Yazan: İbrahim BALCI
Kubilay ismini duyup da irkilmeyen, tüyleri diken diken olmayan cumhuriyetçi, hürriyetçi, bağımsızlık ve devrim yanlısı kimse yoktur. Kubilay Cumhuriyetin övüncü ve sembolüdür.
Girit’ten Türkiye’ye gelen bir ailenin çocuğu olan Kubilay, yine bir Giritli’nin pis elleri ile şehit edildi.
Genç Türkiye Cumhuriyetinin bu idealist genci okuyup öğretmen oldu ve okuma yazmadan nasibini almamış, uygarlığın ne olduğunu dahi bilmeyen genç beyinlere Cumhuriyetin faziletlerini öğretecek, onları eğiterek topluma kazandıracaktı. Bu amaçla göreve başlamış genç beyinleri yetiştiriyordu. Ama askerlik görevi gelmişti. Bu kutsal görevi yerine getirmek istemişti öncelikle. Askerlik görevini Yedek Subay olarak Menemen’deki 43. piyade birliğinde yapıyordu. Hayatından memnundu ve askerlik görevinin bitmesini bekliyordu.
Milli mücadele sonuçlanana kadar pek çok başkaldırı olmuştu. Bu başkaldırılar, güç koşullarda bastırılarak, mutlu yarınlara gelinmiş ve zafer kazanılarak Cumhuriyet kurulmuştu. Artık ilerleme, aydınlanma zamanıydı. Genç Cumhuriyet bütün organları ile uygarlığa koşacak, çok kısa sürede saygın devletlerden biri olacaktı.
Genç Cumhuriyete bağımsızlık ve uygarlık çok görülmüştü. Dış ülkelerin de teşviki ile doğuda başkaldırı olmuş ve Kürt Sait isyanı ile ülke kaosa sürüklendirilmişti. Genç cumhuriyet kolay kurulmamıştı. O nedenle ölümüne korunacak, kollanacaktı. Öyle yapıldı. İsyanı başlatanlar kısa sürede etkisiz hale getirildi ve başı çekenler olay mahallinde yargılanmış aldıkları cezalar sonucu ipe çekilerek ortadan kaldırılmışlardı. Henüz bu büyük olayın etkisi bütünü ile ortadan kalkmadan bir yenisi patlak verdi. Neydi bu? Menemen olayı; Yani Kubilay olayı!
23. 12. 1930 günü Menemen’de gericilerin isyanı başladı. Amaçları laik düzeni yıkmak, terk edilen eski düzene dönmekti! Cumhuriyetin getirdiği uygarlığı, eşitliği, laikliği hazmedemeyen şeyhler, müritler, softalar, yobazlar ve gericiler birlikte hareket ediyorlardı.
Cumhuriyet ve devrimlere karşı olanlar, çok partili hayata geçmek için kurulan Serbest Cumhuriyet Partisi çatısı altında toplandılar. Partinin toplantılarına katıldılar, yeşil bayraklar açarak, laikliğe karşı hareket ettiklerini haykırdılar. Durumu izleyen parti kurucuları üç aylık partinin kapatılmasına karar verdiler, parti kapatıldı. Parti kapatılmasına karşın gerici unsurlar bir araya gelmeye, çığ gibi büyümeye ve tehlikeli olmaya devam ettiler.
Ok yaydan çıkmıştı, Girit göçmeni Manisa Mutasarrıfı Hüsnü Bey’in (Bilâhare ülkeden kaçtı,Hıristiyanlığı seçti ve ismini Hüsnüyadis olarak değiştirdi) tahrik ve teşvikleri ile olay başladı. Devrim karşıtı Hüsnü Bey Nakşibent tarikatı mensubu, gerici, yobaz ve çıkarcı bir kimseydi. Kendisi gibi olanları tahrik edip, ellerine yeşil bayrak vererek sokaklara saldı. Saldırganların başında Giritli Hüsnü Bey’in (Hüsnüyadis’in) kardeşinin oğlu Derviş Mehmet vardı. Camide toplandılar. Derviş Mehmet camide “Ben Mehdiyim, din elden gidiyor” diyerek cemaati dışarı çağırıp etrafına topladı. Her geçen dakika kalabalık artıyor, çoğalıyordu. Derviş Mehmet biriken kalabalığa hitap ederek “Ey Müslümanlar ne duruyorsunuz, Halife Abdülmecit sınıra geldi. Sancak-ı Şerif çıktı, gelin altında toplanalım. Şeriat isteyelim. Arkamızda yetmiş bin kişilik halife ordusu var. Şeriat bayrağı altında toplanmayacaklar öldürülecektir” diyerek, topluca hükümet konağına doğru yürüyüşe geçtiler.
Olay duyulunca alay kumandanı, genç yedek subay Kubilay ve müfrezesini olayı yatıştırmak üzere görevlendirdi. Olay yerine giden Kubilay ve müfrezesindeki askerlerin silahlarında mermi bile yoktu (manevra mermisi vardı). Kubilay, karşısına dikilen kalabalığa seslenerek: “Yaptıklarınız yanlış, hemen dağılın” ihtarında bulundu. İleri geri konuşmalar olunca, Kubilay müfrezesine havaya uyarı ateşi açtırdı. Bunu fırsat bilen Derviş Mehmet etrafındaki kalabalığa “Gördünüz mü, ben mehdiyim, görün, işte bana mermi işlemiyor” diye bağırması üzerine gerici ve yobaz kalabalık harekete geçti ve Kubilay’ı tüfek atışı ile ağır yaraladılar. Askerlere saldırdılar. Ağır yaralı Kubilay güçlükle ayağa kalkarak camiye doğru gitmeye başladı, Derviş Mehmet kendisini takip ederek, cebinden çıkardığı testereli bağ bıçağı ile Kubilay’ın başını boğazından keserek gövdesinden ayırıp yeşil bayrağın tepesine dikerek Menemen sokaklarında dolaşmaya, halkı Sancak-ı şerif altına toplamaya, laik düzeni yıkmaya çağırdı. Olaya müdahale eden mahalle bekçilerinden Şevki ile Hasan Efendileri de şehit ettiler.
Olay duyuldu, kısa bir süre sonra alay kumandanlığı olaya müdahale etti. Suçlular yakalandı, takip sırasında Derviş Mehmet vurularak öldürüldü. Menemen’de Sıkı Yönetim Mahkemesi kuruldu. Mahkeme 15.01.1931 de başladı 25.01.1931 de sonuçlandı. 105 sanık yargılandı. 37 kişi idam cezası aldı (Yaşlı olmaları nedeniyle 6 kişinin cezası 24 yıla indirildi), 20 kişi 1 yıl, 14 kişi üç yıl, 6 kişi 15 yıl, 1 kişi 12,5 yıl ceza aldı. 27 sanık beraat etti. 31 idamdan 28 ‘i Adalet komisyonu tarafından onandı, 2 kişinin cezası 2 yıla indirildi, biri hastalanarak öldü. TBMM. 2 Şubat 1931 de cezaları onayladı, 3 Şubat 1931 de idam cezaları olay mahallinde yerine getirildi.
Bu büyük ve önemli olayın, mahkeme süresi 15 Ocak 1931 – 25 Ocak 1931 tarihleri arasında sadece 11 gün oldu. Komisyon ve mecliste görüşülüp onanması ve cezaların uygulanması da dikkate alınır ve birlikte hesaplanırsa bütün süresinin 19 gün olduğu görülür.
İşte devrim budur!
Uyduruk bahanelerle, yenilikçileri, cumhuriyetçileri, devrimcileri Ergenekon veya her hangi bir isim altında cezaevlerine tıkanların biraz düşünmeleri gerekir: Eylemi gerçekleştirmiş, bir ayaklanma 19 günde sonuçlandırılırken, Silivri Cezaevinde yatanlar suçlarının ne olduğunu dahi öğrenmeden nasıl oluyor da aylardan, yıllardan beri cezaevlerinde tutuluyorlar?
23 Aralık 2010 tarihinde Devrim Şehidi Kubilay’ın şehit edilişinin 80. yılını yaşayacağız. Ülke bütünlüğü, bağımsızlığı için Kubilay gibi yüz binlerce insan canını feda eder. Atatürk Türkiye’sinde, devrimleri yozlaştırmak, ülkeyi, dolaysıyla halkı yüzlerce yıl geriye götürmek kimseye bir şey kazandırmaz. Hele siyasi iktidarlara hiç mi hiçbir şey kazandırmaz! Aksini iddia edenler ya da edecek olanlar, iş başa geldiğinde Giritli Hüsnü gibi önce dinini ve sonra da ismini Hüsnüyadis olarak değiştirerek ya ülkeden kaçıp giderler ya da EVET YA DA!
16.12.2010.
30 Ağustos 2011 Salı
KUBİLAY NASIL ŞEHİT EDİLDİ
Yazan: İbrahim BALCI
Kubilay ismini duyup da irkilmeyen, tüyleri diken diken olmayan cumhuriyetçi, hürriyetçi, bağımsızlık ve devrim yanlısı kimse yoktur. Kubilay Cumhuriyetin övüncü ve sembolüdür.
Girit’ten Türkiye’ye gelen bir ailenin çocuğu olan Kubilay, yine bir Giritli’nin pis elleri ile şehit edildi.
Genç Türkiye Cumhuriyetinin bu idealist genci okuyup öğretmen oldu ve okuma yazmadan nasibini almamış, uygarlığın ne olduğunu dahi bilmeyen genç beyinlere Cumhuriyetin faziletlerini öğretecek, onları eğiterek topluma kazandıracaktı. Bu amaçla göreve başlamış genç beyinleri yetiştiriyordu. Ama askerlik görevi gelmişti. Bu kutsal görevi yerine getirmek istemişti öncelikle. Askerlik görevini Yedek Subay olarak Menemen’deki 43. piyade birliğinde yapıyordu. Hayatından memnundu ve askerlik görevinin bitmesini bekliyordu.
Milli mücadele sonuçlanana kadar pek çok başkaldırı olmuştu. Bu başkaldırılar, güç koşullarda bastırılarak, mutlu yarınlara gelinmiş ve zafer kazanılarak Cumhuriyet kurulmuştu. Artık ilerleme, aydınlanma zamanıydı. Genç Cumhuriyet bütün organları ile uygarlığa koşacak, çok kısa sürede saygın devletlerden biri olacaktı.
Genç Cumhuriyete bağımsızlık ve uygarlık çok görülmüştü. Dış ülkelerin de teşviki ile doğuda başkaldırı olmuş ve Kürt Sait isyanı ile ülke kaosa sürüklendirilmişti. Genç cumhuriyet kolay kurulmamıştı. O nedenle ölümüne korunacak, kollanacaktı. Öyle yapıldı. İsyanı başlatanlar kısa sürede etkisiz hale getirildi ve başı çekenler olay mahallinde yargılanmış aldıkları cezalar sonucu ipe çekilerek ortadan kaldırılmışlardı. Henüz bu büyük olayın etkisi bütünü ile ortadan kalkmadan bir yenisi patlak verdi. Neydi bu? Menemen olayı; Yani Kubilay olayı!
23. 12. 1930 günü Menemen’de gericilerin isyanı başladı. Amaçları laik düzeni yıkmak, terk edilen eski düzene dönmekti! Cumhuriyetin getirdiği uygarlığı, eşitliği, laikliği hazmedemeyen şeyhler, müritler, softalar, yobazlar ve gericiler birlikte hareket ediyorlardı.
Cumhuriyet ve devrimlere karşı olanlar, çok partili hayata geçmek için kurulan Serbest Cumhuriyet Partisi çatısı altında toplandılar. Partinin toplantılarına katıldılar, yeşil bayraklar açarak, laikliğe karşı hareket ettiklerini haykırdılar. Durumu izleyen parti kurucuları üç aylık partinin kapatılmasına karar verdiler, parti kapatıldı. Parti kapatılmasına karşın gerici unsurlar bir araya gelmeye, çığ gibi büyümeye ve tehlikeli olmaya devam ettiler.
Ok yaydan çıkmıştı, Girit göçmeni Manisa Mutasarrıfı Hüsnü Bey’in (Bilâhare ülkeden kaçtı,Hıristiyanlığı seçti ve ismini Hüsnüyadis olarak değiştirdi) tahrik ve teşvikleri ile olay başladı. Devrim karşıtı Hüsnü Bey Nakşibent tarikatı mensubu, gerici, yobaz ve çıkarcı bir kimseydi. Kendisi gibi olanları tahrik edip, ellerine yeşil bayrak vererek sokaklara saldı. Saldırganların başında Giritli Hüsnü Bey’in (Hüsnüyadis’in) kardeşinin oğlu Derviş Mehmet vardı. Camide toplandılar. Derviş Mehmet camide “Ben Mehdiyim, din elden gidiyor” diyerek cemaati dışarı çağırıp etrafına topladı. Her geçen dakika kalabalık artıyor, çoğalıyordu. Derviş Mehmet biriken kalabalığa hitap ederek “Ey Müslümanlar ne duruyorsunuz, Halife Abdülmecit sınıra geldi. Sancak-ı Şerif çıktı, gelin altında toplanalım. Şeriat isteyelim. Arkamızda yetmiş bin kişilik halife ordusu var. Şeriat bayrağı altında toplanmayacaklar öldürülecektir” diyerek, topluca hükümet konağına doğru yürüyüşe geçtiler.
Olay duyulunca alay kumandanı, genç yedek subay Kubilay ve müfrezesini olayı yatıştırmak üzere görevlendirdi. Olay yerine giden Kubilay ve müfrezesindeki askerlerin silahlarında mermi bile yoktu (manevra mermisi vardı). Kubilay, karşısına dikilen kalabalığa seslenerek: “Yaptıklarınız yanlış, hemen dağılın” ihtarında bulundu. İleri geri konuşmalar olunca, Kubilay müfrezesine havaya uyarı ateşi açtırdı. Bunu fırsat bilen Derviş Mehmet etrafındaki kalabalığa “Gördünüz mü, ben mehdiyim, görün, işte bana mermi işlemiyor” diye bağırması üzerine gerici ve yobaz kalabalık harekete geçti ve Kubilay’ı tüfek atışı ile ağır yaraladılar. Askerlere saldırdılar. Ağır yaralı Kubilay güçlükle ayağa kalkarak camiye doğru gitmeye başladı, Derviş Mehmet kendisini takip ederek, cebinden çıkardığı testereli bağ bıçağı ile Kubilay’ın başını boğazından keserek gövdesinden ayırıp yeşil bayrağın tepesine dikerek Menemen sokaklarında dolaşmaya, halkı Sancak-ı şerif altına toplamaya, laik düzeni yıkmaya çağırdı. Olaya müdahale eden mahalle bekçilerinden Şevki ile Hasan Efendileri de şehit ettiler.
Olay duyuldu, kısa bir süre sonra alay kumandanlığı olaya müdahale etti. Suçlular yakalandı, takip sırasında Derviş Mehmet vurularak öldürüldü. Menemen’de Sıkı Yönetim Mahkemesi kuruldu. Mahkeme 15.01.1931 de başladı 25.01.1931 de sonuçlandı. 105 sanık yargılandı. 37 kişi idam cezası aldı (Yaşlı olmaları nedeniyle 6 kişinin cezası 24 yıla indirildi), 20 kişi 1 yıl, 14 kişi üç yıl, 6 kişi 15 yıl, 1 kişi 12,5 yıl ceza aldı. 27 sanık beraat etti. 31 idamdan 28 ‘i Adalet komisyonu tarafından onandı, 2 kişinin cezası 2 yıla indirildi, biri hastalanarak öldü. TBMM. 2 Şubat 1931 de cezaları onayladı, 3 Şubat 1931 de idam cezaları olay mahallinde yerine getirildi.
Bu büyük ve önemli olayın, mahkeme süresi 15 Ocak 1931 – 25 Ocak 1931 tarihleri arasında sadece 11 gün oldu. Komisyon ve mecliste görüşülüp onanması ve cezaların uygulanması da dikkate alınır ve birlikte hesaplanırsa bütün süresinin 19 gün olduğu görülür.
İşte devrim budur!
Uyduruk bahanelerle, yenilikçileri, cumhuriyetçileri, devrimcileri Ergenekon veya her hangi bir isim altında cezaevlerine tıkanların biraz düşünmeleri gerekir: Eylemi gerçekleştirmiş, bir ayaklanma 19 günde sonuçlandırılırken, Silivri Cezaevinde yatanlar suçlarının ne olduğunu dahi öğrenmeden nasıl oluyor da aylardan, yıllardan beri cezaevlerinde tutuluyorlar?
23 Aralık 2010 tarihinde Devrim Şehidi Kubilay’ın şehit edilişinin 80. yılını yaşayacağız. Ülke bütünlüğü, bağımsızlığı için Kubilay gibi yüz binlerce insan canını feda eder. Atatürk Türkiye’sinde, devrimleri yozlaştırmak, ülkeyi, dolaysıyla halkı yüzlerce yıl geriye götürmek kimseye bir şey kazandırmaz. Hele siyasi iktidarlara hiç mi hiçbir şey kazandırmaz! Aksini iddia edenler ya da edecek olanlar, iş başa geldiğinde Giritli Hüsnü gibi önce dinini ve sonra da ismini Hüsnüyadis olarak değiştirerek ya ülkeden kaçıp giderler ya da EVET YA DA!
16.12.2010.
Kubilay ismini duyup da irkilmeyen, tüyleri diken diken olmayan cumhuriyetçi, hürriyetçi, bağımsızlık ve devrim yanlısı kimse yoktur. Kubilay Cumhuriyetin övüncü ve sembolüdür.
Girit’ten Türkiye’ye gelen bir ailenin çocuğu olan Kubilay, yine bir Giritli’nin pis elleri ile şehit edildi.
Genç Türkiye Cumhuriyetinin bu idealist genci okuyup öğretmen oldu ve okuma yazmadan nasibini almamış, uygarlığın ne olduğunu dahi bilmeyen genç beyinlere Cumhuriyetin faziletlerini öğretecek, onları eğiterek topluma kazandıracaktı. Bu amaçla göreve başlamış genç beyinleri yetiştiriyordu. Ama askerlik görevi gelmişti. Bu kutsal görevi yerine getirmek istemişti öncelikle. Askerlik görevini Yedek Subay olarak Menemen’deki 43. piyade birliğinde yapıyordu. Hayatından memnundu ve askerlik görevinin bitmesini bekliyordu.
Milli mücadele sonuçlanana kadar pek çok başkaldırı olmuştu. Bu başkaldırılar, güç koşullarda bastırılarak, mutlu yarınlara gelinmiş ve zafer kazanılarak Cumhuriyet kurulmuştu. Artık ilerleme, aydınlanma zamanıydı. Genç Cumhuriyet bütün organları ile uygarlığa koşacak, çok kısa sürede saygın devletlerden biri olacaktı.
Genç Cumhuriyete bağımsızlık ve uygarlık çok görülmüştü. Dış ülkelerin de teşviki ile doğuda başkaldırı olmuş ve Kürt Sait isyanı ile ülke kaosa sürüklendirilmişti. Genç cumhuriyet kolay kurulmamıştı. O nedenle ölümüne korunacak, kollanacaktı. Öyle yapıldı. İsyanı başlatanlar kısa sürede etkisiz hale getirildi ve başı çekenler olay mahallinde yargılanmış aldıkları cezalar sonucu ipe çekilerek ortadan kaldırılmışlardı. Henüz bu büyük olayın etkisi bütünü ile ortadan kalkmadan bir yenisi patlak verdi. Neydi bu? Menemen olayı; Yani Kubilay olayı!
23. 12. 1930 günü Menemen’de gericilerin isyanı başladı. Amaçları laik düzeni yıkmak, terk edilen eski düzene dönmekti! Cumhuriyetin getirdiği uygarlığı, eşitliği, laikliği hazmedemeyen şeyhler, müritler, softalar, yobazlar ve gericiler birlikte hareket ediyorlardı.
Cumhuriyet ve devrimlere karşı olanlar, çok partili hayata geçmek için kurulan Serbest Cumhuriyet Partisi çatısı altında toplandılar. Partinin toplantılarına katıldılar, yeşil bayraklar açarak, laikliğe karşı hareket ettiklerini haykırdılar. Durumu izleyen parti kurucuları üç aylık partinin kapatılmasına karar verdiler, parti kapatıldı. Parti kapatılmasına karşın gerici unsurlar bir araya gelmeye, çığ gibi büyümeye ve tehlikeli olmaya devam ettiler.
Ok yaydan çıkmıştı, Girit göçmeni Manisa Mutasarrıfı Hüsnü Bey’in (Bilâhare ülkeden kaçtı,Hıristiyanlığı seçti ve ismini Hüsnüyadis olarak değiştirdi) tahrik ve teşvikleri ile olay başladı. Devrim karşıtı Hüsnü Bey Nakşibent tarikatı mensubu, gerici, yobaz ve çıkarcı bir kimseydi. Kendisi gibi olanları tahrik edip, ellerine yeşil bayrak vererek sokaklara saldı. Saldırganların başında Giritli Hüsnü Bey’in (Hüsnüyadis’in) kardeşinin oğlu Derviş Mehmet vardı. Camide toplandılar. Derviş Mehmet camide “Ben Mehdiyim, din elden gidiyor” diyerek cemaati dışarı çağırıp etrafına topladı. Her geçen dakika kalabalık artıyor, çoğalıyordu. Derviş Mehmet biriken kalabalığa hitap ederek “Ey Müslümanlar ne duruyorsunuz, Halife Abdülmecit sınıra geldi. Sancak-ı Şerif çıktı, gelin altında toplanalım. Şeriat isteyelim. Arkamızda yetmiş bin kişilik halife ordusu var. Şeriat bayrağı altında toplanmayacaklar öldürülecektir” diyerek, topluca hükümet konağına doğru yürüyüşe geçtiler.
Olay duyulunca alay kumandanı, genç yedek subay Kubilay ve müfrezesini olayı yatıştırmak üzere görevlendirdi. Olay yerine giden Kubilay ve müfrezesindeki askerlerin silahlarında mermi bile yoktu (manevra mermisi vardı). Kubilay, karşısına dikilen kalabalığa seslenerek: “Yaptıklarınız yanlış, hemen dağılın” ihtarında bulundu. İleri geri konuşmalar olunca, Kubilay müfrezesine havaya uyarı ateşi açtırdı. Bunu fırsat bilen Derviş Mehmet etrafındaki kalabalığa “Gördünüz mü, ben mehdiyim, görün, işte bana mermi işlemiyor” diye bağırması üzerine gerici ve yobaz kalabalık harekete geçti ve Kubilay’ı tüfek atışı ile ağır yaraladılar. Askerlere saldırdılar. Ağır yaralı Kubilay güçlükle ayağa kalkarak camiye doğru gitmeye başladı, Derviş Mehmet kendisini takip ederek, cebinden çıkardığı testereli bağ bıçağı ile Kubilay’ın başını boğazından keserek gövdesinden ayırıp yeşil bayrağın tepesine dikerek Menemen sokaklarında dolaşmaya, halkı Sancak-ı şerif altına toplamaya, laik düzeni yıkmaya çağırdı. Olaya müdahale eden mahalle bekçilerinden Şevki ile Hasan Efendileri de şehit ettiler.
Olay duyuldu, kısa bir süre sonra alay kumandanlığı olaya müdahale etti. Suçlular yakalandı, takip sırasında Derviş Mehmet vurularak öldürüldü. Menemen’de Sıkı Yönetim Mahkemesi kuruldu. Mahkeme 15.01.1931 de başladı 25.01.1931 de sonuçlandı. 105 sanık yargılandı. 37 kişi idam cezası aldı (Yaşlı olmaları nedeniyle 6 kişinin cezası 24 yıla indirildi), 20 kişi 1 yıl, 14 kişi üç yıl, 6 kişi 15 yıl, 1 kişi 12,5 yıl ceza aldı. 27 sanık beraat etti. 31 idamdan 28 ‘i Adalet komisyonu tarafından onandı, 2 kişinin cezası 2 yıla indirildi, biri hastalanarak öldü. TBMM. 2 Şubat 1931 de cezaları onayladı, 3 Şubat 1931 de idam cezaları olay mahallinde yerine getirildi.
Bu büyük ve önemli olayın, mahkeme süresi 15 Ocak 1931 – 25 Ocak 1931 tarihleri arasında sadece 11 gün oldu. Komisyon ve mecliste görüşülüp onanması ve cezaların uygulanması da dikkate alınır ve birlikte hesaplanırsa bütün süresinin 19 gün olduğu görülür.
İşte devrim budur!
Uyduruk bahanelerle, yenilikçileri, cumhuriyetçileri, devrimcileri Ergenekon veya her hangi bir isim altında cezaevlerine tıkanların biraz düşünmeleri gerekir: Eylemi gerçekleştirmiş, bir ayaklanma 19 günde sonuçlandırılırken, Silivri Cezaevinde yatanlar suçlarının ne olduğunu dahi öğrenmeden nasıl oluyor da aylardan, yıllardan beri cezaevlerinde tutuluyorlar?
23 Aralık 2010 tarihinde Devrim Şehidi Kubilay’ın şehit edilişinin 80. yılını yaşayacağız. Ülke bütünlüğü, bağımsızlığı için Kubilay gibi yüz binlerce insan canını feda eder. Atatürk Türkiye’sinde, devrimleri yozlaştırmak, ülkeyi, dolaysıyla halkı yüzlerce yıl geriye götürmek kimseye bir şey kazandırmaz. Hele siyasi iktidarlara hiç mi hiçbir şey kazandırmaz! Aksini iddia edenler ya da edecek olanlar, iş başa geldiğinde Giritli Hüsnü gibi önce dinini ve sonra da ismini Hüsnüyadis olarak değiştirerek ya ülkeden kaçıp giderler ya da EVET YA DA!
16.12.2010.
TESADÜF DEĞİL!
Yazan: İbrahim BALCI
Sarıyer galibiyet serisine devam etti ve ilk yarının son maçında Hacettepe’yi de 3-1 yenerek puanını 23’ e çıkardı.
Sarıyer puan cetvelinin diplerinde dolaşırken ortaya koyduğu futbol ile karabulutların içine girmişti. Silkelenmesi gerekiyordu. Bu şansı İlker Yağcıoğlu’nun göreve getirilmesi ile buldu. İlker hoca ne yaptı? Elbetteki elinde sihirli değnek yoktu! Elbetteki teknik eleman olarak büyük deneyime de sahip değildi. Ama soğukkanlı olmayı, gözlemlemeyi ve ısrarı benimsediği ve uyguladığı için başarılı sonuçlara ulaştı.
Her hafta değişik bir tertip ileri sürmedi. Sahaya sürdüğü kadro üzerinde fazla oynamadı, ısrarcı oldu ve neticede futbolcuların yan yana oynamaları, devamlılığı beraberinde getirdi. Devamlılık da istikrarı getirdi ve her geçen hafta biraz daha düzelen ve etkili futbol oynayan Sarıyer, özlenen futbolu sahaya ortaya koyamadıysa da gol atmayı, maça asılmayı, maçı bırakmamayı bildi ve kazandı.
Sarıyer çok iyi bir seri yakaladı. Bözüyük ve Göztepe’ye kaybettikten sonra rakip alanda Alanya’yı devirdikten sonra galip gelebileceğini gösteren Sarıyer’in bu galibiyeti için tesadüf denildi. Kötü bir futboldan sonra Sebat galibiyeti alındı, bu da tesadüf denildi. Sonra BUGSAŞ galibiyeti geldi, haydi bu da tesadüf! Evet tesadüf ama Sarıyer kazanıyor! Nihayet Mardin deplasmanından da galibiyetle dönülünce Sarıyer maçlarına galibiyet serisine bağlamış oldu ve aldığı puanlarla ligin dibinden üst sıralara doğru çıkmaya başladı. Ama yine de tesadüfler ve şans Sarıyer’den yana denilmeye devam ediyordu. Son maçını Bayrampaşa Stadında oynayan Sarıyer bu maçı da gerçekten çok başarılı bir futboldan sonra 3-1 kazanarak kazandığı maçların tesadüf olmadığını kanıtladı.
Arka arkaya beş maç kazanan Sarıyer, yöneticilerine ümit verdi, güven verdi, taraftarı kendine çekti, havalandırdı ve kazandı. Futbolcuları ise kaynaştırdı, ağabey-kardeş, iyi arkadaşlık bağlarının güçlenmesine yardımcı oldu. Bu haliyle Sarıyer’in hatırı sayılır futbol ekibi olduğu gösterildi. Daha önemlisi de inatçı, takipçi ve netice alıcı futbolunu devam ettirebilirse ilk beş takım arasına katılabileceğini gösterdi. Sarıyer’in beş takım arasına kalması demek play-of (Yükselme) maçları oynaması demektir. Para demektir! Sonuç da başarısını devam ettirebilirse küme geçer, ya da en azından bu şansı yakalamış olur.
Ligin ilk yarısı sona erdi, takımlar tatile girdi. Bir aya yakın ara veriliyor. Bu bir ayı Sarıyer’in çok iyi değerlendirmesi gerekiyor. Yöneticiler, uyanık olmalı, “nasılsa takım düzeldi, böyle gider”diyerek kadroyu yeterli görmesinler. En azından iki üç elemanla takımın takviyesi gerekir. Hem de öyle sıradan futbolcu değil. Sıradan futbolcularla takım doldurulmamalı. Ucuz ya da para ödemeden gelecek futbolcuların tercihi ile kadro şişirilmemeli. Alınacak adamlar, menajerlerin tavsiye ettiği adamlar değil, bilinen, seyredilen ve takımda direkt olarak oynayabilecek adamlar olmalı. Yoksa, yapılacak olan transferler sadece göz boyama olur, “İş yaptık” görüntüsü olur o kadar.
