Yakup Dayının Hasan Reis, Yaşar Reis (Yalçın), Mamati Hüseyin Reis (Menekşe), Zekeriya Reis (Girit), Sefer Reis (Çevir), Kara Temel Reis (Karan),  Zürtük İsmail Reis (Yalçın), Paçoz Hasan Reis (Deniz), İshak Reis (Deniz), Hayrullah Reis (Yüzer),  Rafet Reis (Girit), Ahmet Reis (Girit), Mamuli Mahmut Reis (Menekşe), Cevdet Reis (Ketenci) Eminoğlu Osman Reis (Gerçek), Eminoğlu Ahmet Reis (Gerçek), Eminoğlu Mehmet Reis (Gerçek), Çivilinin Mehmet Reis, Zeki Reis (Kolcu), Ali Paşa Reis (Kolcu), İbrahim Reis (Ketenci), Yaşar Reis (Girit), Şakir Reis (Girit) ve diğerleri… Bu reislerden hayatta olan var mı? Belki bir belki iki üç kişi! Ama her biri reis olarak isimlerini balıkçılık tarihine yazan reisler olarak kendilerini kabul ettirdiler.
Balıkçılık teknolojisi geliştikçe reislerin konumları da değişti. Taka ve baltabaş teknelerden karpuzkıç teklere ulaşıldığında yeni yeni reisler alamana direklerinde boy gösterdi. Alamanalar terk edildikten sonra ise büyüyen teknelerin kulelerinden balık arayan reislerin sasıyı da arttıkça arttı. Yeni tekneler ve yeni yeni cihazlar. Teknoloji müthiş bir hızla ilerlerken yeni reisler de o hızla Karadeniz, Boğazlar, Marmara, Ege ve Akdeniz’in derinliklerinde, gecelerin yakamozunda değil cihazların en hassaslarıyla balık avına devam ettiler. Reislerden bir kaçını sayalım bakalım kimler varmış: Mutruk Hüseyin Reis (Çevir), İsmet Reis (Yalçın) Kerim Reis (Yalçın), Mamuli Yakup Reis (Menekeşe), Mamuli İsmail Reis (Menekşe), Mamuli Ahmet Reis (Menekşe), Eminoğlu Murat Reis (Gerçek), Ali Reis (Erdik), Ahmet Reis (Erdik), Necdet Reis (Ketenci), Süleyman Reis (Girit), Bahtiyar Reis (Yüzer), Sinan Reis (Girit), Selim Reis (Girit), Şekip Reis (Yalçın), Mehmet Reis (Yalçın),  Necdet (Yalçın) ve diğerleri… Diğerleri dediğimiz çok genç reisleri, her biri canavar gibi…
Namlı Reislerden Zütük İsmail Reis’in oğlu İsmet Yalçın’a ayrı bir paragraf açmak gerekir. Balıkçılıkla tahsili beraber yürüten ender kişilerden! Kabataş Lisesini bitirmiş, üniversiteden makine mühendisi olarak mezun olmuş bir yaman denizci. Uzun yıllar S.S. R.Feneri Su Ürünleri Kooperatifi Başkanlığını yürütmüş, iş ve sosyal yaşamını dengelemesini bilmiş bir balıkçı Reisi.
R. Feneri Ahmet Sert isimli yaman bir siyasetçi piyasaya sürdü. Ahmet Sert yıllarca kovaladığı yükselişi Anavatan saflarında iken yakaladı ve Sarıyer’den İstanbul İl Genel Meclisine seçildi. Seçilmekle de kalmadı, iki dönem İl Genel meclisi daimi encümen üyesi olarak görev yaptı. Bu görevi sırasındadır ki ismini unutulmamak üzere köy yollarına yazdırmayı bildi. Ahmet Sert il genel meclisi üyesi olana kadar Sarıyer köylerine öyle ahım şahım hizmet gitmedi. Ahmet Sert’in döneminde taşlar yerine oturmaya başladı ve tüm köylerin yolları yenilendi, asfalt yapıldı, yol olmayan yerlere de yenisi yapıldı. R. Fener’in su sorunu da çözüldüğü gibi, köylere doğalgazın getirilmesi için müthiş bir uğraş verdi ve başardı. Tabii ki kendisini yalnız bırakmayan bir partili arkadaşı vardı Yaşar Elmas! Yaşar’ın da verdiği uğraşta yabana atılamaz. Unutmayalım Ahmet şampiyon Sarıyer’in I. Türkiye Ligine çıkan kadrosunun en güçlü elemanlarından biriydi. Bunu böyle saptadıktan sonra Genel kaptanı K. Eyüp’e (Odabaşı) döner ve onu dinleriz “Ahmet bir ahtapottur, sarmalına düştün mü yandın!”. Kabahat bizde değil arkadaşında, bizim işimiz gördüğümüzü ve duyduğumuzu yazmak!
