30 Ağustos 2011 Salı

İLKER HOCANIN YANLIŞI

Sarıyer kendi saha ve seyircisi önünde Yeni Malatyaspor’a 2-1 yenildi ve YZÖ de ilk yenilgisini de almış oldu.

Aslında maçı kaybeden Sarıyer takımı değil teknik direktör İlker Yağcıoğlu’dur. Sarıyer için bu maç kolay maçtı ama İlker hoca maçı zora soktu. Zira, İlker Hoca beklenmedik şekilde değişik bir tertip sahaya sürdü. Oturmuş takımı neden bozdu anlamak mümkün değil. Sarıyer takımında orta sahanın beyni Tolga’dır. Takımda Tolga yok. Sarıyer defansının en deneyimli ve topu yere indirerek oynayan adamı Mahmut’tur, o da takımda yok! Anlamak mümkün değil. Böyle olunca Sarıyer oyuna ağırlık koyamadı. Bilhassa orta sahada tutunamadı bile! Hasan’ın çok kötü bir gününde olması, Emrah’ın hala daha kendisini oyuna beklenen şekilde adapte edememesi, Göksel’in defansif oyunda ağır kalışı takımı oyundan düşürdü. Her ne kadar Sercan, Hasan’ın yerine alınarak çift sanrafora dönülmüşse de Mert’in tanınamayacak kadar kötü oynaması, forvetin etkin olmasını önledi. Tolga’nın girişi ile orta alanda tutunmaya başlayan Sarıyer, Ethem’in hatası sonucu ilk golü yedi. Maçın son altı dakikası oynanırken Mahmut oyuna alındı. Mahmut topla ilk buluştuğunda, rakip sahaya indi ve aut çizgisine yakın yerden topu geri çıkardı, Sercan topun üzerinden atladı ve pozisyonu iyi takip eden Tolga takımının beraberliğini temin etti. Sonrası malum hiç beklenmedik ikinci rakip golü! Sağdan gelişen cılız bir akın, ayakta duramayan Sarıyer defansı, rakip futbolcuda kalan bir top ve isabetli bir şut. Bu rakibin ikinci golü, Sarıyer defansının pür telaşıhdandır!!! Bu akında topun iki Sarıyerli futbolcu arasında rakip oyuncuda kalması akıl alacak şey değildi. Ama olan oluyor ve karambolde Ethem ikinci kez avlanıyordu.

Futbolda kural şudur: Atamazsan yemeyeceksin! İlker hoca bunu bilmez değil, bilir. Yahu, ağır sahada topa basabilen, topu sürebilen, çalım atabilen ve rakip kaleye gidebilen iki adamın var. Biri Göksel., diğeri Dündar. Yahu ne akıldır sen Dündar’ı çıkarıyorsun. Dündar’ı çıkarırsın rakip sahaya nasıl gideceksin. Çıkardın da ne oldu? Mert’i ve Göksel’i kaçırdıkları gollerden sonra çıkarsaydın daha iyi olmaz mıydı? Şevket’in sürekli aksadığını göremedin mi? Emrah, Serhat hatta Sabri’nin rakip ataklarında devamlı aksadıklarını, takımın maç boyu doğru dürüst bir şut atamadığını göremedin mi?

Her neyse olan oldu. Teknik adamlar futbolcularla yatar kalkarlar; onların her şeyini herkesten iyi bilirler ve ona göre takımı sahaya sürerler. Demek ki bu defa öyle gördüler, öyle yaptılar ve yanıldılar!

Sarıyer bu yenilgiyi hak etti mi? Aslında hak etmedi ama Mert ve Göksel’in kaçırdıkları o iki gol pozisyonu var ki bunlardan yararlanamayan bir takım yenilgiyi de hak etmiş olur! Öyle de oldu!

Sadece teknik elemanlar değil, yönetici, futbolcu seyircisi herkes bilir ki, bir takımın futbolcuları şut atamıyorsa gol de atamaz. Sormak lazım Sarıyerli futbolcular neden şut atmıyorlar ya da atamıyorlar? Kimden korkuyorlar? Topa çok iyi basan Emrah Şahin neden şut atmaz, yan pas yapar durur? Çok büyük yetenek olan Dündar neden rakip kaleyi sık sık yoklamaz? Topun kırılacağından mı çekinir yoksa? Mert topla buluşur sık sık ama devamlı duvar pası yapacak adam arar durur. Böyle adam yok takımda bilmiyor mu? O zaman yapacağı fırsat buldukça şut atmak değil midir? Neden denemiyor? Tolga bileklerini iyi kullanır, duran toplara çok iyi vurur. Pozisyon bulduğunda neden şut atmaktan çekinir?

Durum böyle; orta saha adamları şut atmasın, forvet adamları şut atmasın olacak olan budur? Takımın en kısa zamanda toparlanması ve hiç olmazsa iki-üç maç daha kazanması gerekir ki, puan cetvelinde orta sıralarda yer bulsun. Takım bu günkü haliyle de bunu başaracak güçtedir.

Sarıyer seyircisi maç boyu çok iyi idi. Ama maç sonrası asla! Rakip seyirci sayısı 20-25 kişi var yok. Üzerlerine gitmenin ne anlamı var. Yenmişler ve iki slogan atmışlarsa ne olmuş ki? Sarıyerli seyircilerin bu hareketi Sarıyer kulübüne pahalıya patlayabilir, birkaç maç dış sahalarda oynatabilirler. O zaman çok kötü olabilir. Sarıyerli taraftarların çok daha dikkatli olması gerekir.



Yazan: İbrahim BALCI

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

“ Mart dünya kadınlar günü”dür.

Haklarıdır kadınların.

Hele Türk kadınlarının her ülkenin kadınından daha çok hakkıdır.

Türk kadının çektiği çile kadar hiçbir ülke kadını çile çekmemiştir.

Türk kadını kadar hiçbir ülkenin kadını eziyet çekmemiştir.

Türk kadını kadar kahır çeken başka ülke kadını da yoktur.

Eri için kendini mermilere siper eden başka millet kadını yoktur.

Dünyanın hiçbir ülkesinde topluca tüm erkeklerini yitiren bir köy yoktur.

Kocası ile yan yana, ulusal mücadelede silah kullanan kadın yoktur baş

ülkelerde.

Oğlu siperde iken ona mermi taşıyan bir ana başka hiçbir ülkede yoktur.

Ulusal mücadelede, cephedeki erkeğine mermi taşıyan kadın başka ülkede

yoktur.

Erine taşıdığı mermi ıslanmasın diye, bir yaşındaki çocuğunun sırtındaki

battaniyeyi merminin üzerine seren bir kadın başka ülkede bulunmaz.

Hiçbir ülkede erkeksiz bir köy bulunmaz ama ülkemizde vardır.

ERSİZKÖY isminin unutulmaması gerekir.

ERSİZKÖY Kastamonu’nun köylerinden biridir.

ERSİZKÖY’ün bütün erkekleri; yaşlı genç ulusal kurtuluş savaşına katıldı.

Savaş zaferli bitti fakat, köyün erkeklerinden hiç biri geri dönmedi!

Köyün bütün erkekleri ŞEHİT oldu.

İşte bu yüzden bu köye “ERSİZKÖY” adı verildi.,

Var mıdır0 dünyanın her hangi bir ülkesinde böyle bir olay, böyle bir köy?

Yoktur, olamaz, ne kadar aransa bulunamaz. Bu nedenledir ki:

Dünya Kadınlar Günü, herkesten çok Türk kadınlarının hakkıdır.

Ahmet Efe Türk kadını için şöyle der:

“Er olan, valide olmuş bir kadının yüreğinde yerleşen evlat sevgisinin

yüceliği karşısında secdeye düşer”.

Mustafa Kemal Atatürk der ki:

“Ey kahraman Türk kadını; sen yerde sürünmeye değil, eller üzerinde

göklere yükselmeye lâyıksın.”

ELİ ÖPÜLESİ TÜRK KADINI; 8 MART DÜNYA KADINLAR

GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN!



B ÜYÜK VURGUN!

Sarıyer, kendi saha ve seyircisi önünde, şampiyonluk mücadelesi yapan, lig dördüncüsü B. Şeker’i 2-1 mağlup ederek büyük vurgun yaptı ve ilk maçın revanjını

da aldı..

Hava zehir gibi soğuk, saha çok ağırdı. Zaman zaman ayakta durmakta zorlandı futbolcular. Ama yine de zemin üzerine sağlam basan taraf maçı alıp götürdü. Bu da

Sarıyer oldu. Bu maçtan anlaşıldı ki Sarıyer kendi sahasında hiçbir rakibine kolay teslim olmaz. Aksine kendi sahasında alacağı puanlarla daha üst sıralara çıkar, hatta ilk beş sıra

için rakiplerini zorlar.

Sarıyer maça çok iyi başladı ama sadece üç-beş dakikada devam eden bu baskı

sonuç vermedi. Sonra oyun durağanlaştı. Orta alanda fazla adam bulunduran rakip topla

daha çok oynamaya başlayınca golü bulmakta gecikmedi. 19. dakikada Emrah’ın isabetsiz pası rakip akınının gelişmesine neden oldu ve bu akın sonunda, yapılan ortaya rakip soliç mükemmel bir kafa vuruşu yaptı ve takımın öne geçirdi. Sarıyer gol yemeyi bekliyordu sanki. Oyuna ağırlığını koydu ve 33. dakikada Serkan, Dündar paslaşması sonunda topla buluşan Mert, isabetli bir vuruşla takımının beraberliğini temin etti.

İkinci yarı Sarıyer baskısı ile başladı ama 52. dakikada ikinci sarı kartla H. Aytürk oyundan ihraç edilince Sarıyer için korkulu anlar başlayacak ve yenilgi gelecek havası tribünlere hakim oldu.

Ama tamamen aksi oldu ve amalar yerini Sarıyer’in kahredici baskısına terk etti.

On kişi kalan Sarıyer, o kadar güçlü, o kadar bilinçli, o kadar arzu dolu mücadele etti ki

Seyredenler,i aşk olsun demekten kendilerini alamadılar. Aslında hatalı olan H. Aytürk’tü.

Bir dakikada iki sarı kart görmek demek teslim olmak demekti. H. Aytürk’un bunu bilmesi gerekirdi. Ama, inanmış ordusu havasını veren lacivert-beyazlılar, kaybettikleri arkadaşları

H. Aytürk’ün yerine bir de kendilerini koydular ve sahada kalan on Sarıyerli futbolcu on H. Aytürk olup yüklendi rakip kaleye! Üst üste pozisyonlar buldular. Herkes Sarıyer skoru korumak için oynayacak düşüncesinde iken sahada savaşan Sarıyerli futbolcular, defanstan ziyade hücumu düşünerek galibiyet için oynadıklarını gösterdiler ve 85. dakikada Göksel vasıtasıyla galibiyet golünü buldular. Maç bu skorla sona erdi.

Maçın kontrolünü kaçırmayan bir orta hakem ve fazla hata yapmayan iki yan hakem seyircilere iyi bir müsabaka izlettiler. Sarıyer’in bu maçtaki performansı her türlü övgüye değer. Muhteşemdiler. On kişi kalmalarına rağmen mükemmel mücadele ettiler. Rakip

defans üzerine koydukları pres ve orta sahada rakip futbolcuları hapsetme gibi zor görevleri fevkalade yaptılar ve haklı bir galibiyet aldılar.