Sarıyer, Hacettepe maçını kazanırken zorlanmadı. Rahat olduğu için gerçekten üretken bir futbol oynadı. Bu maçta da takımı sırtlayan adamlar oldu. Örneğin üç asist yapan Göksel pırıl pırıldı. Dündar da müthiş bir diriliş var, oynatıldıkça yerine ısınıyor ve yararlı olmaya çalışıyor. Ethem tek kelime ile “Ben bu ligden üstte olmalıyım” diye haykırıyor. Sabri, yere sağlam basıyor, çok mücadeleci, hava toplarına hakim, Serhat ile birlikte iyi ikili oldular. Tolga, ideal bir orta saha adamı ama zaman zaman şahsi oynayarak oyundan düşüyor, topu oyuna çabuk sokması halinde daha da iyi olacak. Emrah Şahin’e sitemim var; Evladım sen mevsim başından beri neredeydin? Böyle oynamaya devam et, göreceksin hem takımın için hem de kendin için çok iyi şeyler olacak! Bek olmamasına rağmen Mahmut iyi niyetle ve tecrübesiyle takıma yararlı olmaya çalışıyor. Artık oyuna katılmaya da başladı. Şevket’te de iyi gelişme var. Mert takımını rakip defansa taşıyan güçlü bir forvet elemanı. Ne yaptığını neler yapması gerektiğini çok iyi biliyor.
ARTIK maçlarımızı Sarıyer’de oynayacağız. Daha çok seyirci, daha güzel saha ve daha güvenli bir ortam. Sarıyer sahasında tüm maçların kazanılması demek, takımın ilk sıralarda yer alması demektir. Sarıyerli futbolcuların bu başarıyı yakalayacak güçte olduklarına inanıyoruz. Yeter ki, geleceklerinden kaygıları olmasın, vaatler yerine gelsin, maddi sorunlarla boğuşmasınlar ve kendilerine çalışmalara verebilsinler.
Sayın Mehmet Akdağ ile büyük özveri ile çalışan yönetici arkadaşlarının tüm sorunları çözecekleri inancını taşıyorum.
Sarıyer galibiyet serisine devam etti ve ilk yarının son maçında Hacettepe’yi de 3-1 yenerek puanını 23’ e çıkardı.
Sarıyer puan cetvelinin diplerinde dolaşırken ortaya koyduğu futbol ile karabulutların içine girmişti. Silkelenmesi gerekiyordu. Bu şansı İlker Yağcıoğlu’nun göreve getirilmesi ile buldu. İlker hoca ne yaptı? Elbetteki elinde sihirli değnek yoktu! Elbetteki teknik eleman olarak büyük deneyime de sahip değildi. Ama soğukkanlı olmayı, gözlemlemeyi ve ısrarı benimsediği ve uyguladığı için başarılı sonuçlara ulaştı.
Her hafta değişik bir tertip ileri sürmedi. Sahaya sürdüğü kadro üzerinde fazla oynamadı, ısrarcı oldu ve neticede futbolcuların yan yana oynamaları, devamlılığı beraberinde getirdi. Devamlılık da istikrarı getirdi ve her geçen hafta biraz daha düzelen ve etkili futbol oynayan Sarıyer, özlenen futbolu sahaya ortaya koyamadıysa da gol atmayı, maça asılmayı, maçı bırakmamayı bildi ve kazandı.
Sarıyer çok iyi bir seri yakaladı. Bözüyük ve Göztepe’ye kaybettikten sonra rakip alanda Alanya’yı devirdikten sonra galip gelebileceğini gösteren Sarıyer’in bu galibiyeti için tesadüf denildi. Kötü bir futboldan sonra Sebat galibiyeti alındı, bu da tesadüf denildi. Sonra BUGSAŞ galibiyeti geldi, haydi bu da tesadüf! Evet tesadüf ama Sarıyer kazanıyor! Nihayet Mardin deplasmanından da galibiyetle dönülünce Sarıyer maçlarına galibiyet serisine bağlamış oldu ve aldığı puanlarla ligin dibinden üst sıralara doğru çıkmaya başladı. Ama yine de tesadüfler ve şans Sarıyer’den yana denilmeye devam ediyordu. Son maçını Bayrampaşa Stadında oynayan Sarıyer bu maçı da gerçekten çok başarılı bir futboldan sonra 3-1 kazanarak kazandığı maçların tesadüf olmadığını kanıtladı.
Arka arkaya beş maç kazanan Sarıyer, yöneticilerine ümit verdi, güven verdi, taraftarı kendine çekti, havalandırdı ve kazandı. Futbolcuları ise kaynaştırdı, ağabey-kardeş, iyi arkadaşlık bağlarının güçlenmesine yardımcı oldu. Bu haliyle Sarıyer’in hatırı sayılır futbol ekibi olduğu gösterildi. Daha önemlisi de inatçı, takipçi ve netice alıcı futbolunu devam ettirebilirse ilk beş takım arasına katılabileceğini gösterdi. Sarıyer’in beş takım arasına kalması demek play-of (Yükselme) maçları oynaması demektir. Para demektir! Sonuç da başarısını devam ettirebilirse küme geçer, ya da en azından bu şansı yakalamış olur.
Ligin ilk yarısı sona erdi, takımlar tatile girdi. Bir aya yakın ara veriliyor. Bu bir ayı Sarıyer’in çok iyi değerlendirmesi gerekiyor. Yöneticiler, uyanık olmalı, “nasılsa takım düzeldi, böyle gider”diyerek kadroyu yeterli görmesinler. En azından iki üç elemanla takımın takviyesi gerekir. Hem de öyle sıradan futbolcu değil. Sıradan futbolcularla takım doldurulmamalı. Ucuz ya da para ödemeden gelecek futbolcuların tercihi ile kadro şişirilmemeli. Alınacak adamlar, menajerlerin tavsiye ettiği adamlar değil, bilinen, seyredilen ve takımda direkt olarak oynayabilecek adamlar olmalı. Yoksa, yapılacak olan transferler sadece göz boyama olur, “İş yaptık” görüntüsü olur o kadar.
Sarıyer, Hacettepe maçını kazanırken zorlanmadı. Rahat olduğu için gerçekten üretken bir futbol oynadı. Bu maçta da takımı sırtlayan adamlar oldu. Örneğin üç asist yapan Göksel pırıl pırıldı. Dündar da müthiş bir diriliş var, oynatıldıkça yerine ısınıyor ve yararlı olmaya çalışıyor. Ethem tek kelime ile “Ben bu ligden üstte olmalıyım” diye haykırıyor. Sabri, yere sağlam basıyor, çok mücadeleci, hava toplarına hakim, Serhat ile birlikte iyi ikili oldular. Tolga, ideal bir orta saha adamı ama zaman zaman şahsi oynayarak oyundan düşüyor, topu oyuna çabuk sokması halinde daha da iyi olacak. Emrah Şahin’e sitemim var; Evladım sen mevsim başından beri neredeydin? Böyle oynamaya devam et, göreceksin hem takımın için hem de kendin için çok iyi şeyler olacak! Bek olmamasına rağmen Mahmut iyi niyetle ve tecrübesiyle takıma yararlı olmaya çalışıyor. Artık oyuna katılmaya da başladı. Şevket’te de iyi gelişme var. Mert takımını rakip defansa taşıyan güçlü bir forvet elemanı. Ne yaptığını neler yapması gerektiğini çok iyi biliyor.
ARTIK maçlarımızı Sarıyer’de oynayacağız. Daha çok seyirci, daha güzel saha ve daha güvenli bir ortam. Sarıyer sahasında tüm maçların kazanılması demek, takımın ilk sıralarda yer alması demektir. Sarıyerli futbolcuların bu başarıyı yakalayacak güçte olduklarına inanıyoruz. Yeter ki, geleceklerinden kaygıları olmasın, vaatler yerine gelsin, maddi sorunlarla boğuşmasınlar ve kendilerine çalışmalara verebilsinler.
Sayın Mehmet Akdağ ile büyük özveri ile çalışan yönetici arkadaşlarının tüm sorunları çözecekleri inancını taşıyorum.
ÖZLENEN SARIYER BU!
“Biz gol atayız da rakip kendi kalesine atar veya penaltı olursa galip” geliriz diyordum. Yanılmışım! Demek ki gol de atabiliyoruz, galip de gelebiliyoruz! Bu gidiş iyi, bu gidiş doğru! Devam etmeli!
Mevsim başı hazırlıklarının iyi yapılamadığı, takımın iyi hazırlanamadığı herkesçe kabul ediliyordu. Bende aynı kanıdaydım, aynı düşünceleri taşıyordum. Takımın ortaya koyduğu futbol bu düşüncelerimizi doğruluyordu. Yeteri kadar transfer yapılamamış, takımın direkt adamı olarak kabul edilen futbolcular bir hata sonucu elden kaçırılmış; teknik direktörün istemem dediği kendisini kabul ettirmiş bazı futbolcular da kaybedilmişti.
Teknik Direktör Akif Başaran’ın transfer politikasını tüm İzmirliler biliyor da meğer biz bilmiyormuşuz! Akif Hoca futbolcu izlemezmiş, İzmir’den tanıdığı menajerlerin getirdiği futbolcuları gözü kapalı alırmış! Aslında bir menajerin biraz da ukalaca konuşması olmasaydı belki böyle düşünmezdik. Kalabalık bir mekanda menajerlerden biri şöyle demiş: “Kahvehaneden ya da bir belediye otobüsünden genç bir adamı al, Sarıyer kulübüne getir, istediğin fiyata sat, gözünü kapalı alırlar!” Bir teknik direktör ekmeğini yediği bir kulüp için böyle düşünceler besliyorsa o teknik adamın kulübe yararı değil zararı olur! Oldu da! Menajerlerin al dediği futbolcuları aldı, takımı yeteri kadar tanımadı, hazırlayamadı! Daha doğrusu kaçıp gitmeyi düşündüğü için, bu ortamı da kendi yarattı ve kaçıp gitti. İyi ki gitti! Takım o kadar kötü oynuyordu ki, o kadar gayeden uzaktı ki futbolcular yılgınlık beyinlerine çökmüş, pes diyecek duruma gelmişlerdi. Gole ve puana susayan taraftarlara da gına gelmiş, Akif Hoca’nın bir an önce gitmesini bekliyorlardı. Gitti, iyi ki gitti!
Teknik direktörlüğe İlker Hoca getirildi. Beklediğimiz bir isim değildi! İçim burkuldu önceleri. Çünkü, İlker hoca futbolcu olarak kulübümüzde bir yıl tescilli kalmış ama henüz mevsim başında peşinatın dışındaki parasını da tahsil ettikten sonra çekip gitmiş, sezonu tamamlamamıştı. O nedenle bizler için iticiydi, göreve getirilmesi asla düşünülemezdi!
Bu bizim düşüncemizdi. Sorulsaydı bildiklerimizi söylerdik ama sorulmadı; Teknik direktör yapıldı, isabetli de oldu.
İlker Hoca, her teknik adam gibi ilk haftalar takımı tanımaya çalıştı sonra da düşüncelerini uygulamaya başladı. Görünüş öyle! Sarıyer takımının eksiği öncelikle moral kondisyon, özgüvendi ve aynı kadronun bir arada oynatılmamasıydı. İlker Hoca, ısrarla ve zorunlu değişiklikler olmadıkça aynı takımı sahaya sürmekle çok iyi yaptı. Böyle olunca futbolculara güven geldi, moral kondisyonları arttı. Böyle olunca da başarılı sonuçlar arka arkaya geldi.
Aslında alışılmış, seyredilmek istenen Sarıyer budur! Buna kavuştuğumuz için tüm Sarıyerli sporseverler memnundur. Bu başarı elbetteki tüm olumsuzluklara karşın inatla direnen, aleyhte tezahüratlara, ağır tepkilere sabırla direnen ve sonunda iyiyi bulan futbolcularındır. Bu başarı, ısrarla düşündüklerini uygulayan ve başarıyı elde edebilmek için pes demeyen, fazla bir deneylimi olmamasına karşın, akil davranışı ve serinkanlı tutumu ile teknik direktör İlker Hoca’nındır. Bu başarı, elbetteki zor koşullar altında görev kabul eden, iyiyi bulmak için çalışan, çabalayan yönetim kurulunundur.
Bu gidiş burada takılı kalmamalı. Önümüzdeki Hacettepe maçı da kazanılmalı. Yenilmezlik devam ettirilmeli. İlk devre maçları 23 Puanla kapatılırsa, düşme hesapları yapan bizler bu kez, ilk beş takım arasında nasıl kalabilirizi düşüneceğiz. Bunu düşüneceğiz ama yönetim kurulunun da bu son dört beş maça aldanıp da ihtiyaç görülen mevkilere iki üç futbolcuyu almayı unutmasın, ihmal etmesin! Yoksa yarınlar çok geç olur.
Mevsim başı hazırlıklarının iyi yapılamadığı, takımın iyi hazırlanamadığı herkesçe kabul ediliyordu. Bende aynı kanıdaydım, aynı düşünceleri taşıyordum. Takımın ortaya koyduğu futbol bu düşüncelerimizi doğruluyordu. Yeteri kadar transfer yapılamamış, takımın direkt adamı olarak kabul edilen futbolcular bir hata sonucu elden kaçırılmış; teknik direktörün istemem dediği kendisini kabul ettirmiş bazı futbolcular da kaybedilmişti.
Teknik Direktör Akif Başaran’ın transfer politikasını tüm İzmirliler biliyor da meğer biz bilmiyormuşuz! Akif Hoca futbolcu izlemezmiş, İzmir’den tanıdığı menajerlerin getirdiği futbolcuları gözü kapalı alırmış! Aslında bir menajerin biraz da ukalaca konuşması olmasaydı belki böyle düşünmezdik. Kalabalık bir mekanda menajerlerden biri şöyle demiş: “Kahvehaneden ya da bir belediye otobüsünden genç bir adamı al, Sarıyer kulübüne getir, istediğin fiyata sat, gözünü kapalı alırlar!” Bir teknik direktör ekmeğini yediği bir kulüp için böyle düşünceler besliyorsa o teknik adamın kulübe yararı değil zararı olur! Oldu da! Menajerlerin al dediği futbolcuları aldı, takımı yeteri kadar tanımadı, hazırlayamadı! Daha doğrusu kaçıp gitmeyi düşündüğü için, bu ortamı da kendi yarattı ve kaçıp gitti. İyi ki gitti! Takım o kadar kötü oynuyordu ki, o kadar gayeden uzaktı ki futbolcular yılgınlık beyinlerine çökmüş, pes diyecek duruma gelmişlerdi. Gole ve puana susayan taraftarlara da gına gelmiş, Akif Hoca’nın bir an önce gitmesini bekliyorlardı. Gitti, iyi ki gitti!
Teknik direktörlüğe İlker Hoca getirildi. Beklediğimiz bir isim değildi! İçim burkuldu önceleri. Çünkü, İlker hoca futbolcu olarak kulübümüzde bir yıl tescilli kalmış ama henüz mevsim başında peşinatın dışındaki parasını da tahsil ettikten sonra çekip gitmiş, sezonu tamamlamamıştı. O nedenle bizler için iticiydi, göreve getirilmesi asla düşünülemezdi!
Bu bizim düşüncemizdi. Sorulsaydı bildiklerimizi söylerdik ama sorulmadı; Teknik direktör yapıldı, isabetli de oldu.
İlker Hoca, her teknik adam gibi ilk haftalar takımı tanımaya çalıştı sonra da düşüncelerini uygulamaya başladı. Görünüş öyle! Sarıyer takımının eksiği öncelikle moral kondisyon, özgüvendi ve aynı kadronun bir arada oynatılmamasıydı. İlker Hoca, ısrarla ve zorunlu değişiklikler olmadıkça aynı takımı sahaya sürmekle çok iyi yaptı. Böyle olunca futbolculara güven geldi, moral kondisyonları arttı. Böyle olunca da başarılı sonuçlar arka arkaya geldi.
Aslında alışılmış, seyredilmek istenen Sarıyer budur! Buna kavuştuğumuz için tüm Sarıyerli sporseverler memnundur. Bu başarı elbetteki tüm olumsuzluklara karşın inatla direnen, aleyhte tezahüratlara, ağır tepkilere sabırla direnen ve sonunda iyiyi bulan futbolcularındır. Bu başarı, ısrarla düşündüklerini uygulayan ve başarıyı elde edebilmek için pes demeyen, fazla bir deneylimi olmamasına karşın, akil davranışı ve serinkanlı tutumu ile teknik direktör İlker Hoca’nındır. Bu başarı, elbetteki zor koşullar altında görev kabul eden, iyiyi bulmak için çalışan, çabalayan yönetim kurulunundur.
Bu gidiş burada takılı kalmamalı. Önümüzdeki Hacettepe maçı da kazanılmalı. Yenilmezlik devam ettirilmeli. İlk devre maçları 23 Puanla kapatılırsa, düşme hesapları yapan bizler bu kez, ilk beş takım arasında nasıl kalabilirizi düşüneceğiz. Bunu düşüneceğiz ama yönetim kurulunun da bu son dört beş maça aldanıp da ihtiyaç görülen mevkilere iki üç futbolcuyu almayı unutmasın, ihmal etmesin! Yoksa yarınlar çok geç olur.
SUAT, HABERLER GÜZEL
Yüze karşı söylenemeyenler yazıya dökülür. Ben de öyle yaptım Suat!
Yetmiş beş yetmiş yetmiş altı yıllık ömrümüzün, kesintisiz olarak altmış beş yılını birlikte yaşadık. Havayı birlikte soluduk, aynı yolu paylaştık, aynı okulda, aynı sıraları paylaştık. Elbetteki yol ayrımına geldiğimizde oldu. Örneğin sen askeri okula gittin, bense kum küfesi sırtımda 15, 20 santimetrelik kalas üzerinde yürüdüm yaz kış demeden. Sonra benim askerliğim ve senin aynı üniforma altında tükettiğin yıllar.
Bir birimizden uzak kaldığımız zaman dilimi içinde yine birlikteydik ama mektuplaşarak. Bir ay sonra da olsa güncel olayları gecikmeli de olsa takip edebildik. Sonra evlilik, birken iki olma… Sen ihanet ettin bana, ikiden üç olunacak yerde dört oldun! Her ne kadar ikizlerle boğuştunuzsa da mutluluğu yaşadınız ya! Yeter, böyle mutluluklar dünyalara bedeldir!
Bizi biz yapan çocukluğumdan günümüze kadar gelen birliktelikle beraber, Sarıyer Spor Kulübünün üzerimizde olan bağışıklığı olmalıdır. Ne sen ve ne de ben kopabildik. Yapıştık kaldık lacivert-beyazlı renkli kulübe, kutsalımız saydık, arımız, namusumuz kabul ettik! Laf ettik ama laf ettirmedik. Eleştirdik, eleştirilmesini önledik, önlemeye çalıştık. Başarısızlığında kahrettik, başarısını herkesle birlikte paylaştık, hatta geride kaldık, “varsın günü birlik yaşayanlar zevkini sürsün, biz gülelim” dedik.
Lapa lapa yağan karın; dondurucu ayazın, suratlara taş gibi çarpan tipinin ve başımızdaki kasketleri uçuracak kadar sert esen rüzgârın altında bile PES demedik, PES demedik de şimdi diyorum zira, yazıya başlar başlamaz önce Sami Canel, sonra Sezai Kula, daha sonra da bizim damat Hidayet arayarak sağlığını sordular. Pes bu kadar çok aranılan olur mu? “Yahu Suat zoru sefer, yırtar, hastalık mastalık dinlemez” dediler. Yalan da değil ha! Yahu sen uçakla göle çakılacaksın, burnun kanamayacak; Kıbrıs semalarında dolaşıp komandoları aşağıya atacak, Beşparmak dağlarını turlayacak düşmeyeceksin! İşte buna “yırtar” denir, sen de evvel Allah yırtın işi, bitirdin. İşte buna da PES denir. Demek ki bundan sonrakiler teferruat, ama teferruat hiçbir zaman ihmale gelmez, üzerine üzerine gidilir, teker teker yok edilir. Şimdi bu aşamada ve dimdik ayaktasın!
Şu son 40 yılı bir düşünsene! Her birimizin sırtında kırkar ton yük! Kulübün sanki tüm yükünü sırtlamışız boğuşmuş, yoğrulmuş, ateş olmuş, kor olmuş asla şikayet etmemiş, en ağır işi kolaylıkla yapmanın yolunu, yöntemini bulmuş ve başarmışız. Ne için? Sarıyerlilik için! Sarıyer için!
Bin bir dereden su toplamış, taşımış ve testi yerine küpe koyarak çoğaltmışız neden ve kim için? Çocuklarımız ve ev halkımız için !
Büyüklerimizi memnun etmek için büyükten de büyük görünmeye (olgunluk anlamında) gayret etmişiz, başarmışız!
Hele Sen yok musun Sen! Yahu kızıl kıyamet kopsa şikayet etmez, dertlensen de içini atar, yüksünmezsin! Gariplensen de, limon gözlerin sulansa da her zaman ki gibi. gözyaşlarını yüreğine akıtır, hüznünü ortaya dökmez, başkalarını dertlerine ortak etmeyerek örnek hareketlerini devam ettirirsin. Yahu herkesin işi mi bu? Bu durum başlı başına bir ustalık ve becerikliliktir.
Yahu biz birbirimizi tamamlarız. Elbetteki bugün var yarın yokuz ama; yoklar bizden ırak olsun be! Ne işi var bizim yanımızda yokların! Yaşıyoruz işte ne güzel, oh be!
Suat! Eskileri anımsadım, hemen arkamdaki kitaplığa gözüm takıldı, okul sıralarındaki anı defterimi gördüm. Bir çırpıda elime alıp açtım. Vallahi ilk açılan sayfada senin fotoğrafın. Ne yazmışın hatırlıyor musun? Elbetteki hayır! Yahu resmini yapıştırmışsın, tek kelime bile yazmamışsın! Yuh be!!! Ama bunun da anlamı derin. Çünkü, “biz nasılsa ayrılsak da beraberiz” demek istemişin. Tarihini merak ediyorsan işte tarihi: Mayıs 1952 yani okulların tatili yakınlaştığı günler.
Sen emekli olduğunda doğan çocuklar da emekli oldu. Ben emekli olduğumda doğan çocuklar da askerliğini yapıp geldi, evlenip çoluk çocuk sahibi oldular. Biz yaşıyoruz, yaşamaya devam edeceğiz. Ben ikimiz adına konuşurum vallahı: Hiç de gitmeye niyetimiz yok! Gidecek o kadar parazit varken sıra bize neden gelsin ki! Hoş biz inanıyoruz Bin ay yaşayan cennetlik. Yahu bizim bin ay yaşamamıza daha çok yıllar var be ne acelesi. Bin ay 83 yıldan fazla yapıyor, sakın acele etmeyelim tamam mı?
Gene limonileşti gözlerin değil mi?
Suat, haberler güzel! Gözün aydın olsun arkadaşım.
Yetmiş beş yetmiş yetmiş altı yıllık ömrümüzün, kesintisiz olarak altmış beş yılını birlikte yaşadık. Havayı birlikte soluduk, aynı yolu paylaştık, aynı okulda, aynı sıraları paylaştık. Elbetteki yol ayrımına geldiğimizde oldu. Örneğin sen askeri okula gittin, bense kum küfesi sırtımda 15, 20 santimetrelik kalas üzerinde yürüdüm yaz kış demeden. Sonra benim askerliğim ve senin aynı üniforma altında tükettiğin yıllar.
Bir birimizden uzak kaldığımız zaman dilimi içinde yine birlikteydik ama mektuplaşarak. Bir ay sonra da olsa güncel olayları gecikmeli de olsa takip edebildik. Sonra evlilik, birken iki olma… Sen ihanet ettin bana, ikiden üç olunacak yerde dört oldun! Her ne kadar ikizlerle boğuştunuzsa da mutluluğu yaşadınız ya! Yeter, böyle mutluluklar dünyalara bedeldir!
Bizi biz yapan çocukluğumdan günümüze kadar gelen birliktelikle beraber, Sarıyer Spor Kulübünün üzerimizde olan bağışıklığı olmalıdır. Ne sen ve ne de ben kopabildik. Yapıştık kaldık lacivert-beyazlı renkli kulübe, kutsalımız saydık, arımız, namusumuz kabul ettik! Laf ettik ama laf ettirmedik. Eleştirdik, eleştirilmesini önledik, önlemeye çalıştık. Başarısızlığında kahrettik, başarısını herkesle birlikte paylaştık, hatta geride kaldık, “varsın günü birlik yaşayanlar zevkini sürsün, biz gülelim” dedik.
Lapa lapa yağan karın; dondurucu ayazın, suratlara taş gibi çarpan tipinin ve başımızdaki kasketleri uçuracak kadar sert esen rüzgârın altında bile PES demedik, PES demedik de şimdi diyorum zira, yazıya başlar başlamaz önce Sami Canel, sonra Sezai Kula, daha sonra da bizim damat Hidayet arayarak sağlığını sordular. Pes bu kadar çok aranılan olur mu? “Yahu Suat zoru sefer, yırtar, hastalık mastalık dinlemez” dediler. Yalan da değil ha! Yahu sen uçakla göle çakılacaksın, burnun kanamayacak; Kıbrıs semalarında dolaşıp komandoları aşağıya atacak, Beşparmak dağlarını turlayacak düşmeyeceksin! İşte buna “yırtar” denir, sen de evvel Allah yırtın işi, bitirdin. İşte buna da PES denir. Demek ki bundan sonrakiler teferruat, ama teferruat hiçbir zaman ihmale gelmez, üzerine üzerine gidilir, teker teker yok edilir. Şimdi bu aşamada ve dimdik ayaktasın!
Şu son 40 yılı bir düşünsene! Her birimizin sırtında kırkar ton yük! Kulübün sanki tüm yükünü sırtlamışız boğuşmuş, yoğrulmuş, ateş olmuş, kor olmuş asla şikayet etmemiş, en ağır işi kolaylıkla yapmanın yolunu, yöntemini bulmuş ve başarmışız. Ne için? Sarıyerlilik için! Sarıyer için!
Bin bir dereden su toplamış, taşımış ve testi yerine küpe koyarak çoğaltmışız neden ve kim için? Çocuklarımız ve ev halkımız için !
Büyüklerimizi memnun etmek için büyükten de büyük görünmeye (olgunluk anlamında) gayret etmişiz, başarmışız!
Hele Sen yok musun Sen! Yahu kızıl kıyamet kopsa şikayet etmez, dertlensen de içini atar, yüksünmezsin! Gariplensen de, limon gözlerin sulansa da her zaman ki gibi. gözyaşlarını yüreğine akıtır, hüznünü ortaya dökmez, başkalarını dertlerine ortak etmeyerek örnek hareketlerini devam ettirirsin. Yahu herkesin işi mi bu? Bu durum başlı başına bir ustalık ve becerikliliktir.
Yahu biz birbirimizi tamamlarız. Elbetteki bugün var yarın yokuz ama; yoklar bizden ırak olsun be! Ne işi var bizim yanımızda yokların! Yaşıyoruz işte ne güzel, oh be!
Suat! Eskileri anımsadım, hemen arkamdaki kitaplığa gözüm takıldı, okul sıralarındaki anı defterimi gördüm. Bir çırpıda elime alıp açtım. Vallahi ilk açılan sayfada senin fotoğrafın. Ne yazmışın hatırlıyor musun? Elbetteki hayır! Yahu resmini yapıştırmışsın, tek kelime bile yazmamışsın! Yuh be!!! Ama bunun da anlamı derin. Çünkü, “biz nasılsa ayrılsak da beraberiz” demek istemişin. Tarihini merak ediyorsan işte tarihi: Mayıs 1952 yani okulların tatili yakınlaştığı günler.
Sen emekli olduğunda doğan çocuklar da emekli oldu. Ben emekli olduğumda doğan çocuklar da askerliğini yapıp geldi, evlenip çoluk çocuk sahibi oldular. Biz yaşıyoruz, yaşamaya devam edeceğiz. Ben ikimiz adına konuşurum vallahı: Hiç de gitmeye niyetimiz yok! Gidecek o kadar parazit varken sıra bize neden gelsin ki! Hoş biz inanıyoruz Bin ay yaşayan cennetlik. Yahu bizim bin ay yaşamamıza daha çok yıllar var be ne acelesi. Bin ay 83 yıldan fazla yapıyor, sakın acele etmeyelim tamam mı?
Gene limonileşti gözlerin değil mi?
Suat, haberler güzel! Gözün aydın olsun arkadaşım.
SARIYER KENDİNE GELDİ!
Sarıyer S.K. Divan Yürütme Kurulu ile Denetleme Kurulunun Kulüp yönetim kurulu ile tesis konularını görüşeceği bir toplantısı vardı. Toplantıya Bel. Bşk. Sayın Şükrü Genç de katıldı. Kulübümüze gelir getirici tesisler kazandırılması için yapılan çalışmalar birlikte gözden geçirildi. Belediye Başkanı Sayın Şükrü Genç’ten önemli sözler aldık. Otopark kurulması, bir plajın müşterek işletilmesi önerisi çok önemliydi, benimsendi.