R. Fener aynı zamanda sporcu potansiyeli hayli yüksek olan bir köydür. Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadar gelir spor çalışmaları. Bir ara futbol kulübü de kurdular ama bu spor kışın yapıldığı için yaşatılamadı, zira köy balıkçı köyü! Gençler balığa gidince futbola zaman ayrılamıyor. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde ilk Rumeli Fenerli futbolcu Duriye’nin Ahmet’ti. Sonra merhum Çimo Sadık (Hut),  daha sonraları Orhan Ergin, Cevat Yalçın,  Arap Sami (Hut), Necdet Karan, Petroş Ali (Girit), Mutruk Hüseyin gerçekten iyi futbolculardı ama meslekleri futbol oynamalarına izin vermedi. Yaşar Elmas, Ahmet Sert, Tunahan Uçar ve İbrahim Koçoğlu profesyonel olarak yıllarca futbol oynadılar. Ruhi Elmas ile İlyas Çevik meşin yuvarlığın peşine koşmaya devam ediyorlar.  
R. Fener’den milli takıma kadar giden futbolcu da çıktı. Yaşar Elmas uzun futbolculuk yaşamını başarılarla tamamladı. Sarıyer, Beşiktaş, Rizespor Karagümrük ve Beykoz kulüplerinde futbol oynadı. Beşiktaş’ta oynarken 3 kez Ümit Milli takım formasını giydi. Antrenör ve teknik direktörlük kurslarını tamamladı ve Sarıyer dahil pek çok kulüpte, antrenör ve teknik direktör olarak görev yaptı.  Şimdi ki işi Uskumruköy’de spor alanı işletmeciliği!
Gönül hepsini bir arada görmek isterdi. Ama nafile! Asker arkadaşımdı, gel de Necmi İrdep’i, Şakir Girit’i, Nuri Kolcu’yu ve Nail Uçar’ı arama! Hepsi hakkın rahmetine kavuştu! Tatar Mustafa’yı da (Gerçek) göremiyoruz. Gördüklerimizi de yazmaya gerek görmüyoruz! Zira her şeyi yazsak kitap yazmamız gerekir!
Bütün bu tespitleri yaptıktan sonra şöyle tepelerden R. Feneri’ne kuş bakışı bakmak isteriz. Örneğin Tahlisiye fenerine çıkarak fanus’un olduğu yerden yani en tepe noktadan fenere çepe çevre bakmak isterim ama hangi ayak ve hangi dizle… Bu yaşta, o kadar merdiveni çıkıp dünyayı seyretmek zor mu zor! Güvenemedim kendime, vazgeçtim. Yine de bilgi olarak bazı şeyleri aktaralım:
Efendim, tarih okunduğun görülecektir ki Rumeli Fener’de yapılan ilk savaş 1352 yılında Cenevizlilerle Venedikliler arasında olan deniz savaşıdır. Savaş R. Fener önünde olmuş ve kazanan Cenevizliler olmuştur.
R. Fener’deki ilkokul 1945 yılında bizzat köylüler tarafından yaptırılmıştır. Ayrıca Sağlık ocağı da 1993 yılında hizmete açıldı. Depreme dayanıklı olmadığı anlaşılınca terk edildi. Güçlendirme çalışmaları ha başladı ha başlayacak. Ayrıca Koç Üniversitesi 2000/2001 yılında eğitime açıldı. Sağlık ocağının yeri eri muhtarlık binası.  Bu okulun öğrenci yurdu R. Fener sınırları içindedir.
R. Fener köyündeki en iyi içme suyu Çırpına suyu olarak bilinir. Ancak Çeşme suları da içilmektedir.
R. Fener balıkçı köyü ama tam dört adet çay bahçesi var. Çınaraltı Çay Bahçesi, Köyiçi Park Çay Bahçesi,  Menekşe Çay Bahçesi ve Seyrü Sefa Çay Bahçesi. Hepsinin de yer olarak konumları harika! Tam keyf çatılacak, dinlenilecek yerler.
Unutmayalım en büyük balıkçı köyünde balık lokantaları da var. Örneğin Barınak,  Balık, Mendirek Balık ve Röke Balık lokantaları fevkalade ilgi çeken yerler.