Burada üzerinde durmak istediğim konu golden sonraki pozisyondu. Golün atılışı ile birlikte tüm futbolcuların, yedekler dahil sevinçten bir yumak olması; futbolcusu, teknik elemanı, seyircisi ile bütünleşmesi Sarıyer’in çok şeyler yapabileceğini gösteren harika bir tablo idi. Umarım bu tabloyu lig sonuna kadar gösterirler.

Sarıyerli futbolcular bu maçta iyi bir takım olduklarını gösterdiler. Yöneticileri,

teknik elemanları ve futbolcuları tebrik etmeyi görev bilirim. Takımda elbetteki bazı

eksikler vardı. Elbetteki her futbolcu fevkalade iyi değildi. Ama hiç birisi de çok kötü

değildi. Değiştirilen futbolcular kötü olduklarından değil, yorulduklarından ya da taktiksel görüşlerle değiştirildiler. Oyuna girenler de arkadaşları gibi mücadele etmekten geri kalmadılar.

Takımda üzerine durulacak futbolcuların hakkını vermek gerekir. Kaptan Serkan

bu maçta ikinci baharını yaşadı. Hatasız bir oyun oynadı, takımı sırtlayıp taşıdı. Keza

Göksel büyük deneyimi ile maçı rakip kaleye taşıyan isim oldu. Sol çizgi adamı

Dündar, Serkan’ın önünde oynadı. Çok top aldı ve rakibin sağ tarafına adeta felç etti.

Bir de elde ettiği iki önemli pozisyonu değerlendirebilseydi muhteşem olurdu! Diğer futbolcular, elbetteki onlarda görevlerini en iyi şekilde yaptılar ve aslan gibi mücadele

ederek bu önemli galibiyetin mimarları oldular.

Maç boyu susmayan taraftarlara da alkış tutmak gerekir. Zira, takımın on ikinci

adamı olarak galibiyette pay sahibi olmayı bildiler. Bir de şu “Gençliğimin ….. koydun” teranesini terk etseler ve “Gençliğimin sevdası oldun” diyebilseler, çok daha iyi olur ve alkışların tükenmezini hak ederler. İnşallah düzeltirler.


İLKLER'İMİZ

Ucuz şeylerin peşinden gitmeyi marifet sayarız. Bir işi başarmak için kendimizi zorlamaz, başkaları tarafından yapılanları da sahiplenmeye çalışırız. Yani iyi şeyleri sahiplenmeyi marifet sayarız, hakkımız olmadan. Yakın samana kadar Kaptan Custo’nun Müslüman olduğu, büyük mucit Edison’un ölmeden Müslümanlığı seçtiği söyleniyordu!

Bizden olmayanları sahiplenecek yerde, bizden olanlardan bahsetmek onları sahiplenmek daha iyi olmaz mı? Kanımca daha iyidir! Bu iyi taraftan hareket ederek bizim ilklerimizi yazacağım.

Bakalım neler olmuş:

Ülkemizde ilk uçuş denemesi İstanbul’da değil Trabzon/Of’ta olmuş ve Molla Uzun Hasan, martı kanatlarından esinlenerek yaptığı kanatlarla Of çayının bir yamacından diğer yamacına uçmayı başarmıştır. Ancak “Bu adam şeytandır” diyen medrese öğrencileri tarafından taşlanarak öldürülmüştür (V. Hürkuş).

İlk Türk havacı Berlin’de balonla 600 metre yükselen Topcu Subayı Mehmet Rüştü Bey’dir.

Osmanlı Padişahlarından saltanatı için ilk kan akıtan I. Osman olmuş ve saltanatına ortak gördüğü amcası Dündar Beyi öldürtmüştür.

Osmanlı Padişahlarından ilk yabancı kadınla evlenen Osman Gazi’dir (Tekfur Beyi’nin kızı (Horofura/Nilufer Sultan) ile evlenmiştir.

Saltanatının devamı ve güvenliği için kardeşlerinin öldürülmesini ilk kez Fatih Sultan Mehmet “Fatih Kanunnamesi” ile yasalaştırdı ve iki yaşındaki kardeşini boğdurttu.

Dünya gemicilik tarihinde başına viski yerine gülsuyu patlatılan ilk gemi, Osmanlı İmparatorluğunun Sultan Osman dretnotudur.

İstanbul futbol liginin ilk şampiyon takımı İmogene’dir (1904/05).

Türk futbol takımları arasında ilk şampiyon Kadıköy’dür (1905/06).

İlk Türk futbolcusu Selim Sırrı Tarcan ile Fuat Hüsnü Karacan,

İlk Türk FİFA hakemimiz Sulhi Garan,

İlk kadın futbol hakemimiz Lale Orta,

İlk Türk Baro Başkanı (1886) Sarıyerli olan Mehmet Reşit Efendi,

İlk Türk kadın Orman Mühendisi Binnaz Zehra Sert,.

Telsizi olan ilk Türk savaş gemisi Hamidiye,

TBMM’nin ilk Başkanı Mustafa Kemal,

İlk Kadın pilotumuz Sabiha Gökçen,

İlk Türk kadın Bakanımız Prof. Dr. Türkan Akyol,

İlk Dünya güzelimiz Keriman Halis,

İlk kadın opera sanatçımız Semiha Berksoy,

İlk kadın profesörümüz Fazıla Şevket Giz,

İlk kadın radyo spikerimiz Emel Gazimihal,

İlk kadın sendika başkanımız Dervişe Koç

Korgeneral rütbesi ile ilk Hava Kuvvetleri komutanı olan Korg. Cemal Ergin

İlk kadın subayımız Ülkü Sema Toksöz,

İlk kadın valimiz Leyla Ataman,

Atletizm dalında olimpiyatlarda madalya kazanan ilk atletimiz Üç adımcı Ruhi Sarıalp,

İlk Olimpiyat şampiyonumuz Greko Romen güreşçimiz Yaşar Erkan,

İlk kadın Avrupa Şampiyonu ve Dünya İkincisi Atletimiz Süreyya Ayhan,

İlk kadın polis memurumuz Betül Diker,

İlk kadın Hazine Genel Müdürümüz Aysel Gönül Öymen,

İlk kadın Emniyet Müdürümüz Feriha Sanerk,

İlk kadın Petrol Mühendisimiz Halide Ural Türktan

İlk kadın Başbakanımız Tansu Çiller,

İlk kadın Büyükelçimiz Filiz Dinçmen,

İlk kadın avukatımız Süreyya Ağaoğlu,

İlk kadın doktorumuz Safiye Ali,

İlk kadın diş hekimimiz Ferdane Bozdoğan Erberk’tir.

İlk kadın kaymakamımız Özlem Bozkurt Gevrek,

İlk Kadın TBMM Başkanvekili Nermin Neftçi’ dir.

İLGİLİLERE: İlklerimizi tespit etmeye ve internet ortamında ilgilileri bilgilendirmeye özen gösterelim.

YEMEZLER!

Bazı şeyleri yazmaya, anlatmaya kelimelerin gücü yetmez!

Bazı şeyleri anlamaya da akıl ermez!

Bazı izleri silmeye vakit yetmez!

Bazı şeyleri unutmaya da vicdan elvermez!



Son sekiz yılı gözler önüne getirdiğimizde bütün MEZ’ler sıraya girer!

Bütün MEZ’ler isyan eder doğruluğuna!

Konuşulanlar ile yapılanlar yan yana getirilirse tek kelime edilir:

YEMEZLER!



Seçim sonrası ilk söyleminde:

“Bize oy verenleri de vermeyenleri de kucaklayacağız” demişti.

Dediği ile kaldı Sayın Başbakan!

İkinci seçimi kazandığında aynı şeyleri söyledi:

“Bize oy verenleri de vermeyenleri de kucaklayacağız”

Yine söylediği ile kaldı Sayın Başbakan.



İktidar yanlıları saygın, iktidar karşıtları tu kaka vatandaş sayıldılar.

Bol keseden kömür dağıtıldı, fakir vatandaşa..

Varoşlara dizi dizi girdi kamyonlar, kamyonetler;

Kömür dağıtıldı, para dağıtıldı; kara kış için, kara gün için,

Aslında bunlar için değil; Seçimde OY almak için!



Elektriksiz köye buzdolabı verildi,

Tuvaleti bahçesinde olan evlere çamaşır makinesi hibe edildi,

Yandaş olmayanlara selam bile veren olmadı!

Onlara göre “Verdik almadı”.



Hak, hukuk, adalet ve dahi inanç dediler,

Ne hakka, ne adalete uydular ve ne de inançları doğrultusunda iş yaptılar!

Düzme ve uyduruk beyanlarla vatandaşlar kodese tıkıldı!

PKK lılardan gizli tanık yapıp, subayları hapse koydular!



Dünyanın en saygın bilim adamları içerde; neden yattığını bilmiyorlar!

Yoktan yere, çok saygın bir üniversite yaratan adam içerde!

Böbrek nakli için sıraya girenler ise iki yıldır biçare!

Orgeneralinden, astsubayına kadar ordu mensupları hapiste!



Suçları; sadece ellerindeki belgeleri yazıya dökmek olan;

Suçları; sadece fikirlerini korkusuzca yazan,

Suçları; yandaş ve yalaka olmayı kendilerine yediremeyen,

Türk basının en güçlü kalemleri içerde,

Suçlarının ne olduklarını bile bilmeden!



Parti lideri ne olursa olsun, düz adam değildir, saygınlığı vardır, ama;

Parti lideri de üzerine atılı pek çok suçla içerde!



Televizyoncular, işadamları, işçiler içerde,

Deveyi hamudu ile götürenler dışarıda!

Kardeşliği, dostluğu getireceğiz söylemleri devam ediyor ama;

Artık YEMEZLER!