Toplantı öncesi, kulüp Başkanı Sayın Mehmet Akdağ, İsmail Cevahir, Ahmet Karaman ve İrfan Terzi, Divan Yürütme Kurulu Başkanı Sami Canel ile Yürütme Kurulu arkadaşları ve Denetleme Kurulu üyelerine tesislerle ilgili brifing verildi ve tesisler gezdirildi.
Çok kısa değinmek istiyorum: Tek kelime ile muhteşem görüntülerle memnun olduk. Kulübe ait üç mekan yeniden dizayn edilerek hizmete sunuldu. Abartmadan ifade etmek isterdim beş yıldızlı otel görünümündeki kamp tesisi, yine aynı görüntüyü veren yönetim binası ve altyapıya ait tesis! Kamp yeri için bütün her şey düşünülmüş… Lobisinden restaurantına; istirahat odalarından tuvaletine, soyunma odasından çamaşırhanesine, kondisyon odasından malzeme odasına; ping pong masasından bilardo masasına, dinlenme odasından, ders ve brifing odasına, masör odasından antrenör ve teknik direktör odasına kadar her şey düşünülmüş! İdari binada aynı şekilde dizayn edilmekle örnek hareket edilmiş oldu. Hele girişteki görünüm müthiş; alt yapıya ait üçüncü binadaki yenileme unutulamaz. Atıl olan bu bina alt yapıda çocukları spor yapan velilerin hizmetine sunulmuş; alt katta kafeterya, malzeme satma odaları; yaş grupları futbol takımlarına ait soyunma odaları, duşlar, tuvaletler, malzeme odaları her şey dört dörtlük. Bunlar rutin işler deyip geçemeyiz. Rutin işlerin çok üzerine çıkılarak yenileme yapılmış!
Bunları yapanlara binlerce kez teşekkür etmeliyiz. Sağ olsunlar, var olsunlar! En kısa zamanda YZÖ Stadını maçlara açsınlar, Otoparkı da hizmete!
Ayrıca bir parantez açarak Sayın Belediye Başkanımız Şükrü Genç’e de teşekkür ederken bir istekte bulunmak isterim: Bizler darılmak bilmeyiz, üstelik ısrarcıyızdır. Yine ısrar ediyorum. Zekeriyaköy’deki futbol sahasını (topu topu 14-15 dönemlik bir alandır) kulübe tahsis ederek protokolle veriniz.
ŞİMDİ maça gelebiliriz. Sarıyer iki maçta altı puan alarak BUGSAŞ maçına çıktı. Önceki yazımda “Sıra Şimdi Sarıyer’de” diyerek, galibiyetlerini seri olarak devam ettirmesi temennisinde bulunmuştum. Yanıltmadılar beni lig 4. BUGSAŞ’ı da yenerek üç haftada 9 puanı cebine indirdi. Puan cetvelinde bir üste daha yükselerek tehlikeli bölgenin üzerine çıktı.
Sarıyer bu maçta da dişe diş bir mücadele verdi. Yılmadı, yıldırdı; güçlüydü, bunu kabul ettirdi; gol yedi karşılığını verdi; kapanmadı, açılıp gol yollarını aradı ve neticede mutlu sona ererek sahadan 2-1 galip ayrıldı.
İlk yarıda rakip takım daha derli toplu gibi göründü. Çok pas yaparak etkili olmaya çalıştı, Sarıyer’de sahada ayakta kalmaya ve direnmeye! 25. dakikaya kadar Ethem rakip tehlikeleri başarı ile önledi. Rakibin golü 27. dakikada geldi. Korner atışı sonunda yakın mesafeden topu müdahale etmek isteyen Sabri ayağı kayıpta Ethem’in üzerine düşünce boşta kalan topu rakip futbolcu ağlara gönderdi ve Sarıyer yenik duruma düştü. 39. dakikada Mert’in aşırtma vuruşu üst ağlarda kalmasaydı durdum çok başka olabilirdi.
İkinci yarıya golle başladı Sarıyer. Mert’in indirilişi ile kazanılan Penaltı’yı Göksel kullandı, kalecinin çeldiği topu yine Göksel tamamladı ve beraberliği sağladı. Bu golle beraber Sarıyer, eski Sarıyer özelliklerine kavuştu ve tam saha presle rakibinin üzerine gidip pozisyonlar bulmaya başladı. 64. dakikada tekrar sahne alan Göksel sağdan daldı, çalımlarla rakiplerini yatırdı, altı pas köşesinde tekrar kendi etrafında döndü ve yatırdığı kalecinin üzerinden mermi gibi bir şutla topu rakip ağlarla kucaklaştırdı bu Sarıyer’in galibiyet golüydü. İşte ben gerçek Sarıyer’i bu golden sonra gördüm. Bu dakikaya kadar Ethem, Sabri, Serhat, Serkan, Mert ve Göksel sahada vardı. Bu dakikadan sonra diğerleri de sahne aldılar. Hele Emrah Şahin ve Tolga o kadar güzel, o kadar bilinçli oynadılar ki ister istemez “Be birader şimdiye kadar nerelerdeydiniz” diye söylendim.
Tek. Dir. İlker Yağcıoğlu haftalardır aynı tertibi sahaya sürmekle istikrarı yakaladı. En doğru hareket buydu ve bu da başarılı sonuçları getirdi. Böylece tebriki hak ettiler. Sarıyer’in defans bloğu artık oturdu. Sabri ile Serhat çok iyi ikili oldular. Serkan da deneyimi ve çabukluğu ile göz doldurdu. Mahmut sağbek değil ama o da akıllı oynayarak yararlı olmaya çalışıyor. Oyuna katılışı, topu yere indirişi iyi; orta blok havadan top bırakmıyor bu da çok iyi. Sarıyer’in zayıf yeri orta alandı. Bu alanda zaman zaman Göksel zaman zaman Dündar Mert’in yanında oluyor. Ortada yük üç kişi üzerinde kalıyor Tolga, Emrah Şahin ve Aytürk! Takımın en çok koşan adamı Aytürk bir orta alan adamı değil. Sadece rakibi bozma da var. Orta saha adamı olsa o pozisyonu gol yapması işten değildi. Bekte daha başarılıydı. Sarıyer takımının iki önemli adamı Tolga ile Emrah Şahin’di. Bu ikili ilk devre sahada yoktular. Ama ikinci yarıda, hele 2-1 lik skor elde edildikten son bu ikili mükemmel bir futbol sergilediler, alkışı da hak ettiler. Bu ikilinin bu futbolu devam ettirmeleri Sarıyer’i başarıya götürür. Dündar bu maçta bekleneni vermedi. Biraz daha cesaretli ve biraz daha sert olmalı! Mert takımın forvet özelliklerine sahip en önemli silahı. Kendisini çok iyi idare ediyor. Sağa sola deplase olarak arkadaşlarına ve bilhassa Göksel’e gol yollarını açıyor. Takımın golcüsü olarak Göksel için fazla bir şey yazmaya gerek yok zira takımını yoktan var etti. Müthiş enerjisi, hırsı, azmi ve bilinçli futboluyla “İşte ben buyum” der gibiydi.
Özet olarak derim ki: Sarıyer kendine geldi!
Toplantı öncesi, kulüp Başkanı Sayın Mehmet Akdağ, İsmail Cevahir, Ahmet Karaman ve İrfan Terzi, Divan Yürütme Kurulu Başkanı Sami Canel ile Yürütme Kurulu arkadaşları ve Denetleme Kurulu üyelerine tesislerle ilgili brifing verildi ve tesisler gezdirildi.
Çok kısa değinmek istiyorum: Tek kelime ile muhteşem görüntülerle memnun olduk. Kulübe ait üç mekan yeniden dizayn edilerek hizmete sunuldu. Abartmadan ifade etmek isterdim beş yıldızlı otel görünümündeki kamp tesisi, yine aynı görüntüyü veren yönetim binası ve altyapıya ait tesis! Kamp yeri için bütün her şey düşünülmüş… Lobisinden restaurantına; istirahat odalarından tuvaletine, soyunma odasından çamaşırhanesine, kondisyon odasından malzeme odasına; ping pong masasından bilardo masasına, dinlenme odasından, ders ve brifing odasına, masör odasından antrenör ve teknik direktör odasına kadar her şey düşünülmüş! İdari binada aynı şekilde dizayn edilmekle örnek hareket edilmiş oldu. Hele girişteki görünüm müthiş; alt yapıya ait üçüncü binadaki yenileme unutulamaz. Atıl olan bu bina alt yapıda çocukları spor yapan velilerin hizmetine sunulmuş; alt katta kafeterya, malzeme satma odaları; yaş grupları futbol takımlarına ait soyunma odaları, duşlar, tuvaletler, malzeme odaları her şey dört dörtlük. Bunlar rutin işler deyip geçemeyiz. Rutin işlerin çok üzerine çıkılarak yenileme yapılmış!
Bunları yapanlara binlerce kez teşekkür etmeliyiz. Sağ olsunlar, var olsunlar! En kısa zamanda YZÖ Stadını maçlara açsınlar, Otoparkı da hizmete!
Ayrıca bir parantez açarak Sayın Belediye Başkanımız Şükrü Genç’e de teşekkür ederken bir istekte bulunmak isterim: Bizler darılmak bilmeyiz, üstelik ısrarcıyızdır. Yine ısrar ediyorum. Zekeriyaköy’deki futbol sahasını (topu topu 14-15 dönemlik bir alandır) kulübe tahsis ederek protokolle veriniz.
ŞİMDİ maça gelebiliriz. Sarıyer iki maçta altı puan alarak BUGSAŞ maçına çıktı. Önceki yazımda “Sıra Şimdi Sarıyer’de” diyerek, galibiyetlerini seri olarak devam ettirmesi temennisinde bulunmuştum. Yanıltmadılar beni lig 4. BUGSAŞ’ı da yenerek üç haftada 9 puanı cebine indirdi. Puan cetvelinde bir üste daha yükselerek tehlikeli bölgenin üzerine çıktı.
Sarıyer bu maçta da dişe diş bir mücadele verdi. Yılmadı, yıldırdı; güçlüydü, bunu kabul ettirdi; gol yedi karşılığını verdi; kapanmadı, açılıp gol yollarını aradı ve neticede mutlu sona ererek sahadan 2-1 galip ayrıldı.
İlk yarıda rakip takım daha derli toplu gibi göründü. Çok pas yaparak etkili olmaya çalıştı, Sarıyer’de sahada ayakta kalmaya ve direnmeye! 25. dakikaya kadar Ethem rakip tehlikeleri başarı ile önledi. Rakibin golü 27. dakikada geldi. Korner atışı sonunda yakın mesafeden topu müdahale etmek isteyen Sabri ayağı kayıpta Ethem’in üzerine düşünce boşta kalan topu rakip futbolcu ağlara gönderdi ve Sarıyer yenik duruma düştü. 39. dakikada Mert’in aşırtma vuruşu üst ağlarda kalmasaydı durdum çok başka olabilirdi.
İkinci yarıya golle başladı Sarıyer. Mert’in indirilişi ile kazanılan Penaltı’yı Göksel kullandı, kalecinin çeldiği topu yine Göksel tamamladı ve beraberliği sağladı. Bu golle beraber Sarıyer, eski Sarıyer özelliklerine kavuştu ve tam saha presle rakibinin üzerine gidip pozisyonlar bulmaya başladı. 64. dakikada tekrar sahne alan Göksel sağdan daldı, çalımlarla rakiplerini yatırdı, altı pas köşesinde tekrar kendi etrafında döndü ve yatırdığı kalecinin üzerinden mermi gibi bir şutla topu rakip ağlarla kucaklaştırdı bu Sarıyer’in galibiyet golüydü. İşte ben gerçek Sarıyer’i bu golden sonra gördüm. Bu dakikaya kadar Ethem, Sabri, Serhat, Serkan, Mert ve Göksel sahada vardı. Bu dakikadan sonra diğerleri de sahne aldılar. Hele Emrah Şahin ve Tolga o kadar güzel, o kadar bilinçli oynadılar ki ister istemez “Be birader şimdiye kadar nerelerdeydiniz” diye söylendim.
Tek. Dir. İlker Yağcıoğlu haftalardır aynı tertibi sahaya sürmekle istikrarı yakaladı. En doğru hareket buydu ve bu da başarılı sonuçları getirdi. Böylece tebriki hak ettiler. Sarıyer’in defans bloğu artık oturdu. Sabri ile Serhat çok iyi ikili oldular. Serkan da deneyimi ve çabukluğu ile göz doldurdu. Mahmut sağbek değil ama o da akıllı oynayarak yararlı olmaya çalışıyor. Oyuna katılışı, topu yere indirişi iyi; orta blok havadan top bırakmıyor bu da çok iyi. Sarıyer’in zayıf yeri orta alandı. Bu alanda zaman zaman Göksel zaman zaman Dündar Mert’in yanında oluyor. Ortada yük üç kişi üzerinde kalıyor Tolga, Emrah Şahin ve Aytürk! Takımın en çok koşan adamı Aytürk bir orta alan adamı değil. Sadece rakibi bozma da var. Orta saha adamı olsa o pozisyonu gol yapması işten değildi. Bekte daha başarılıydı. Sarıyer takımının iki önemli adamı Tolga ile Emrah Şahin’di. Bu ikili ilk devre sahada yoktular. Ama ikinci yarıda, hele 2-1 lik skor elde edildikten son bu ikili mükemmel bir futbol sergilediler, alkışı da hak ettiler. Bu ikilinin bu futbolu devam ettirmeleri Sarıyer’i başarıya götürür. Dündar bu maçta bekleneni vermedi. Biraz daha cesaretli ve biraz daha sert olmalı! Mert takımın forvet özelliklerine sahip en önemli silahı. Kendisini çok iyi idare ediyor. Sağa sola deplase olarak arkadaşlarına ve bilhassa Göksel’e gol yollarını açıyor. Takımın golcüsü olarak Göksel için fazla bir şey yazmaya gerek yok zira takımını yoktan var etti. Müthiş enerjisi, hırsı, azmi ve bilinçli futboluyla “İşte ben buyum” der gibiydi.
Özet olarak derim ki: Sarıyer kendine geldi!
ŞİMDİ SIRA SARIYER’DE
Sarıyer, arka arkaya ikinci maçını kazandı. Bu iyi bir gelişme. Bundan sonraki maçlarda da aynı başarıyı göstermelerini beklemek hakkımız. Çünkü, Sarıyer’i yenen her takım alıp başını gitti ve arka arkaya galibiyetlerle üst sıralara tırmandılar. Şimdi sıra Sarıyer’de! Artık sıraya koymalı ve kazanmaya devam etmelidir. Kendi sahasında oynayacağı Bugsaş ve Hacettepe maçları ile deplasmanda oynayacağı Mardin maçları kazanılamayacak maçlar değil! Bu takımların Sarıyer’den güç olarak asla fazla yanları yok. Bunu belirttikten sonra AMA der ve devam ederim:
Akçaabat Sebat maçını kazanmasına rağmen iyi futbol oynamadı. Karşısındaki takım çok zayıf bir ekip. Sahada ne yaptıklarını bile bilmiyorlar. Tüm düşünceleri duran toplarla sonuca gitmek. Yani, faul kazanacak, yandan ya da ortadan yapılacak frikik atışlarında uzun boylu adamları ile gole gitmek. Böyle olunca A. Sebat’ın işi çok zordu ve öyle oldu maçı kaybettiler.
Sarıyer, Alanya spor maçının mahmurluğu içinde göründü. “Alanya sporu yendik, A. Sebat’ı da yeneriz” düşüncesi ile sahaya çıkınca, oyun disiplininden uzaklaştılar ve kolay maçı zora soktular. Sarıyer ilk yarı rüzgârla beraber oynadı. Kendinden emin bir düşünce ile maçtan kopmadan oynadılar ama fazla etkili olamadılar. Bu devre kazanılan yedi kornerden yararlanamayan Sarıyer, 42. dakikada gelişen kombine bir akın sonunda golü bularak rahatladı.
İkinci yarıda rakibin bozulacağı, Sarıyer’in farka gideceği beklenirken aksi oldu ve her geçen dakika oyun disiplininden uzaklaşarak, rakibin baskısı altına girdi. Rakibin şuursuzca da olsa, baskılı oynadığı anlarda Ethem sahne aldı ve her biri bir diğerinden daha tehlikeli dört pozisyonda rakibe gol imkânı vermeyerek takımını galibiyete taşıdı.
Takımların başarısında yaşlı, deneyimle futbolcuların rolü çoktur. Kalite futbolcu maç kurtaran futbolcudur. Beklenmedik anda sahne alır ve attığı gollerle maçı alıp götürür. İşte Ethem bu görevi üstlendi ve üst üste kurtarışlarla takımını galibiyete taşıdı.
İlker Hoca, son dört hafta aynı takımı sahaya sürerek doğruyu gördü. Takım oturdu, uyum sağlandı, futbolcular birbirlerini tanımakla takım olma yoluna girmiş oldular.
Takımda direkt rakip kaleye giden futbolcu Göksel, bu maçta da aynı şeyleri yaptı. Yorulduğu kesin ama her maçta aynı dakikalarda dışarı alınması bence yanlış. Yerine kim giriyorsa onun görevini üstlenemiyor ve Sarıyer’in rakip kale üzerindeki etkinliği ortadan kalkıyor. Bu maçta da böyle oldu, yetmedi Mert oyundan alındı ve Sarıyer’in etkinliği bitti. Her maçta bu oyuncuların oyundan alınmaları değil, oyunda daha sağlıklı kalmaları sağlanmalı. Dündar’ın üzerinde durulmalı, oyundan alınmamalı ve devamlılığı sağlanmalı, ayakları yere basan, ne yapacağını bilen, gole yakın bir futbolcu. Kesinlikle kazanılması gerekir. Kısa boyluların yer aldığı Sarıyer defansında Sabri yerine oturdu, Serhat da görev adamı. Sarıyer’in derdi orta sahası. Burada nazım adam rolünü üstlenecek adam Tolga! İyi kumaş ama, kendine oynadıkça takımın oyunu bozuluyor. Topu çabuk çıkardıkça, iyi top yaptıkça takım toparlanıyor. Gole yakınlığı da iyi ama oyundan çabuk düşüyor, kısa zamanda toparlanması gerekir. Emrah Şahin iyi şeyler yaptı ama iyi şeyler değil, maç boyu iyi futbol oynaması ve takımı sırtlaması gerekir. Takımın en genci, daha agresif olmalı ve takımı ateşlemelidir. Her maçta ısrarla kendisine şans verilen H. Aytürk’ün takım oyununa katkısı hiç olmuyor. Bu kadar mücadele eden bir futbolcu takıma çok şeyler verebilmeli ama olmuyor, futbolu Sarıyer’e uymuyor. Sol bekte daha verimliydi.
İki galibiyet yönetimi aldatmamalı. Sarıyer’in eksiği çok. En azından üç dört futbolcu alınarak takım takviye edilmelidir. Bazı belirli isimlerin olduğu kesin, sonuçlandırılmalı ve ikinci yarı maçlarına öyle hazırlanılmalıdır.
Göztepe maçında tribünü dolduran seyircilerin bu maça ilgi göstermemesi maçın iş günü oynanmış olmasından kaynaklanmıştır. Sarıyer seyircisi takımını yalnız bırakmaz.
Sarıyer’in daha iyi futbol oynaması, daha iyi sonuçlar alarak daha iyi klasman derecesi yapması, maçlarını kendi sahasında oynaması ile olacaktır. Canla başla çalışmalarını devam ettiren yönetim kurulu, saha sorununu halletmeli ve hiç olmazsa ikinci yarı maçlarına YZÖ stadı hazır olmalı ve maçlarını burada oynamalıdır.
Unutmayalım futbol şeytan işidir, şeytanın küçüğü büyüğü olmaz. Bunu kabul etmeli ve uyanık bulunmalı, dikkatli hareket edilmelidir.
Akçaabat Sebat maçını kazanmasına rağmen iyi futbol oynamadı. Karşısındaki takım çok zayıf bir ekip. Sahada ne yaptıklarını bile bilmiyorlar. Tüm düşünceleri duran toplarla sonuca gitmek. Yani, faul kazanacak, yandan ya da ortadan yapılacak frikik atışlarında uzun boylu adamları ile gole gitmek. Böyle olunca A. Sebat’ın işi çok zordu ve öyle oldu maçı kaybettiler.
Sarıyer, Alanya spor maçının mahmurluğu içinde göründü. “Alanya sporu yendik, A. Sebat’ı da yeneriz” düşüncesi ile sahaya çıkınca, oyun disiplininden uzaklaştılar ve kolay maçı zora soktular. Sarıyer ilk yarı rüzgârla beraber oynadı. Kendinden emin bir düşünce ile maçtan kopmadan oynadılar ama fazla etkili olamadılar. Bu devre kazanılan yedi kornerden yararlanamayan Sarıyer, 42. dakikada gelişen kombine bir akın sonunda golü bularak rahatladı.
İkinci yarıda rakibin bozulacağı, Sarıyer’in farka gideceği beklenirken aksi oldu ve her geçen dakika oyun disiplininden uzaklaşarak, rakibin baskısı altına girdi. Rakibin şuursuzca da olsa, baskılı oynadığı anlarda Ethem sahne aldı ve her biri bir diğerinden daha tehlikeli dört pozisyonda rakibe gol imkânı vermeyerek takımını galibiyete taşıdı.
Takımların başarısında yaşlı, deneyimle futbolcuların rolü çoktur. Kalite futbolcu maç kurtaran futbolcudur. Beklenmedik anda sahne alır ve attığı gollerle maçı alıp götürür. İşte Ethem bu görevi üstlendi ve üst üste kurtarışlarla takımını galibiyete taşıdı.
İlker Hoca, son dört hafta aynı takımı sahaya sürerek doğruyu gördü. Takım oturdu, uyum sağlandı, futbolcular birbirlerini tanımakla takım olma yoluna girmiş oldular.
Takımda direkt rakip kaleye giden futbolcu Göksel, bu maçta da aynı şeyleri yaptı. Yorulduğu kesin ama her maçta aynı dakikalarda dışarı alınması bence yanlış. Yerine kim giriyorsa onun görevini üstlenemiyor ve Sarıyer’in rakip kale üzerindeki etkinliği ortadan kalkıyor. Bu maçta da böyle oldu, yetmedi Mert oyundan alındı ve Sarıyer’in etkinliği bitti. Her maçta bu oyuncuların oyundan alınmaları değil, oyunda daha sağlıklı kalmaları sağlanmalı. Dündar’ın üzerinde durulmalı, oyundan alınmamalı ve devamlılığı sağlanmalı, ayakları yere basan, ne yapacağını bilen, gole yakın bir futbolcu. Kesinlikle kazanılması gerekir. Kısa boyluların yer aldığı Sarıyer defansında Sabri yerine oturdu, Serhat da görev adamı. Sarıyer’in derdi orta sahası. Burada nazım adam rolünü üstlenecek adam Tolga! İyi kumaş ama, kendine oynadıkça takımın oyunu bozuluyor. Topu çabuk çıkardıkça, iyi top yaptıkça takım toparlanıyor. Gole yakınlığı da iyi ama oyundan çabuk düşüyor, kısa zamanda toparlanması gerekir. Emrah Şahin iyi şeyler yaptı ama iyi şeyler değil, maç boyu iyi futbol oynaması ve takımı sırtlaması gerekir. Takımın en genci, daha agresif olmalı ve takımı ateşlemelidir. Her maçta ısrarla kendisine şans verilen H. Aytürk’ün takım oyununa katkısı hiç olmuyor. Bu kadar mücadele eden bir futbolcu takıma çok şeyler verebilmeli ama olmuyor, futbolu Sarıyer’e uymuyor. Sol bekte daha verimliydi.
İki galibiyet yönetimi aldatmamalı. Sarıyer’in eksiği çok. En azından üç dört futbolcu alınarak takım takviye edilmelidir. Bazı belirli isimlerin olduğu kesin, sonuçlandırılmalı ve ikinci yarı maçlarına öyle hazırlanılmalıdır.
Göztepe maçında tribünü dolduran seyircilerin bu maça ilgi göstermemesi maçın iş günü oynanmış olmasından kaynaklanmıştır. Sarıyer seyircisi takımını yalnız bırakmaz.
Sarıyer’in daha iyi futbol oynaması, daha iyi sonuçlar alarak daha iyi klasman derecesi yapması, maçlarını kendi sahasında oynaması ile olacaktır. Canla başla çalışmalarını devam ettiren yönetim kurulu, saha sorununu halletmeli ve hiç olmazsa ikinci yarı maçlarına YZÖ stadı hazır olmalı ve maçlarını burada oynamalıdır.
Unutmayalım futbol şeytan işidir, şeytanın küçüğü büyüğü olmaz. Bunu kabul etmeli ve uyanık bulunmalı, dikkatli hareket edilmelidir.
ÜÇ ALTIN PUAN
Lacivert-beyazlı ekip ikinci deplasman galibiyetini aldı. Bu galibiyet ve alınan üç altın puan Sarıyer’e hayat verdi. Moral verdi, özgüven kazandırdı.
Sarıyer 11 puana ulaşarak ilerisi için de herkesi ümitlendirdi. İki maçı var arka arkaya kendi sahasında oynayacak. A. Sebat maçını Bayrampaşa Stadında oynar ama Bugsaş maçını Yusuf Ziya Öniş Stadında oynanması için yönetim kurulu, sahanın hazırlanabilmesi için büyük gayret göstermelidir.
Sarıyer şu an puan cetvelinde 15. sırasın bulunuyor ama sıralamadaki durumu ürkütücü değil. Bir maç daha kazanması halinde iki sıra üste çıkabilir, iki maçta altı puan alması demek ise orta sıralara yükselmesi demek olur ki bu da ikinci yarı maçlarında çok daha iddialı bir Sarıyer seyredeceğimizi gösterir. Yeter ki futbolcular bu maçtaki hırs ve arzularını diğer haftalarda da göstersinler.
Nihayet, aynı tertip sahaya sürülerek arka arkaya iki üç maç oynandı. Aslında doğru olan da budur. Her hafta değişik bir tertibin sahaya sürülmesi, takım elemanları üzerinde tedirginlik yaratır ve futbolcular güvenlerini kaybederler. Süreklilik halinde ise kendilerine güvenleri artar ve inançlarını devam ettirirler. Böyle bir havaya girildiğini gördük, devam etmesini dileriz.
İlk yarının bitimine dört hafta var. Yani Sarıyer çok önemli dört maç oynayacak. A. Sebat, Bugsaş ve Hacettepe maçlarını kendi sahasında, Mardin maçını ise rakip sahada oynayacak. Sarıyer bu dört maçı da kazanabilir. Yeter ki maça iyi hazırlansınlar, maçlara asılsınlar, yılgınlık göstermesinler. Bu dört maçta 12 puan alınması demek veya kendi sahasındaki üç maçı kazanarak 9 puan alınması demek ligi orta sıraların biraz üzerinde bitirmek demektir ki bu da ikinci yarı maçlarında sıkıntıya düşülmeyecek demektir.
Bugüne kadar iyi niyetli çalışmaları ile dikkat çeken yönetim kurulu, YZÖ Stadının bir an önce maçlara açılmasını sağlayabilirse; futbolculara vaat edilen transfer ücretleri, maç başları ya da varsa primleri zamanında ödenebilirse tüm sorunlar ortadan kalkar bu da başarıyı, inancı beraberinde getirir.
Sarıyer gibi bir takıma bu ligde düşme hattında kalma yakışır mı? Elbetteki yakışmaz! Sarıyer, bir büyük isim, bir büyük markadır. Çok önemli özellikleri vardır. Beklenmedik zamanlarda patlama yapar ve derenin akışını değiştiriverir. Zor maçları, kader maçları oynamasını bilir. Ama hiçbir Sarıyerli, takımının kader maçı oynamasını arzu etmez. Böyle durumlarla karşılaşılmaması için yapılacak şey; yönetimin vaat ettiklerini yerine getirmeleri, futbolcuların görevlerini en iyi şekilde yapmak için çok gayretli olmaları, ateşli taraftarların her zaman takıma ve futbolculara destek olarak yanlarında olduklarını göstermeleri gerekir.
Sarıyerlilik de bunu gerektirir.
Sarıyer 11 puana ulaşarak ilerisi için de herkesi ümitlendirdi. İki maçı var arka arkaya kendi sahasında oynayacak. A. Sebat maçını Bayrampaşa Stadında oynar ama Bugsaş maçını Yusuf Ziya Öniş Stadında oynanması için yönetim kurulu, sahanın hazırlanabilmesi için büyük gayret göstermelidir.
Sarıyer şu an puan cetvelinde 15. sırasın bulunuyor ama sıralamadaki durumu ürkütücü değil. Bir maç daha kazanması halinde iki sıra üste çıkabilir, iki maçta altı puan alması demek ise orta sıralara yükselmesi demek olur ki bu da ikinci yarı maçlarında çok daha iddialı bir Sarıyer seyredeceğimizi gösterir. Yeter ki futbolcular bu maçtaki hırs ve arzularını diğer haftalarda da göstersinler.
Nihayet, aynı tertip sahaya sürülerek arka arkaya iki üç maç oynandı. Aslında doğru olan da budur. Her hafta değişik bir tertibin sahaya sürülmesi, takım elemanları üzerinde tedirginlik yaratır ve futbolcular güvenlerini kaybederler. Süreklilik halinde ise kendilerine güvenleri artar ve inançlarını devam ettirirler. Böyle bir havaya girildiğini gördük, devam etmesini dileriz.