R. Fener’de balıkçılığın dışında büyük iş kolu yok sayılır. Lokanta, çay bahçeleri, birkaç dükkân gibi küçük iş yerleri! Sahilde küçük bir tersane var. Ahşap ve saç tekne inşa ediyorlar. Elbette ki tekneleri karaya çekmek, bakım, onarım gibi işlerle de uğraşıyorlar. Ayrıca kooperatife ait büyük bir buzhane var.
R. Fener’inde S.S. Sorumlu R. Feneri Su Ürünleri Kooperatifi, Ramazan Ağa Camii Onarım Derneği ve R. Fener Köyü İlköğretim Okulu Koruma Derneği adı altında faaliyet gösteren bir kooperatif iki dernek var.
Bir terslik gördüm sokaklar arasında gezerken. Efendim balıkçılığın en çok yapıldığı köyde, sokak isimlerinin çiçek ve ağaç ismi olduğunu tespit ettim. Adeta dudaklarım uçuklardı. Bu kadar terslik olur mu? Bakalım isimlere; Manolya Sokak, Yonca Sokak, Menekşe Sokak, Kaktüs Sokak, Orkide Sokak, Huş Sokak!  Her neyse yapılacak fazla bir şey yok kabullenmekten başka. Zaten kabullenilmiş durumda. Oysa yapılacak şey sokak isimlerinin balık isimleri ile değiştirilmesi olmalıydı. Örneğin; Tekir sokak, palamut sokak, torik sokak, kalkan sokak, hamsi sokak, gelincik sokak, uskumru sokak gibi….
Köyün muhtarlığı görevini uzun bir süreden beri Şafak Kılıç yapmaktadır. Bugüne kadar; İngiliz Memiş (Menekşe), Ketencioğlu Küfürkâr Mehmet Reis, İshak Yalçın Reis, Ketencioğlu İsmail Hakkı, Mustafa Tunç, Mustafa Kıran, Şaban Gerçek, Enver Menekşe, Saim İrdep, Dilaver Kılıç, Necmi İrdep, A. Nevzat Aykan muhtarlık görevini üstlendiler. Şafak Kılıç üçüncü kez muhtarlık seçimini kazanarak koltuğa oturdu. Aynı zamanda başarılı bir iş adamı! Başarısız olsa koltukta zaten oturamazdı ki!
Muhtarlardan bahsederken İngiliz Memiş’i pas geçemeyiz. İstanbul işgal altında iken İngiliz kolluk kuvvetleri R. Fener’den silah kaçırılıyor ihbarını alır. Bir gün köye baskın yapılır. İngiliz Yüzbaşının yanında Rum tercüman vardır. Muhtar çağrılır ve muhtara “Halka söyleyin, herkes evinde, mağazasında, bahçesinde ve kayığında ne kadar tüfek, tabanca, bıçak, satır, kazma, balta, nacak varsa hemen getirsin” der. Durumun vahametini anlayan muhtar Memiş Reis, yüksek bir yerde çıkar ve köy halkına şöyle der “Her kimde veya evinde, bahçesinde, teknesinde tabanca, tüfek, bıçak, satır, kama, kazma, nacak, balta varsa sakın getirmesin. Onları çok iyi yere saklasın, yarın lazım olabilir”. İngiliz komutan tercümana muhtarın ne dediğini sorar. Tercüman muhtarın söylediklerini aynen anlatır. İngiliz komutan, tercümana “Muhtar ülkesini ne kadar çok seviyormuş. Bu durum da bize de gitmek düşer” der ve R. Fener’i terk eder. O günden sonra da Memiş Reis’e “ İngiliz Memiş” denir.
Bu büyük balıkçı köyünde köfte yiyerek karnımızı doyurduk. İşimiz bittiğinde saat hayli ilerlemişti. Ağır ağır yürüdük köy içinden köy başına doğru.  Köy başında eski dönemlerde dört yılda bir toplu sünnet düğünü yapılırdı. 25-30 yıldan beri yapılmıyor. Olsun bunu hatırlatalım dedikten sonra yürümeye devam ettik. Burada biraz olsun durup soluklanmasaydık iyi olacaktı. Zira otobüs durağını gördüğümüzde otobüsün hareket ettiğini gördük. Eğer biraz az çene çalsaydık otobüse yetişmemiz işten değildi ama olmadı… Çok beklemedik üç özel otomobil boş olarak önümüzden geçip gitti. Dördüncüye ise biz bakmadık bile ama vasıtayı kullanan ermiş olacak ki üç beş metre sonra durdu ve bizi bekledi. Allah’ın selâmını verip girdik arabaya… İyi de ettik yoksa feci sıcak altında buram buram terleyecek, bizi almadan gelip geçene yuuuhhh diyecektik. Demek ki insanlık daha ölmemiş! Bu duygularla Sarıyer’e geldik. Bakalım gelecek hafta yolumuz nereye düşecek?