Yazan İbrahim BALCI

DEVAMI GELMELİ


Sarıyer, kendi saha ve seyircisi önünde Çorumspor’u 2-0 mağlup ederek altın kadar kıymetli üç puan aldı ve şimdilik puan cetvelinde orta sıralardaki yerini sağlamlaştırdı.
Bu maçla ilgili öncelikle şunu söylemek isterim: Maçın asıl galibi Sarıyer SEYİRCİ’sidir. O ne muhteşem görüntüydü! O ne muhteşem birliktelikti, o ne ahenkti ve o ne kadar büyük destekti. Maçın başından sonuna kadar susmayan ve ÇARŞI Grubuna “Ben de varım” diye haykıran çoşkulu seyircisi vardı. Sarıyer seyircisi bu maçta her türlü tebriği hak ettiler. Onları yürekten kutlarım. Bu desteklerini devam ettirmelerini dilerim.
Sarıyer üç puanı alırken çok zorlandı. Önemli olan kötü oynarken maç kazanabilmektir. Sarıyer bunu başardı ve kötü başladığı maçı kazanmak başarısını gösterdi.
Sarıyer hiç beklenmedik şekilde kendi saha ve seyircisi önünde kötü futbol sergiledi. Öncelikle takım tertibi yanlıştı. Zira İlker hoca’da diğer teknik elemanların hastalığına tutulmuş ve son üç haftadır değişik tertipleri sahaya sürüyor. Böyle olunca da takım futbol oynamakta zorlanıyor. Her hafta değişik tertiple oynamak başka, aynı tertiple oynamak başka. Birbirine alışan futbolcuların daha çok randıman verdiği, daha kombine oynadıkları unutulmamalı.
Sarıyer ne oynadı? Buna yanıt vermek de kolay değil! Ama kim ne derse desin ilk görünüş, 4-2-4 şeklinde sahaya dizildiği ve bu durumu maç sonuna kadar koruduğudur. Her ne kadar Aytürk ile Serkan’a forvete katılacağınız gibi, defans derinliklerine kayacaksınız, orta sahayı da kabalalık tutacaksanız denilmiş olsa da bu istem gereği şekilde yerine getirilemediğinden futbol olarak ortaya bir şey konulamamıştır. Ne zamsan oyuncu değişiklikleri yapılarak eski tertibe dönüldü o zaman futbol oynamaya başlayan Sarıyer maçında mutlak hakimi oldu.
Sarıyer’in en büyük sıkıntısı gol yollarında gereği kadar etkili olamamaktır. Bu handikapı Sercan ile kapatma yolu tercih edildi ise de bu tutmadı. İleri uçta ne olursa olsun bugün için en iyisi Mert’tir. Yanına kim oynar; Yusuf mu? Sercan mı? Bu düşünülmeli. Ama ille de orta sahaya bir çözüm bulunmalı. Sarıyer orta sahada kalabalık olduğu ve topa sahip olduğu zaman çok etkili olabiliyor. Bunu gözden kaçırmamak gerekir. Bir de Göksel’i, Mert’i ve Dündar’ı kullanabilmek çok önemlidir. Mert yanına duvar pası yapacak bir adam bulamıyor, duvar pası yapamıyor. O zaman onu derinlemesine toplarla buluşturmak gerekir. Bu da yapılamıyor. Göksel’i artık arkadaşları çözmelidir. Ona istediği topları atabilmelidir. Takımın en çok koşan, en çok boğuşan, en diri ve golde en yakın adamıdır. O halde ondan en iyi şekilde yararlanmanın yolları bulunmalıdır. Kaçırdığı penaltıdan sonra taraftarın Göksel’e verdiği desteğe şapka çıkarılır. Nitekim Göksel’de şapka çıkardı ve kaçırdığı penaltıya inat attığı jenerik golle taraftarına selam gönderdi. Tecrübeli kaptan Serkan’ın gol attığı anda bulunduğu noktaya dikkat edilirse, gölün güzelliği ortaya çıkar…
Bu kadar eleştiriden sonra şunu bilhassa belirtmeyi görev bilirim: Sarıyer kötü oynasa da artık sahada savaşıyor, maçı bırakmıyor, son dakikaya kadar maça asılıyor. Bütün bunları yapan takım da elbetteki puan alır, kazanır.
Sarıyer maçlarını YZÖ de oynuyor. Burada yani kendi saha ve seyircisi önünde kaybetmemeli, kazanmalıdır. Ancak bu şekilde Sarıyer kendini kabul ettirir ve gelecek sezon için bugünden ümitlenir.
Daha iyi yarınlar lacivert-beyazlıların olsun!

Yazan İbrahim BALCI



HATA KABUL ETMEZ

Hiçbir spor hata kabul etmez! Bunu bilmeyen yoktur. Zira binlerce örnek ortaya konabilir. Bu kural boksta da, güreşte de, voleybolda da, basketbolde de, futbolda da aynıdır. Hiç mi hiç değişmez!

Ekip oyunlarında değişmeyen bir şey daha vardır. Eğer bir takım üst üste maç kazanıyorsa, önemli sakatlıklar ve ceza alımları dışında takım tertibi değişmez, aynı tertip sahaya sürülür. Kendimi bildim bileli bu kuralı teknik adamlardan duyarım, uygulamalarını görürüm. Kimleri görmedim ki Sarıyer Spor Kulübünde bu kuralı uygulayan; Halil Özyazıcı, Baba Kenan, Gazanfer Olcayto, Ayhan Erman, Minhacettin Barut, İsfendiyar Açıkgöz, Samim Emek, Ali Beratlıgil, Bülent Eken, Selahattin Torkal, Suat Mamat, Necdet Erdem, Boris Maroviç, Candan Tahran, Josip Duvançiç, Milan Ribar, Cor Van Der Hart, Ahmet Suat Özyazıcı, Nevzat Güzelırmak, Yakup Odabaşı, Ömer Kane, Mahmut Kocabal, Adnan Dinçer, Yılmaz Vural, Zafer Göncüler, Mehmet Demirtaş, Ender Konca, Yaşar Elmas, Turhan Sofuoğlu, Şenol Ustaömeroğlu, Erdem Acar, Engin Kolukır, Kamil Doygun Mehmet Şansal, Mehmet Birinci, Kenan Gönen, Mehmet Ekşi, Akif Başaran…

Halen görev başında İlker Yağcıoğlu…

Bu teknik direktörleri araştıracak olanlar görecektir ki her biri kendisini kabul ettirmiş, krampon giydikleri sürece bir yerlere kadar gelmiş olan önemli futbolculardır. Yine de antrenör ve teknik direktör olarak görev aldıklarında pek çok başarılara imza atmışlar ve böylece kendilerini kanıtlamışlardır.

Bu teknik elemanların büyük çoğunluğu Sarıyer’in başarıdan başarıya koştuğu dönemlerde görev yaptılar ve sözleşmeleri bitince ayrıldılar. Bir kısmı ise sezon ortasında veya birkaç maçtan sonra ya istifa edip gittiler ya da yönetimler tarafından gönderildiler. Gönderilmelerinin en büyük nedeni nedir diye sorulursa verilecek yanıt kısaca şudur:

“Çok sık takımla oynadığı, yani her maça değişik tertiple çıktığı için gönderildi…” Bu şu demektir: Başarılı takım tertibinde zorunlu olmadıkça değişikliğe gidilmez. Gidilirse, takım tertibi bozulur ve kötü sonuçlar sökün eder…”.

Sarıyer takımı lige Akif hoca yönetiminde kötü başladı. Değişik tertiplerle maçlara çıktı ve neticede başarısız sonuçlar üzerine gönderildi. Göreve gelen İlker Yağcıoğlu yavaş yavaş takımı toparladı, takım tertibini sağlama aldı ve başarılı sonuçlar gelmeye başladı. Arka arkaya beş galibiyet ve ikisi YZÖ de olmak üzere üç beraberlik. Yani sekiz hafta yenilmezlik! Bu sekiz haftaya bakalım, hemen hemen takım tertipleri hiç değişmemiş. Hatta oyun içinde değişen ve giren futbolcular bile aynı. Peki Bandırma maçında ne oldu: Maça değişik tertiple başladı Sarıyer! Takımın devamlı oynayan elemanlarından Mert, Tolga yedek kulübesinde. Yani takımda operasyon yapılmış. Elbetteki son haftalarda alınan beraberlikler başarısızlık kabul edildiği için değişikliğe gidildi ve takım tertibi bozuldu. Sonuç ortada 4-2 lik bir yenilgi. Tertip değiştirilmeseydi de bu sonuç alınabilirdi ama en azından bu tür konuşma yapılmaz ve yazılar yazılmazdı.

Takımda sorunlar fazla! Yöneticilerin konuşmaları ile futbolcuların değişik mekanlarda konuşmaları çok farklı. Haklıyı haksızı ayıracak halimiz yok. Bunu yöneticiler halledecek. Ama deneyimlerimize dayanarak deriz ki; yöneticiler yetkili ve söz sahibi ama futbolcular da insan ve emek sarf edenlerdir. Kulüpler üç ayak üzerindedir: Yönetici, sporcu ve taraftar! Bu ayaklardan birinin zedelenmesi, yok edilmesi, kabul görmemesi demek yıkılışın başlamış olması demektir.

Aman ha! Aman ha! Aman ha!




BERABERLİK KAYIP DEMEKTİR

Sarıyer kendi sahasındaki ikinci maçından da beraberlikle ayrıldı. İkinci yarı maçlarında üç maç üç beraberlik! Sekiz maçlık yenilgisizlik serisini beraberlikle devam ettiriyor. Ama beraberlik sevindirici değil. Aslında kendi sahasında alınan her beraberlik kayıp demektir. Zira, iki maçta kaybedilen 4 puan kazanılmış olsaydı puanı 29 olacak ve iki sıra daha üste çıkacak, ilk beş sıra için büyük şansı olacaktı! Olmadı, bu gidişle de olmayacak gibi!

Sarıyer Çankırı maçını yüzde yüz teknik direktörünün hatası ile kaybetti. Ligin en istikrarlı defanslarından birine sahip olan Sarıyer’in geri dörtlüsü oturmuş, aksamadan oynuyor. Ne gereği vardı, skoru korumak için orta sahada topa basan Dündar’ı çıkarıp stoper Mustafa Çakır’ı oyuna almanın! Hadi oyuna aldın neden Serhat’ı ota alana kaydırıyor da geri dörtlünün taşlarını oynatıyorsun. İşte olan oldu ve Mustafa oyuna girer girmez, ani gelişen bir rakip atağında Ethem ile anlaşamayınca beraberlik golü Sarıyer ağlarına takıldı. Bari Mustafa Çakır’ı oyuna alıyorsun, stoperlerin önüne al da hava toplarına hakim olmaya çalış!!! Yanlış hesap tutmadı ve Sarıyer eline kadar gelen üç puanı İlker Yağcıoğlu’nun hatası ile kaybetti.

Anlamadığım bir şey, her maçta aynı adamların oyuna alınmasının anlamı nedir? Mert’i oyundan al yerine Yusuf’u koy, bu kadar ağır sahada ne yapacak? Tolga’yı al yerine Hasan’ı koy sana ne verecek? Hiç! İlker Hoca nedense hala Emrah ile Hasan’ın yan yana oynayamayacağını anlamış değil!

Takıma gelince, çok kötü demek olası değil. Zira çok iyi mücadele ettiler. Maça sonuna kadar asıldılar. Pozisyon buldular ama beceriksizlik nedeni ile gol bulamadılar. Futbolun içinde gol kısırlığı vardır, beceriksizliği vardır. Ama avuç içine kadar gelen fırsatın kaybedilmesi mucizedir, o oldu!

Saha ağırdı. Hala kenarlarda su birikintileri var, oyunu oyun olmaktan çıkarttı çok defa! Bunda zeminin yeteri kadar oturmuş olmamasının da etkisi var şüphesiz.

Sarıyer’in en iyisi Ethem’di derken, yediği saç baş yoldurur gol hem kendisini hem Mustafa Çakır’ı hem de takımını berbat etti. Mahmut ağır sahada oyuna iştirak edemedi, Şevket oyuna çok katıldı ise de yararlı olamadı. Serhat vasatın üzerine çıkamazken, Sabri savaşçılığını devam ettirdi. Orta alanda Tolga saç baş yoldurdu. Hiçbir şey yapmadı. Aytürk ısrarla pres yaparak yararlı olmaya çalıştı, Emrah bu maçta da çok iyi işler yaptı. Sağ kanatta Göksel, gençliğini yeni baştan yaşıyor, maşallahı var. Dündar ise bekleneni vermedi. Dündar gol adamı olarak daha iyi şeyler yapmalı, bu yetenek kendisinde var, fakat gol yollarında güveni yok, bunu kazanmalı. İleri uçta Mert kayboldu.