İlk yarının bitimine dört hafta var. Yani Sarıyer çok önemli dört maç oynayacak. A. Sebat, Bugsaş ve Hacettepe maçlarını kendi sahasında, Mardin maçını ise rakip sahada oynayacak. Sarıyer bu dört maçı da kazanabilir. Yeter ki maça iyi hazırlansınlar, maçlara asılsınlar, yılgınlık göstermesinler. Bu dört maçta 12 puan alınması demek veya kendi sahasındaki üç maçı kazanarak 9 puan alınması demek ligi orta sıraların biraz üzerinde bitirmek demektir ki bu da ikinci yarı maçlarında sıkıntıya düşülmeyecek demektir.
Bugüne kadar iyi niyetli çalışmaları ile dikkat çeken yönetim kurulu, YZÖ Stadının bir an önce maçlara açılmasını sağlayabilirse; futbolculara vaat edilen transfer ücretleri, maç başları ya da varsa primleri zamanında ödenebilirse tüm sorunlar ortadan kalkar bu da başarıyı, inancı beraberinde getirir.
Sarıyer gibi bir takıma bu ligde düşme hattında kalma yakışır mı? Elbetteki yakışmaz! Sarıyer, bir büyük isim, bir büyük markadır. Çok önemli özellikleri vardır. Beklenmedik zamanlarda patlama yapar ve derenin akışını değiştiriverir. Zor maçları, kader maçları oynamasını bilir. Ama hiçbir Sarıyerli, takımının kader maçı oynamasını arzu etmez. Böyle durumlarla karşılaşılmaması için yapılacak şey; yönetimin vaat ettiklerini yerine getirmeleri, futbolcuların görevlerini en iyi şekilde yapmak için çok gayretli olmaları, ateşli taraftarların her zaman takıma ve futbolculara destek olarak yanlarında olduklarını göstermeleri gerekir.
Sarıyerlilik de bunu gerektirir.
KEFELİKÖYE GİDER İKEN!
Bin dokuz yüz ellili yılların başında Sarıyer İlçesinde ilk defa bir yayın organı çıktı. Çıkaranlardan biri de bendim. Diğer üç arkadaşım Nurhan Erman, İsmail Yıldırım ve Cezmi Baydar’dı, üçü de rahmetli oldular. “ÖZ SARIYER” isimli bu spor dergisinin ilk sayısında “Sarıyerli Sporcuların sevdiği şarkılar” diye bir köşe vardı. Bu köşeyi ben kaleme almış ve sporculardan biri Kefeliköy’lü bir hanıma aşık olduğu için, Katibim şarkısından
esinlenerek “Kefeliköy’e gideriken aldı da bir yağmur” la bir futbolcuyu bütünleştirmiştim. Bu arkadaşımız çok darılmıştı bana! O da aramızda değil, rahmetli oldu.
Aslında Bu arkadaşlarla beraber KEFELİKÖY’ de rahmetli oldu. Çünkü eski halinden çok az örnekler kaldı. Ama ne olursa olsun, Kefeliköy yine de belli ve bilinen, yaşanmak istenen bir yer!
Kefeliköy, Büyükdere’ye bağlı, muhtarlık olmayan bir yerleşim bölgesiydi. 1954 de Çayırbaşı Büyükdere’den ayrılırken, Kefeliköy’de girdapla beraber sürüklendi ve Büyükdere’den koparılarak Kireçburnu’na bağlandı. Ama bu kadarla yetinilmedi. Son olarak Kireçburnu’ndan koparıldı ve yeni bir yerleşim bölgesi olan Cumhuriyet Mahallesine bağlandı.
Burada bir yanlışlık olmalı. Cumhuriyet mahallesi 25-30 yıllık bir yerleşim bölgesi, Kefeliköy öyle mi? Asla! Yapılacak Kefeliköy’ün muhtarlık yapılmasıydı. Olmadı!
1475 yılında Kırım Harbi zaferle bitirilmiş ve oradan getirilen esirler Kefeliköy’e yerleştirilerek, Boğaziçi’nin en iyi köşelerinden biri olan bu alan yerleşim bölgesi haline getirilmişti. 1853-1856 yıllarında yapılan bir başka Kırım savaşı sonrasında da hayli esir getirilerek Kefeliköy’de iskân edilmişler ve böylece, buranın yerli halkını Kırımdan göç edenler oluşturmuştur.
Kefeliköy; Boğaza ve Karadeniz rüzgârlarına açık bir yerleşim bölgesidir. Yeşille mavinin kucaklaştığı bir yerdir. Yeşillik, yukarı çıkıldıkça yerini ağaçlıklara terk eder. Hatta küçük çapta ormanlık halini alır. Sahil boyu ise Çayırbaşı deresinden Kireçburnu limanına kadar tertemiz suyu ile halkın doğal plajıdır. Son yıllarda rıhtım çalışmaları nedeniyle sahil boyu hayli değişikliğe uğradı. Sahil boyu, Çayırbaşı deresinden Yeniköy’e kadar fevkalade bir yürüyüş parkuru oldu. Oysa, Kefeliköylüler sahil boyunu eski haliyle daha çok seviyordu. Ayrık otlarının daha çok olduğu yeşil alan üzerinde, uzun topukla papuçları ile seke seke yürüyen tazeleri görmem olası değil. Artık, marka kes ve ayakkabılarla, düzgün beton zemin üzerinde tekdüze yürüyüşü var! Artık tazeler, “Ayyy! Ayağım burkuldu, ayağım kaydı” diyerek yavuklusuna sarılamıyor! Elde telefon, kulaklarda mekanik kulaklar rap şarkıları ile yan yana atlaya zıplaya yürüyorlar! Ne sevda sözleri belleklerinden dil ve dudaklarına iniyor ve ne de duygularını birbirlerine aktarabiliyorlar!
Kefeliköy, İlçenin önemli bir yerleşim bölgesidir. Önemli olması, yerleşik halkının sosyal ve kültürel durumlarının fevkalade olmasından ileri geliyordu. Bu yerleşim bölgesi az fakat öz nüfusa sahipti. Genel olarak sayfiye yeri olarak tanınıyor, yazları kalabalık olurken; kış mevsimlerinden yerleşik nüfusta azalma oluyordu.
Sahil boyunda birkaç yalı yer alırken, içeriye doğru ahşap fakat büyükçe ferah evler görülürdü. Son otuz kırk yıl içinde bütün semtler büyük değişikliğe uğrarken Kefeliköy kötü yapılaşmadan nasibini almamış, durumunu korumasını bilmiştir.
Fabrika gibi işyerleri olmayan çok sakin bir yer olan Kefeliköy bilhassa rahatsız olanlar için dinlenmeye çok müsait bir yerdir. Herkes birbirini tanır, yabancısı az olan bir yerdi. Her ne kadar son zamanlarda sahil boyunda birkaç işyeri açıldıysa da Kefeliköy’ü eski konumundan pek uzaklaştırmadı. Çünkü, bura halkı, eski özelliklerini az da olsa koruyorlar.
Kefeliköy’de bir dönem balıkçılık çok önemliydi. Bilhassa Osmanlılar döneminde kurulmaya başlanan ve 1950’lili yıllara kadar devam eden Dalyancılık hatırlardadır. Kefeliköy Dalyanı Araba Yolu caddesi üzerindeki büyük koruluğa adını vermiş ve ”Dalyan Koruluğu” olarak isim almıştır. Koruluk bir dönem halka piknik yeri olarak hizmet etmiş, tazeler, gençler ele ele kır çiçeği toplamışlardır.
Araştırmacı gözü ile Kefeliköy irdelendiğinde köy içinde büyükçe bir temel kalıntısı bulmak zor olmaz. Bu temel kalıntısı Kaptan-i Derya Uluç Hasan Paşa tarafından 16. yy. sonlarında mescit olarak yaptırılmıştır. Mescit’ten çok camiye ihtiyaç duyulunca Şeyhülislam Damatzade Abdülhayr Mehmet Efendi tarafından Mescide bir minber yaptırılarak camiye dönüştürülmüştür. Bu cami yerinde yok! Yok, çünkü büyük Sarıyer selinde (1907 ya de 1912 de, iki tarih tartışmalıdır) bu cami selden nasibini almış ve yıkılarak denize gitmiştir. Aynı gün Rumelikavak’ta da bir cami selden yıkılmıştır.
Kefeliköy’de tarihi bir diğer eserler ise deniz sahilindeki yan yana yalılardır. Biri 1882 diğeri 1885 de inşa edilmişlerdir. Kireçburnu’na doğru gidildiğinde, birkaç yıl evvel yapılan yeni büyük binanın yerinde Kefeliköy oteli bulunuyordu. Bu otel İstanbul’un çok önemli otellerinden biriydi.
Sarıyer ilçesinin bu küçük yerleşim bölgesinde bulunan içimi nefis olan suyun adı da Kefeliköy memba suyu idi. Bu su maalesef gecekondulaşmaya kurban gitti. Çevre kirliliği nedeni ile kolibasili çıkınca su terk edildi. Böylece Kefeliköylüler de pet suya esir edildiler.
Kefeliköy’de nüfus artışı pek yok! Yerleşik halkı eski konumlarını ısrarla korur gibiler. Ne fazla dışarı açılırlar ve ne de fazla göç alırlar. Buna rağmen her zaman dikkat çeker! Kefeliköylülerce, Kefeliköy anlatılmakla bitmez. Sert rüzgara maruz kalmasına karşın insanları o kadar sert değildir. Biraz içine kapanık, biraz çekingen, biraz da kendi çevrelerine duyarlıdırlar. Burada her zaman ciddi bir hava hakim gibi görünür.
Boğaziçi’nin mehtaplı gecelerinde Kefeliköy sahil boyunda gezinmek, sevgilisinin kulağına aşk şarkıları fısıldamak; bir bankta saatlerce oturarak mehtabı seyrederek yarenlik etmek, insanlara doyumsuzluk verir.
Tüketti her şeyi bir şey kalmadı cepte
Git, dinlen hayatını yaşa Kefeliköy’de…
Kefeliköy, aşkların, sevdaların kol kola gezdiği bir yerdir. Yaşlı hanımlarla beylerin kol kola girerek volta atmaları; gençlerin bir birine sarılarak sahil boyu yürümeleri; semt dışından gelen deniz severlerin sahil boyunda sere serpe uzanıp kafa demleyerek kendinden geçmeleri; seyyar çaycının, mısırcının, keten helvacının müşteri beklemeleri Kefeliköy ve Kefeliköy sahilinin yaşam biçimidir.
Kefeliköy yazın alabildiğine zengin, açık ve yalın; kışın ise alabildiğine içine kapalı bir unutulmazdır!
esinlenerek “Kefeliköy’e gideriken aldı da bir yağmur” la bir futbolcuyu bütünleştirmiştim. Bu arkadaşımız çok darılmıştı bana! O da aramızda değil, rahmetli oldu.
Aslında Bu arkadaşlarla beraber KEFELİKÖY’ de rahmetli oldu. Çünkü eski halinden çok az örnekler kaldı. Ama ne olursa olsun, Kefeliköy yine de belli ve bilinen, yaşanmak istenen bir yer!
Kefeliköy, Büyükdere’ye bağlı, muhtarlık olmayan bir yerleşim bölgesiydi. 1954 de Çayırbaşı Büyükdere’den ayrılırken, Kefeliköy’de girdapla beraber sürüklendi ve Büyükdere’den koparılarak Kireçburnu’na bağlandı. Ama bu kadarla yetinilmedi. Son olarak Kireçburnu’ndan koparıldı ve yeni bir yerleşim bölgesi olan Cumhuriyet Mahallesine bağlandı.
Burada bir yanlışlık olmalı. Cumhuriyet mahallesi 25-30 yıllık bir yerleşim bölgesi, Kefeliköy öyle mi? Asla! Yapılacak Kefeliköy’ün muhtarlık yapılmasıydı. Olmadı!
1475 yılında Kırım Harbi zaferle bitirilmiş ve oradan getirilen esirler Kefeliköy’e yerleştirilerek, Boğaziçi’nin en iyi köşelerinden biri olan bu alan yerleşim bölgesi haline getirilmişti. 1853-1856 yıllarında yapılan bir başka Kırım savaşı sonrasında da hayli esir getirilerek Kefeliköy’de iskân edilmişler ve böylece, buranın yerli halkını Kırımdan göç edenler oluşturmuştur.
Kefeliköy; Boğaza ve Karadeniz rüzgârlarına açık bir yerleşim bölgesidir. Yeşille mavinin kucaklaştığı bir yerdir. Yeşillik, yukarı çıkıldıkça yerini ağaçlıklara terk eder. Hatta küçük çapta ormanlık halini alır. Sahil boyu ise Çayırbaşı deresinden Kireçburnu limanına kadar tertemiz suyu ile halkın doğal plajıdır. Son yıllarda rıhtım çalışmaları nedeniyle sahil boyu hayli değişikliğe uğradı. Sahil boyu, Çayırbaşı deresinden Yeniköy’e kadar fevkalade bir yürüyüş parkuru oldu. Oysa, Kefeliköylüler sahil boyunu eski haliyle daha çok seviyordu. Ayrık otlarının daha çok olduğu yeşil alan üzerinde, uzun topukla papuçları ile seke seke yürüyen tazeleri görmem olası değil. Artık, marka kes ve ayakkabılarla, düzgün beton zemin üzerinde tekdüze yürüyüşü var! Artık tazeler, “Ayyy! Ayağım burkuldu, ayağım kaydı” diyerek yavuklusuna sarılamıyor! Elde telefon, kulaklarda mekanik kulaklar rap şarkıları ile yan yana atlaya zıplaya yürüyorlar! Ne sevda sözleri belleklerinden dil ve dudaklarına iniyor ve ne de duygularını birbirlerine aktarabiliyorlar!
Kefeliköy, İlçenin önemli bir yerleşim bölgesidir. Önemli olması, yerleşik halkının sosyal ve kültürel durumlarının fevkalade olmasından ileri geliyordu. Bu yerleşim bölgesi az fakat öz nüfusa sahipti. Genel olarak sayfiye yeri olarak tanınıyor, yazları kalabalık olurken; kış mevsimlerinden yerleşik nüfusta azalma oluyordu.
Sahil boyunda birkaç yalı yer alırken, içeriye doğru ahşap fakat büyükçe ferah evler görülürdü. Son otuz kırk yıl içinde bütün semtler büyük değişikliğe uğrarken Kefeliköy kötü yapılaşmadan nasibini almamış, durumunu korumasını bilmiştir.
Fabrika gibi işyerleri olmayan çok sakin bir yer olan Kefeliköy bilhassa rahatsız olanlar için dinlenmeye çok müsait bir yerdir. Herkes birbirini tanır, yabancısı az olan bir yerdi. Her ne kadar son zamanlarda sahil boyunda birkaç işyeri açıldıysa da Kefeliköy’ü eski konumundan pek uzaklaştırmadı. Çünkü, bura halkı, eski özelliklerini az da olsa koruyorlar.
Kefeliköy’de bir dönem balıkçılık çok önemliydi. Bilhassa Osmanlılar döneminde kurulmaya başlanan ve 1950’lili yıllara kadar devam eden Dalyancılık hatırlardadır. Kefeliköy Dalyanı Araba Yolu caddesi üzerindeki büyük koruluğa adını vermiş ve ”Dalyan Koruluğu” olarak isim almıştır. Koruluk bir dönem halka piknik yeri olarak hizmet etmiş, tazeler, gençler ele ele kır çiçeği toplamışlardır.
Araştırmacı gözü ile Kefeliköy irdelendiğinde köy içinde büyükçe bir temel kalıntısı bulmak zor olmaz. Bu temel kalıntısı Kaptan-i Derya Uluç Hasan Paşa tarafından 16. yy. sonlarında mescit olarak yaptırılmıştır. Mescit’ten çok camiye ihtiyaç duyulunca Şeyhülislam Damatzade Abdülhayr Mehmet Efendi tarafından Mescide bir minber yaptırılarak camiye dönüştürülmüştür. Bu cami yerinde yok! Yok, çünkü büyük Sarıyer selinde (1907 ya de 1912 de, iki tarih tartışmalıdır) bu cami selden nasibini almış ve yıkılarak denize gitmiştir. Aynı gün Rumelikavak’ta da bir cami selden yıkılmıştır.
Kefeliköy’de tarihi bir diğer eserler ise deniz sahilindeki yan yana yalılardır. Biri 1882 diğeri 1885 de inşa edilmişlerdir. Kireçburnu’na doğru gidildiğinde, birkaç yıl evvel yapılan yeni büyük binanın yerinde Kefeliköy oteli bulunuyordu. Bu otel İstanbul’un çok önemli otellerinden biriydi.
Sarıyer ilçesinin bu küçük yerleşim bölgesinde bulunan içimi nefis olan suyun adı da Kefeliköy memba suyu idi. Bu su maalesef gecekondulaşmaya kurban gitti. Çevre kirliliği nedeni ile kolibasili çıkınca su terk edildi. Böylece Kefeliköylüler de pet suya esir edildiler.
Kefeliköy’de nüfus artışı pek yok! Yerleşik halkı eski konumlarını ısrarla korur gibiler. Ne fazla dışarı açılırlar ve ne de fazla göç alırlar. Buna rağmen her zaman dikkat çeker! Kefeliköylülerce, Kefeliköy anlatılmakla bitmez. Sert rüzgara maruz kalmasına karşın insanları o kadar sert değildir. Biraz içine kapanık, biraz çekingen, biraz da kendi çevrelerine duyarlıdırlar. Burada her zaman ciddi bir hava hakim gibi görünür.
Boğaziçi’nin mehtaplı gecelerinde Kefeliköy sahil boyunda gezinmek, sevgilisinin kulağına aşk şarkıları fısıldamak; bir bankta saatlerce oturarak mehtabı seyrederek yarenlik etmek, insanlara doyumsuzluk verir.
Tüketti her şeyi bir şey kalmadı cepte
Git, dinlen hayatını yaşa Kefeliköy’de…
Kefeliköy, aşkların, sevdaların kol kola gezdiği bir yerdir. Yaşlı hanımlarla beylerin kol kola girerek volta atmaları; gençlerin bir birine sarılarak sahil boyu yürümeleri; semt dışından gelen deniz severlerin sahil boyunda sere serpe uzanıp kafa demleyerek kendinden geçmeleri; seyyar çaycının, mısırcının, keten helvacının müşteri beklemeleri Kefeliköy ve Kefeliköy sahilinin yaşam biçimidir.
Kefeliköy yazın alabildiğine zengin, açık ve yalın; kışın ise alabildiğine içine kapalı bir unutulmazdır!
10 KASIM’LARDA MUSTAFA KEMAL
Allah’ın özenip bezenip yarattıklarından biri de Mustafa Kemal’dir. O nedenledir ki üstlendiği her görevi Allah’ın izni ile başarmış ve altın harflerle dünya tarihine adını yazdırmıştır.
Parçalanmasına göz yumulan ve parçalanan bir ulusun tekrar ayağa kalkmasını sağlayan bir insan olarak Mustafa Kemal, ezilen ve mazlum milletler adına giriştiği her mücadelede başarmış ve başı dik durabilmişse, ONUN bu ulusa söyleyecekleri vardır. Söylediklerine kulak verir ve ona göre hareket edilebilirse dünya şartlarına entegre olma adına verilen ödünlerin yüz kızartıcılığı, her Türk’ün yüz karası olmalıdır.
Ne diyor Mustafa Kemal:
“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”
“Dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir”.
“Kadınların genel ve özel görevlerinin başında analık görevleri vardır”.
“Büyük Başarılar kıymetli anaların yetiştirdikleri değerli evlatlar sayesinde olmuştur”
“Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.”
+ + +
“Ulusu kurtaranlar yalnız ve yalnız öğretmenlerdir”.
+ + +
“Sanatsız kalan bir ulusun hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”
“Bir millet sanat ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata sahip olamaz.”
“Hayatınızda mebus olabilirsiniz, bakar olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat hiçbir zaman sanatkâr olamazsınız.”
+ + +
“Tüccar, milletin emeği ve üretimi kıymetlendirmek için eline ve zekasına emniyet edilen ve bu emniyete liyakat göstermesi gereken adamdır!”
“Bu topluluktan hak sahibi olmak herkesin bir iş görmesi esasına dayanacaktır.”
+ + +
“Din vardır ve gereklidir.”
“Türkiye Cumhuriyetinde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ibadet hürriyeti vardır.”
“İbadetler, güvenlik ve genel ahlaka aykırı olamaz; siyasi gösteri şeklinde yapılamaz. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi vazifelere artık Türkiye Cumhuriyeti katlanamaz.”
“Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir.”
“Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.”
“Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir, Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir.”
“Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat elde edenler aşağılık kimselerdir. İşte bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz.”
“Din ve mezhep hiç bir zaman politika aleti olarak kullanılamaz.”
“Benim de bir tarikatım var ismi medeniyettir.”
+ + +
“Ulus hayatı tehlikeye düşmedikçe savaş bir cinayettir.”
“Milli mücadele şahsı hırstan değil, milli iradeden doğmuştur.”
“Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum.”
“İstiklal savaşını Türk Milleti başarmıştır. Ben onun başında naciz bir kumandandan başka bir şey değilim.”
“Ben gerektiği zaman en büyük armağanım olmak üzere Türk ulusuna canımı vereceğim.”
“BAĞIMSIZLIK BENİM KARAKTERİMDİR.”
“Bizim dünya gözünde en büyük kuvvet kudretimiz yeni şekil ve mahiyetimizdir. Bu yeni şekil CUMHURİYETTİR.”
“Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz.”
“Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”
“Yurtta sulh, cihanda sulh.”
“Bir Türk dünyaya bedeldir.”
“Ne mutlu Türküm Diyene.”
“TÜRK:
ÇALIŞ, ÖĞÜN, GÜVEN.”
………..
Tüm uluslar hayranıdır Mustafa Kemal’in. Bir yabancı basın mensubu sorar:
“Ne yaptınız?”
Mustafa Kemal Yanıt verir:
“MESUDUM, ÇÜNKÜ BAŞARDIM!”
……….
Lütfen düşünelim: Emanete sahip çıkabildik mi? Başarabildik mi? Memnun ve mesut muyuz?
Parçalanmasına göz yumulan ve parçalanan bir ulusun tekrar ayağa kalkmasını sağlayan bir insan olarak Mustafa Kemal, ezilen ve mazlum milletler adına giriştiği her mücadelede başarmış ve başı dik durabilmişse, ONUN bu ulusa söyleyecekleri vardır. Söylediklerine kulak verir ve ona göre hareket edilebilirse dünya şartlarına entegre olma adına verilen ödünlerin yüz kızartıcılığı, her Türk’ün yüz karası olmalıdır.
Ne diyor Mustafa Kemal:
“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”
“Dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir”.
“Kadınların genel ve özel görevlerinin başında analık görevleri vardır”.
“Büyük Başarılar kıymetli anaların yetiştirdikleri değerli evlatlar sayesinde olmuştur”
“Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.”
+ + +
“Ulusu kurtaranlar yalnız ve yalnız öğretmenlerdir”.
+ + +
“Sanatsız kalan bir ulusun hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”
“Bir millet sanat ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata sahip olamaz.”
“Hayatınızda mebus olabilirsiniz, bakar olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat hiçbir zaman sanatkâr olamazsınız.”
+ + +
“Tüccar, milletin emeği ve üretimi kıymetlendirmek için eline ve zekasına emniyet edilen ve bu emniyete liyakat göstermesi gereken adamdır!”
“Bu topluluktan hak sahibi olmak herkesin bir iş görmesi esasına dayanacaktır.”
+ + +
“Din vardır ve gereklidir.”
“Türkiye Cumhuriyetinde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ibadet hürriyeti vardır.”
“İbadetler, güvenlik ve genel ahlaka aykırı olamaz; siyasi gösteri şeklinde yapılamaz. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi vazifelere artık Türkiye Cumhuriyeti katlanamaz.”
“Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir.”
“Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.”
“Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir, Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir.”
“Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat elde edenler aşağılık kimselerdir. İşte bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz.”
“Din ve mezhep hiç bir zaman politika aleti olarak kullanılamaz.”
“Benim de bir tarikatım var ismi medeniyettir.”
+ + +
“Ulus hayatı tehlikeye düşmedikçe savaş bir cinayettir.”
“Milli mücadele şahsı hırstan değil, milli iradeden doğmuştur.”
“Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum.”
“İstiklal savaşını Türk Milleti başarmıştır. Ben onun başında naciz bir kumandandan başka bir şey değilim.”
“Ben gerektiği zaman en büyük armağanım olmak üzere Türk ulusuna canımı vereceğim.”
“BAĞIMSIZLIK BENİM KARAKTERİMDİR.”
“Bizim dünya gözünde en büyük kuvvet kudretimiz yeni şekil ve mahiyetimizdir. Bu yeni şekil CUMHURİYETTİR.”
“Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz.”
“Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”
“Yurtta sulh, cihanda sulh.”
“Bir Türk dünyaya bedeldir.”
“Ne mutlu Türküm Diyene.”
“TÜRK:
ÇALIŞ, ÖĞÜN, GÜVEN.”
………..
Tüm uluslar hayranıdır Mustafa Kemal’in. Bir yabancı basın mensubu sorar:
“Ne yaptınız?”
Mustafa Kemal Yanıt verir:
“MESUDUM, ÇÜNKÜ BAŞARDIM!”
……….
Lütfen düşünelim: Emanete sahip çıkabildik mi? Başarabildik mi? Memnun ve mesut muyuz?
ÇAYIRBAŞI! SEVEN ÖLESİYE SEVER!
Çayırbaşı, Büyükdere koyunun en dip noktasında yer alır ve kıyıdan içerilere doğru uzar gider. Taksim’den kalkan Belediye veya halk otobüslerinde; Beşiktaş’tan hareket eden Minibüsler, Levent geçildikten sonra yolcularda kırpışma başlar, Derbent geçildiğinde Boğazın serinliği hissedilir, Maslak bayırından Kefeliköy-Çayırbaşı’na doğru direksiyon kırıldığında iyot kokusu ile birlikte Çayırbaşı’nın kokusu birlikte nefes nefes içe çekilir! Çayırbaşı, üst yoldan sahile inişin ilk birleşme noktasıdır.
Çayırbaşı deyip geçmeyelim. Elli yıl öncesine kadar sadece esmer vatandaş olarak nitelendirilen Çingeneler semtin mutlak çoğunluğu ve hakimi idi. Çingene deyip işi hafife almanın da manası yok! Zira; pek çok isimle anılırlar; Son moda isimleri Roman’dır. Önceleri ise; tarihten gelen isimleri olan Çingene’den başka, Kıpti, Esmer vatandaş da deniliyordu. Nihayet yirminci yüzyılın son yıllarında Roman olarak kendilerine göre gerçek isimlerini buldular.
Çayırbaşı denilince akla önce sefalet gelir, sonra da günlük yaşamın doyumsuzluğu. Buranın insanları, yani gerçek Çayırbaşılı vatandaşlar günlük yaşarlar. Bir gün çalışır, çalışıp kazandıklarını o gün keyiflerine göre harcarlar. Durumlarından, yaşamlarından, ustalıklarından, hastalıklarından, giyimlerinden, kuşamlarından asla şikayetçi olmazlar. O gün kazanır, o gün yerler ve istedikleri gibi yaşarlar. Bu yaşamalarına, Roman olmayan diğer Çayırbaşılılar alışıktır. Onlarda bildiklerince yaşar, Çayırbaşı havasına uyarlar.
Çayırbaşı, fakirliğin kol gezdiği, bir dilim ekmek için savaşım verildiği bir küçük yerleşim bölgesiydi. Bura halkı, her ne iş olursa olsun yapmaktan çekinmez, bir dilim ekmek için olmadık çile çeker; akşam olduğunda şişenin dibine vurup, iki yudum rakı ile beraber zevklerine bakarak günü değerlendirirlerdi. Önceleri at arabaları ile faytonlar geçim araçlarıydı. Sonraları bu önemli vasıtalar terk edildi. Tabii ki hepten vazgeçilmedi. Biraz parası olan kırık dökük kamyonet alarak işlerini devam ettirdiler.
Çayırbaşı aslında işyeri ile dolu bir yerleşim bölgesi idi. 1950’lilerde 13 tuğla ocağı vardı. Daha sonra büyük tuğla fabrikası açıldı. Testicilerin sayısı ise onlarla ifade edilebilirdi. Bu nedenledir ki Testiciler sokağı ile testiciliği yaşatıyorlar. Çayırbaşı halkının büyük bir kısmı tuğlacılıkla uğraşırken, büyük bir kısmı da Çayırbaşı’nın Bahçeköy yolu üzerindeki Tekel Kibrit Fabrikasına kapağı attılar. İş tuttular emekli oldular.
Çayırbaşılı Romanların büyük bir kısmı balıkçılıkla para kazanmaya çalışıyordu. Reisleri vardı, dalyanları, dalyancıları vardı. Onlarca küçük balıkçı kayığı ile küçük ağ balıkçılığı ve oltacılık yaparlardı. Hala bu mesleği devam ettirenler var.