GÜNBOYU SARIYER’DE DOLAŞMAK- 15 (Garipçe)


Yine düştük yollara! Gideceğiz, göreceğiz, eski günleri yaşayacak, notlar alarak yazacağız.  Bu kez yolumuz Garipçe Köyü olacak. Şu Sarıyer’in deniz sahili balıkçı köylerinden biri! Karadeniz’e açılan son kapının, yani Rumelifener’in hemen yanındaki küçük koyda kurulan köy!
Köyün adı Garipçe! Ne demek diye araştırmak istedik ama fazla da yormadık kendimizi. Zaten ismi üzerinde bir köy dedik. Neymiş adı Garipçe! O halde gariplikten geliyordur ismi dedik. İlk düşüncemiz böyle idi ve asla yanılmayacağımızı düşünüyorduk. Ama öyle olmadı. Meğer köyün ismi garipliğinden değil, yakınlığından yaratılmış! Ne tuhaf değil mi? Efendim! Yörenin en hareketli köyü Rumelifener’i olduğundan ve Garipçe olarak isimlendirilen küçük yerleşim bölgesi de Rumelifeneri’ne yakın olduğundan, Osmanlıcı da “yakın”, “yakında olan” “yer ve zamana yakın”” ve “soyca yakın” anlamlarını veren “Karip” isim olarak bu yerleşim bölgesine verilmiş ve köyün ismi Garipçe olmuş, “Karib”den “Garipçe”’ye dönüşmüş!  Varsın olsun değiştirecek gücümüz yok ki! Ama unutmayalım ki, bu küçük yerleşim bölgesi yıllar önce gerçekten çok garip bir yerdi.  Erkekleri balıkçı, hanımları bahçecilik yaparak günü gün ederlerdi, başka bir çalışma alanları da yoktu! Bu nedenle de “Garip” olarak nitelendiriliyor ve adı böylece Garipliği nedeniyle “Garipçe” ye dönüştürülüyordu. Hangi amaçla olursa olsun, tarafımızdan ”kabuldür” der ve olayın içine dalarız. Ama şunu da ekleriz, bu da görevimiz; büyük tarihçi Homeros’a göre Garipçe köyünün adı antik çağda Kharybdis’dir. Hangi anlama geliyor? Bilemedim!
Efsaneye göre lanetlenmiş kral Phineas’ın yaşadığı bu köye antik çağda sahilinin taşlık,   kayalık olması, yüksek kayalıklarında kartal ve akbabaların yuva yapmaları nedeni ile Gyropolis yani “Akbabalar Şehri” denildi.  Aman Allah’ım nerelere daldık, bırakalım efsaneleri de işimize bakalım, daha iyi değil mi?
Belediye otobüsünden iner inmez öğle ezanı okundu. “Alâ” dedik ve abdest alıp daldık cami içine. Öğlenin sünnetini eda ettikten sonra baktık cami de topu topu beş altı kişiyiz. Yeter de artar bile. Eda ettik bu kutsal görevi!