Bu maç beraberlikle bitirildi ne olursa olsun kaybedilmedi ve bir puan kazanıldı. Ama yine de tehlikeli bölgenin biraz üzerinde takım. Takımın tehlikeli bölgeden kurtulabilmesi için iki üç maç daha kazınması lazım. Sarıyer takımı bunu da yapabilecek güçtedir. Ama!!! Tabii ki aması hayli üzücü! Zira, aklıselim herkesin hemfikir olduğu şey takımın iki üç iyi futbolcu ile takviye edilmesiydi. Yönetim kurulu, çok uğraşmış, futbolcular bulunmuş ama transferleri yapamamışlar. Bu demektir ki, yaz transferinde olduğu gibi, ara transfer ayında da yeteri kadar çalışma yapılamamış ve ortam hazırlanamamış! Kulübün futbolculara borcu varken yeni futbolcuların alınamayacağını bilmemiş olacaklar ki yönetim kurulunun söyledikleri duvara tosladı ve bir tek transfer bile yapılamadı.

Bu ayıp Sarıyer’e yeter gibi geliyor bana! Bir de kafam şuna takılıyor: “Sarıyer’in alt yapısından futbolcu yetişmiyor” deniliyor. Ne kadar ayıp ve büyük inkarcılık bu! Benim görevde olduğum iki sezonda alt yapıdan 15-16 futbolcu lacivert-beyazlı formayı giydi. Hem de çok başarılı oldular, hattı milli formayı giyenler oldu. Ama her biri bilinçli bir şekilde takımdan uzaklaştırıldılar! Son sezon Abdülbaki bir şey yapacak duruma geldi ama o da meydanda yok. Altyapıdan Sezer kadroya alındı. Abdülbaki de Sezer’de bu sezon yetiştirilip sahaya sürülmüş değil! O halde ne yapmalı?

İnkârcı olmamalı! Kulüpten şöyle veya böyle uzaklaştırılan alt yapı antrenörlerine hiç futbolcu yetiştirmediler diyerek sitem edilmemeli, hatta çirkef atılmamalıdır. Onlar becerilerini ve yüreklerini gençlere aktaran yorulmayan savaşçılardır.

Haftaya zor bir maç var. Rakip alanda oynayacak! Sarıyer rahat, rakip telaşlı ve yenmek için sinir savaşı verecek! Akıllı ve kontrollü bir futbol ortaya konulması halinde bu maçtan puan alınması zor olmaz. Haydi hayırlısı diyoruz.

SORUN ÇOK SORUMLU YOK!

Bazıları çok konuşuyor, susturulmalı! Nasıl susturulmalı? Onu da susturacak

olanlar bilir! Kim mi susturulacak, Televizyonları izleyenler, basını yakından takip

edenler bunu bilir: Sadece bir iki önemli ismi aktarmak isterim: Ulusal Kanalda

program yapan Sabahattin Önkibar mutlaka susturulmalıdır. Müthiş bir performansla Başbakan Recep Tayip Erdoğan’a yükleniyor. İşte söyledikleri: Papadrau Erzurum’da Türkiye’yi aşağılıyor, hakaret ediyor, yanında ayakta dimdik duran Başbakan ağzını açamıyor! Yunan Cumhurbaşkanı ile Güney Kıbrıs Cumhurbaşkanı bir araya geliyor, diplomatik çevreleri ayağa kaldıran ağır hakaretlerde bulunuyor Ne Cumhurbaşkanı

Abdullah Gülden ve nede Başbakan R. Tayip Erdoğan’dan ses yok! Bu kadar korkmak

olur mu? Yahu yakın tarihi okuyan bir siyasetçi “Yeni bir dünya kurulur Türkiye’de

orada yerini alır” sözlerini söyleyen İnönü’yü hatırlar da iki söz eder! Nerde?

Nihat Genç, televizyonda konuşan son iki üç yılın en popüler adamı! Ne pervası

ve ne de korkusu var! Hak bildiğini söylüyor, gürül gürül akıyor. Adeta bir şelale! Ne Cumhurbaşkanı, ne başbakan ve ne de hükümetin diğer üyeleri onu ilgilendiriyor. Tek

ilgili olduğu şey, meydana gelen olaylar ve onların muhatabı. Cumhurbaşkanı da olsa, Başbakan da olsa, vali de olsa, belediye başkanı da olsa ağzına geleni söylüyor, kinini

değil, doğru bildiklerini peşi sıra kusarak “Kendinize gelin ey sorumlular” demek istiyor.

Sözcü Gazetesinde Emin Çölgaşan, Necai Doğru, Mehmet Türker, Aytun Çıray, Mehmet Şehirli susturulacakların başında yer alıyor! Neden mi? Neden olacak! Doğruları yazıyorlar da ondan!

+ + +



Aslantepe Stadı merasimle açıldı. KOBİ Başkanı, konuşmasında kinini kustu.

Bunlar İslâmi inançı olan adamlar ya! İslâmi inanışta ölünün arkasından konuşmak

yok! Fakat TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar Stat açış konuşmasında G.Saray’ın

rahmetli başkanlarından Özhan Canaydın’a veryansın ediyor utanmadan! Futbol seyircisi duyarlıdır, durur mu hemen cevabını verir. Islıkla çalıyor, yuhalıyor ve protesto ediyor.

Başbakan R. Tayip Erdoğan, TOKİ başkanı ve zevat stadı terk ediyorlar. Adamlar futbol seyircisini susturacaklarını sandılar . “Ananı da al git” diyeceklerdi ama kendileri gittiler! Hırsını alamayan Başbakan ve yardımcıları, milletvekilleri dahil ağza alınmayacak

sözleri G.Saraylılar ve seyircileri için söylediler peşi sıra. Taraftarlar durur mu? Üç ezeli

rakip taraftarı örnek bir birliktelik sergileyerek protestolarını sokağa taşıdılar. Böylece afta tafra satanlar, üç büyük kulüp taraftarının kenetlenerek yaptığı muhteşem protesto ile cevaplarını aldılar!

+ + +



Yaz ayları Sarıyer’in şenlik ayı sayılır. Mevsim itibariyle bunaltmaz, boğaz

rüzgârı mükemmel serinlik getirir. Bu nedenle bilhassa öğleden sonraları Sarıyer

dışından gelen çok olur. Ama geldiklerine de geleceklerine bin pişman olurlar.

Kocataş önünden Sarıyer çarşısına gelinceye; R. Kavak’tan Büyükdere’ye gidene

kadar akla karayı seçerler! Trafik gelen gidenin anasını ağlatır. Şimdi kış: Kalabalık

yaz gibi değil ama trafik sorunu yine en üst düzeyde! Bir Allah’ın kulu çıkıp da ne

oluyor demiyor, diyemiyor, bir araya gelip bir eylem yapamıyor! İstemeden vermek

Allah’a mahsus. Yahu Kaymakamlıkta Sarıyer’den gitti, artık değil sesimizi duyurmak,

top atsak işittiremeyiz yetkililere! Sarıyer’in; Büyükdere’den R. Kavağa kadar kader bu mu olmalı?

Olaylar ortada: SORUN VAR SORUMLU YOK.

Yazan İbrahim BALCI

OLAYLARA GÖZ ATMAK!

Epey zamandır aktüel konulara hiç değinmedik. Halbuki öylesine dikkat çeken olaylar var ki, sorma gitsin! Örneğin diyelim bazılarını sıralayalım:

Beş altı yıl önce Sarıyer Merkez Ali Kethüda Camii beş altı ay ara ile iki defa soygunla karşılaştı ve ne kadar tarihi eser varsa götürüldü. Asırlık hatlar, iki üç adet Mekke-i Mükerreme’yi gösteren yağlı boya tablo; ipek üzerine yazılmış Esma-ül Hüsna! Tabii bu kadar değil, daha fazlası da var,. Doğrusunu bulmak için Cami defterine bakmak gerek!. Olay polise intikal ettirildi, Müftülüğe duyuruldu, soruşturma başlatıldı ama bu güne kadar beş altı yıl geçti hiçbir sonuç alınamadı. Mali polis ne kadar ilerledi onu da bilmiyoruz. Oysa Türk Mali polisi çok beceriklidir. Neleri yakalayıp gün ışığına çıkarmadı ki? Hatları, tabloları ve tarihi eserleri elinde bulunduracaklar belli kesimdir. Her halde fazla üzerine gidilemedi! Eşkal, parmak izi vesaire… Her neyse işin üzerine gidilmedi mi hiçbir şey yapılamaz! Bekliyoruz, bekleyeceğiz!

Sarıyer Sağlık Ocağı kaldırılıyor! Yaşlılar, raporlular, emekliler Eyvah diyor! Bu ne akıldır be! Yazık değil mi? Bu kadar hasta insanı sağa sola sürüklemeye! Zaten aile doktorluğu çıkarıldı, iş berbat edildi, şimdi bir de sağlık ocağı Sarıyer’den gönderiliyor! Olur mu olur?

Sarıyer Emniyet Müdürlüğü Reşitpaşa’ya çoktan gitti! Bir süre önce de Kaymakamlık Ferahevlere taşındı. Sarıyer’deki kaymakamlık binası önündeki afişte “Tarabya Ferahevler” yazıyor. Bu bir aldatmaca! Ferahevler Tarabya’ya bağlı değil, ayrı bir muhtarlık ve yerleşim birimi!

Sarıyer Belediye Başkanlığı da Pınar Mahallesine taşınıyormuş, yeni bina temeli atıldı atılacak, inşallah biter! Bittiği anda Belediye’de Büyükdere’den gidecek! Mahkemenin büyük bir bölümünün Çağlayan’a gideceği söylentisi yaygın! Ne derece doğru bilinmez! Oldu olacak adliye de gitsin.

Sarıyer Mehmet Akif Ersoy Parkı, fakir halka kapatılarak eğlence merkezi haline getirildi. Fakir halk isyanda! Çocuklarımızı sokağa çıkaramıyoruz, parka gidemiyoruz diye! Haklılar, ceplerinde para yok ki çocuklarını eğlendirebilsinler! Bu işi kim kotardı ise kotardı ama kabak Sarıyer belediyesinin başında patlıyor gibi, konuşmalar bu şekilde acımasızca devam ediyor!

Bir tartışmaya şahit oldum. Ailesi eski bir demokrat, kendisi AKP olan bir arkadaşım Rahmetli İnönü için ağzına geleni söylüyor. İddiası da “İktidara gelir gelmez ilk işi Atatürk’ün resmini paralardan kaldırmak” olduğu oldu. Tabii şaşırdım, ne desem boş! Ben doğruyu yazıyorum: Paralara Reisicumhurun resimlerinin konulmasına dair kararname 16 Mart 1926 tarih ve 3322 sayılıdır. Yani Atatürk’ün hayatta olduğu zaman, onun bilgisi dahilinde kararname çıkarılmıştır. Kararname İsmet İnönü tarafından kasten çıkarılmış değildir. Olay da kasıt yoktur. Kasıt arayanlar da ya hiçbir şey bilmiyor, öğrenmek istemiyor, ya da Atatürk’ün ismi arkasına, onu korur gibi sığınarak İsmet İnönü ve dolaysıyla CHP düşmanlığı yapmaktadır.

HADİ KOLAY GELSİN!!!



BU MAÇ KAZANILMALIYDI!