Çayırbaşı halkının sosyal yaşamları evlerinin önü idi. Tencereyi eline alan bir mahallelinin parmaklarını vurarak tempo tutması demek oyunun başlaması demekti. Çok geçmez buna klarnet, keman, tef ve zil sesleri de karışır, beş on dakika içinde onlarca insan bir araya gelerek cümbüşü başlatırlardı. Saatlerce devam ederdi bu oyunlar. Dışarıdan izleyenlerin sayısı oynayanların sayısından her zaman on kat fazla olurdu.
Çayırbaşılıyı, buradan ayırmak çok zordur. Bunu herkes biliri. Her ne halse burayı terk etseler de yine gelip konuşlanacakları yer burasıydı. Ta ki 1970 li yıllara kadar. Çünkü o yıllara kadar sevdalar, sadece kendi aralarında olur, mahalle dışına taşmazdı. Tekel Kibrit Fabrikasında her ne kadar, sevda ırk ayrımı yapmadan birleşmeleri sağladı ise de bu olay fabrika dışına taşmadı. Ama 1970 ve daha sonraları Çayırbaşı’nın Çingeneleri bünyesinde barındıran varoşu da karmakarışık oldu… Öyle zaman oldu ki doğan çocukların sarışınına bile rastlandı. Çünkü gönül burada da ferman tanımadı. Erkeği, kızı sevdiğine yelken açtı. Yaşlıların “Yok” ve “Olmaz” larına aldırış etmediler, başlarını aynı yatağa koydular. Bu durum varoşun dışına taşmaları, hatta Çayırbaşı’yı terk etmelerine bile neden oldu.
Çayırbaşı artık eski Çayırbaşı değil! Her ne kadar eski kabadayıları yine mevcutsa da; halkı çok karışık! Uzun bir süre Karadeniz yöresinden göç eden aileleri son on beş yirmi yoldan geri Doğulular izliyor. Bu durum da rekabeti beraberinde getiriyor. Vuruşmalar, çatışmalar ve semte hakim olmalar!
Burada ki bir başka özellik, çalışmadan kazanmak isteyenlerin; kolay yoldan zengin olmak isteyen ağa babaların Çayırbaşı gibi, işsiz ve güçsüzün çok olduğu yerleri tercih etmeleri, ve parayı oltaya yem olarak takıp Roman gençlerine atmalarıdır. Böyle olunca, bir kısım genc en tehlikeli ve zor işi yapmaktan geri kalmıyor ve yakalandığında içeri giriyor! Bunun adına da uyuşturucu satışı deniyor! Şüphesiz bu da eğitim işi! Eğitim düzeyi çok düşük olan yerlerde bu gibi yanlışlıklar daha kolay yapılıyor. Çayırbaşı’nın bilhassa Roman vatandaşlar arasında eğitim düzeyi ve okuma yazma oranı müthiş düşük!
Çayırbaşı’nda esmer tenli Çingeneler olduğu gibi beyaz Çingeneler de var. Beyaz Çingenelere, hiç kimse “İşte bu Çingene” dir diyemez. Ancak konuştuklarında şiveden yakalarsa yakalayabilirler. Sarıyer İlçesinde Çingene mahallesi, yani Romanların olduğu tek merkez Çayırbaşı değildir. Rusmelikavak’ta da hatırı sayılır sayıda Çingene/Roman vatandaş bulunuyor. Bunlar üstelik Çayırbaşı Çingene/Romanları ile akrabadırlar. Ama aralarında bir fark vardır. Rumelikavaktakiler, balıkçılığı ve özellikle midyeciliği meslek edinmişlerdir ve hem mali durumları ve hem de sosyal yaşamları Çayırbaşındakilerden daha iyidir. Ama bundan ne Rumelikavaklılar kendilerine öğünme payı çıkarır ve ne de Çayırbaşlılar yüksünür.
Çayırbaşılı Romanlar arasında dostluk hayli fazladır, hatta çok fazladır. Sevdiklerine karşı daima hürmetkârdır, saygınlık gösterir; onlar için canını verir. Kabadayı ruhluları vardır, gerçekten kabadayı olarak tanınır ve sevilirler. Racon kesmeyi de, haraç almayı da, sevdikleri uğranda can vermeyi de bilirler!
Çayırbaşı’dan aşk başkadır. Sevda daha başkadır. Seven ölesiye sever ve sevdiğine ulaşabilmek için varını yoğunu ortaya koyar! Bir araya geldiklerinde, aynı yatağa baş koyduklarında dünyalara sahip olurlar ve birbirlerine sımsıkı sarılırlar. Onlarda, kıskanma yoktur, yan gözle bakma da yoktur. İhanet ise asla olmaz! Hangi taraf ihanet ederse, bin misliyle karşılığını alır. Saldırganlıkları ise asla affetmezler. Kim yaptı ise karşı taraf intikamını alacakmış gibi bin kez fazlasını yapmaya yelken açar! Bunu bildikleri içindir ki ihanet görmek istemezler. Kitaplarında ihanet yoktur, olursa affı da yoktur!
Bir lokma ekmek, bir hırka ve bir keman sesi! Çayırbaşı’nda memnun eder, oynatır herkesi!
Çayırbaşı deyip geçmeyelim. Elli yıl öncesine kadar sadece esmer vatandaş olarak nitelendirilen Çingeneler semtin mutlak çoğunluğu ve hakimi idi. Çingene deyip işi hafife almanın da manası yok! Zira; pek çok isimle anılırlar; Son moda isimleri Roman’dır. Önceleri ise; tarihten gelen isimleri olan Çingene’den başka, Kıpti, Esmer vatandaş da deniliyordu. Nihayet yirminci yüzyılın son yıllarında Roman olarak kendilerine göre gerçek isimlerini buldular.
Çayırbaşı denilince akla önce sefalet gelir, sonra da günlük yaşamın doyumsuzluğu. Buranın insanları, yani gerçek Çayırbaşılı vatandaşlar günlük yaşarlar. Bir gün çalışır, çalışıp kazandıklarını o gün keyiflerine göre harcarlar. Durumlarından, yaşamlarından, ustalıklarından, hastalıklarından, giyimlerinden, kuşamlarından asla şikayetçi olmazlar. O gün kazanır, o gün yerler ve istedikleri gibi yaşarlar. Bu yaşamalarına, Roman olmayan diğer Çayırbaşılılar alışıktır. Onlarda bildiklerince yaşar, Çayırbaşı havasına uyarlar.
Çayırbaşı, fakirliğin kol gezdiği, bir dilim ekmek için savaşım verildiği bir küçük yerleşim bölgesiydi. Bura halkı, her ne iş olursa olsun yapmaktan çekinmez, bir dilim ekmek için olmadık çile çeker; akşam olduğunda şişenin dibine vurup, iki yudum rakı ile beraber zevklerine bakarak günü değerlendirirlerdi. Önceleri at arabaları ile faytonlar geçim araçlarıydı. Sonraları bu önemli vasıtalar terk edildi. Tabii ki hepten vazgeçilmedi. Biraz parası olan kırık dökük kamyonet alarak işlerini devam ettirdiler.
Çayırbaşı aslında işyeri ile dolu bir yerleşim bölgesi idi. 1950’lilerde 13 tuğla ocağı vardı. Daha sonra büyük tuğla fabrikası açıldı. Testicilerin sayısı ise onlarla ifade edilebilirdi. Bu nedenledir ki Testiciler sokağı ile testiciliği yaşatıyorlar. Çayırbaşı halkının büyük bir kısmı tuğlacılıkla uğraşırken, büyük bir kısmı da Çayırbaşı’nın Bahçeköy yolu üzerindeki Tekel Kibrit Fabrikasına kapağı attılar. İş tuttular emekli oldular.
Çayırbaşılı Romanların büyük bir kısmı balıkçılıkla para kazanmaya çalışıyordu. Reisleri vardı, dalyanları, dalyancıları vardı. Onlarca küçük balıkçı kayığı ile küçük ağ balıkçılığı ve oltacılık yaparlardı. Hala bu mesleği devam ettirenler var.
Çayırbaşı halkının sosyal yaşamları evlerinin önü idi. Tencereyi eline alan bir mahallelinin parmaklarını vurarak tempo tutması demek oyunun başlaması demekti. Çok geçmez buna klarnet, keman, tef ve zil sesleri de karışır, beş on dakika içinde onlarca insan bir araya gelerek cümbüşü başlatırlardı. Saatlerce devam ederdi bu oyunlar. Dışarıdan izleyenlerin sayısı oynayanların sayısından her zaman on kat fazla olurdu.
Çayırbaşılıyı, buradan ayırmak çok zordur. Bunu herkes biliri. Her ne halse burayı terk etseler de yine gelip konuşlanacakları yer burasıydı. Ta ki 1970 li yıllara kadar. Çünkü o yıllara kadar sevdalar, sadece kendi aralarında olur, mahalle dışına taşmazdı. Tekel Kibrit Fabrikasında her ne kadar, sevda ırk ayrımı yapmadan birleşmeleri sağladı ise de bu olay fabrika dışına taşmadı. Ama 1970 ve daha sonraları Çayırbaşı’nın Çingeneleri bünyesinde barındıran varoşu da karmakarışık oldu… Öyle zaman oldu ki doğan çocukların sarışınına bile rastlandı. Çünkü gönül burada da ferman tanımadı. Erkeği, kızı sevdiğine yelken açtı. Yaşlıların “Yok” ve “Olmaz” larına aldırış etmediler, başlarını aynı yatağa koydular. Bu durum varoşun dışına taşmaları, hatta Çayırbaşı’yı terk etmelerine bile neden oldu.
Çayırbaşı artık eski Çayırbaşı değil! Her ne kadar eski kabadayıları yine mevcutsa da; halkı çok karışık! Uzun bir süre Karadeniz yöresinden göç eden aileleri son on beş yirmi yoldan geri Doğulular izliyor. Bu durum da rekabeti beraberinde getiriyor. Vuruşmalar, çatışmalar ve semte hakim olmalar!
Burada ki bir başka özellik, çalışmadan kazanmak isteyenlerin; kolay yoldan zengin olmak isteyen ağa babaların Çayırbaşı gibi, işsiz ve güçsüzün çok olduğu yerleri tercih etmeleri, ve parayı oltaya yem olarak takıp Roman gençlerine atmalarıdır. Böyle olunca, bir kısım genc en tehlikeli ve zor işi yapmaktan geri kalmıyor ve yakalandığında içeri giriyor! Bunun adına da uyuşturucu satışı deniyor! Şüphesiz bu da eğitim işi! Eğitim düzeyi çok düşük olan yerlerde bu gibi yanlışlıklar daha kolay yapılıyor. Çayırbaşı’nın bilhassa Roman vatandaşlar arasında eğitim düzeyi ve okuma yazma oranı müthiş düşük!
Çayırbaşı’nda esmer tenli Çingeneler olduğu gibi beyaz Çingeneler de var. Beyaz Çingenelere, hiç kimse “İşte bu Çingene” dir diyemez. Ancak konuştuklarında şiveden yakalarsa yakalayabilirler. Sarıyer İlçesinde Çingene mahallesi, yani Romanların olduğu tek merkez Çayırbaşı değildir. Rusmelikavak’ta da hatırı sayılır sayıda Çingene/Roman vatandaş bulunuyor. Bunlar üstelik Çayırbaşı Çingene/Romanları ile akrabadırlar. Ama aralarında bir fark vardır. Rumelikavaktakiler, balıkçılığı ve özellikle midyeciliği meslek edinmişlerdir ve hem mali durumları ve hem de sosyal yaşamları Çayırbaşındakilerden daha iyidir. Ama bundan ne Rumelikavaklılar kendilerine öğünme payı çıkarır ve ne de Çayırbaşlılar yüksünür.
Çayırbaşılı Romanlar arasında dostluk hayli fazladır, hatta çok fazladır. Sevdiklerine karşı daima hürmetkârdır, saygınlık gösterir; onlar için canını verir. Kabadayı ruhluları vardır, gerçekten kabadayı olarak tanınır ve sevilirler. Racon kesmeyi de, haraç almayı da, sevdikleri uğranda can vermeyi de bilirler!
Çayırbaşı’dan aşk başkadır. Sevda daha başkadır. Seven ölesiye sever ve sevdiğine ulaşabilmek için varını yoğunu ortaya koyar! Bir araya geldiklerinde, aynı yatağa baş koyduklarında dünyalara sahip olurlar ve birbirlerine sımsıkı sarılırlar. Onlarda, kıskanma yoktur, yan gözle bakma da yoktur. İhanet ise asla olmaz! Hangi taraf ihanet ederse, bin misliyle karşılığını alır. Saldırganlıkları ise asla affetmezler. Kim yaptı ise karşı taraf intikamını alacakmış gibi bin kez fazlasını yapmaya yelken açar! Bunu bildikleri içindir ki ihanet görmek istemezler. Kitaplarında ihanet yoktur, olursa affı da yoktur!
Bir lokma ekmek, bir hırka ve bir keman sesi! Çayırbaşı’nda memnun eder, oynatır herkesi!
BÜYÜKDERE SEVDA DEMEKTİR
“Sevda Büyükdere demektir” derken büyüklerimiz, elbetteki bir bildikleri vardı. Öyle olmasaydı neden böyle söyleyeceklerdi ki!
Mesarburnu caddesinden, rıhtımın plaka taşlarını ezip Büyükdere’ye doğru giderken, sevdanın ne demek olduğunu da düşünmeye başlarsın. Kocataş Yalısı, Kocataş memba suyu ve Ferah Park arkada bırakılırken, bir kısım büyük sevda arkada bırakılır ve yeni sevdaya yelken açılır. Yeni sevdanın adı Büyükdere’dir. Vehbi Koç Yalısından sonra Yusuf Ziya Öniş yalısı geçilir, Hamamcıoğlu Zeki Beyin küçük ama sevimli yalısı da arkada bırakılır. Ermeni kardeşlerin yalısı ile beraber irili ufaklı diğer yalılar ve görkemli Rusya Büyükelçiliği yazlık sahilhanesi, Büyükdere sevdası’nın büyüklüğünü de az buçuk ortaya koyar. Hele çıkmaz sokak arkada bırakılırken Acem’in yalısı, Çarşılıoğlu ve yanındaki görkemli yalı… Büyük sevdalara kapılarını açan yalılardan… Uzunçarşılı yalısı, bir koca devin yani büyük Türkolog Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Türk tarihi içinden dünya tarihine “Biz bir başka milletiz, bize bulaşan yanar” diye haykırışını duyar. Bu yapı ve yıllarını içinde geçiren tarih hocası, tarihin derinliklerinden Büyükdere sevdasını da gelip geçenlere anlatır gibidir. İçer orta kahvesini, yudumlar suyunu ve boğazın serinletici rüzgarına kaptırır kendini, Büyükdere koyunun derinliklerinde kaybolur gider…
Beyaz Park aşkların bittiği sevdaların başladığı bir büyük tılsımlı mekândı. Şemsi Yastıman türkü çağırdığında, Safiye Ayla şarkıyı berrak sesiyle şakıdığında, İsmail Dümbüllü nükte savurduğunda Büyükdere sevdalıları da kendi sevdalarını haykırırdı, Beyaz Park önündeki sandalların içinden! Münir Nurettin, Sabite Tur Gülerman, Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses, Ahmet Pekak, Neriman Altındağ Sözeri ve diğerleri!
Beyaz Park devam etmiyorsa, sevdası devam etmiyor demek değildir. Sevdadan nasibini almayanların ukalalığı ile yenilikten mahrum bırakıldı Beyaz Park. Askeri darbe ile iktidar siyasi yıkım yiyerek devrilirken Beyaz Park’da mekan yıkımından nasibini aldı, unutulmayacak sevdaları da peşinden götürerek! Beyaz Park ile yanındaki Yüzme İhtisas Tesisleri, İstanbul’un asker belediye başkanının emri ile yer ile yeksan edildi! Böylece unutulmaz sevdalara da ihanet edildi.
Beyaz Park karşısındaki yalılar Büyükdere sosyetesinin uğrak yerleridir. Azeryan Yalısı elbetteki muhteşem görünümü ile Büyükdere’nin yüzgörümlüğüdür. Her ne kadar Sadberg Hanım müzesi olarak dünyaya kapı açtıysa da Büyükdere sevdalıları ile Sarıyer sevdalıları bu yalıyı “Vidalı Yalı” olarak bilir!
İlerledikçe Büyükdere çarşısına doğru sevda ışıklarının parıldadığını görmemek elde değil. Vortik!.... Evet Vortik deyip geçemeyiz! Büyükdere’nin, Büyükderelilerin kalbi burada atar. Hayganuş buradadır, Esther ön masada yer tutar; Maria haza yerini hiç kaybetmez; Nazmiye, Sahire, Neriman, Keriman; Ahmet Bey ile Vitali, Salomon ile Şükrü Bey; Hristo ile Hasan Efendi masalarını, konumlarını ve yerlerini hiç kaybetmezlerdi. Aynı sevdalarını kaybetmedikleri, devamlı yaşattıkları gibi! Bir çay, iki kelam, kız erkek gençlerin bakışmaları eğer evliliğe yelken açmazsa, kesinlikle dostluklarını kardeş, arkadaş yılların ötelerine kadar taşırlar, yılda bir de olsa bir araya gelerek o eski günleri yaşarlar. Gecenin alacakaranlığında bir başına bu nezih çay bahçesinde oturup çayını yudumlarken yıllarca önce yanıp kül olan, tarihten silinen yamaçta Hotel Belle Vue’de de üstat piyanist Frans Litz’in resitalini dinliyormuşçasına kendisinden geçer.
Yortu ve paskalya günlerinde Ermeni Katolik Kilisesi bahçesi… Büyükdere’ye girişte sağ taraftadır. Yeni bir yapı, bakımlı, çalımlı. Tam yüz yirmi beş yaşındı… Temiz bahçesinde bekleşenler! Elbetteki yaşlılar kilise içinde olacak, gençler bahçede sıra bekleyeceklerdi. Sıra beklerken çıraların yandığını bile fark etmeyeceklerdi.
İspanyol Sefareti her dem bakımlı, her zaman şuh bir görünüş içinde. Karşısında Bosphor gazinosu. Eski havasında değilse de yine de geleni gideni var… Peşi sıra gazinolar ve gazinoların üst katlarında otel!.. Büyükdere de aşk da sevda da başka başkadır.Yerli halkı vardır, Ermeni’ si vardır, Rum’u vardır, Latin’i vardır. Hepsinin de ibadethanesi vardır. Kilise, cami vesaire!
Vapur iskelesi karşısında biraz arkada Rum Kilisesi, onca cemaatinden arkada sadece birkaç kişi kalydıysa bu da Büyükdere sevdasındandır. Yoksa neden çekip gitmezsinler ki? Oncaları gittikten sonra niçin burada kalsınlar ki? Ama kaldılar, anılarından sevdalarından vazgeçemediler. Kilisenin üst kısmında küçük alan, burası Büyükdere Sevdasının doruğa çıktığı yerlerden biridir. Gençler en iddialı futbol maçlarını beşer kişilik takımlarla burada oynar, akşamın nasıl olduğunu anlamazlardı!
Büyükdere’de kimlik sorunu yoktu! Neden? Nedenini de bilen yoktu! Oysa, ulusal kurtuluş mücadelesi sırasında hayli olaylar oldu! Yani Karayani Vapur İskelesinden kendi dükkanı arasına Yunan Bayrağı astığı için büyük tepki çekti… Dede Yusuf olmasaydı, o bayrak belki aylarca orada kalacaktı… Zafer geldi, unutuldu gitti… Hiçbir zaman depreştirmediler, kazımadılar bu ağır yarayı… Burada Davit Sehakkuli isimli bir de İran asıllı Ermeni vatandaş vardı… Ulusal kurtuluş mücadelesi sırasında İngiliz kontrol gemisinde tercümandı. İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırılması sırasında kontrolünü yaparken silah bulduğunda ya da gördüğünde, kontrol gemisinin güvertesindeki İngiliz ve Yunan subaylara; “Soğan var, patates var, un var” diye bağırarak, silahların sakata gelmeden İnebolu’ya gitmesini sağladığı için, zafer sonrası İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi. Davit Bey’in yaüptığı da, ekmek yediği ülkeye olan sevdasından başka bir şey değildi. Ya şu Kavaklar Depo Çavuşu Karabet Efendi! Anadolukavak ve Rumelikavak’taki silah depolarından silahların Anadolu’ya kaçırılmasında yardımcı olmayı şeref ve sevda kabul ettiği için İstiklal Madalyasını yakasına taktılar. Bu yaşadığı ülkeye olan sevdadan başka ne olabilirdi ki? Koca MUHTAR Süleyman Efendi, Rıfat Efendi, Ali Efendi (Bayrak) hepsi de Büyükdere sevdalıları olarak sevda bayrağını gönüllerinde taşıyıp göçtüler. Bayrağı yere düşürmedi Ali Bayrak ailesi uzun yıllar bu sevda Hikmet Bayrak’ın elinde devam etti sevda yolunda ilerlemeye! Ha düştü düşecek derken gelini devraldı Büyükdere’nin sevda bayrağını!
Ali Baba suyu çeşmesi hiç yandan akmaz! Böyle bir şarkısı yoktur. Çeşme başında bekleyen gençlerin bakışları çakıştığında sevdanın doruğuna tırmanma başlar. Çok kez dünya evi görünürdü çeşme başı sevdalılarına! O nedenle derim ki Büyükdere’de ayrı ırktan ve ayrı dinden olanların birbirleri ile sarmaş dolaş olmaları her yerden daha çoktur! Tabii ki evlilikle noktalanır bu ulvi sevda! Bu gönül sevdası ile birlikte Büyükdere’nin büyüleyici sevdasından başka bir şey değildir.
Büyükdere’de vapur iskelesi! Sevdanın durak yaptığı yer burasıdır. Hanımlar kocalarını, genç kızlar nişanlılarını, tazeler yavuklularını beklerken sevda ateşinin bacayı sardığı belli olur! Vapur iskelesi çok büyük, devasa bir iş hanı gibidir. Terzisinden noterine, pastacısından, kahvehanesine kadar pek çok işyeri ve cemiyet merkezi vardı. Pastanede baş başa veren çiftlerin fısıldaşmaları ya sevdadan ya da kaçamak bir aşktan başka ne olabilirdi ki? Varsın kırılası eller vapur iskelelerinin canına ot tıkasın, anıları da alıp gidemezler, Büyükdere sevdasını yok edemezler ya!
Sevdalar yüreklerde ateş olur, kor olur. Sevda ateşi olmasa hiçbir şey olmaz. Bu sevda iledir ki bir avuç insan bir araya gelerek Büyükdere Spor Kulübünü kurdular. Bu ne büyük sevda bu ne büyük yürekti! Sevdayı yudum yudum içenler, sevda ateşini yüreklerinde ve hatta bütün benliklerinde hissedenler bir araya gelip kulübü kurdular. Kulübü kurarlarken yıllar sonra isminin başına “Borankay” kelimesinin geleceğini de asla düşünmediler.
Büyükdere çarşı boydan boya, servi boyluların kırım kırım kırıtarak gezip dolaştığı çarşı! Sağdan gidenle soldan giden arasında yabancılık yoktur. Herkes birbirini tanır ve iki kelam konuşup geçer gider; ya karşıdan karşıla laf atar, hatır sorar, ya da biri fötr şapkasını, diğeri kasketini başından eline alarak birbirlerini selamlardı… Hey gidi günler hey! Bu Büyükdere’den eser var mı acaba? Yoksa da sevdası devam ediyor ya!
Çarşı içinde gezerken, gelip geçenlerin ve hatta duranların, kapı önünde oturanların; mahalle sakini hanımların dahi hürmetle eğildikleri ağabeylerin yerini kimler aldı acaba? Aldıysa o saygınlığı yaratabildiler mi? O saygıyı, o sevgiyi gösterebiliyor, o sevdayı taşıyabiliyorlar mı?
“Kadının fendi erkeyi yendi” deyimi pek geçerli olmazdı Büyükdere de! Sarıyer İlçesinin kültür merkezi Büyükdere olmasının da elbetteki büyük payı vardı bunda! Ağası-beyi, bakkalı-çakkalı, hacısı-hocası, kızı-erkeği, hanımı-beyi, afiştesi-yosması, okumuşu-cahili hep bu hamuru yoğurarak bir kültür parçası içinde Büyükdere sevdasını geliştirip durdular, KARDEŞÇESİNE!
O büyük Büyükdere Sevdası olmasaydı, o büyük sevda yaşatılmasaydı, sevdanın doruğunda durak yapılmadan inilseydi acaba ne olurdu? Büyükdere’nin Büyükdereliği kalmazdı. Ama öyle olmadı. BÜYÜKDEDE SEVDASI yaşatıldı, yaşatılmaya devam ediliyor.
Bu sevdanın yaşatılması, gerçek Büyükdereliler için yaşam biçimidir bildiğim kadarı ile! Öyle olmasaydı Büyükdere günlerinde Avrupa’nın çeşitli yerlerinden, hatta Amerika’dan gelip de o geceye katılırlar mıydı?
Latin Kilisesi arkası!!! Cemaati azsa da temizliği ile “Ben buyum” der. Hemen arkasındaki büyük alan milli bayramlarda merasim alanıydı. Yıllar yılı milli bayram merasimleri burada yapılır, burada gençler birbirleriyle kaynaşır, oynaşır, günü gün ederlerdi. O günleri yaşayanlar, hala yaşıyorlarsa o günkü sevdayı Büyükdere sevdası ile pekiştirdikleri için yaşarlar!
Küçük ama sevimli çocuk parkı! Fındık kıranların, genç kızlara işmar attığı, yaşlıların dinlendikleri, çocukların koşarak oynadıkları bir parktı ki hala hatırlanan bir buruk sevdadır.
İlerledikçe cadde boyu depreşir sevdalar peşi sıra! Her kaldırım taşı, her ev, her pencere, her dükkân ve dükkân vitrini, hala gelip geçen her Büyükdereli büyük sevdanın bir parçasıdır.
Açıkçası derim ki: Büyükdere sevda demektir!
Mesarburnu caddesinden, rıhtımın plaka taşlarını ezip Büyükdere’ye doğru giderken, sevdanın ne demek olduğunu da düşünmeye başlarsın. Kocataş Yalısı, Kocataş memba suyu ve Ferah Park arkada bırakılırken, bir kısım büyük sevda arkada bırakılır ve yeni sevdaya yelken açılır. Yeni sevdanın adı Büyükdere’dir. Vehbi Koç Yalısından sonra Yusuf Ziya Öniş yalısı geçilir, Hamamcıoğlu Zeki Beyin küçük ama sevimli yalısı da arkada bırakılır. Ermeni kardeşlerin yalısı ile beraber irili ufaklı diğer yalılar ve görkemli Rusya Büyükelçiliği yazlık sahilhanesi, Büyükdere sevdası’nın büyüklüğünü de az buçuk ortaya koyar. Hele çıkmaz sokak arkada bırakılırken Acem’in yalısı, Çarşılıoğlu ve yanındaki görkemli yalı… Büyük sevdalara kapılarını açan yalılardan… Uzunçarşılı yalısı, bir koca devin yani büyük Türkolog Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Türk tarihi içinden dünya tarihine “Biz bir başka milletiz, bize bulaşan yanar” diye haykırışını duyar. Bu yapı ve yıllarını içinde geçiren tarih hocası, tarihin derinliklerinden Büyükdere sevdasını da gelip geçenlere anlatır gibidir. İçer orta kahvesini, yudumlar suyunu ve boğazın serinletici rüzgarına kaptırır kendini, Büyükdere koyunun derinliklerinde kaybolur gider…
Beyaz Park aşkların bittiği sevdaların başladığı bir büyük tılsımlı mekândı. Şemsi Yastıman türkü çağırdığında, Safiye Ayla şarkıyı berrak sesiyle şakıdığında, İsmail Dümbüllü nükte savurduğunda Büyükdere sevdalıları da kendi sevdalarını haykırırdı, Beyaz Park önündeki sandalların içinden! Münir Nurettin, Sabite Tur Gülerman, Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses, Ahmet Pekak, Neriman Altındağ Sözeri ve diğerleri!
Beyaz Park devam etmiyorsa, sevdası devam etmiyor demek değildir. Sevdadan nasibini almayanların ukalalığı ile yenilikten mahrum bırakıldı Beyaz Park. Askeri darbe ile iktidar siyasi yıkım yiyerek devrilirken Beyaz Park’da mekan yıkımından nasibini aldı, unutulmayacak sevdaları da peşinden götürerek! Beyaz Park ile yanındaki Yüzme İhtisas Tesisleri, İstanbul’un asker belediye başkanının emri ile yer ile yeksan edildi! Böylece unutulmaz sevdalara da ihanet edildi.
Beyaz Park karşısındaki yalılar Büyükdere sosyetesinin uğrak yerleridir. Azeryan Yalısı elbetteki muhteşem görünümü ile Büyükdere’nin yüzgörümlüğüdür. Her ne kadar Sadberg Hanım müzesi olarak dünyaya kapı açtıysa da Büyükdere sevdalıları ile Sarıyer sevdalıları bu yalıyı “Vidalı Yalı” olarak bilir!