Çarşı içinde dolaşıyoruz, yazın kavurucu sıcağına rağmen köy meydanı hayli kalabalık. Onbeş yirmi özel araba sıralanmış! Yan yana iki balık lokantası. Birincisi on beş yirmi yıllık bir maziye sahip. Bu lokantayı Kıvırcık Ali açmış, birkaç yıl sonra ortağı Aydın ve Recep Serter ile anlaşamadığından ayrılmışlar. Boş durmamış olacak hemen yanındaki Ahmet Efendiye ait binanın alt katını, yine ortak olarak Kaşıbeyaz ismi ile balık lokantası yaparak işletmeye açmış. Bu iki balık lokantası denizle iç içe… Ön masada oturanlar elini uzatsa, ayağını sarkıtsa eli ayağı denize değer! Bu lokantanın tam arkasında 1910 yılında yapıldığı anlaşılan Hacı’nın Suyu Çeşmesi var. Bu çeşmeye Hacı’nın Suyu Çeşmesi denildiği gibi, çeşmeyi yaptırması nedeniyle Hacı Süleyman Efendi Çeşmesi de denilmektedir. Bu tarihi eser çeşmeden sonra diğer çeşmelere uğrayabiliriz. Meselâ Soğuksu Çeşmesi, yolun altında kalmış. Hemen hemen bir veya bir buçuk metre kadar yolun altında. Su akarı kayalıklar arasından ve hayli alttan oluyor. Suyu soğuk olduğu için “Soğuksu” adını almış. Bu çeşme birkaç kez onarım görmüş. İrili ufaklı bir iki çeşme daha var ama onlar üften-püften tadat etmeye değmez, geçelim. Ama Garipçe sınırları içinde olan Büyükliman Plajındaki çeşmeye uğramadan da yapmayalım. Malum Büyükliman sadece Garipçe’nin değil, Sarıyer ilçesinin en önemli plajıdır. Her yaz binlerce insan bu plajdan yararlanır. Doğallığı ile dikkat çeker. Plaj da tesis olmadığı için sıkıntı çekilirse de kumu, denizi ve havasının mükemmelliği ile vazgeçilemezlerdendir. Bu Plajın içinde ve denizle kucak kucağa bir çeşme vardır. Çeşmeler kitabımızı yazarken üzerinde hayli çalıştık ve önemli bulgulara ulaştık. Efendim Osmanlılar zamanında devrin önemli Kaptan-ı Deryası Cezayirli Gazi Hasan Paşa mükemmel bir liman görünümünde olan Büyükliman’da bir tersane yaptırtmış. Osmanlı donanması burada inşa edilmiş onarılmış. Tersane yapılırken çeşme yapılması unutulmamış. Bunu çeşmenin kitabesinden anlıyoruz. Kitabeyi zorla okuttuk yanlışı doğrusu ile şöyle “Hasan Paşa Kaptan Gazi Çeşmesi, 1784).
Neyse daldık çeşmelere gidiyoruz. Oysa Garipçe’de çok daha önemli tarihi eserler var. Hem de çok enteresan bir o kadar da orijinal, bir benzeri var ama o da Türkiye’de ve Garipçe’nin tam karşısındaki Poyraz Köy’de! Garipçe kalesi, Garipçe Köyün burun başındaki kayalıklarda kayaların içi oyularak yapılmış, muhteşem bir kaledir. Kale deniyor ama, pekalâ korgan da denilebilir. Kale denmesinin nedeni, her halde koy tarafındaki yüksekliğin duvar örülmesi ve denize bakan taraflarda küçük küçük burçların bulunmasından olmalıdır. Kale Sultan/Padişah III. Mustafa (1557-1574) tarafından Macar asıllı Fransız Mimar Baron François de Tott’a yaptırılmış! Kale değil adeta bir yer altı oteli ya da sarayı. Arenası, lobisi, odaları, toplanma alanları ile gerçekten muhteşem. Birkaç ay evvel Araştırmacı-Yazar Mustafa Aydemir kendi imkânları ile kaleyi temizlettirdi ise de yine de bakımsızlıktan ve ziyaretçilerin hoyrat davranışları nedeniyle hayli pislenmiş.  Bu kalenin içinde bulunan çok büyük bir çakılı top 1960’lı yıllarda sökülerek müzeye götürüldü ama kaidesi yerinde. Kalenin üst kısmı büyük bir arena (alan), elimizde bulunan 1856 tarihli bir gravüre göre kale harika görünümde. Üst kısmında eğitim alanı, bir cami, birkaç bina, asker kışlası ve bayrak direği görülüyor.  Çok yaşlılar camii hatırlıyorlar. Ama halen camii hatırlayanlardan sağ kalan yok. Duyduk ve duyduğumuzu kayda geçtik.
Garipçe Köy’ün bir diğer önemli tarihi eseri Garipçe Köy’e girerken sağ taraftaki tepenin üzerindeki Gözetleme Kulesi’dir. Adı üzerine gözetleme kulesi. Boğaza girip çıkan düşman gemilerinin gözetlendiği bir kule! Ne zaman ve hangi tarihte, kimler tarafından yaptırılmış bilinmiyor. Buranın uzun süre köyün harman yeri olarak kullanıldığı biliniyor.