Sarıyer ikinci yarının ilk maçını özlemini çektiği YZÖ Stadında oynadı. İstanbul İl Müdürlüğünün beş yılda bitiremediği, milyonlarca liranın heba edildiği Stadı Sarıyer kulübü kendi imkanları ile üç, beş ay gibi kısa bir sürede bitirerek hizmete açtı. Sade bir açılış oldu. Kimse yuhalanmadı, ıslıklanmadı! Oysa şeref tribününde siyasiler vardı. Ama Sarıyer seyircisi centilmendi, bunu yapmadı. Yapmasına neden var mıydı? Elbetteki vardı. Bir Stadı beş yılda bitiremeyenleri yuhalamak bile az gelir aslında! Neyse konumuz bu değil! Buna neden olanlar şunu iyi bilsin, Sarıyer Stadının maçlara hazırlanması için beş yıl beklendi. Bu beş yıl içinde Sarıyer kulübü, tam 20 trilyon parayı sokağa attı. Yani ortala her yıl 4 trilyon harcamak zorunda kaldı. Kendi sahasında oynasaydı, hem daha iyi kadro kurar hem de şampiyonluğa koşar adım giderdi. Hele geçen sezon! Bu nedenle diyorum, yuhalanma nedeni vardı!
Sarıyer, ilk devre rakip sahada yendiği Körfez Belediye karşısında ilk on dakikadan sonra hakim oynamaya başladı. Baştan sona kadar üstün götürdüğü maçta gol bulamadı. Bunda rakip kalecinin başarılı futbolunun büyük katkısı olduğunu unutmayalım. Zaten maçın süper iki adamı, iki takım kalecisi, Sarıyer’den Ethem, Körfez Bel.Spor’dan Rahmi idi. Sarıyer son haftaların formda takımı olarak dikkatleri üzerinde toplamıştı. Maçın favorisi idi. Fakat ağır sahada ve yağmur altında çok iyi mücadele etmesine rağmen gol bulamadı. Takımı maçlara hazır gördüm. Baştan sona kadar mücadeleyi elden bırakmadılar, maça asıldılar ama gol bulamadılar.
Rakip takım ligin ilk yarısındaki takımdan çok farklıydı. Takım da hayli değişiklik vardı. Derli toplu ve disiplinli bir takım hüviyetinde göründü. Maçı hiç bırakmadılar fakat elde ettikleri fırsatları değerlendiremedikleri için gol bulamadılar.
Sarıyer, Körfez Belediye Spordan iki maçta dört puan aldı. Keşke her takımdan dört puan alabilse! Tabii ki mümkün değil. Her takımdan dört puan almak demek şampiyon olmak demektir. Ama şimdilik görünürde böyle bir ışık yok. Hatta ilk beş taktım arasına girmek bile çok zor ama imkânsız değil. Sarıyer seri galibiyetlerini devam ettirebilirse ancak, bu isteğini gerçekleştirebilir. Bunu da Sarıyerliler bekler! Beklemekte haklarıdır.
Sarıyer’in beraberliği küçümsenmemeli. Çeşitli nedenlerle, bilhassa mali nedenler ve idari bazı işlemler nedeniyle futbolcular antrenmana çıkmadılar, hazırlık kampı tatil edildi. Sorun aşıldıktan sonra çalışmalar başladı ama hazırlık kampına gidilmedi. Bütün bu durumların takımın moral kondisyonunu aleyhte etkileyeceği ortadadır. Evet bu büyük olaya karşı bu maçlara hazırlanıldı ve futbolcular hiçbir şey yokmuş gibi maça çıkarak erkekçe ve centilmence mücadele ettiler.
Yönetim kurulunun amacı, iyiyi yakalamak, başarıya koşmak ve kulübünü Türkiye Spor dünyasında en iyi şekilde temsil etmektir. Tabii bütün bunların içinde takımın bir üst lige yükselmesi gibi ulu amacı yatar. Böyle düşünen bir yönetim kurulu elbetteki, sorunları aşmaktan korkmaz ve doğruları bulur. Buna inandığım için Ligi en iyi yerde bitireceği inancını taşıyorum.
Gönül isterdi ki bu maçta, ara transferde takviye olarak alınan bir iki futbolcu forma giymiş olsun. Ama olmadı, başarılamadı. Alınan bir iki kişi varsa da onların mevcut kadro elemanlarından daha iyi olabileceklerini, yani takımı takviye yolunda daha çok güçlendirebileceklerini pek düşünemiyorum. İnşallah yanılırım.
Hakemler iyi idi. Seyirciler maça çok ilgi gösterdi, destek verdi, tebrikler ama bu desteği esirgemeden devam ettirmeleri gerekir.

DIŞARDALAR!

Yazan: İbrahim BALCI

Beş yıl önce çıkarılan ve 2010 yılının son ayında yürürlüğe gireceği bilinen bir yasa ile toplumun hukuk değerleri alt üst edildi. Hiç beklenmedik bir şekilde iki yüze yakın insanı domuz bağı denilen yöntemle öldüren, öldürdüklerini ikamet ettikleri evler ile kullandıkları depo ve işyerlerindeki odaların altlarına gömen Hizbullahçılar, yakalanmasına yakalandılar da davaları on yılda sonuçlanmadığı için serbest bırakıldılar.

Kırk bin vatan evladının kanına giren, onları toprağa düşüren PKK canileri de aynı şekilde bu yasadan yararlanarak salıverildiler.

Yasa yasadır, yürürlüğe girdimi uygulanır. O halde uygulanmalıdır anlayışı hakim olduğu için avukatlar yapıştılar yasaya ve müvekkillerini hapisten çıkarmak için teşebbüse geçtiler. Böylece; korku imparatorluğu yaratarak kirli paraları kazanan ve çeşitli yollardan aklayan mafya mensupları da çıkıyorlar, çıkacaklar.

Çete kurarak halkı dolandıran, öldüren, zorla senet imzalattıran, elini kolunu bağlayan, malını mülkünü elinden alan çete mensupları da aynı yoldan teker teker serbest kalıyorlar, kalacaklar!

Hatalı, hatasız, suçlu suçsuz insan öldürmeyi maharet sayanlar da içerden çıkıyorlar. Zevk için, iddia için adam öldürdüm diyenlerde çıkacak veya çıkarılacak!

Düpedüz bu bir AF ‘tır.

Askerlik görevini güney doğuda yaparken, yedikleri baskınlar sonucu deprasyona giren, hala da tedavi gören Yenimahalle’li (Sarıyer) KORKMAZ ailesinin oğlunun gazi kabul edilmesi yolunda tüm kapılar kapatılırken; çıkarılan bu tür yasalarla, kanlı katillere hürriyetleri verilmekte, muteber insanlar olarak tekrar toplumun içine gönderilmektedirler.

Uğur Mumcuların katilleri yakalanamadı/yakalanmadı.

Necip Hamlebitoğlu’nun katilleri yakalanamadı/yakalanmadı.

Kemal Türklerin katillerinden bir kısmı yakalandı/yakalanmadı.

7 Tiplinin kanlı katili, hapsedildi, salıverildi, hapsedildi yine salıverildi, değişik amaçlarla çıkarılan yasalarla cezasını tamamlamış oldu ve serbest bırakıldı.

Ogün Samast serbest!

Peki, Silivri Cezaevine gönderilenler acaba ne yaptılar?

Kaç kişi öldürdüler?

Ülkeyi kime sattılar?

Hangisi dolaylı yoldan zengin oldular?

Hangisi eylem koyarak ülkeyi, toplumu gerdi, zor durumlara düşürdü?

Star Tv ana haber bülteninde her akşam anket soruları canlı veriliyor: İlk Cumhurbaşkanının ismini 20 kişiden bir kişi ancak biliyor; İstiklâl marşının yazarını bilmiyor, bildiğini zanneden de Fatih Sultan Mehmet diyor; Türkiye’deki Yargı organlarının ismini sayamıyor; Türkiye kaç bölgedir sorusuna yanıt verebilen bir kişi çıkmıyor!

Yahu bütün bunlara rağmen bu ülkede; ne yaptığını, ne konuştuğunu bilen, bilge ve yurtsever insanları içerde tutuyoruz. Hey gidi kavanoz dipli dünya hey!

İçerde olması gerekenler DIŞARDALAR!

Dışarıda olması gerekenler de İÇERDELER!

Gel de gülme, gel de üzülme!


YENİ YIL YAZISI

Bir yılı geri bıraktık! 2010 yılı bitti, gidiyor; inşallah acıları, haksızlıkları, zam furyasını da beraberinde götürür!
Bir yılı daha geride bırakıyoruz; inşallah kısır çekişmeleri, sen-ben kavgalarını da beraberinde götürür!
Bir yılı da yolcu ediyoruz; inşallah, siyasi istikrarsızlığı, peş peşe gelen zamları, insafsızca copları, yaşlı, genç, kadın, kız demeden utanmazca sıkılan biber gazlı ortamları da beraberinde götürür!
Bir yılı daha gönderiyoruz; inşallah ülke bütünlüğü için ortaya konan vurdum duymazlığı, aldırmazlığı, kayıtsızlığı da beraberinde götürür!
Bir yıl da kayıyor hayatımızdan; inşallah siyasi arenadaki inatçılığı, ülke çıkarından çok yandaş çıkarcılığını düşünenlerin bu kötü ve bencil düşüncelerini beyinlerinin içinden söküp beraberinde götürür!
Bir yıl daha tarihe karışıyor; inşallah arazi kapamaları, koy talanını, yapacağız, edeceğiz yalanlarını da beraberinde götürür!
Bir yeni yılı daha uğurluyoruz; inşallah ayrılıkçı düşüncede olanların süfli düşüncelerini, açılım diye diye ülkeyi ateş içine atanların bu pervasızlıklarını; İmralı’dan talimat almayız diyenlerin yalanlarını; Türk askeri şehit olduğunda “Üzüldük” diyemeyen, kendi eşkiyalarına gerilla diyen zavallı ayrılıkçıların; Aşiret mensuplarını köle gibi gören ve çalıştıranları, Asrı Koncasında aşiret üyelerinin kanını emerek hayat süren, beğenmedikleri Türk halkının verdiği vergilerle emekli mebus maaşı alanların kötü emellerini de beraberinde götürür.
Bir yıl da kayboluyor aramızdan; inşallah, vatan savunması için canını feda etmekten çekinmeyen; gözünü, kolunu, bacaklarını kaybeden; sakat sandalyesinde, vurdumduymazlara, kayıtsızlara, ülke bütünlüğünü kale almayanlara “UTANMAZLAR” diye bağıramayan onurlu Mehmetçiklerin dertlerini, sorunlarını da beraberinde götürür!
Bir yol da kayıyor ömrümüzden; İnşallah yoktan yere Kürtçe semt isimlerini teneffüs ederek, tartışma ortamı yaratan, bu yolda yandaşlarını da sürükleyenlerin bu içten pazarlıklı düşüncelerini de beraberinde götürür!
Bir yıl daha hızla gidiyor; inşallah adına medya denilen ama bir kaçı hariç, hepsi yalakalık yapmaktan başka bir şey yapmayanların ve medya mensuplarının bu berbat düşüncelerini de beraberinde götürür!
Bir yıl daha gemi azıya aldı, gidiyor; inşallah hükümet edenler halkını adam yerine koyar, onlara değer verir, bu güne kadar yaptıkları tarafgirliklerini unutturur.
Bir yılı daha yok sayıyoruz ve tüm siyasileri, idaricileri, anlı şanlı işadamlarını, işkadınlarını ülkenin bütünlüğü için birliğe davet ediyorum! Yazarları-çizerleri, sanatçıları, kıvrım kıvrım kıvranan emeklileri, işsizleri, çalışanları, şerefiyle taşıdığı üniformalarını çıkarmadan içeri alınanları, emekli olduktan sonra içeri tıkılanları, evde oturup kısmet bekleyen hanımları, hanımcıkları; işsizlik nedeniyle evlenemeyen gençleri; hocaları, hacıları, namazını kılanları, kılmayanları, pazara çıkanları, çıkamayanları; sabah geldiği çayhanede/kafeteryada bir çay içip akşama kadar oturanları; eve giderken kaç ekmek alayım diye düşünenleri; doğalgaz, su, elektrik, telefon parasını ödeyemeyenleri; suçlarını bilmeden aylardan beri Silivri’de misafir edilenlere Halil İbrahim sabrı diliyorum; cemaatçilik adına Karun gibi olanları, Okyanus ötesinden fetva vererek ülkeyi cehenneme çevirenleri; tv lere çıkıp din adına atıp tutanları, dini İslam-ı kendilerine göre değerlendirerek kendilerine has din yaratanları Allah için imana davet ediyorum. Telefon denen pis aygıtla, vatandaşın harem-i ismetine girerek en mahrem görüşmelerini dinlemek gafletinde bulunanları, bu ortamı yaratanları ıslâh olmaya davet ediyorum.
Bir yılı daha geride bırakırken Şair Eşref’in bir dörtlüğü ile yazıma son veriyorum:
“Kız evlendi yüzük ister,
Kanun çıktı, tüzük ister,
Söylenecek çok söz var ama
Söylemeye büzük ister”
Bu düşüncelerle bütün dostlarımın, arkadaşlarımın, meslektaşlarımın; sporcu kardeşlerimin; internet ve ayrı bir kolu olan facebook yolu ile tanıştığımız tüm arkadaşlarımın yeni yılını kutlar, mutluluklar, esenlikler, uzun ömürler ve sorunsuz bir yeni yıl yaşamalarını dilerim.