İlerledikçe Büyükdere çarşısına doğru sevda ışıklarının parıldadığını görmemek elde değil. Vortik!.... Evet Vortik deyip geçemeyiz! Büyükdere’nin, Büyükderelilerin kalbi burada atar. Hayganuş buradadır, Esther ön masada yer tutar; Maria haza yerini hiç kaybetmez; Nazmiye, Sahire, Neriman, Keriman; Ahmet Bey ile Vitali, Salomon ile Şükrü Bey; Hristo ile Hasan Efendi masalarını, konumlarını ve yerlerini hiç kaybetmezlerdi. Aynı sevdalarını kaybetmedikleri, devamlı yaşattıkları gibi! Bir çay, iki kelam, kız erkek gençlerin bakışmaları eğer evliliğe yelken açmazsa, kesinlikle dostluklarını kardeş, arkadaş yılların ötelerine kadar taşırlar, yılda bir de olsa bir araya gelerek o eski günleri yaşarlar. Gecenin alacakaranlığında bir başına bu nezih çay bahçesinde oturup çayını yudumlarken yıllarca önce yanıp kül olan, tarihten silinen yamaçta Hotel Belle Vue’de de üstat piyanist Frans Litz’in resitalini dinliyormuşçasına kendisinden geçer.
Yortu ve paskalya günlerinde Ermeni Katolik Kilisesi bahçesi… Büyükdere’ye girişte sağ taraftadır. Yeni bir yapı, bakımlı, çalımlı. Tam yüz yirmi beş yaşındı… Temiz bahçesinde bekleşenler! Elbetteki yaşlılar kilise içinde olacak, gençler bahçede sıra bekleyeceklerdi. Sıra beklerken çıraların yandığını bile fark etmeyeceklerdi.
İspanyol Sefareti her dem bakımlı, her zaman şuh bir görünüş içinde. Karşısında Bosphor gazinosu. Eski havasında değilse de yine de geleni gideni var… Peşi sıra gazinolar ve gazinoların üst katlarında otel!.. Büyükdere de aşk da sevda da başka başkadır.Yerli halkı vardır, Ermeni’ si vardır, Rum’u vardır, Latin’i vardır. Hepsinin de ibadethanesi vardır. Kilise, cami vesaire!
Vapur iskelesi karşısında biraz arkada Rum Kilisesi, onca cemaatinden arkada sadece birkaç kişi kalydıysa bu da Büyükdere sevdasındandır. Yoksa neden çekip gitmezsinler ki? Oncaları gittikten sonra niçin burada kalsınlar ki? Ama kaldılar, anılarından sevdalarından vazgeçemediler. Kilisenin üst kısmında küçük alan, burası Büyükdere Sevdasının doruğa çıktığı yerlerden biridir. Gençler en iddialı futbol maçlarını beşer kişilik takımlarla burada oynar, akşamın nasıl olduğunu anlamazlardı!
Büyükdere’de kimlik sorunu yoktu! Neden? Nedenini de bilen yoktu! Oysa, ulusal kurtuluş mücadelesi sırasında hayli olaylar oldu! Yani Karayani Vapur İskelesinden kendi dükkanı arasına Yunan Bayrağı astığı için büyük tepki çekti… Dede Yusuf olmasaydı, o bayrak belki aylarca orada kalacaktı… Zafer geldi, unutuldu gitti… Hiçbir zaman depreştirmediler, kazımadılar bu ağır yarayı… Burada Davit Sehakkuli isimli bir de İran asıllı Ermeni vatandaş vardı… Ulusal kurtuluş mücadelesi sırasında İngiliz kontrol gemisinde tercümandı. İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırılması sırasında kontrolünü yaparken silah bulduğunda ya da gördüğünde, kontrol gemisinin güvertesindeki İngiliz ve Yunan subaylara; “Soğan var, patates var, un var” diye bağırarak, silahların sakata gelmeden İnebolu’ya gitmesini sağladığı için, zafer sonrası İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi. Davit Bey’in yaüptığı da, ekmek yediği ülkeye olan sevdasından başka bir şey değildi. Ya şu Kavaklar Depo Çavuşu Karabet Efendi! Anadolukavak ve Rumelikavak’taki silah depolarından silahların Anadolu’ya kaçırılmasında yardımcı olmayı şeref ve sevda kabul ettiği için İstiklal Madalyasını yakasına taktılar. Bu yaşadığı ülkeye olan sevdadan başka ne olabilirdi ki? Koca MUHTAR Süleyman Efendi, Rıfat Efendi, Ali Efendi (Bayrak) hepsi de Büyükdere sevdalıları olarak sevda bayrağını gönüllerinde taşıyıp göçtüler. Bayrağı yere düşürmedi Ali Bayrak ailesi uzun yıllar bu sevda Hikmet Bayrak’ın elinde devam etti sevda yolunda ilerlemeye! Ha düştü düşecek derken gelini devraldı Büyükdere’nin sevda bayrağını!
Ali Baba suyu çeşmesi hiç yandan akmaz! Böyle bir şarkısı yoktur. Çeşme başında bekleyen gençlerin bakışları çakıştığında sevdanın doruğuna tırmanma başlar. Çok kez dünya evi görünürdü çeşme başı sevdalılarına! O nedenle derim ki Büyükdere’de ayrı ırktan ve ayrı dinden olanların birbirleri ile sarmaş dolaş olmaları her yerden daha çoktur! Tabii ki evlilikle noktalanır bu ulvi sevda! Bu gönül sevdası ile birlikte Büyükdere’nin büyüleyici sevdasından başka bir şey değildir.
Büyükdere’de vapur iskelesi! Sevdanın durak yaptığı yer burasıdır. Hanımlar kocalarını, genç kızlar nişanlılarını, tazeler yavuklularını beklerken sevda ateşinin bacayı sardığı belli olur! Vapur iskelesi çok büyük, devasa bir iş hanı gibidir. Terzisinden noterine, pastacısından, kahvehanesine kadar pek çok işyeri ve cemiyet merkezi vardı. Pastanede baş başa veren çiftlerin fısıldaşmaları ya sevdadan ya da kaçamak bir aşktan başka ne olabilirdi ki? Varsın kırılası eller vapur iskelelerinin canına ot tıkasın, anıları da alıp gidemezler, Büyükdere sevdasını yok edemezler ya!
Sevdalar yüreklerde ateş olur, kor olur. Sevda ateşi olmasa hiçbir şey olmaz. Bu sevda iledir ki bir avuç insan bir araya gelerek Büyükdere Spor Kulübünü kurdular. Bu ne büyük sevda bu ne büyük yürekti! Sevdayı yudum yudum içenler, sevda ateşini yüreklerinde ve hatta bütün benliklerinde hissedenler bir araya gelip kulübü kurdular. Kulübü kurarlarken yıllar sonra isminin başına “Borankay” kelimesinin geleceğini de asla düşünmediler.
Büyükdere çarşı boydan boya, servi boyluların kırım kırım kırıtarak gezip dolaştığı çarşı! Sağdan gidenle soldan giden arasında yabancılık yoktur. Herkes birbirini tanır ve iki kelam konuşup geçer gider; ya karşıdan karşıla laf atar, hatır sorar, ya da biri fötr şapkasını, diğeri kasketini başından eline alarak birbirlerini selamlardı… Hey gidi günler hey! Bu Büyükdere’den eser var mı acaba? Yoksa da sevdası devam ediyor ya!
Çarşı içinde gezerken, gelip geçenlerin ve hatta duranların, kapı önünde oturanların; mahalle sakini hanımların dahi hürmetle eğildikleri ağabeylerin yerini kimler aldı acaba? Aldıysa o saygınlığı yaratabildiler mi? O saygıyı, o sevgiyi gösterebiliyor, o sevdayı taşıyabiliyorlar mı?
“Kadının fendi erkeyi yendi” deyimi pek geçerli olmazdı Büyükdere de! Sarıyer İlçesinin kültür merkezi Büyükdere olmasının da elbetteki büyük payı vardı bunda! Ağası-beyi, bakkalı-çakkalı, hacısı-hocası, kızı-erkeği, hanımı-beyi, afiştesi-yosması, okumuşu-cahili hep bu hamuru yoğurarak bir kültür parçası içinde Büyükdere sevdasını geliştirip durdular, KARDEŞÇESİNE!
O büyük Büyükdere Sevdası olmasaydı, o büyük sevda yaşatılmasaydı, sevdanın doruğunda durak yapılmadan inilseydi acaba ne olurdu? Büyükdere’nin Büyükdereliği kalmazdı. Ama öyle olmadı. BÜYÜKDEDE SEVDASI yaşatıldı, yaşatılmaya devam ediliyor.
Bu sevdanın yaşatılması, gerçek Büyükdereliler için yaşam biçimidir bildiğim kadarı ile! Öyle olmasaydı Büyükdere günlerinde Avrupa’nın çeşitli yerlerinden, hatta Amerika’dan gelip de o geceye katılırlar mıydı?
Latin Kilisesi arkası!!! Cemaati azsa da temizliği ile “Ben buyum” der. Hemen arkasındaki büyük alan milli bayramlarda merasim alanıydı. Yıllar yılı milli bayram merasimleri burada yapılır, burada gençler birbirleriyle kaynaşır, oynaşır, günü gün ederlerdi. O günleri yaşayanlar, hala yaşıyorlarsa o günkü sevdayı Büyükdere sevdası ile pekiştirdikleri için yaşarlar!
Küçük ama sevimli çocuk parkı! Fındık kıranların, genç kızlara işmar attığı, yaşlıların dinlendikleri, çocukların koşarak oynadıkları bir parktı ki hala hatırlanan bir buruk sevdadır.
İlerledikçe cadde boyu depreşir sevdalar peşi sıra! Her kaldırım taşı, her ev, her pencere, her dükkân ve dükkân vitrini, hala gelip geçen her Büyükdereli büyük sevdanın bir parçasıdır.
Açıkçası derim ki: Büyükdere sevda demektir!
CUMHURİYET BAYRAMANIZ KUTLU OLSUN MU?
Cumhuriyet ilan edileli 87 yıl oldu. 29 Ekim 2010 Cuma günü Cumhuriyetin kuruluşunun 87. yılını kutlayacağız! Ama ne kutlama?
Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte, milli birlik ve dayanışma içinde onurlu hamlelere girişilmiş ve on yıl harpleri sonunda harabeye dönen ülke onarılmış, bağımsızlığı ile birlikte parasının da değeri korunmuş, kısa sürede dünyanın en saygın ülkelerinden biri haline gelmiştir.
Dünya’nın saygın devletlerinin liderleri Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal’in ayağına gelmiş, bir kez olsun büyük önder yurt dışına gitmemiş ve mağlup ettiği ülkelere ayrıca “Bu bir özür gezisidir” imajını yaratmamıştır. Böyle olmuştur! Böyle olmakla kalmamış; Mustafa Kemal’in başkumandanı olduğu ordu tarafından İzmir’den denize dökülen düşman devletin en önemli devlet adamı Venizoles, Cumhuriyetin kurucusu Dahi Devlet Adamı Mustafa Kemal’i Nobel’e aday göstermiştir.
Cumhuriyetin kurucusu bütün devletlerle dost geçinmiş, bütün uluslara hoşgörü ile bakmış ama hiç kimseye taviz vermemiş, misakı milli sınırları içinde güçlü Türkiye’yi yaratmıştır. Peşinden gelenler de aynı yolu izlemiş ve ülkü mamur edilmiş, cemiyeti akvamın saygın bir üyesi olmayı hak etmiştir.
Cumhuriyetin nimetlerinden doyasıya yararlananlar; dahi devlet adamı Mustafa Kemal ölene kadar, kinlerini baskı altına almış ve uzun yıllar uyku halinde kinlerini gün yüzüne çıkaramamışlardır. Ama!!! Uzun yıllar uykuda kalan bu kindarlar, ülkenin balını kaymağını yiyen ama içten içe kene gibi devletin bünyesini kemiren Cumhuriyet karşıtları işte fırsat bu fırsat dedikleri anda piyasaya çıktılar, iktidar oldular, söz sahibi oldular; sinsice yürüttükleri savaşlarını açığa vurdular.
Birkaç yılda her şey ters yüz oldu. O canım Türkiye gitti, ya da gitmek üzere!
Özelleştirme adı altında Türkiye’nin can damarı tesislerin nerede ise tamamı elden çıkarıldı. Glabolleşme, dünya piyasalarına uyma adına, yararlı ya da yararsız olup olmadığına bakılmaksızın Rus’a, İngiliz’e, Yunan’ı, Fransız’a ve ABD gibi pek çok ülkenin para babalarına Türkiye’nin parası, pulu, işletmeleri satılarak peşkeş çekildi.
Borsanın yüzde yetmişi, bankaların yüzde yetmiş beşi yabancıların elinde! Yer altı kaynakları hoyratça yabancılara ya satılmakta ya da işletilmek için uzun süreli olarak kiraya verilmektedir.
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında meydana gelen dış kaynaklı isyanlar tekrar gündeme getirilmekte, küllenmiş olan olayın üstü eşilerek huzursuzluk tahrik edilmekte, sanki suçlular mağdurlarmış gibi anma törenleri yapılmaktadır.
Cumhuriyet,”irfanı hür vicdanı hür” insanların yetiştirilmesini beklerken, Cumhuriyetin temel noktaları tarikatların, cemaatlerin kontrolü altına geçmekte, Cumhuriyetin bütün değerleri yok edilmektedir. Yargı kontrol altında, ekonomi; hükümet başkanı veya bakanın iki dudağı arasında yaşamaya devam etmekte; binlerce insanımızı şehit eden PKK denilen dış kaynaklı, ayrılıkçı cinayet şebekesi ile pazarlık yapılmaktadır.
Cumhuriyetin 87. yılı kutlamaları yapılacağı güne yakın bir günde, Aczmendi tarikatı şeyhi Müslüm Gündüz “Ben rejime karşıyım, Kemalist rejimin sonu gelmiştir. Ben o rejimi yıkmak istiyorum… Rejim bizi yere vurdu. Ama biz de rejimi yıktık” diyebilmekte, televizyonlar bu konuşmayı vermekte ama Adalet Mülkün temelidir kuralını uygulayacak olan yargı; savcı ve hakimler sadece dinlemekle yetinmektedirler. Cumhuriyet’e zarar verilecek uygulamaların yapılmaması telkinini yapan Cumhuriyet Başsavcısı, Başbakan ve bakanlar tarafından azarlanmakta, sindirilmek istenmektedir.
Böyle bir ortam da Cumhuriyet’in 87. yılını kutlayacağız!
Evet, kutlayacağız, elbetteki kutlayacağız, sandıkta bir araya gelemeyenler ancak Cumhuriyet bayramında bir araya gelerek kendimizi avutmuş olacağız!
Cumhuriyetin bütün kaleleri tek tek yıkıldı, sadece adı kaldı farkında değiliz!
O büyük insan, Mustafa Kemal Atatürk, keşke Bursa Nutkunu ve Gençliğe hitabesini okumasaydı!!!
Bu duygularla CUMHURİYET’İN 87. YILI KUTLU OLSUN (mu?)!
28.10.2010.
SARIYER SİNEMALARI
Sinema ve sinemacılık ne kadar eskilere gitmiş olsa da çağın ve koşulların gereği her ülkeye geleceği, her şehre ve her semte uğrayacağı muhakkaktı.
Toplumu hareketli tutmak, eğlendirmek hatta eğitimini sağlamak için bilhassa yaratıcılığı ile öne çıkanların, yenilikler yaparak yeni iş sahaları açacağı, zamana, çağa damga vuracağı gerçeği inkar edilemez! Nitekim öyle de oldu!
Sinema ve sinemacılık bir süre emekleyerek ilerleme kaydetmişse de bir asra varmadan nerde ise on asırlık aşama kaydetti. Sessiz filmden sesli filme geçilmesi devrim niteliğindeydi. Siyah beyaz filmden renkli filme geçilmesi üç boyutlu filmlerle sinemaseverleri kucaklaması hep büyük aşamalardır. Sinemalarla beraber sinemacılıkta büyük aşama gösterdi, adeta iki iş kolu birbirlerini tamamlayarak at başı gittiler. İyi film yapıldıkça izleyici arttı, böyle olunca sinema salonu sayısı da artış gösterdi. Günlerce perdelerden inmeyen, zevkle seyredilen unutulmaz filmler ile oyuncularının isimleri dünyayı kasıp kavururken sinemaseverler de bilet almak için gişe önlerinde bekleyip durdular. Ta ki televizyonlar evlerin salon, oturma ve yatak odalarına girene kadar!
Her ne kadar televizyonla birlikte sinemaların çok büyük kısmının kapanması sinema için darbe ise de, film yapanların ısrarla çok değişik ve masraflı filmler yaparak yaşamlarını devam ettirmeleri, dev boyutlara ulaşan teknolojik donanımları, yeni sinema salonlarının açılmasını ve bu iş kolunun devamını da sağladı.
Televizyonlar ne kadar atılım yaparsa yapsın hol, mutfak ve yatak odasında da olsa, sinemada seyredilen film zevkini vermediğinden sinemaseverler yine gişelere gitmeye devam ettiler.
Türkiye’de sinemaseverler sinema ile sessiz film seyrederek tanıştı. Sessiz filmi sesli film takip ederken, sinemaseverler de kapalı ve açık sinemalara koşmaya devam ettiler. Öyle bir dönem oldu ki sinema İstanbulluların vazgeçilmez eğlence mekanı oldu. İstanbul’un her ilçesinde hatta her mahallesinde ama kapalı ama açık sinema perdelerini halka açarak önemli hizmet verdiler.
Sarıyerliler de sinema ile çok eski tarihlerde tanıştı. Batılılaşma hareketinin başlaması ile değişik alanlarda atılan adımların yarattığı ortamdan yararlanılarak sinema Türkiye’ye getirildi. Bu düşünce ile hareketle ederek sinemanın Sarıyer’e bir asır kadar önce gelmiş olması büyük ihtimaldir. Hatta böyle olduğu iddia edilebilir! Hünkâr mesiresinin yanı başında bulunan Fındık Suyu mesiresinde 1900 yılı başlarında tiyatro yapıldığı ve aynı yerde sessiz film oynatıldığı söylenegelmektedir.
Sessiz filmden sonra sesli filmin yapılması, sinemaseverlerde hareketlilik getirdi. Bilet alabilmek için sinemaseverler gişelere koştu.
Sessiz ve filmden sesli filme geçilirken yeni yeni sinema salonları da hizmete girdi. Yazlık sinemalar açık alanlarda, çay bahçelerinde, parklarda hizmet vermeye başladılar. Hatta o kadar artış oldu ki buna çığ gibi büyümekte denilebilir. Bu büyümeden ilçe olarak Sarıyer’de çok büyük oranda payını aldı.
Dünden bugüne Sarıyer ilçesinde açılan ve faaliyet gösteren sinemaları gözden geçirdik. Ne zaman, nerelerde açıldılar? Sahipleri ya da işletmecileri kimlerdi? Ne zaman kapandılar? Sinemaların bulundukları alan ve mekanların şimdiki durumları nedir? Açık sinemaların bulunduğu arsa, çay bahçesi ve park gibi yerlerde neler var? İşte bu sorulara yanıt vermeye çalıştık Sinemanın ve sinemacılığın Sarıyer’deki tarihini irdeledik.
Sarıyer merkez mahallesi mesireleri ile ünlü bir semttir. Aslında halkın deyimi ile Sarıyer tutkusu “Balık, Börek, Muhallebi” ile başlar. Ama gerçek böyle midir? İşte bu tartışılır! Sarıyer’e hayat veren denizdir, memba sularıdır, mesire yerleridir. Her dem insana canlılık veren havasıdır. Elbetteki Balık, börek, muhallebi de unutulmaz, bu üçlemeye bir de Sarıyer Spor Kulübü sevdası eklenmiştir.
Mesarburnu caddesinin ismi aslında Meserburnu’dur. Meser sözcüğü, mesireyi çağrıştırır. Mesarburnu Kocataş yalısını geçtikten sonra başlar, Kumsal meydanında son bulur. Son bulduğu yerden nereye gideceğine karar verir insan! Balık, börek ya da muhallebi yemeğe; olmadı mesire yerine leziz kaynak sularından içmeye, yetmedi deniz sahilinde bir çay bahçesinde oturup, avcı uçakları gibi pike yapan martıları, dalıp dalıp çıkan karabatakları seyretmeye, denizin maviliklerin kaybolmadan, iyot kokusunu ciğerlerine çekmeye gider
Dışardan gelen Sarıyer sevdalılarının düşündükleri; gezip dinlenmek, görüp eğlenmek için tercih ettikleri yoldur bu! Sarıyerliler için bunlar olağan şeylerdir. O nedenle pek umursamazlar, bu nimetten nasıl ve ne kadar bereketli olarak yararlandıklarını düşünmezler, akıllarına getirmezler bile!
Taksim ya da Eminönü İstanbul şehir merkezi kabul edilirse, Sarıyerliler için bu merkezlere gitmek saatleri alırdı eski yıllar da! Bu nedenle de Sarıyerliler “Taksim’e gidiyoruz” demez “İstanbul’a gidiyoruz” derlerdi. Hal böyle olunca Sarıyerliler eğlenceyi, kendi mahallesinde arar dururdu. Böyle olduğu içindir ki sinema ve tiyatro Sarıyerliler için vazgeçilmez eğlencedir.
Sarıyer ilçesinde Hilal, Bingöl Park, Gezi, Gül, Ferah Park, Mesarburnu, İskele, Etüz, Ay gibi pek çok sinema faaliyet gösterdi. Bunlardan Ferah Park, Bingöl Park, Büyükdere, Gülbahçe, Güleç, Mesarburnu sinemaları yazlık; Hilal, Gezi, Gül,Yıldız, Yeniköy, Bahçeköy gibi sinemalar da kapalı yani kışlık ve yazlık sinemalardı. Sarıyer sinemalarını tespit edebildiğim kadarıyla tek tek ele alacak ve hangi aşamaları geçirdiğini gözler önüne sereceğim.
HİLAL SİNEMASI
Hilal Sineması Sarıyer’in önde gelen sinemasıydı. Çarşı içinde olması nedeniyle çok ilgi çekiyordu. Coğrafi ismi Mercimek deresi olan Sarıyer deresi üzerinde bulunuyordu. Sarıyer Muhallebicisi önünde bulunan dört yolu birbirinden ayıran dere Sarıyer deresiydi. Yenimahalle Caddesinin devamı dört yol ağzında bulunan köprü vasıtası ile sağlanıyordu. Sarıyer deresi 1967 yılında kapatılmaya başlandı. Önce mezarlıklara kadar olan bölümü kapatıldı. 2005 yılında da diğer bölümü kapatılarak Sarıyer Deresi Caddesi olarak hizmete açıldı.
Hilal Sineması; Sarıyer deresinin sağ tarafında yer alıyordu. Cadde üzerinde ve köşe başındaki ilk bina Deli Ahmet’in kahvehanesiydi (Eski İşbankası). Burayı geçtikten sonra küçük bir boşluk da atlandıktan sonra gelen ve iki katlı olan ilk bina Atabeyoğlu Ali Sami Bey’indi. İşte Hilal Sineması bu binada açıldı. Büyükdereli Sinemacı Osman Bey işletmeciliğini yapıyordu. 1925 yılında açılan Hilal Sineması Sarıyerlilerin yoğun ilgi gösterdiği, yaz kış faaliyette bulunan kapalı bir sinemaydı. İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği yıllarda Hilal Sineması da kapılarını kapattı. Bina bilahare Kasap Aziz Boz tarafından satın alındı ve bina içinde bölmeler yapılarak ev haline getirildi. Binanın son sahibi ise Metin Torun’dur. Bu bina da Sarıyer Kliniği olarak sağlık hizmeti vermektedir.
FERAH PARK SİNEMASI
Ferah Park Sineması, Sarıyer’de Mesarburnu caddesi üzerindedir. Bülbül Sokağı geçildikten sonra ki ilk binanın bitişiğinde geniş bir alan üzerinde 1934 yılında Sinemacı lâkaplı Enver Şimşek tarafından açıldı. Enver Bey eğlence gecelerinin renkli insanlarından biriydi. Sarıyer’de yapılan her eğlencenin içinde bulunur hatta çoğu kez organizatörlük yapardı. Sinema ve tiyatro dalında faaliyet gösteren sanatçılar kendisini tanır ve saygı duyarlardı. Uzun boylu, geniş omuzlu, büyük kafalı, her zaman spor giyinen, tok sözlü, esprili ama otoriter bir adamdı. Fındık Suyu mesiresindeki tiyatroda sahneye çıkan zamanın şöhretli sanatçılarından Kel Hasan, Naşit, Şişko Şevki, İsmail Dümbüllü, Muammer, Aram, Tulu, Cevdet Efendi’ler ile Şamran ve Erimine Hanımlar Enver Bey’in dostlarıydı. Enver Bey dostluğu ilerletiyor ve kumpanyanın en güzel sanatçısı Erimine Hanımı ayartarak kendisine eş yapıyordu. Renkli kişiliği ile sinemaseverlerin ve sanat dünyasının gözde adamlarından biriydi.
Ferah Park Sinemanın perdesi deniz tarafında bulunuyordu. Sinema içinde tahta ve madeni sandalyeler ön sıralarda, bulunurken, okul sıraları gibi düzensiz, rasgele ve özen gösterilmeden yapılan sıralarda arka taraflarda bulunuyordu. Film başlamadan, zaman zaman Enver Bey’in esprili konuşmalarla seyircilere hitap ettiği görülürdü. Okulların tatile girmesi ile birlikte başlayan yazlık sinema, havalar yağışlı olmadığı takdirde ekim ayı ortalarına kadar devam ederdi. Gençlerin sinemayı beleş izlemelerine çok sinirlenin Enver Bey çareyi sinemanın yamaç taraftaki duvarlarının üst kısımlarını ziftlemekle buldu. Beleşçilere iyi bir ders vermek için bayramı beklemiş ve bayram günü sabahtan arkadaki bütün duvarların üzerine zift dökerek kendi istediği önlemi almıştı. Bu oyundan habersiz delikanlılar, gençler, hatta ağabeyleri ile beraber gelen çocuklar yeni giysileri ile duvar üzerine oturunca olan oluyor her birisinin elbiseleri zift içinde kalıyordu! Sinemanın bitişiğinde Ferah Park içkili gazinosu vardı. Burayı da Enver Bey işletiyordu. Sarıyer’de modern Gezi Sinemasının açılması ile yazlık Ferah Park Sineması ile Gazinosu da 1960’lı yıllarda kapılarına kilit vurdu.. Sinema ve gazino kısmı yıkılarak Ferah Park Çay bahçesi yapıldı. Birkaç yıl çay bahçesi olarak çalıştırıldıktan sonra iki ayrı balık lokantası yapıldı. Arazi sahip değiştirdi ve bu alan binalarında yıktırılması ile harap vaziyette bulunmaktadır.
GEZİ SİNEMASI
Gezi Sineması Sarıyer Mesarburnu caddesi üzerinde modern bir binada sahibi olan Av. İzzet Sencer tarafından 1948 yılında Sihirli Keman filmi ile hizmete açıldı. Salonda film oynatıldığı gibi, zaman zaman tiyatro da sahneleniyordu. İşin başında çocukları Sadullah Sencer ile Yalkın Sencer işletmeci olarak bulundular. Binanın ön kısmı çok uzun yıllar şehir kulübü olarak hizmet gördü. Gezi sinemasında gece ve gündüz olmak üzere iki seans (suare ve matine) film oynatılıyordu. Sadece Sarıyer’in değil, Sarıyer ilçesinin de sinema ihtiyacını karşılayan Gezi Sineması 1974 yılında büyük bir yangın geçirdi. Bu yıllarda televizyonun yaygınlaşması nedeniyle her sinema gibi Gezi sineması da ağır darbe aldı ve 1983 yılında kapatıldı. Sinema salonu bozularak birkaç yıl otopark olarak kullanıldıktan sonra bina müştemilatıyla birlikte satıldı. Yeni sahibi binayı, bütünüyle yalı olarak yeniledi.
GÜL SİNEMASI
Gül Sineması, Sarıyer Kaptan Sokakta ve Kaymakamlık binası yanındaki arsa üzerinde bulunan, küçük gecekondu binası yıktırılarak meydana çıkan büyük arsa üzerine yapılan binada faaliyet gösterdi. Gül sineması 1973 açıldı. Televizyonların ortaya çıktığı bu dönemde yaşamak için direndi ise de 1990 lı yıllara geldiğinde perdelerini kapamak zorunda kaldı. Gül sineması perdelerini indirdiğinden beri düğün ve toplantı salonu olarak hizmet vermektedir. Binanın üst katı dershanedir. Gül sinemasının sahibi ve işletmecisi Mehmet Tekgül ile Tacettin Tekgül kardeşlerdi. Zamanla bu bina da sahip değiştirdi.
MESARBURNU SİNEMASI
Mesarburnu’nda Orduevi karşısındaki benzin İstasyonunun bulunduğu alan 1940-1944 arasında dört yıl gibi bir süre yazlık sinema olarak kullanıldı. Bu sinemada Büyükdereli Osman Bey tarafından açıldı, işletildi ve 1944 yılında kapatıldı. Sinemanın bulunduğu alan üzerine uzun yıllar boş kaldıktan sonra 1970 yıllarda benzin istasyonu yapıldı. İstasyon Erdal Aksoy-Uğurcan Elmas ortaklığı ile işletiliyordu.