Tarihi eserleri saymaya başlamışken devam edelim. Köydeki en önemli tarihi eserlerden biri şüphe yok ki Topçuoğlu Yalısıdır. Topçuoğlu ailesi bu yalıyı kimden ne zaman aldı veya yalıyı kimler ne zaman yaptırdı bilmiyoruz. Öğrenemedik de ama yalı başlı başına bir sanat eseri. Yapımı ile ilgili bir söylem ise kalede görevli bir paşa tarafından 150-160 yıl önce inşa edildiğidir. Yıllardan beri bu köye gelip gidenlerin imrenerek izlediği, hatta fırsat buldukça içini gezdikleri bir yalı! Garipçe’ye göre çok önemli ve görkemli bir yalı. Çünkü Garipçe çok küçük bir yerleşim bölgesi! Böyle bir yalı buranın önemini arttırır. Yalıdan bahsetmişken, Topçuoğlu ailesinden Yusuf Topçu’dan bahsetmemek yanlış olur. Elbette ki balıkçı bir ailenin bireyi idi. Ama iyi tahsil görmüş kendisini balıkçılık mesleğinin dışına atmış, sosyal aktiviteleri ile de kendisini sevdirmiş, kabul ettirmiş bir kişiydi. Müthiş Galatasaray taraftarı ve Sarıyer sevdalısıydı. Sarıyer Spor Kulübünde yönetim kurulu üyesi olarak da görev yapmıştı. Genç yaşta, adeta “Ben yokum” diyerek son yolculuğa çıktı ama Garipçe Köy’de Galatasaray sevgisini de aşıladı. Yalıyı bitirirken hatırlatmakta yarar var. Topçu ailesi yalıyı Kanburoğlu ailesine (Saim-Naim-Mehmet Kanburoğlu) sattı. Yalı yine satılık, bakalım kim alacak?
Bu yalının arkasındaki ev de tarihi eserlerden biri. İyi bakılıyor, alt katı kafeterya, köye renk katıyor. Burada daha çok genç üniversiteliler geliyor. Topçuoğlu yalının yamaç tarafından da iki yalı vardı ama şimdi yerlerinde yel esiyor, arsa ve mağaza halindeler.Caddenin solunda denize bakan cephe de iki yalı daha var. Ne var ki bu iki yalının diğer yalılar gibi zerafeti yok. İkişer katlı, alt katları mağaza olan büyük ahşap binalar. Biri Çınar ailesine ait! Köy içine girişte soldaki ilk bina… Tek katlı kısmı kısmen süslemeli, ön tarafı sade. Bu binanın mirasçılarını saymaya kalksak sayfalar yetmez gibime geliyor. Neyse bize düşmez der yandaki binaya geçeriz. Bu bina da Emir Reis (Çoşkun) ailesine ait,  Emir Reis öleli çok oldu. Sanki sözleşmiş gibi Emir Reis ölünce iki katlı bina da yıkıldı gitti. Oysa bina ne kalabalık aileyi ağırlamıştı. Uzun yıllar alt katı mağaza olarak kullanıldı. Üst katı da kahve olarak işletildi. Pomak İbrahim Reis, delikanlılığında bu kahveyi işleterek aileye maddi katkı sağlıyor, kaytardığında Ağabeyi Ali Reis’in paparasını yiyordu. Bu bina per perişan adeta yer ile yeksan. Her ne kadar yeniden inşası için bütün çalışmalar ve hazırlıklar yapılmış, izinlerin büyük bölümü alınmışsa da “Anıtlar Kurulu”nda takıldığını öğrendik. Ama işe Ayşe Ünlü el attığına göre, sorun yok Ayşe Hanım çok yaman bir mimar, halleder işi, Bir de köye girişinde ve Soğuk Suyun karşısında taştan iki katlı bir bina var. Harap ama taştan duvar kısımları iyi, sadece bakımsız. Bu bina da Canko’ların binası. Orijinal bir Karadeniz yapısı! Kışın soğuğu, yazın sıcağı geçirmez. Gel gör ki yıllarca önce evde on kişilik aile bir arada rahatça otururken şimdi ev terk edilmiş. Paylaşılmaya başlansa, mirasçılara bir kantar taş bile düşmez! Başka evler, binalar yok mu? Var tabii ki ama göze batan bunlar. Yeni binalar dikkate alınırsa iki bina nasıl yapıldı? Onu sorgulamanın anlamı yok. Biri;  Garipçe Köy’den yetişen Operatör Dr. Mehmet Bayraktar’ın denize nazır evi! Diğeri de limana bakan tiyatro ve sinema oyuncusu Erdal Özyağcılar’ın batı yamaçtaki villası! Bu villa satılmış, kim aldı bilgimiz dışında, sormadık, aslında merak da etmedik ya!