İbrahim BALCI


KUBİLAY NASIL ŞEHİT EDİLDİ

Yazan: İbrahim BALCI
Kubilay ismini duyup da irkilmeyen, tüyleri diken diken olmayan cumhuriyetçi, hürriyetçi, bağımsızlık ve devrim yanlısı kimse yoktur. Kubilay Cumhuriyetin övüncü ve sembolüdür.
Girit’ten Türkiye’ye gelen bir ailenin çocuğu olan Kubilay, yine bir Giritli’nin pis elleri ile şehit edildi.
Genç Türkiye Cumhuriyetinin bu idealist genci okuyup öğretmen oldu ve okuma yazmadan nasibini almamış, uygarlığın ne olduğunu dahi bilmeyen genç beyinlere Cumhuriyetin faziletlerini öğretecek, onları eğiterek topluma kazandıracaktı. Bu amaçla göreve başlamış genç beyinleri yetiştiriyordu. Ama askerlik görevi gelmişti. Bu kutsal görevi yerine getirmek istemişti öncelikle. Askerlik görevini Yedek Subay olarak Menemen’deki 43. piyade birliğinde yapıyordu. Hayatından memnundu ve askerlik görevinin bitmesini bekliyordu.
Milli mücadele sonuçlanana kadar pek çok başkaldırı olmuştu. Bu başkaldırılar, güç koşullarda bastırılarak, mutlu yarınlara gelinmiş ve zafer kazanılarak Cumhuriyet kurulmuştu. Artık ilerleme, aydınlanma zamanıydı. Genç Cumhuriyet bütün organları ile uygarlığa koşacak, çok kısa sürede saygın devletlerden biri olacaktı.
Genç Cumhuriyete bağımsızlık ve uygarlık çok görülmüştü. Dış ülkelerin de teşviki ile doğuda başkaldırı olmuş ve Kürt Sait isyanı ile ülke kaosa sürüklendirilmişti. Genç cumhuriyet kolay kurulmamıştı. O nedenle ölümüne korunacak, kollanacaktı. Öyle yapıldı. İsyanı başlatanlar kısa sürede etkisiz hale getirildi ve başı çekenler olay mahallinde yargılanmış aldıkları cezalar sonucu ipe çekilerek ortadan kaldırılmışlardı. Henüz bu büyük olayın etkisi bütünü ile ortadan kalkmadan bir yenisi patlak verdi. Neydi bu? Menemen olayı; Yani Kubilay olayı!
23. 12. 1930 günü Menemen’de gericilerin isyanı başladı. Amaçları laik düzeni yıkmak, terk edilen eski düzene dönmekti! Cumhuriyetin getirdiği uygarlığı, eşitliği, laikliği hazmedemeyen şeyhler, müritler, softalar, yobazlar ve gericiler birlikte hareket ediyorlardı.
Cumhuriyet ve devrimlere karşı olanlar, çok partili hayata geçmek için kurulan Serbest Cumhuriyet Partisi çatısı altında toplandılar. Partinin toplantılarına katıldılar, yeşil bayraklar açarak, laikliğe karşı hareket ettiklerini haykırdılar. Durumu izleyen parti kurucuları üç aylık partinin kapatılmasına karar verdiler, parti kapatıldı. Parti kapatılmasına karşın gerici unsurlar bir araya gelmeye, çığ gibi büyümeye ve tehlikeli olmaya devam ettiler.
Ok yaydan çıkmıştı, Girit göçmeni Manisa Mutasarrıfı Hüsnü Bey’in (Bilâhare ülkeden kaçtı,Hıristiyanlığı seçti ve ismini Hüsnüyadis olarak değiştirdi) tahrik ve teşvikleri ile olay başladı. Devrim karşıtı Hüsnü Bey Nakşibent tarikatı mensubu, gerici, yobaz ve çıkarcı bir kimseydi. Kendisi gibi olanları tahrik edip, ellerine yeşil bayrak vererek sokaklara saldı. Saldırganların başında Giritli Hüsnü Bey’in (Hüsnüyadis’in) kardeşinin oğlu Derviş Mehmet vardı. Camide toplandılar. Derviş Mehmet camide “Ben Mehdiyim, din elden gidiyor” diyerek cemaati dışarı çağırıp etrafına topladı. Her geçen dakika kalabalık artıyor, çoğalıyordu. Derviş Mehmet biriken kalabalığa hitap ederek “Ey Müslümanlar ne duruyorsunuz, Halife Abdülmecit sınıra geldi. Sancak-ı Şerif çıktı, gelin altında toplanalım. Şeriat isteyelim. Arkamızda yetmiş bin kişilik halife ordusu var. Şeriat bayrağı altında toplanmayacaklar öldürülecektir” diyerek, topluca hükümet konağına doğru yürüyüşe geçtiler.
Olay duyulunca alay kumandanı, genç yedek subay Kubilay ve müfrezesini olayı yatıştırmak üzere görevlendirdi. Olay yerine giden Kubilay ve müfrezesindeki askerlerin silahlarında mermi bile yoktu (manevra mermisi vardı). Kubilay, karşısına dikilen kalabalığa seslenerek: “Yaptıklarınız yanlış, hemen dağılın” ihtarında bulundu. İleri geri konuşmalar olunca, Kubilay müfrezesine havaya uyarı ateşi açtırdı. Bunu fırsat bilen Derviş Mehmet etrafındaki kalabalığa “Gördünüz mü, ben mehdiyim, görün, işte bana mermi işlemiyor” diye bağırması üzerine gerici ve yobaz kalabalık harekete geçti ve Kubilay’ı tüfek atışı ile ağır yaraladılar. Askerlere saldırdılar. Ağır yaralı Kubilay güçlükle ayağa kalkarak camiye doğru gitmeye başladı, Derviş Mehmet kendisini takip ederek, cebinden çıkardığı testereli bağ bıçağı ile Kubilay’ın başını boğazından keserek gövdesinden ayırıp yeşil bayrağın tepesine dikerek Menemen sokaklarında dolaşmaya, halkı Sancak-ı şerif altına toplamaya, laik düzeni yıkmaya çağırdı. Olaya müdahale eden mahalle bekçilerinden Şevki ile Hasan Efendileri de şehit ettiler.
Olay duyuldu, kısa bir süre sonra alay kumandanlığı olaya müdahale etti. Suçlular yakalandı, takip sırasında Derviş Mehmet vurularak öldürüldü. Menemen’de Sıkı Yönetim Mahkemesi kuruldu. Mahkeme 15.01.1931 de başladı 25.01.1931 de sonuçlandı. 105 sanık yargılandı. 37 kişi idam cezası aldı (Yaşlı olmaları nedeniyle 6 kişinin cezası 24 yıla indirildi), 20 kişi 1 yıl, 14 kişi üç yıl, 6 kişi 15 yıl, 1 kişi 12,5 yıl ceza aldı. 27 sanık beraat etti. 31 idamdan 28 ‘i Adalet komisyonu tarafından onandı, 2 kişinin cezası 2 yıla indirildi, biri hastalanarak öldü. TBMM. 2 Şubat 1931 de cezaları onayladı, 3 Şubat 1931 de idam cezaları olay mahallinde yerine getirildi.
Bu büyük ve önemli olayın, mahkeme süresi 15 Ocak 1931 – 25 Ocak 1931 tarihleri arasında sadece 11 gün oldu. Komisyon ve mecliste görüşülüp onanması ve cezaların uygulanması da dikkate alınır ve birlikte hesaplanırsa bütün süresinin 19 gün olduğu görülür.
İşte devrim budur!
Uyduruk bahanelerle, yenilikçileri, cumhuriyetçileri, devrimcileri Ergenekon veya her hangi bir isim altında cezaevlerine tıkanların biraz düşünmeleri gerekir: Eylemi gerçekleştirmiş, bir ayaklanma 19 günde sonuçlandırılırken, Silivri Cezaevinde yatanlar suçlarının ne olduğunu dahi öğrenmeden nasıl oluyor da aylardan, yıllardan beri cezaevlerinde tutuluyorlar?
23 Aralık 2010 tarihinde Devrim Şehidi Kubilay’ın şehit edilişinin 80. yılını yaşayacağız. Ülke bütünlüğü, bağımsızlığı için Kubilay gibi yüz binlerce insan canını feda eder. Atatürk Türkiye’sinde, devrimleri yozlaştırmak, ülkeyi, dolaysıyla halkı yüzlerce yıl geriye götürmek kimseye bir şey kazandırmaz. Hele siyasi iktidarlara hiç mi hiçbir şey kazandırmaz! Aksini iddia edenler ya da edecek olanlar, iş başa geldiğinde Giritli Hüsnü gibi önce dinini ve sonra da ismini Hüsnüyadis olarak değiştirerek ya ülkeden kaçıp giderler ya da EVET YA DA!

16.12.2010.