BİNGÖL PARK SİNEMASI
Bingöl Park Sineması, Sarıyer’in çarşı içine yakın olan önemli mesire yerlerinden Hidayetinbağı’nın tam karşısında yer alan Bingöl Park mesiresi içinde kuruldu. Hidayetinbağı ile Bingöl Park mesiresini Sarıyer’in küçük derelerinden Fincancık deresi ayırıyordu. Dere yolun tam ortasından akıyor, orta çeşme caddesinde yer altına inerek Sarıyer deresine ulaşıyordu. Zamanla dere kapatıldı, yani tümden künklerle yer altına alındı ve dere tamamen ortadan kaldırılarak sokak kazanıldı.
Bingöl Park mesire yeri ve sineması, İstanbul 6. Noteri Galip Bingöl’ündü. Ortaçeşme Caddesi ile Gazi Hasan Paşa sokağının kesiştiği yerden başlayan ve içerilere doğru giden alan 1955 den 1965 yıllarına kadar çay bahçesi ve piknik alanı olarak hizmet verdi. 1970 – 1978 arası ise Bingöl Park olarak isimlendirilen alanın Ortaçeşme caddesine bakan kısmında Bingöl Park Sineması açıldı. Yazlık bu sinemayı Erol ile Erdal Aksoy kardeşler açtılar ve işlettiler. Sekiz on yıl yeşilliklerle kaplı alanda Sarıyerliler devamlı getirilen yabancı filmleri izlemek zevkine vardılar.
Bingöl Park Sinemasına girişte sağ tarafta manav, kasap ve market; sol tarafta ise bilardo salonu bulunuyordu. O dönemlerde hayli hareketli bir yerdi buralar. Zamanla hareketliliğini yitirdi. Sinema seyircisi azaldı ve Bingöl Park Sineması da kapılarını seyircilerine kapattı. Sinema halen depo olarak kullanılıyor. Sinemaya girişte sağda yine aynı dükkanlar var, sol taraf pek çok değişikliğe uğradı şimdilerde Likapa Kebapçısı müşterilerinin hizmetinde. Bingöl Park Sinemasının mülkiyeti Erol-Erdal Aksoy kardeşlerdedir.
BÜYÜKDERE GÜLBAHÇE SİNEMASI
Piyasa caddesi üzerinde bulunan Rus Sefareti yazlık binasının hemen bitişiğinde bulunuyordu Gülbahçe Sineması. Piyasa caddesi üzerindeki Çıkmaz sokağa girildiğinde sağdaki ilk kapı Gülbahçe Sinemasıydı. Sinema binası Rus Sefareti yazlık binasının bahçesi ile yan yana bulunuyordu. O yıllarda sefaretin duvarı olmadığı için, sinema ile sefaret bahçesi iç içe gibiydi. 1935 yılında faaliyete başlayan sinemada sahnede vardı. Zaman zaman tiyatro yapılıyor, Naşit, İsmail Dümbüllü gibi zamanın şöhretli sanatçıları gelip sahne alıyorlardı. Gülbahçe Sinemasının da ömrü uzun olmadı ve 1940 yılında kapandı. Bu sinemanın işletmecisi Beyaz Park Gazinosunun işletmecisi Rasim Bey (Kayra) di.
MADEN SİNEMASI
Maden mahallesi Tepeüstü mavkiinde idi. Kilyos yolu üzerinde sol taraftaki büyük bir arsa üzerinde faaliyet gösteren Maden sineması 1968 yılında işletmeye açılmıştı. Üç yıl süre ile faaliyet gösteren sinemanın işletmecisi Sami Hasbek’ti. Sinemanın bulunduğu arsa bir ara otopark olarak kullanıldı. Sinemanın bulunduğu alan halen boş bulunmaktadır.
BÜYÜKDERE SİNEMASI
Eski Kaymakamlık binasının bulunduğu ve halen Çelik Gülersoy Parkı olarak yararlanılan alanda bulunuyordu. Kaymakamlık binasının yanındaki çay bahçesi kapatılarak yazlık sinema yapılmıştı. İşletmecisi Büyükdereli Sinemacı Osman Bey’di. 1958 de açılan Büyükdere Sineması 1966 yılına kadar faaliyet gösterdikten sonra kapandı. Yerinde Çelik Gülersoy ismini taşıyan bir park var. Parkın içinde Büyükdere Muhtarlık binası, Büyükdere Güzelleştirme Derneği Binası, Büyükdere Spor Kulübü kafeteryası bulunmaktadır.
RUMELİKAVAK SİNEMALARI
Rumelikavak Sarıyer’in turizme hizmet veren balık restaurantları ve midyecileri ile tanınmış sahil şeridi mahallelerinden biridir. Rumelikavak’ta dünden günümüze iki sinema faaliyet gösterdi. Birisi 1950’li yıllardan 1970’li yıllara kadar faaliyet gösteren askeri sinema idi. Bu sinema Rumelikavak köy içindeki kalenin arenasında bulunuyor ve kalede konuşlanan askeri birlik tarafından işletiliyordu. Kale içindeki bu sinema, askeri birlik tarafından işletilmesine karşın, köy halkına hizmet veriyordu. Sinemanın bulunduğu alan halen askeri bölge içindedir.
Rumelikavak’taki ikinci sinema köy içinde girişte sağda bulunan İskele Gazinosunun bahçesindeydi. Bu yazlık sinemanın sahibi Yakup Bayraktar’dı. İşletmeciliğini ise Dadaş Yusuf (Kocabal) yapıyordu. Sünnet ve nişan düğünlerinin de yapıldığı bu alan halen İskele Restaurant’ın oto parkı olarak kullanılmaktadır.
YENİKÖY SİNEMALARI
Yeniköy Sineması, çarşı içinde ve vapur iskelesine giden sokağın karşısındaki Kilisenin arkasında bulunuyordu. Yazlık ve kışlık olarak faaliyet gösteren bu sinemanın işletmecisi, Yeniköy Muhtarı Faris Varmışer’di. Mekan ve bulunduğu alan Rum Kilisesi vakfınındı. Bu sinema 1960’lı yıllarda açılmış ve 1970’li yıllarda kapanmıştır.
Yeniköy’deki ikinci sinema Güzelce Köşkler Sokaktaki yazlık sinema idi. Bu sinema faaliyetine sekiz on yıl kadar devam etti ve 1976 da kapandı. Rum Kilisesi Vakfına ait bu sinemanın yerinde halen Yeniköy Çamaşırhanesi faaliyet göstermektedir.
İSTİNYE GÜLEÇ SİNEMASI
İstinye Boğaziçi’nin en önemli koylarından biridir. Değişik yönlerden esen rüzgârlara kapalı Olduğu için huzur veren bir havaya sahiptir. İstinye sahil boyu, İstinye burnundan Tokmak burnuna kadar tüm sahil boyu ılıman havası ile iç deniz özelliğindedir. Burası; sakin, sessiz, dinlenmek için hemen her şeyin hazır olduğu bir kıyı şerididir. İstinye burnu’nda ama yolun üst kısmından başlayan yalılar, köşkler ve sahilde kayıkhaneler peşi sıra dizilerek İstinye deresine kadar devam eder. Burada biraz soluklandıktan sonra, yeşilliklere yerini bırakırlar. Yeşillikler içinde, sahil yolu takip edilerek Tokmak burnu geçilerek Emirgan’ da durak yapılır. Efsanelere konu olan İstinye’nin unutulmazı tersanesidir. Çok uzun yıllar Türk denizciliğine hizmet verdikten sonra kaldırılarak bu geniş alan park yapıldı. Park’ın büyük kısmı değişik sosyal amaçlar için kullanılmaya devam etmektedir. İstinye kıyı şeridi uzun bir zamandan beri marina olarak kullanılmaktadır.
İstinye’de sosyal yaşam, diğer sahil şeridi semtler gibidir. Aralarında fark yoktur, varsa da bu zengin ve ekabir zümrenin deniz sahil boyuna yerleşmiş olmasıdır. İstinye’de Çiftçi-işçi, esnaf ve emekliler çoğunluğu oluşturur. Zenginler sosyal yaşama katılmazlar. Onların yaşamları İstinye dışında, yani İstinye’de bulunmayan sosyal aktivitelerin bulunduğu yerlerdedir. Eski yıllarda İstinye’de sosyal yaşamın bir parçası sinema idi. Güleç Sineması İstinye’de açılan yegâne sinemadır ve on yılı aşkın bir süre faaliyetini devam ettirmiştir. Güleç sinemasında zaman zaman tiyatro oynandı, sünnet düğünleri tertip edildi. Güleç Sinemasını Kumaşçı kardeşler İbrahim Bey ile Muammer Bey 1951 de açtılar. Güleç sineması; Tersaneye giriş kapısının karşısında, İstinye deresine yakın ve İbrahim Efendi Köşkünün yanındaki arsa içinde yer alan büyük bir sinemaydı. Etrafı çitle çevrilmiş, içeri giriş köşkün arkasından olan sinema diğer sinemalar gibi tahta sandalye, tahta sıra, tabure ve okul sıraları gibi gayri muntazam bir şekilde birbirine çakılmış tahtalardan oluşturulmuş sıralardan oluşuyordu. Güleç sineması on yılı aşkın faaliyet gösterdikten sonra sahipleri tarafından kapatıldı. Sinemanın bulunduğu alanda şimdi Kalyon Çiçekçilik, büfe, oto yıkama gibi iş yerleri bulunmaktadır.
İstinye’deki ikinci sinema Karakol sokağında bulunuyordu. Yazlık olan bu sinema ile ilgili fazla bilgi edinilemedi. 1970 li yıllarda kapandığı bilinmektedir.
EMİRGAN SİNEMALARI
İlçenin sayfiye yeri Emirgan’da yazlık ve kışlık (açık ve kapalı) olmak üzere iki sinema bulunuyordu. Yıldız Sineması Emirgan’ın üst kısımlarındaki Ermeni Kilisesi karşısındaki binada faaliyet gösteriyordu. Buraya Boyacıköy’de deniliyordu. Yıldız Sineması 1930’lu yıllardan 1940 lı yıllara kadar hem tiyatro hem de sinema olarak kullanıldı. 1940 dan sonra sadece sinema olarak hizmet vermeye başladı. Yıldız Sineması önceleri Cemil Bey daha sonra Sezai Bey tarafından işletildi. 1974 yılında ise kapatıldı. Sinemanın bulunduğu bina önceleri Kanal 7 Televizyonunun merkez binası olarak hizmet gördü. Halen işyeri olarak kullanılmaktadır.
Emirgân’daki ikinci sinema yazlık sinemaydı ve Ay Sineması ismini taşıyordu. Hayat Bahçesi olarak bilinen yerde bulunan bu sinema 1975 lı yıllara kadar faaliyetine devam etti ve bu yıldan sonra kapandı. İşletmecisi Ekrem Bey’di. Bulunduğu alan halen arsadır.
RUMELİHİSARI SİNEMALARI
Rumelihisarı’nda iki sinema bulunuyordu. Biri Cennet diğeri Etüz ismini taşıyordu.. Cennet Sineması, Rumelihisar kalesine giderken sağ tarafta ve set üzerinde bulunuyordu. Açık sinema olarak 1950’ li yıllarda faaliyete geçmiş ve 1973 yılında faaliyetini sonlandırmıştır. Halil Bey’in işletmeciliğini yaptığı bu sinemanın yerinde halen çay bahçeleri bulunmaktadır.
Rumelihisarı’ndaki ikinci sinema Karakol binasının karşısındaki arsada faaliyete bulunan Etüz sinemasıydı. Nedim Etüz Bey’in işletmeciliğini yaptığı bu sinema sadece üç yıl kadar faaliyet gösterdi ve 1973 yılında kapandı.
RUMELİFENER SİNEMASI
Sarıyer ilçesinin en eski köylerinden biri olan Rumelifeneri uzun yıllar nahiye olarak kaldı. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra köy statüsüne alındı.
Rumelifener Türkiye’nin en büyük ve balıkçı köylerinden biri hatta birincisidir,
Sarıyer ilçesinin en uç noktasında yer alan ve Karadeniz’e bakan köyün antik çağdaki adı Panium ya da Panyum Burnu; Bizans döneminde ise Fanaraki ya da Fanariyan Burnu idi. Köy kayalıklar üzerinde kurulmuş, Rumeli yakasında olduğu için Rumelifener ismini almıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar köy halkının büyük çoğunluğu Rumlardan oluşuyordu. Zamanla alınan göç ve 1923 Lozan Antlaşması gereği yapılan mübadele sonucu Rum nüfus tamamen kayboldu.
Köyün ismi bir süre “Türkeli” olarak kullanılmışsa da bu isim tutmadığı için Rumelifener olarak kalması uygun görüldü.
Rumelifeneri’nde normal yaşam da sosyal yaşam da denize açılmak, balık avlamaktır. Uçsuz bucaksız Karadeniz’in azgın dalgaları ile boğuşmak, fırtına ile arkadaş olarak ölüm kalım mücadelesi vererek avlanmak, geçimlik para kazanmak! Avlanabilmek için takım yapmak, ağ ve diğer alet edevatı hazırlamak, günlük yaşamın vazgeçilmek parçasıdır. Yaşam budur bu balıkçı köyünde!
Köyde Sosyal yaşam sünnet ve evliliklerde yapılan düğün ve sair eğlencelerden ibarettir. Bir de Denizcilik ve Kabotaj Bayramı nedeniyle yapılan eğlencelere katılmak; yarışlara iştirak etmekti (ki bu bayramın ismi varsa da Moda da yapılan kutlamalar, yarışmalar çoktan terk edildi). Bu balıkçı köyünde kahvehane hayatı alabildiğine zengindir. Erkeklerin kahvehanelerdeki sohbeti, çok yaşlıların bir köşede ağ dokuması ya da onarması günlük yaşamın parçasıdır. Yaşlıların kahvehanesine gençler girmez, giremez; yaşlılar da gençlerin oturduğu kahvehanenin değil içine girmek önünden bile geçmezdi.
Sosyal yaşam hanımlarında özlediği bir yaşamdır ama nerde? Onların sosyal yaşamı da düğünler, gece ya da gündüz yapılan misafirliklerdir. Evlerde saatlerce devam eden ağ dokumalar, onarmalar ve güncel dedikodular!
Rumelifenerli erkekler meslekleri icabı çoğu kez köy dışında oldukları için sinema, tiyatro, gazino hayatı yaşama fırsatı buldular. Fakat hanımlar için aynı şey olmadı!
Rumelifenerli hanımlar köy dışına çıktıklarında sinemaya gidebiliyor ve film seyretme zevkine varıyorlardı. Her ne kadar 1950 den sonra yaşamda kısmen değişiklik oldu ise de askeri bölge içinde bulunan köye yabancının hatta yerli halkın izinsiz girmesi imkânsız olduğu için sosyal yaşam köy dışına taşmıyordu. Ama her dönemde yenilikleri getirenler, kırılması çok güç görülen kabukları kıranlar da oluyordu. Bunlardan biri de Kolcu’nun Fevzi idi. Yıl 1970/1971 ‘i gösterirken Rumelifenerliler sinema ile tanıştılar. Kolcu’nun Fevzi Rumelifener yazlık sinemasını açarken tabuları da yıkıyordu. Bu olay tutucu olarak kabul edilen köyde bir devrimdi.
Rumelifener köyü içinden Atatürk caddesini takiben limana doğru giderken, sağ köşe başında ve soldaki tarihi Rumelifener’in tam karşısındaki Basri’nin kahvehanesini alan Kolcu’nun Fevzi yazlık sinemasını burada işletmeye açtı. Bu kahvenin yazlık kısmı bahçesiydi. Denize bakan nefis manzaralı kahvehane/çay bahçesi. Bahçe’nin fener tarafına kurulan perde, sıra sıra tahta iskemleler, yanlarda tahta kerevetler film oynatılacak mekânı tamamlıyor, parayı bastıran içeri giriyor, yer bulamayanlar, futbol maçı izler gibi ayakta filmi izliyorlardı.
Çok rüzgârlı ve yağışlı havalarda ya da kış aylarında kahvehanenin içinde, badanalı duvar perde olarak kullanılarak film oynatılıyordu. Ne var ki hanımlar sinemaya gelemiyorlardı. Erkeklerle bir arada film seyretmek ayıptı! Ama işletmeci Kolcu’nun Fevzi hanımların adına işin kolayını bulmakta gecikmiyor; Tekne sokağa girişte tam cepheden görünen kendi evinin alt katındaki salonu sırf hanımların film seyretmesi için sinemaya dönüştürüyordu. Bu müthiş bir şeydi köyde ve çok ilgi görüyordu.
Rumelifeneri’nde sinema keyfi çok uzun sürmedi, süreklilik göstermedi. Zira televizyon denen sihirli ekranın yaygınlaşması, halkın bu sihirli ekranla dünyayı evinin içinde bulması Rumelifener Sineması’nın da sonu oldu. 1970 de başlayıp 1978 de sona eren Rumelifener Sineması artık yok! Aynı yer de Mendirek Balık Lokantası ve çay bahçesi faaliyet göstermektedir.
BAHÇEKÖY SİNEMASI
Bahçeköy sadece Sarıyer ilçesinin değil tüm İstanbul’un akciğeri olan Belgrad ormanı ile çevrili, mesiresi en bol olan bir yerleşim bölgesidir. Kanuni Sultan Süleyman Belgrad seferi dönüşü (1521) sırasında beraberinde getirdiği Sırp esirleri Bizans döneminde ismi Petra olan orman içindeki köye iskan etmiş ve köyün adı bu nedenle Belgrad köyü konmuştur. Aynı şekilde bölgedeki büyük ormanlık alana da Belgrad ormanı denilmiştir. İstanbul’un su ihtiyacının karşılanmasını temin maksadıyla Belgrad ormanı içerisinde bentler yapılmaya başlanmış, Belgrad köylülerine de bentlerin pislikten korunmaları, temiz tutulması görevi verildi. Uzun yıllar sonra İstanbul’da kolera salgını görüldü. Köylülerin bentlerin temizliğine dikkat etmedikleri anlaşıldığından l894 de Sultan II. Abdülhamid’in iradesiyle Belgrad köyü orman içerisinden kaldırılmış ve bugün ismi Bahçeköy olan köye taşınmıştır. 1923 Lozan antlaşması ile Bahçeköy’ün Rumlardan oluşan halkı Yunanistan’a gönderilmiş, Selanik’ten gelen Türk mübadil göçmenler Bahçeköy’e iskan edilmişlerdir.
İ.Ü. Orman Fakültesi, Bahçeköy’de eğitim ve öğretime başladıktan sonra Bahçeköy halkı da dışa açıldı. Kendi kabuklarından adeta dışarı fırladılar. Bahçeköylülerin eğlenceleri düğünlerdi. Günlerce devam eden köy düğünü, sünnet düğünleri halkın tek eğlencesi oluyordu 1960 lı yıllara kadar. Bu arada öteden beri avcılık ise bütün kış boyunca devam ettirilen bir başka meraktı. Bahçeköy’e Belediye otobüsü tahsis edildikten sonra köy her bakımdan büyük gelişme gösterdi. Bu arada sinema ile de tanıştı. İlk sinema “Bahçeköy Sineması” adıyla 1965 yılında açıldı. İşletmecisi Hüseyin Güner ile kardeşi Zelkif Günerdi. Bu sinema için mekan ise terk edilmiş olan Bahçeköy Rum Kilisesi idi. Kilise yıllarca kaderine terk edilmiş olarak kaldı., 1933 yılında ise içinde değişiklikler yapılarak İlk okul olarak kullanıldı. Bilahare yeni ilk okul yapılması üzerine kilise tekrar boşaltıldı ve hızarhane (Ağaç kesme yeri) olarak Güner kardeşler tarafından kullanıldı. Kilisenin boş bulunan ibadethane kısmı Güner kardeşler tarafından 1965 yılında sinemaya dönüştürüldü. Kırık dökük sandalye, tabura ve tahta sıralarla sinemaseverlere hizmet vermeye başladı. Bahçeköy Sineması 1975 yılında işletmecileri Hüseyin ve Zelkif Güner kardeşler tarafından kapatıldı. Köylüler tarafından 1977 yılında camiye dönüştürülen kilise o yıldan bu yana cami olarak ibadete açıktır. Hüseyin ve Zelkif Güner kardeşler bir yıl sonra Adnan Menderes caddesi üzerinde sol tarafta, İ.Ü. Orman Fakültesinin yan kapısının tam karşısında ve İnönü caddesinin girişinin sol köşe başındaki arsada Bahçeköy Sinemasını tekrar faaliyete geçirdiler. 1978 de açılan bu sinemada 1981 de kapatıldı. Bu sinemanın bulunduğu yerde şimdi altı katlı bir apartman bulunmakta, alt katları işyeri, üst katlar konut olarak kullanılmaktadır.
KİLYOS SİNEMALARI
Sarıyer ilçesinin deniz sahili köylerinden biri olan Kilyos aynı zamanda ilçenin en önemli turizm merkezidir. Deniz, denize nazır gazinoları, yeşillikler içindeki lokantalar, çay bahçeleri ve sahil boyu uzanan otelleri ile önemli bir turizm merkezidir. Kilyos’ta iki sinema denemesi oldu. İlk sinema tarihi Kilyos kalesi yolu ile ve Tahlisiyeye giderken, eski camiin alt kısmında, Muhtar Ali Biçer tarafından 1975 de açıldı. Sadece yaz aylarında film oynatıldı. Çitle çevrilmiş bahçe içinde sandalye ve tabureler konularak seyirciler içeri alındı. Sinema çok ilgi görmesine rağmen ancak üç yıl faaliyet gösterilebildi ve 1978 de bu sinema kapatıldı. Sinemanın yerinde konut yapıldı. Kilyos’ta ikinci sinema köy içinde dört yoldaki bir arsada açıldı. Ford Mustafa (Lâkaplı) İlhan Bey tarafından 1978 yılında işletmeye açılan bu sinema sadece iki yıl hizmet verebildi. 1980 yılına gelindiğinde bu sinema da kapatıldı. Sinemanın bulunduğu alan halen arsadır.
19.10.2010
KAYNAK:
Sözlü Tarih Çalışması:
Cemil AKÇİVİ
Naif AKSAY
Sami CANEL
Ali SANDIKÇI
Mehmet ADAY
Kilyos Muhtarı ALİ
Engin CEVAHİR
Mecit DEMİR
Emirganlı Erhun
Dursun HUT
Sinan HANCI
İrfan TERZİ
Toplumu hareketli tutmak, eğlendirmek hatta eğitimini sağlamak için bilhassa yaratıcılığı ile öne çıkanların, yenilikler yaparak yeni iş sahaları açacağı, zamana, çağa damga vuracağı gerçeği inkar edilemez! Nitekim öyle de oldu!
Sinema ve sinemacılık bir süre emekleyerek ilerleme kaydetmişse de bir asra varmadan nerde ise on asırlık aşama kaydetti. Sessiz filmden sesli filme geçilmesi devrim niteliğindeydi. Siyah beyaz filmden renkli filme geçilmesi üç boyutlu filmlerle sinemaseverleri kucaklaması hep büyük aşamalardır. Sinemalarla beraber sinemacılıkta büyük aşama gösterdi, adeta iki iş kolu birbirlerini tamamlayarak at başı gittiler. İyi film yapıldıkça izleyici arttı, böyle olunca sinema salonu sayısı da artış gösterdi. Günlerce perdelerden inmeyen, zevkle seyredilen unutulmaz filmler ile oyuncularının isimleri dünyayı kasıp kavururken sinemaseverler de bilet almak için gişe önlerinde bekleyip durdular. Ta ki televizyonlar evlerin salon, oturma ve yatak odalarına girene kadar!
Her ne kadar televizyonla birlikte sinemaların çok büyük kısmının kapanması sinema için darbe ise de, film yapanların ısrarla çok değişik ve masraflı filmler yaparak yaşamlarını devam ettirmeleri, dev boyutlara ulaşan teknolojik donanımları, yeni sinema salonlarının açılmasını ve bu iş kolunun devamını da sağladı.
Televizyonlar ne kadar atılım yaparsa yapsın hol, mutfak ve yatak odasında da olsa, sinemada seyredilen film zevkini vermediğinden sinemaseverler yine gişelere gitmeye devam ettiler.
Türkiye’de sinemaseverler sinema ile sessiz film seyrederek tanıştı. Sessiz filmi sesli film takip ederken, sinemaseverler de kapalı ve açık sinemalara koşmaya devam ettiler. Öyle bir dönem oldu ki sinema İstanbulluların vazgeçilmez eğlence mekanı oldu. İstanbul’un her ilçesinde hatta her mahallesinde ama kapalı ama açık sinema perdelerini halka açarak önemli hizmet verdiler.
Sarıyerliler de sinema ile çok eski tarihlerde tanıştı. Batılılaşma hareketinin başlaması ile değişik alanlarda atılan adımların yarattığı ortamdan yararlanılarak sinema Türkiye’ye getirildi. Bu düşünce ile hareketle ederek sinemanın Sarıyer’e bir asır kadar önce gelmiş olması büyük ihtimaldir. Hatta böyle olduğu iddia edilebilir! Hünkâr mesiresinin yanı başında bulunan Fındık Suyu mesiresinde 1900 yılı başlarında tiyatro yapıldığı ve aynı yerde sessiz film oynatıldığı söylenegelmektedir.
Sessiz filmden sonra sesli filmin yapılması, sinemaseverlerde hareketlilik getirdi. Bilet alabilmek için sinemaseverler gişelere koştu.
Sessiz ve filmden sesli filme geçilirken yeni yeni sinema salonları da hizmete girdi. Yazlık sinemalar açık alanlarda, çay bahçelerinde, parklarda hizmet vermeye başladılar. Hatta o kadar artış oldu ki buna çığ gibi büyümekte denilebilir. Bu büyümeden ilçe olarak Sarıyer’de çok büyük oranda payını aldı.
Dünden bugüne Sarıyer ilçesinde açılan ve faaliyet gösteren sinemaları gözden geçirdik. Ne zaman, nerelerde açıldılar? Sahipleri ya da işletmecileri kimlerdi? Ne zaman kapandılar? Sinemaların bulundukları alan ve mekanların şimdiki durumları nedir? Açık sinemaların bulunduğu arsa, çay bahçesi ve park gibi yerlerde neler var? İşte bu sorulara yanıt vermeye çalıştık Sinemanın ve sinemacılığın Sarıyer’deki tarihini irdeledik.
Sarıyer merkez mahallesi mesireleri ile ünlü bir semttir. Aslında halkın deyimi ile Sarıyer tutkusu “Balık, Börek, Muhallebi” ile başlar. Ama gerçek böyle midir? İşte bu tartışılır! Sarıyer’e hayat veren denizdir, memba sularıdır, mesire yerleridir. Her dem insana canlılık veren havasıdır. Elbetteki Balık, börek, muhallebi de unutulmaz, bu üçlemeye bir de Sarıyer Spor Kulübü sevdası eklenmiştir.
Mesarburnu caddesinin ismi aslında Meserburnu’dur. Meser sözcüğü, mesireyi çağrıştırır. Mesarburnu Kocataş yalısını geçtikten sonra başlar, Kumsal meydanında son bulur. Son bulduğu yerden nereye gideceğine karar verir insan! Balık, börek ya da muhallebi yemeğe; olmadı mesire yerine leziz kaynak sularından içmeye, yetmedi deniz sahilinde bir çay bahçesinde oturup, avcı uçakları gibi pike yapan martıları, dalıp dalıp çıkan karabatakları seyretmeye, denizin maviliklerin kaybolmadan, iyot kokusunu ciğerlerine çekmeye gider
Dışardan gelen Sarıyer sevdalılarının düşündükleri; gezip dinlenmek, görüp eğlenmek için tercih ettikleri yoldur bu! Sarıyerliler için bunlar olağan şeylerdir. O nedenle pek umursamazlar, bu nimetten nasıl ve ne kadar bereketli olarak yararlandıklarını düşünmezler, akıllarına getirmezler bile!
Taksim ya da Eminönü İstanbul şehir merkezi kabul edilirse, Sarıyerliler için bu merkezlere gitmek saatleri alırdı eski yıllar da! Bu nedenle de Sarıyerliler “Taksim’e gidiyoruz” demez “İstanbul’a gidiyoruz” derlerdi. Hal böyle olunca Sarıyerliler eğlenceyi, kendi mahallesinde arar dururdu. Böyle olduğu içindir ki sinema ve tiyatro Sarıyerliler için vazgeçilmez eğlencedir.
Sarıyer ilçesinde Hilal, Bingöl Park, Gezi, Gül, Ferah Park, Mesarburnu, İskele, Etüz, Ay gibi pek çok sinema faaliyet gösterdi. Bunlardan Ferah Park, Bingöl Park, Büyükdere, Gülbahçe, Güleç, Mesarburnu sinemaları yazlık; Hilal, Gezi, Gül,Yıldız, Yeniköy, Bahçeköy gibi sinemalar da kapalı yani kışlık ve yazlık sinemalardı. Sarıyer sinemalarını tespit edebildiğim kadarıyla tek tek ele alacak ve hangi aşamaları geçirdiğini gözler önüne sereceğim.
HİLAL SİNEMASI
Hilal Sineması Sarıyer’in önde gelen sinemasıydı. Çarşı içinde olması nedeniyle çok ilgi çekiyordu. Coğrafi ismi Mercimek deresi olan Sarıyer deresi üzerinde bulunuyordu. Sarıyer Muhallebicisi önünde bulunan dört yolu birbirinden ayıran dere Sarıyer deresiydi. Yenimahalle Caddesinin devamı dört yol ağzında bulunan köprü vasıtası ile sağlanıyordu. Sarıyer deresi 1967 yılında kapatılmaya başlandı. Önce mezarlıklara kadar olan bölümü kapatıldı. 2005 yılında da diğer bölümü kapatılarak Sarıyer Deresi Caddesi olarak hizmete açıldı.