Efendim hemen hatırlatalım Garipçe önemli bir balıkçı köyüdür. Hemen hemen halkın yüzde doksan dokuzu balıkçıdır. Ama büyük balıkçı ama küçük balıkçı! Yani küçük ağ balıkçısı, oltacısı! Köy bu özelliğini asırlardan beri korumaktadır. Ne var ki köy bir arpa boyu ileri gitmemektedir. Nedeni ise yetkililerin bu köye yasak, yani men kurallarını acımasızca uygulamalarıdır, yani köy SİT alanı içinde! Hangisi değil ki? Köy nüfusu dört yüz elli beş yüz arasıdır dediğimizde güldüler bize. Biraz daha az dediler. Şaşırdım. Şaşırmaya da gerek yok zira yeni ev yapılamadığı için ailelerden yetişen gençler evlenme hazırlığı yaptığında köyden taşınmak zorunda kalıyorlar. Böyle olunca köyün nüfusu da artmıyor. Israrla köyü terk etmeyeler de var! O kadar da olacak!
Ellili, altmışlı hatta yetmişli yıllara kadar ahşap teknelerle balıkçılık yapanlar şimdi saç teknelerle aynı işi yapıyorlar. Küçük bir taka, beş çifti iki alamana ve 30 tayfa ile iş gören balıkçı reisleri artık yok. Hatta tayfaların yattığı mağazalar bile tarihe karıştı. Mağazaların hepsi eski balıkçı takımlarının istiflendiği, saklandığı depo olarak kullanılıyor. Böyle olunca dünün anlı şanlı reisleri de kaybolup gittiler. Gideceklerdi tabii, çivi çakacak değillerdi ya dünyaya! Namlı Reislerden Ameşin Şakir (Bayrakçı) , Ameşin Mahmut (Bayrakçı), Hacı Yusuf’un Mahmut ve Mehmet, Abbas’ın İsmail (Çınar), Habib Reis (Hendem), Cemil Reis (Çelikkıran),Hasbi Reis’in Şakir (Bayraktar) neredeler? Hepsi de “Mevla bizi bekler” deyip gerçek dünyalarına yolcu oldular. Eski Reislerden Hacı Ali Reis (Bayraktar), Topcu Nazım, Hasbi Reis’in Recep Reis (Bayraktar), Osman Serter ve Burhan Çelikkıran gibi daha birkaç kişi yaşamak için direnmeye devam ediyor! Hele şu Ameşin Fehmi ve epey sonra Ameşin Hilmi, Kanburoğlu Naim Reis, Muhtar Adnan Reis’in (Şengül) ölümleri yok mu unutulacak gibi değil! Garipçe çok kayıp verdi. Kanburoğlu Saim Reis’ten sonra yakın zamanda Kanburoğlu Kazım Reis’de hakka yolcu edildi! Kala kala Kanburoğlu Mehmet Reis kaldı! Mehmet Reis’in gitmeye niyeti yok, benim gibi dünyaya çivi çakacak gibi! Hatırlatmak gerek bin bir türlü patırtı atlatmasın hatta bir tarafı felçli olmasına ve felç nedeni ile konuşamamasına rağmen, tüm olayları anında takip eden Amir’in Ali Reis’i de unutmayalım. Cebinde akrep vardır, on çay içer, bir çay ısmarlamamak için yalandan darılır gider! Ameş’in Yaşar Reis balıkçılığı terk edip deniz turizmine döndü, sağlığı yerinde!
Hani mesleği devam ettiren reisleri de yabana atamayız. Ziya Sertel, İsmail Sertel, Emir’in Pomak İbrahim (Çoşkun), Şaban Reis (Çoşkun), Habib Reis’in Enver (Hendem), Enver Reis’in çocukları Yavuz Reis ile Habib Reis, Dursun Şengül ve Şaban Şengül Reisler ve ismini hatırlayamadıklarımız ya da kayıt düşmeyi ihmal ettiğimiz daha genç reisleri de hesaba katmak gerekir. Zira bu reisler balıkçılıkta teknolojiyi çok iyi kullanan genç beyinlerdir.