KUBİLAY NASIL ŞEHİT EDİLDİ

Yazan: İbrahim BALCI
Kubilay ismini duyup da irkilmeyen, tüyleri diken diken olmayan cumhuriyetçi, hürriyetçi, bağımsızlık ve devrim yanlısı kimse yoktur. Kubilay Cumhuriyetin övüncü ve sembolüdür.
Girit’ten Türkiye’ye gelen bir ailenin çocuğu olan Kubilay, yine bir Giritli’nin pis elleri ile şehit edildi.
Genç Türkiye Cumhuriyetinin bu idealist genci okuyup öğretmen oldu ve okuma yazmadan nasibini almamış, uygarlığın ne olduğunu dahi bilmeyen genç beyinlere Cumhuriyetin faziletlerini öğretecek, onları eğiterek topluma kazandıracaktı. Bu amaçla göreve başlamış genç beyinleri yetiştiriyordu. Ama askerlik görevi gelmişti. Bu kutsal görevi yerine getirmek istemişti öncelikle. Askerlik görevini Yedek Subay olarak Menemen’deki 43. piyade birliğinde yapıyordu. Hayatından memnundu ve askerlik görevinin bitmesini bekliyordu.
Milli mücadele sonuçlanana kadar pek çok başkaldırı olmuştu. Bu başkaldırılar, güç koşullarda bastırılarak, mutlu yarınlara gelinmiş ve zafer kazanılarak Cumhuriyet kurulmuştu. Artık ilerleme, aydınlanma zamanıydı. Genç Cumhuriyet bütün organları ile uygarlığa koşacak, çok kısa sürede saygın devletlerden biri olacaktı.
Genç Cumhuriyete bağımsızlık ve uygarlık çok görülmüştü. Dış ülkelerin de teşviki ile doğuda başkaldırı olmuş ve Kürt Sait isyanı ile ülke kaosa sürüklendirilmişti. Genç cumhuriyet kolay kurulmamıştı. O nedenle ölümüne korunacak, kollanacaktı. Öyle yapıldı. İsyanı başlatanlar kısa sürede etkisiz hale getirildi ve başı çekenler olay mahallinde yargılanmış aldıkları cezalar sonucu ipe çekilerek ortadan kaldırılmışlardı. Henüz bu büyük olayın etkisi bütünü ile ortadan kalkmadan bir yenisi patlak verdi. Neydi bu? Menemen olayı; Yani Kubilay olayı!
23. 12. 1930 günü Menemen’de gericilerin isyanı başladı. Amaçları laik düzeni yıkmak, terk edilen eski düzene dönmekti! Cumhuriyetin getirdiği uygarlığı, eşitliği, laikliği hazmedemeyen şeyhler, müritler, softalar, yobazlar ve gericiler birlikte hareket ediyorlardı.
Cumhuriyet ve devrimlere karşı olanlar, çok partili hayata geçmek için kurulan Serbest Cumhuriyet Partisi çatısı altında toplandılar. Partinin toplantılarına katıldılar, yeşil bayraklar açarak, laikliğe karşı hareket ettiklerini haykırdılar. Durumu izleyen parti kurucuları üç aylık partinin kapatılmasına karar verdiler, parti kapatıldı. Parti kapatılmasına karşın gerici unsurlar bir araya gelmeye, çığ gibi büyümeye ve tehlikeli olmaya devam ettiler.
Ok yaydan çıkmıştı, Girit göçmeni Manisa Mutasarrıfı Hüsnü Bey’in (Bilâhare ülkeden kaçtı,Hıristiyanlığı seçti ve ismini Hüsnüyadis olarak değiştirdi) tahrik ve teşvikleri ile olay başladı. Devrim karşıtı Hüsnü Bey Nakşibent tarikatı mensubu, gerici, yobaz ve çıkarcı bir kimseydi. Kendisi gibi olanları tahrik edip, ellerine yeşil bayrak vererek sokaklara saldı. Saldırganların başında Giritli Hüsnü Bey’in (Hüsnüyadis’in) kardeşinin oğlu Derviş Mehmet vardı. Camide toplandılar. Derviş Mehmet camide “Ben Mehdiyim, din elden gidiyor” diyerek cemaati dışarı çağırıp etrafına topladı. Her geçen dakika kalabalık artıyor, çoğalıyordu. Derviş Mehmet biriken kalabalığa hitap ederek “Ey Müslümanlar ne duruyorsunuz, Halife Abdülmecit sınıra geldi. Sancak-ı Şerif çıktı, gelin altında toplanalım. Şeriat isteyelim. Arkamızda yetmiş bin kişilik halife ordusu var. Şeriat bayrağı altında toplanmayacaklar öldürülecektir” diyerek, topluca hükümet konağına doğru yürüyüşe geçtiler.
Olay duyulunca alay kumandanı, genç yedek subay Kubilay ve müfrezesini olayı yatıştırmak üzere görevlendirdi. Olay yerine giden Kubilay ve müfrezesindeki askerlerin silahlarında mermi bile yoktu (manevra mermisi vardı). Kubilay, karşısına dikilen kalabalığa seslenerek: “Yaptıklarınız yanlış, hemen dağılın” ihtarında bulundu. İleri geri konuşmalar olunca, Kubilay müfrezesine havaya uyarı ateşi açtırdı. Bunu fırsat bilen Derviş Mehmet etrafındaki kalabalığa “Gördünüz mü, ben mehdiyim, görün, işte bana mermi işlemiyor” diye bağırması üzerine gerici ve yobaz kalabalık harekete geçti ve Kubilay’ı tüfek atışı ile ağır yaraladılar. Askerlere saldırdılar. Ağır yaralı Kubilay güçlükle ayağa kalkarak camiye doğru gitmeye başladı, Derviş Mehmet kendisini takip ederek, cebinden çıkardığı testereli bağ bıçağı ile Kubilay’ın başını boğazından keserek gövdesinden ayırıp yeşil bayrağın tepesine dikerek Menemen sokaklarında dolaşmaya, halkı Sancak-ı şerif altına toplamaya, laik düzeni yıkmaya çağırdı. Olaya müdahale eden mahalle bekçilerinden Şevki ile Hasan Efendileri de şehit ettiler.
Olay duyuldu, kısa bir süre sonra alay kumandanlığı olaya müdahale etti. Suçlular yakalandı, takip sırasında Derviş Mehmet vurularak öldürüldü. Menemen’de Sıkı Yönetim Mahkemesi kuruldu. Mahkeme 15.01.1931 de başladı 25.01.1931 de sonuçlandı. 105 sanık yargılandı. 37 kişi idam cezası aldı (Yaşlı olmaları nedeniyle 6 kişinin cezası 24 yıla indirildi), 20 kişi 1 yıl, 14 kişi üç yıl, 6 kişi 15 yıl, 1 kişi 12,5 yıl ceza aldı. 27 sanık beraat etti. 31 idamdan 28 ‘i Adalet komisyonu tarafından onandı, 2 kişinin cezası 2 yıla indirildi, biri hastalanarak öldü. TBMM. 2 Şubat 1931 de cezaları onayladı, 3 Şubat 1931 de idam cezaları olay mahallinde yerine getirildi.
Bu büyük ve önemli olayın, mahkeme süresi 15 Ocak 1931 – 25 Ocak 1931 tarihleri arasında sadece 11 gün oldu. Komisyon ve mecliste görüşülüp onanması ve cezaların uygulanması da dikkate alınır ve birlikte hesaplanırsa bütün süresinin 19 gün olduğu görülür.
İşte devrim budur!
Uyduruk bahanelerle, yenilikçileri, cumhuriyetçileri, devrimcileri Ergenekon veya her hangi bir isim altında cezaevlerine tıkanların biraz düşünmeleri gerekir: Eylemi gerçekleştirmiş, bir ayaklanma 19 günde sonuçlandırılırken, Silivri Cezaevinde yatanlar suçlarının ne olduğunu dahi öğrenmeden nasıl oluyor da aylardan, yıllardan beri cezaevlerinde tutuluyorlar?
23 Aralık 2010 tarihinde Devrim Şehidi Kubilay’ın şehit edilişinin 80. yılını yaşayacağız. Ülke bütünlüğü, bağımsızlığı için Kubilay gibi yüz binlerce insan canını feda eder. Atatürk Türkiye’sinde, devrimleri yozlaştırmak, ülkeyi, dolaysıyla halkı yüzlerce yıl geriye götürmek kimseye bir şey kazandırmaz. Hele siyasi iktidarlara hiç mi hiçbir şey kazandırmaz! Aksini iddia edenler ya da edecek olanlar, iş başa geldiğinde Giritli Hüsnü gibi önce dinini ve sonra da ismini Hüsnüyadis olarak değiştirerek ya ülkeden kaçıp giderler ya da EVET YA DA!

16.12.2010.


TESADÜF DEĞİL!

Yazan: İbrahim BALCI
Sarıyer galibiyet serisine devam etti ve ilk yarının son maçında Hacettepe’yi de 3-1 yenerek puanını 23’ e çıkardı.
Sarıyer puan cetvelinin diplerinde dolaşırken ortaya koyduğu futbol ile karabulutların içine girmişti. Silkelenmesi gerekiyordu. Bu şansı İlker Yağcıoğlu’nun göreve getirilmesi ile buldu. İlker hoca ne yaptı? Elbetteki elinde sihirli değnek yoktu! Elbetteki teknik eleman olarak büyük deneyime de sahip değildi. Ama soğukkanlı olmayı, gözlemlemeyi ve ısrarı benimsediği ve uyguladığı için başarılı sonuçlara ulaştı.
Her hafta değişik bir tertip ileri sürmedi. Sahaya sürdüğü kadro üzerinde fazla oynamadı, ısrarcı oldu ve neticede futbolcuların yan yana oynamaları, devamlılığı beraberinde getirdi. Devamlılık da istikrarı getirdi ve her geçen hafta biraz daha düzelen ve etkili futbol oynayan Sarıyer, özlenen futbolu sahaya ortaya koyamadıysa da gol atmayı, maça asılmayı, maçı bırakmamayı bildi ve kazandı.
Sarıyer çok iyi bir seri yakaladı. Bözüyük ve Göztepe’ye kaybettikten sonra rakip alanda Alanya’yı devirdikten sonra galip gelebileceğini gösteren Sarıyer’in bu galibiyeti için tesadüf denildi. Kötü bir futboldan sonra Sebat galibiyeti alındı, bu da tesadüf denildi. Sonra BUGSAŞ galibiyeti geldi, haydi bu da tesadüf! Evet tesadüf ama Sarıyer kazanıyor! Nihayet Mardin deplasmanından da galibiyetle dönülünce Sarıyer maçlarına galibiyet serisine bağlamış oldu ve aldığı puanlarla ligin dibinden üst sıralara doğru çıkmaya başladı. Ama yine de tesadüfler ve şans Sarıyer’den yana denilmeye devam ediyordu. Son maçını Bayrampaşa Stadında oynayan Sarıyer bu maçı da gerçekten çok başarılı bir futboldan sonra 3-1 kazanarak kazandığı maçların tesadüf olmadığını kanıtladı.
Arka arkaya beş maç kazanan Sarıyer, yöneticilerine ümit verdi, güven verdi, taraftarı kendine çekti, havalandırdı ve kazandı. Futbolcuları ise kaynaştırdı, ağabey-kardeş, iyi arkadaşlık bağlarının güçlenmesine yardımcı oldu. Bu haliyle Sarıyer’in hatırı sayılır futbol ekibi olduğu gösterildi. Daha önemlisi de inatçı, takipçi ve netice alıcı futbolunu devam ettirebilirse ilk beş takım arasına katılabileceğini gösterdi. Sarıyer’in beş takım arasına kalması demek play-of (Yükselme) maçları oynaması demektir. Para demektir! Sonuç da başarısını devam ettirebilirse küme geçer, ya da en azından bu şansı yakalamış olur.
Ligin ilk yarısı sona erdi, takımlar tatile girdi. Bir aya yakın ara veriliyor. Bu bir ayı Sarıyer’in çok iyi değerlendirmesi gerekiyor. Yöneticiler, uyanık olmalı, “nasılsa takım düzeldi, böyle gider”diyerek kadroyu yeterli görmesinler. En azından iki üç elemanla takımın takviyesi gerekir. Hem de öyle sıradan futbolcu değil. Sıradan futbolcularla takım doldurulmamalı. Ucuz ya da para ödemeden gelecek futbolcuların tercihi ile kadro şişirilmemeli. Alınacak adamlar, menajerlerin tavsiye ettiği adamlar değil, bilinen, seyredilen ve takımda direkt olarak oynayabilecek adamlar olmalı. Yoksa, yapılacak olan transferler sadece göz boyama olur, “İş yaptık” görüntüsü olur o kadar.
Sarıyer, Hacettepe maçını kazanırken zorlanmadı. Rahat olduğu için gerçekten üretken bir futbol oynadı. Bu maçta da takımı sırtlayan adamlar oldu. Örneğin üç asist yapan Göksel pırıl pırıldı. Dündar da müthiş bir diriliş var, oynatıldıkça yerine ısınıyor ve yararlı olmaya çalışıyor. Ethem tek kelime ile “Ben bu ligden üstte olmalıyım” diye haykırıyor. Sabri, yere sağlam basıyor, çok mücadeleci, hava toplarına hakim, Serhat ile birlikte iyi ikili oldular. Tolga, ideal bir orta saha adamı ama zaman zaman şahsi oynayarak oyundan düşüyor, topu oyuna çabuk sokması halinde daha da iyi olacak. Emrah Şahin’e sitemim var; Evladım sen mevsim başından beri neredeydin? Böyle oynamaya devam et, göreceksin hem takımın için hem de kendin için çok iyi şeyler olacak! Bek olmamasına rağmen Mahmut iyi niyetle ve tecrübesiyle takıma yararlı olmaya çalışıyor. Artık oyuna katılmaya da başladı. Şevket’te de iyi gelişme var. Mert takımını rakip defansa taşıyan güçlü bir forvet elemanı. Ne yaptığını neler yapması gerektiğini çok iyi biliyor.
ARTIK maçlarımızı Sarıyer’de oynayacağız. Daha çok seyirci, daha güzel saha ve daha güvenli bir ortam. Sarıyer sahasında tüm maçların kazanılması demek, takımın ilk sıralarda yer alması demektir. Sarıyerli futbolcuların bu başarıyı yakalayacak güçte olduklarına inanıyoruz. Yeter ki, geleceklerinden kaygıları olmasın, vaatler yerine gelsin, maddi sorunlarla boğuşmasınlar ve kendilerine çalışmalara verebilsinler.
Sayın Mehmet Akdağ ile büyük özveri ile çalışan yönetici arkadaşlarının tüm sorunları çözecekleri inancını taşıyorum.