Hilal Sineması; Sarıyer deresinin sağ tarafında yer alıyordu. Cadde üzerinde ve köşe başındaki ilk bina Deli Ahmet’in kahvehanesiydi (Eski İşbankası). Burayı geçtikten sonra küçük bir boşluk da atlandıktan sonra gelen ve iki katlı olan ilk bina Atabeyoğlu Ali Sami Bey’indi. İşte Hilal Sineması bu binada açıldı. Büyükdereli Sinemacı Osman Bey işletmeciliğini yapıyordu. 1925 yılında açılan Hilal Sineması Sarıyerlilerin yoğun ilgi gösterdiği, yaz kış faaliyette bulunan kapalı bir sinemaydı. İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği yıllarda Hilal Sineması da kapılarını kapattı. Bina bilahare Kasap Aziz Boz tarafından satın alındı ve bina içinde bölmeler yapılarak ev haline getirildi. Binanın son sahibi ise Metin Torun’dur. Bu bina da Sarıyer Kliniği olarak sağlık hizmeti vermektedir.
FERAH PARK SİNEMASI
Ferah Park Sineması, Sarıyer’de Mesarburnu caddesi üzerindedir. Bülbül Sokağı geçildikten sonra ki ilk binanın bitişiğinde geniş bir alan üzerinde 1934 yılında Sinemacı lâkaplı Enver Şimşek tarafından açıldı. Enver Bey eğlence gecelerinin renkli insanlarından biriydi. Sarıyer’de yapılan her eğlencenin içinde bulunur hatta çoğu kez organizatörlük yapardı. Sinema ve tiyatro dalında faaliyet gösteren sanatçılar kendisini tanır ve saygı duyarlardı. Uzun boylu, geniş omuzlu, büyük kafalı, her zaman spor giyinen, tok sözlü, esprili ama otoriter bir adamdı. Fındık Suyu mesiresindeki tiyatroda sahneye çıkan zamanın şöhretli sanatçılarından Kel Hasan, Naşit, Şişko Şevki, İsmail Dümbüllü, Muammer, Aram, Tulu, Cevdet Efendi’ler ile Şamran ve Erimine Hanımlar Enver Bey’in dostlarıydı. Enver Bey dostluğu ilerletiyor ve kumpanyanın en güzel sanatçısı Erimine Hanımı ayartarak kendisine eş yapıyordu. Renkli kişiliği ile sinemaseverlerin ve sanat dünyasının gözde adamlarından biriydi.
Ferah Park Sinemanın perdesi deniz tarafında bulunuyordu. Sinema içinde tahta ve madeni sandalyeler ön sıralarda, bulunurken, okul sıraları gibi düzensiz, rasgele ve özen gösterilmeden yapılan sıralarda arka taraflarda bulunuyordu. Film başlamadan, zaman zaman Enver Bey’in esprili konuşmalarla seyircilere hitap ettiği görülürdü. Okulların tatile girmesi ile birlikte başlayan yazlık sinema, havalar yağışlı olmadığı takdirde ekim ayı ortalarına kadar devam ederdi. Gençlerin sinemayı beleş izlemelerine çok sinirlenin Enver Bey çareyi sinemanın yamaç taraftaki duvarlarının üst kısımlarını ziftlemekle buldu. Beleşçilere iyi bir ders vermek için bayramı beklemiş ve bayram günü sabahtan arkadaki bütün duvarların üzerine zift dökerek kendi istediği önlemi almıştı. Bu oyundan habersiz delikanlılar, gençler, hatta ağabeyleri ile beraber gelen çocuklar yeni giysileri ile duvar üzerine oturunca olan oluyor her birisinin elbiseleri zift içinde kalıyordu! Sinemanın bitişiğinde Ferah Park içkili gazinosu vardı. Burayı da Enver Bey işletiyordu. Sarıyer’de modern Gezi Sinemasının açılması ile yazlık Ferah Park Sineması ile Gazinosu da 1960’lı yıllarda kapılarına kilit vurdu.. Sinema ve gazino kısmı yıkılarak Ferah Park Çay bahçesi yapıldı. Birkaç yıl çay bahçesi olarak çalıştırıldıktan sonra iki ayrı balık lokantası yapıldı. Arazi sahip değiştirdi ve bu alan binalarında yıktırılması ile harap vaziyette bulunmaktadır.
GEZİ SİNEMASI
Gezi Sineması Sarıyer Mesarburnu caddesi üzerinde modern bir binada sahibi olan Av. İzzet Sencer tarafından 1948 yılında Sihirli Keman filmi ile hizmete açıldı. Salonda film oynatıldığı gibi, zaman zaman tiyatro da sahneleniyordu. İşin başında çocukları Sadullah Sencer ile Yalkın Sencer işletmeci olarak bulundular. Binanın ön kısmı çok uzun yıllar şehir kulübü olarak hizmet gördü. Gezi sinemasında gece ve gündüz olmak üzere iki seans (suare ve matine) film oynatılıyordu. Sadece Sarıyer’in değil, Sarıyer ilçesinin de sinema ihtiyacını karşılayan Gezi Sineması 1974 yılında büyük bir yangın geçirdi. Bu yıllarda televizyonun yaygınlaşması nedeniyle her sinema gibi Gezi sineması da ağır darbe aldı ve 1983 yılında kapatıldı. Sinema salonu bozularak birkaç yıl otopark olarak kullanıldıktan sonra bina müştemilatıyla birlikte satıldı. Yeni sahibi binayı, bütünüyle yalı olarak yeniledi.
GÜL SİNEMASI
Gül Sineması, Sarıyer Kaptan Sokakta ve Kaymakamlık binası yanındaki arsa üzerinde bulunan, küçük gecekondu binası yıktırılarak meydana çıkan büyük arsa üzerine yapılan binada faaliyet gösterdi. Gül sineması 1973 açıldı. Televizyonların ortaya çıktığı bu dönemde yaşamak için direndi ise de 1990 lı yıllara geldiğinde perdelerini kapamak zorunda kaldı. Gül sineması perdelerini indirdiğinden beri düğün ve toplantı salonu olarak hizmet vermektedir. Binanın üst katı dershanedir. Gül sinemasının sahibi ve işletmecisi Mehmet Tekgül ile Tacettin Tekgül kardeşlerdi. Zamanla bu bina da sahip değiştirdi.
MESARBURNU SİNEMASI
Mesarburnu’nda Orduevi karşısındaki benzin İstasyonunun bulunduğu alan 1940-1944 arasında dört yıl gibi bir süre yazlık sinema olarak kullanıldı. Bu sinemada Büyükdereli Osman Bey tarafından açıldı, işletildi ve 1944 yılında kapatıldı. Sinemanın bulunduğu alan üzerine uzun yıllar boş kaldıktan sonra 1970 yıllarda benzin istasyonu yapıldı. İstasyon Erdal Aksoy-Uğurcan Elmas ortaklığı ile işletiliyordu.
BİNGÖL PARK SİNEMASI
Bingöl Park Sineması, Sarıyer’in çarşı içine yakın olan önemli mesire yerlerinden Hidayetinbağı’nın tam karşısında yer alan Bingöl Park mesiresi içinde kuruldu. Hidayetinbağı ile Bingöl Park mesiresini Sarıyer’in küçük derelerinden Fincancık deresi ayırıyordu. Dere yolun tam ortasından akıyor, orta çeşme caddesinde yer altına inerek Sarıyer deresine ulaşıyordu. Zamanla dere kapatıldı, yani tümden künklerle yer altına alındı ve dere tamamen ortadan kaldırılarak sokak kazanıldı.
Bingöl Park mesire yeri ve sineması, İstanbul 6. Noteri Galip Bingöl’ündü. Ortaçeşme Caddesi ile Gazi Hasan Paşa sokağının kesiştiği yerden başlayan ve içerilere doğru giden alan 1955 den 1965 yıllarına kadar çay bahçesi ve piknik alanı olarak hizmet verdi. 1970 – 1978 arası ise Bingöl Park olarak isimlendirilen alanın Ortaçeşme caddesine bakan kısmında Bingöl Park Sineması açıldı. Yazlık bu sinemayı Erol ile Erdal Aksoy kardeşler açtılar ve işlettiler. Sekiz on yıl yeşilliklerle kaplı alanda Sarıyerliler devamlı getirilen yabancı filmleri izlemek zevkine vardılar.
Bingöl Park Sinemasına girişte sağ tarafta manav, kasap ve market; sol tarafta ise bilardo salonu bulunuyordu. O dönemlerde hayli hareketli bir yerdi buralar. Zamanla hareketliliğini yitirdi. Sinema seyircisi azaldı ve Bingöl Park Sineması da kapılarını seyircilerine kapattı. Sinema halen depo olarak kullanılıyor. Sinemaya girişte sağda yine aynı dükkanlar var, sol taraf pek çok değişikliğe uğradı şimdilerde Likapa Kebapçısı müşterilerinin hizmetinde. Bingöl Park Sinemasının mülkiyeti Erol-Erdal Aksoy kardeşlerdedir.
BÜYÜKDERE GÜLBAHÇE SİNEMASI
Piyasa caddesi üzerinde bulunan Rus Sefareti yazlık binasının hemen bitişiğinde bulunuyordu Gülbahçe Sineması. Piyasa caddesi üzerindeki Çıkmaz sokağa girildiğinde sağdaki ilk kapı Gülbahçe Sinemasıydı. Sinema binası Rus Sefareti yazlık binasının bahçesi ile yan yana bulunuyordu. O yıllarda sefaretin duvarı olmadığı için, sinema ile sefaret bahçesi iç içe gibiydi. 1935 yılında faaliyete başlayan sinemada sahnede vardı. Zaman zaman tiyatro yapılıyor, Naşit, İsmail Dümbüllü gibi zamanın şöhretli sanatçıları gelip sahne alıyorlardı. Gülbahçe Sinemasının da ömrü uzun olmadı ve 1940 yılında kapandı. Bu sinemanın işletmecisi Beyaz Park Gazinosunun işletmecisi Rasim Bey (Kayra) di.
MADEN SİNEMASI
Maden mahallesi Tepeüstü mavkiinde idi. Kilyos yolu üzerinde sol taraftaki büyük bir arsa üzerinde faaliyet gösteren Maden sineması 1968 yılında işletmeye açılmıştı. Üç yıl süre ile faaliyet gösteren sinemanın işletmecisi Sami Hasbek’ti. Sinemanın bulunduğu arsa bir ara otopark olarak kullanıldı. Sinemanın bulunduğu alan halen boş bulunmaktadır.
BÜYÜKDERE SİNEMASI
Eski Kaymakamlık binasının bulunduğu ve halen Çelik Gülersoy Parkı olarak yararlanılan alanda bulunuyordu. Kaymakamlık binasının yanındaki çay bahçesi kapatılarak yazlık sinema yapılmıştı. İşletmecisi Büyükdereli Sinemacı Osman Bey’di. 1958 de açılan Büyükdere Sineması 1966 yılına kadar faaliyet gösterdikten sonra kapandı. Yerinde Çelik Gülersoy ismini taşıyan bir park var. Parkın içinde Büyükdere Muhtarlık binası, Büyükdere Güzelleştirme Derneği Binası, Büyükdere Spor Kulübü kafeteryası bulunmaktadır.
RUMELİKAVAK SİNEMALARI
Rumelikavak Sarıyer’in turizme hizmet veren balık restaurantları ve midyecileri ile tanınmış sahil şeridi mahallelerinden biridir. Rumelikavak’ta dünden günümüze iki sinema faaliyet gösterdi. Birisi 1950’li yıllardan 1970’li yıllara kadar faaliyet gösteren askeri sinema idi. Bu sinema Rumelikavak köy içindeki kalenin arenasında bulunuyor ve kalede konuşlanan askeri birlik tarafından işletiliyordu. Kale içindeki bu sinema, askeri birlik tarafından işletilmesine karşın, köy halkına hizmet veriyordu. Sinemanın bulunduğu alan halen askeri bölge içindedir.
Rumelikavak’taki ikinci sinema köy içinde girişte sağda bulunan İskele Gazinosunun bahçesindeydi. Bu yazlık sinemanın sahibi Yakup Bayraktar’dı. İşletmeciliğini ise Dadaş Yusuf (Kocabal) yapıyordu. Sünnet ve nişan düğünlerinin de yapıldığı bu alan halen İskele Restaurant’ın oto parkı olarak kullanılmaktadır.
YENİKÖY SİNEMALARI
Yeniköy Sineması, çarşı içinde ve vapur iskelesine giden sokağın karşısındaki Kilisenin arkasında bulunuyordu. Yazlık ve kışlık olarak faaliyet gösteren bu sinemanın işletmecisi, Yeniköy Muhtarı Faris Varmışer’di. Mekan ve bulunduğu alan Rum Kilisesi vakfınındı. Bu sinema 1960’lı yıllarda açılmış ve 1970’li yıllarda kapanmıştır.
Yeniköy’deki ikinci sinema Güzelce Köşkler Sokaktaki yazlık sinema idi. Bu sinema faaliyetine sekiz on yıl kadar devam etti ve 1976 da kapandı. Rum Kilisesi Vakfına ait bu sinemanın yerinde halen Yeniköy Çamaşırhanesi faaliyet göstermektedir.
İSTİNYE GÜLEÇ SİNEMASI
İstinye Boğaziçi’nin en önemli koylarından biridir. Değişik yönlerden esen rüzgârlara kapalı Olduğu için huzur veren bir havaya sahiptir. İstinye sahil boyu, İstinye burnundan Tokmak burnuna kadar tüm sahil boyu ılıman havası ile iç deniz özelliğindedir. Burası; sakin, sessiz, dinlenmek için hemen her şeyin hazır olduğu bir kıyı şerididir. İstinye burnu’nda ama yolun üst kısmından başlayan yalılar, köşkler ve sahilde kayıkhaneler peşi sıra dizilerek İstinye deresine kadar devam eder. Burada biraz soluklandıktan sonra, yeşilliklere yerini bırakırlar. Yeşillikler içinde, sahil yolu takip edilerek Tokmak burnu geçilerek Emirgan’ da durak yapılır. Efsanelere konu olan İstinye’nin unutulmazı tersanesidir. Çok uzun yıllar Türk denizciliğine hizmet verdikten sonra kaldırılarak bu geniş alan park yapıldı. Park’ın büyük kısmı değişik sosyal amaçlar için kullanılmaya devam etmektedir. İstinye kıyı şeridi uzun bir zamandan beri marina olarak kullanılmaktadır.
İstinye’de sosyal yaşam, diğer sahil şeridi semtler gibidir. Aralarında fark yoktur, varsa da bu zengin ve ekabir zümrenin deniz sahil boyuna yerleşmiş olmasıdır. İstinye’de Çiftçi-işçi, esnaf ve emekliler çoğunluğu oluşturur. Zenginler sosyal yaşama katılmazlar. Onların yaşamları İstinye dışında, yani İstinye’de bulunmayan sosyal aktivitelerin bulunduğu yerlerdedir. Eski yıllarda İstinye’de sosyal yaşamın bir parçası sinema idi. Güleç Sineması İstinye’de açılan yegâne sinemadır ve on yılı aşkın bir süre faaliyetini devam ettirmiştir. Güleç sinemasında zaman zaman tiyatro oynandı, sünnet düğünleri tertip edildi. Güleç Sinemasını Kumaşçı kardeşler İbrahim Bey ile Muammer Bey 1951 de açtılar. Güleç sineması; Tersaneye giriş kapısının karşısında, İstinye deresine yakın ve İbrahim Efendi Köşkünün yanındaki arsa içinde yer alan büyük bir sinemaydı. Etrafı çitle çevrilmiş, içeri giriş köşkün arkasından olan sinema diğer sinemalar gibi tahta sandalye, tahta sıra, tabure ve okul sıraları gibi gayri muntazam bir şekilde birbirine çakılmış tahtalardan oluşturulmuş sıralardan oluşuyordu. Güleç sineması on yılı aşkın faaliyet gösterdikten sonra sahipleri tarafından kapatıldı. Sinemanın bulunduğu alanda şimdi Kalyon Çiçekçilik, büfe, oto yıkama gibi iş yerleri bulunmaktadır.
İstinye’deki ikinci sinema Karakol sokağında bulunuyordu. Yazlık olan bu sinema ile ilgili fazla bilgi edinilemedi. 1970 li yıllarda kapandığı bilinmektedir.
EMİRGAN SİNEMALARI
İlçenin sayfiye yeri Emirgan’da yazlık ve kışlık (açık ve kapalı) olmak üzere iki sinema bulunuyordu. Yıldız Sineması Emirgan’ın üst kısımlarındaki Ermeni Kilisesi karşısındaki binada faaliyet gösteriyordu. Buraya Boyacıköy’de deniliyordu. Yıldız Sineması 1930’lu yıllardan 1940 lı yıllara kadar hem tiyatro hem de sinema olarak kullanıldı. 1940 dan sonra sadece sinema olarak hizmet vermeye başladı. Yıldız Sineması önceleri Cemil Bey daha sonra Sezai Bey tarafından işletildi. 1974 yılında ise kapatıldı. Sinemanın bulunduğu bina önceleri Kanal 7 Televizyonunun merkez binası olarak hizmet gördü. Halen işyeri olarak kullanılmaktadır.
Emirgân’daki ikinci sinema yazlık sinemaydı ve Ay Sineması ismini taşıyordu. Hayat Bahçesi olarak bilinen yerde bulunan bu sinema 1975 lı yıllara kadar faaliyetine devam etti ve bu yıldan sonra kapandı. İşletmecisi Ekrem Bey’di. Bulunduğu alan halen arsadır.
RUMELİHİSARI SİNEMALARI
Rumelihisarı’nda iki sinema bulunuyordu. Biri Cennet diğeri Etüz ismini taşıyordu.. Cennet Sineması, Rumelihisar kalesine giderken sağ tarafta ve set üzerinde bulunuyordu. Açık sinema olarak 1950’ li yıllarda faaliyete geçmiş ve 1973 yılında faaliyetini sonlandırmıştır. Halil Bey’in işletmeciliğini yaptığı bu sinemanın yerinde halen çay bahçeleri bulunmaktadır.
Rumelihisarı’ndaki ikinci sinema Karakol binasının karşısındaki arsada faaliyete bulunan Etüz sinemasıydı. Nedim Etüz Bey’in işletmeciliğini yaptığı bu sinema sadece üç yıl kadar faaliyet gösterdi ve 1973 yılında kapandı.
RUMELİFENER SİNEMASI
Sarıyer ilçesinin en eski köylerinden biri olan Rumelifeneri uzun yıllar nahiye olarak kaldı. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra köy statüsüne alındı.
Rumelifener Türkiye’nin en büyük ve balıkçı köylerinden biri hatta birincisidir,
Sarıyer ilçesinin en uç noktasında yer alan ve Karadeniz’e bakan köyün antik çağdaki adı Panium ya da Panyum Burnu; Bizans döneminde ise Fanaraki ya da Fanariyan Burnu idi. Köy kayalıklar üzerinde kurulmuş, Rumeli yakasında olduğu için Rumelifener ismini almıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar köy halkının büyük çoğunluğu Rumlardan oluşuyordu. Zamanla alınan göç ve 1923 Lozan Antlaşması gereği yapılan mübadele sonucu Rum nüfus tamamen kayboldu.
Köyün ismi bir süre “Türkeli” olarak kullanılmışsa da bu isim tutmadığı için Rumelifener olarak kalması uygun görüldü.
Rumelifeneri’nde normal yaşam da sosyal yaşam da denize açılmak, balık avlamaktır. Uçsuz bucaksız Karadeniz’in azgın dalgaları ile boğuşmak, fırtına ile arkadaş olarak ölüm kalım mücadelesi vererek avlanmak, geçimlik para kazanmak! Avlanabilmek için takım yapmak, ağ ve diğer alet edevatı hazırlamak, günlük yaşamın vazgeçilmek parçasıdır. Yaşam budur bu balıkçı köyünde!
Köyde Sosyal yaşam sünnet ve evliliklerde yapılan düğün ve sair eğlencelerden ibarettir. Bir de Denizcilik ve Kabotaj Bayramı nedeniyle yapılan eğlencelere katılmak; yarışlara iştirak etmekti (ki bu bayramın ismi varsa da Moda da yapılan kutlamalar, yarışmalar çoktan terk edildi). Bu balıkçı köyünde kahvehane hayatı alabildiğine zengindir. Erkeklerin kahvehanelerdeki sohbeti, çok yaşlıların bir köşede ağ dokuması ya da onarması günlük yaşamın parçasıdır. Yaşlıların kahvehanesine gençler girmez, giremez; yaşlılar da gençlerin oturduğu kahvehanenin değil içine girmek önünden bile geçmezdi.
Sosyal yaşam hanımlarında özlediği bir yaşamdır ama nerde? Onların sosyal yaşamı da düğünler, gece ya da gündüz yapılan misafirliklerdir. Evlerde saatlerce devam eden ağ dokumalar, onarmalar ve güncel dedikodular!
Rumelifenerli erkekler meslekleri icabı çoğu kez köy dışında oldukları için sinema, tiyatro, gazino hayatı yaşama fırsatı buldular. Fakat hanımlar için aynı şey olmadı!
Rumelifenerli hanımlar köy dışına çıktıklarında sinemaya gidebiliyor ve film seyretme zevkine varıyorlardı. Her ne kadar 1950 den sonra yaşamda kısmen değişiklik oldu ise de askeri bölge içinde bulunan köye yabancının hatta yerli halkın izinsiz girmesi imkânsız olduğu için sosyal yaşam köy dışına taşmıyordu. Ama her dönemde yenilikleri getirenler, kırılması çok güç görülen kabukları kıranlar da oluyordu. Bunlardan biri de Kolcu’nun Fevzi idi. Yıl 1970/1971 ‘i gösterirken Rumelifenerliler sinema ile tanıştılar. Kolcu’nun Fevzi Rumelifener yazlık sinemasını açarken tabuları da yıkıyordu. Bu olay tutucu olarak kabul edilen köyde bir devrimdi.
Rumelifener köyü içinden Atatürk caddesini takiben limana doğru giderken, sağ köşe başında ve soldaki tarihi Rumelifener’in tam karşısındaki Basri’nin kahvehanesini alan Kolcu’nun Fevzi yazlık sinemasını burada işletmeye açtı. Bu kahvenin yazlık kısmı bahçesiydi. Denize bakan nefis manzaralı kahvehane/çay bahçesi. Bahçe’nin fener tarafına kurulan perde, sıra sıra tahta iskemleler, yanlarda tahta kerevetler film oynatılacak mekânı tamamlıyor, parayı bastıran içeri giriyor, yer bulamayanlar, futbol maçı izler gibi ayakta filmi izliyorlardı.
Çok rüzgârlı ve yağışlı havalarda ya da kış aylarında kahvehanenin içinde, badanalı duvar perde olarak kullanılarak film oynatılıyordu. Ne var ki hanımlar sinemaya gelemiyorlardı. Erkeklerle bir arada film seyretmek ayıptı! Ama işletmeci Kolcu’nun Fevzi hanımların adına işin kolayını bulmakta gecikmiyor; Tekne sokağa girişte tam cepheden görünen kendi evinin alt katındaki salonu sırf hanımların film seyretmesi için sinemaya dönüştürüyordu. Bu müthiş bir şeydi köyde ve çok ilgi görüyordu.
Rumelifeneri’nde sinema keyfi çok uzun sürmedi, süreklilik göstermedi. Zira televizyon denen sihirli ekranın yaygınlaşması, halkın bu sihirli ekranla dünyayı evinin içinde bulması Rumelifener Sineması’nın da sonu oldu. 1970 de başlayıp 1978 de sona eren Rumelifener Sineması artık yok! Aynı yer de Mendirek Balık Lokantası ve çay bahçesi faaliyet göstermektedir.
BAHÇEKÖY SİNEMASI
Bahçeköy sadece Sarıyer ilçesinin değil tüm İstanbul’un akciğeri olan Belgrad ormanı ile çevrili, mesiresi en bol olan bir yerleşim bölgesidir. Kanuni Sultan Süleyman Belgrad seferi dönüşü (1521) sırasında beraberinde getirdiği Sırp esirleri Bizans döneminde ismi Petra olan orman içindeki köye iskan etmiş ve köyün adı bu nedenle Belgrad köyü konmuştur. Aynı şekilde bölgedeki büyük ormanlık alana da Belgrad ormanı denilmiştir. İstanbul’un su ihtiyacının karşılanmasını temin maksadıyla Belgrad ormanı içerisinde bentler yapılmaya başlanmış, Belgrad köylülerine de bentlerin pislikten korunmaları, temiz tutulması görevi verildi. Uzun yıllar sonra İstanbul’da kolera salgını görüldü. Köylülerin bentlerin temizliğine dikkat etmedikleri anlaşıldığından l894 de Sultan II. Abdülhamid’in iradesiyle Belgrad köyü orman içerisinden kaldırılmış ve bugün ismi Bahçeköy olan köye taşınmıştır. 1923 Lozan antlaşması ile Bahçeköy’ün Rumlardan oluşan halkı Yunanistan’a gönderilmiş, Selanik’ten gelen Türk mübadil göçmenler Bahçeköy’e iskan edilmişlerdir.
İ.Ü. Orman Fakültesi, Bahçeköy’de eğitim ve öğretime başladıktan sonra Bahçeköy halkı da dışa açıldı. Kendi kabuklarından adeta dışarı fırladılar. Bahçeköylülerin eğlenceleri düğünlerdi. Günlerce devam eden köy düğünü, sünnet düğünleri halkın tek eğlencesi oluyordu 1960 lı yıllara kadar. Bu arada öteden beri avcılık ise bütün kış boyunca devam ettirilen bir başka meraktı. Bahçeköy’e Belediye otobüsü tahsis edildikten sonra köy her bakımdan büyük gelişme gösterdi. Bu arada sinema ile de tanıştı. İlk sinema “Bahçeköy Sineması” adıyla 1965 yılında açıldı. İşletmecisi Hüseyin Güner ile kardeşi Zelkif Günerdi. Bu sinema için mekan ise terk edilmiş olan Bahçeköy Rum Kilisesi idi. Kilise yıllarca kaderine terk edilmiş olarak kaldı., 1933 yılında ise içinde değişiklikler yapılarak İlk okul olarak kullanıldı. Bilahare yeni ilk okul yapılması üzerine kilise tekrar boşaltıldı ve hızarhane (Ağaç kesme yeri) olarak Güner kardeşler tarafından kullanıldı. Kilisenin boş bulunan ibadethane kısmı Güner kardeşler tarafından 1965 yılında sinemaya dönüştürüldü. Kırık dökük sandalye, tabura ve tahta sıralarla sinemaseverlere hizmet vermeye başladı. Bahçeköy Sineması 1975 yılında işletmecileri Hüseyin ve Zelkif Güner kardeşler tarafından kapatıldı. Köylüler tarafından 1977 yılında camiye dönüştürülen kilise o yıldan bu yana cami olarak ibadete açıktır. Hüseyin ve Zelkif Güner kardeşler bir yıl sonra Adnan Menderes caddesi üzerinde sol tarafta, İ.Ü. Orman Fakültesinin yan kapısının tam karşısında ve İnönü caddesinin girişinin sol köşe başındaki arsada Bahçeköy Sinemasını tekrar faaliyete geçirdiler. 1978 de açılan bu sinemada 1981 de kapatıldı. Bu sinemanın bulunduğu yerde şimdi altı katlı bir apartman bulunmakta, alt katları işyeri, üst katlar konut olarak kullanılmaktadır.
KİLYOS SİNEMALARI
Sarıyer ilçesinin deniz sahili köylerinden biri olan Kilyos aynı zamanda ilçenin en önemli turizm merkezidir. Deniz, denize nazır gazinoları, yeşillikler içindeki lokantalar, çay bahçeleri ve sahil boyu uzanan otelleri ile önemli bir turizm merkezidir. Kilyos’ta iki sinema denemesi oldu. İlk sinema tarihi Kilyos kalesi yolu ile ve Tahlisiyeye giderken, eski camiin alt kısmında, Muhtar Ali Biçer tarafından 1975 de açıldı. Sadece yaz aylarında film oynatıldı. Çitle çevrilmiş bahçe içinde sandalye ve tabureler konularak seyirciler içeri alındı. Sinema çok ilgi görmesine rağmen ancak üç yıl faaliyet gösterilebildi ve 1978 de bu sinema kapatıldı. Sinemanın yerinde konut yapıldı. Kilyos’ta ikinci sinema köy içinde dört yoldaki bir arsada açıldı. Ford Mustafa (Lâkaplı) İlhan Bey tarafından 1978 yılında işletmeye açılan bu sinema sadece iki yıl hizmet verebildi. 1980 yılına gelindiğinde bu sinema da kapatıldı. Sinemanın bulunduğu alan halen arsadır.
19.10.2010
KAYNAK:
Sözlü Tarih Çalışması:
Cemil AKÇİVİ
Naif AKSAY
Sami CANEL
Ali SANDIKÇI
Mehmet ADAY
Kilyos Muhtarı ALİ
Engin CEVAHİR
Mecit DEMİR
Emirganlı Erhun
Dursun HUT
Sinan HANCI
İrfan TERZİ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)