Biraz da günümüzdeki Garipçe’den bahsedelim, bakalım neler olmuş, neler oluyor. Efendim, Garipçe bakir bir yer. Yani tenine el değmemiş taze bir kız gibi, duvağını çıkarmamış gelin gibi! Kayalar, taşlar… Batı tarafında Çalıburnundan başlayan bir yükseklik R. Fener yoluna kadar gider. Tepe boydan boya çam ağaçları ve yapraklı ağaçlarla kaplı. Tepenin yamaçları yoğun yeşil örtü ve yemiş ağaçları ile kaplı! Büyükliman Plajının üst kısmında askeri eğitim birliği ve deniz sahilinde, yani Büyükliman’ın hemen batısında Mavramoloz kalıntıları var. Kalıntılar en azından iki bin yıllık. Burada araştırma yapılsa Garipçe Köy’den büyük bir eski dönem yerleşim bölgesi meydana çıkar. İlk görünüşte bir ibadethanesi ve bir de hamamı var gibi görünüyor. Ama bu eski yerleşim bölgesi önünde iki adet beton bina yerleştirilmiş üç beş yıl önce! Böyle olunca alanı da berbat etmişler!  Çalıburnu’nu denizden Garipçe’ye doğru geçerken, dalgaların öptüğü kayalıkların altında çok derinlere ve kayalıkların içerisine doğru giden deniz mağarası var. Dalga gidip geldikçe hoş ama zaman zaman ürkütücü bir ses çıkarır. Bu yüzden olacak buraya “Ağlayan Kayalar” da denilir.
Çok bakir bir yer olduğunu ısrarla söylediğimiz Garipçe, son on onbeş yılın en çok ilgi çeken yerlerinden biri. Bilhassa tatil günleri Garipçe Köyü binlerce yerli turisti ağırlar. Kafeteryalar dolup dolup taşar. Meydanda mini bir pazar kurulur ve günlük kahvaltılık satılır. Tabii ki balık yemek isteyenler için de günlük taze balıklar müşterilerine bekler. Hele yemek sonrası ev baklavası isteyenlerin damak tadı yerindeyse, her ay bir iki kez buraya gelmeleri kaçınılmaz olur. 
Garipçe’ye geliş kolay, ayrılış da kolay ama vasıtaya yer bulmak zor. Yeteri kadar oto parkı yok! Meydan, ana cadde ve sokak araları tıklım tıklım oluyor. Hatta mezarlıklara kadar uzuyor araba kuyruğu!
Garipçe mezarlığı hayli büyük bir mezarlık! Köy halkı buradan mezar yeri almamış adeta her aile kendisine apartman yaptırmak için arsa almış. Buradan köyden olmayanların da mezar yeri aldığı görülüyor! Olur, neden olmasın! Geçmişi oralıdır, oraya sevdalıdır, uzun yıllar orada ikamet etmiştir vesaire! Ama bendeniz maalesef bir mezarlık yeri alamadım. Bana nasip olmadı. Ne kadar istedimse, “Yok” dediler. Ne yapalım her halde ölmemi istemediler. Ben de inadına yaşıyorum, yaşamaya devam edeceğim! Mezarlık denize nazır! Satın alınan parseller dışında yer olmadığından, yeni mezarlık alındı ama o da tükendi.
Garipçe deresinin üzeri kapatılarak cadde kazanıldı. Çok yağmurlu havalarda cadde sular içinde kalsa da önemli değil! Köydeki tek cami 1941 yılında yapılmış, küçük ama zarif bir cami, pırıl pırıl. Câmi 1974 ve 2003 yıllarında onarım gördü. Köyde on yıl öncesine kadar ilköğretim okulu vardı. Köy nüfusunun azalması nedeniyle kapatıldı. Öğrenciler R. Feneri ilköğretim okuluna gidiyorlar. Köyde iki dernek var. Biri Güzelleştirme Derneği diğeri Sınırlı Sorumlu Garipçe Su Ürünleri Kooperatifi!
Garipçe Köy’de; Mehmet Bayraktar, Mehmet Yıldız, Cemil Çelikkıran, İbrahim Topçu, Mahmut Çınar, Yusuf Topçu, Adnan Şengül, Recep Koçali, Hasan Hendem, İsmail Altay muhtar olarak görev yaptılar. Son Muhtar ise halen görevini devam ettiren Feridun Berber!
Köyde bir cadde ve iki sokak bulunuyor.
Garipçe Köy’ü burada tamamlıyoruz ve vakit geldi diyerek ayrılıyoruz köyden. Yolumuz her halde Rumeli Fener Köyü olacak! Ama sıcakta hasta olmak var ya, hayli etkiledi beni belki bir iki gün gecikme ile dolaşırız, Karadeniz Boğazının son durak köyü olan Rumeli Fener’de deriz ve eşe dosta eyvallah diyerek yola revan oluruz.