ÖZLENEN SARIYER BU!

“Biz gol atayız da rakip kendi kalesine atar veya penaltı olursa galip” geliriz diyordum. Yanılmışım! Demek ki gol de atabiliyoruz, galip de gelebiliyoruz! Bu gidiş iyi, bu gidiş doğru! Devam etmeli!
Mevsim başı hazırlıklarının iyi yapılamadığı, takımın iyi hazırlanamadığı herkesçe kabul ediliyordu. Bende aynı kanıdaydım, aynı düşünceleri taşıyordum. Takımın ortaya koyduğu futbol bu düşüncelerimizi doğruluyordu. Yeteri kadar transfer yapılamamış, takımın direkt adamı olarak kabul edilen futbolcular bir hata sonucu elden kaçırılmış; teknik direktörün istemem dediği kendisini kabul ettirmiş bazı futbolcular da kaybedilmişti.
Teknik Direktör Akif Başaran’ın transfer politikasını tüm İzmirliler biliyor da meğer biz bilmiyormuşuz! Akif Hoca futbolcu izlemezmiş, İzmir’den tanıdığı menajerlerin getirdiği futbolcuları gözü kapalı alırmış! Aslında bir menajerin biraz da ukalaca konuşması olmasaydı belki böyle düşünmezdik. Kalabalık bir mekanda menajerlerden biri şöyle demiş: “Kahvehaneden ya da bir belediye otobüsünden genç bir adamı al, Sarıyer kulübüne getir, istediğin fiyata sat, gözünü kapalı alırlar!” Bir teknik direktör ekmeğini yediği bir kulüp için böyle düşünceler besliyorsa o teknik adamın kulübe yararı değil zararı olur! Oldu da! Menajerlerin al dediği futbolcuları aldı, takımı yeteri kadar tanımadı, hazırlayamadı! Daha doğrusu kaçıp gitmeyi düşündüğü için, bu ortamı da kendi yarattı ve kaçıp gitti. İyi ki gitti! Takım o kadar kötü oynuyordu ki, o kadar gayeden uzaktı ki futbolcular yılgınlık beyinlerine çökmüş, pes diyecek duruma gelmişlerdi. Gole ve puana susayan taraftarlara da gına gelmiş, Akif Hoca’nın bir an önce gitmesini bekliyorlardı. Gitti, iyi ki gitti!
Teknik direktörlüğe İlker Hoca getirildi. Beklediğimiz bir isim değildi! İçim burkuldu önceleri. Çünkü, İlker hoca futbolcu olarak kulübümüzde bir yıl tescilli kalmış ama henüz mevsim başında peşinatın dışındaki parasını da tahsil ettikten sonra çekip gitmiş, sezonu tamamlamamıştı. O nedenle bizler için iticiydi, göreve getirilmesi asla düşünülemezdi!
Bu bizim düşüncemizdi. Sorulsaydı bildiklerimizi söylerdik ama sorulmadı; Teknik direktör yapıldı, isabetli de oldu.
İlker Hoca, her teknik adam gibi ilk haftalar takımı tanımaya çalıştı sonra da düşüncelerini uygulamaya başladı. Görünüş öyle! Sarıyer takımının eksiği öncelikle moral kondisyon, özgüvendi ve aynı kadronun bir arada oynatılmamasıydı. İlker Hoca, ısrarla ve zorunlu değişiklikler olmadıkça aynı takımı sahaya sürmekle çok iyi yaptı. Böyle olunca futbolculara güven geldi, moral kondisyonları arttı. Böyle olunca da başarılı sonuçlar arka arkaya geldi.
Aslında alışılmış, seyredilmek istenen Sarıyer budur! Buna kavuştuğumuz için tüm Sarıyerli sporseverler memnundur. Bu başarı elbetteki tüm olumsuzluklara karşın inatla direnen, aleyhte tezahüratlara, ağır tepkilere sabırla direnen ve sonunda iyiyi bulan futbolcularındır. Bu başarı, ısrarla düşündüklerini uygulayan ve başarıyı elde edebilmek için pes demeyen, fazla bir deneylimi olmamasına karşın, akil davranışı ve serinkanlı tutumu ile teknik direktör İlker Hoca’nındır. Bu başarı, elbetteki zor koşullar altında görev kabul eden, iyiyi bulmak için çalışan, çabalayan yönetim kurulunundur.
Bu gidiş burada takılı kalmamalı. Önümüzdeki Hacettepe maçı da kazanılmalı. Yenilmezlik devam ettirilmeli. İlk devre maçları 23 Puanla kapatılırsa, düşme hesapları yapan bizler bu kez, ilk beş takım arasında nasıl kalabilirizi düşüneceğiz. Bunu düşüneceğiz ama yönetim kurulunun da bu son dört beş maça aldanıp da ihtiyaç görülen mevkilere iki üç futbolcuyu almayı unutmasın, ihmal etmesin! Yoksa yarınlar çok geç olur.


SUAT, HABERLER GÜZEL

Yüze karşı söylenemeyenler yazıya dökülür. Ben de öyle yaptım Suat!
Yetmiş beş yetmiş yetmiş altı yıllık ömrümüzün, kesintisiz olarak altmış beş yılını birlikte yaşadık. Havayı birlikte soluduk, aynı yolu paylaştık, aynı okulda, aynı sıraları paylaştık. Elbetteki yol ayrımına geldiğimizde oldu. Örneğin sen askeri okula gittin, bense kum küfesi sırtımda 15, 20 santimetrelik kalas üzerinde yürüdüm yaz kış demeden. Sonra benim askerliğim ve senin aynı üniforma altında tükettiğin yıllar.
Bir birimizden uzak kaldığımız zaman dilimi içinde yine birlikteydik ama mektuplaşarak. Bir ay sonra da olsa güncel olayları gecikmeli de olsa takip edebildik. Sonra evlilik, birken iki olma… Sen ihanet ettin bana, ikiden üç olunacak yerde dört oldun! Her ne kadar ikizlerle boğuştunuzsa da mutluluğu yaşadınız ya! Yeter, böyle mutluluklar dünyalara bedeldir!
Bizi biz yapan çocukluğumdan günümüze kadar gelen birliktelikle beraber, Sarıyer Spor Kulübünün üzerimizde olan bağışıklığı olmalıdır. Ne sen ve ne de ben kopabildik. Yapıştık kaldık lacivert-beyazlı renkli kulübe, kutsalımız saydık, arımız, namusumuz kabul ettik! Laf ettik ama laf ettirmedik. Eleştirdik, eleştirilmesini önledik, önlemeye çalıştık. Başarısızlığında kahrettik, başarısını herkesle birlikte paylaştık, hatta geride kaldık, “varsın günü birlik yaşayanlar zevkini sürsün, biz gülelim” dedik.
Lapa lapa yağan karın; dondurucu ayazın, suratlara taş gibi çarpan tipinin ve başımızdaki kasketleri uçuracak kadar sert esen rüzgârın altında bile PES demedik, PES demedik de şimdi diyorum zira, yazıya başlar başlamaz önce Sami Canel, sonra Sezai Kula, daha sonra da bizim damat Hidayet arayarak sağlığını sordular. Pes bu kadar çok aranılan olur mu? “Yahu Suat zoru sefer, yırtar, hastalık mastalık dinlemez” dediler. Yalan da değil ha! Yahu sen uçakla göle çakılacaksın, burnun kanamayacak; Kıbrıs semalarında dolaşıp komandoları aşağıya atacak, Beşparmak dağlarını turlayacak düşmeyeceksin! İşte buna “yırtar” denir, sen de evvel Allah yırtın işi, bitirdin. İşte buna da PES denir. Demek ki bundan sonrakiler teferruat, ama teferruat hiçbir zaman ihmale gelmez, üzerine üzerine gidilir, teker teker yok edilir. Şimdi bu aşamada ve dimdik ayaktasın!
Şu son 40 yılı bir düşünsene! Her birimizin sırtında kırkar ton yük! Kulübün sanki tüm yükünü sırtlamışız boğuşmuş, yoğrulmuş, ateş olmuş, kor olmuş asla şikayet etmemiş, en ağır işi kolaylıkla yapmanın yolunu, yöntemini bulmuş ve başarmışız. Ne için? Sarıyerlilik için! Sarıyer için!
Bin bir dereden su toplamış, taşımış ve testi yerine küpe koyarak çoğaltmışız neden ve kim için? Çocuklarımız ve ev halkımız için !
Büyüklerimizi memnun etmek için büyükten de büyük görünmeye (olgunluk anlamında) gayret etmişiz, başarmışız!
Hele Sen yok musun Sen! Yahu kızıl kıyamet kopsa şikayet etmez, dertlensen de içini atar, yüksünmezsin! Gariplensen de, limon gözlerin sulansa da her zaman ki gibi. gözyaşlarını yüreğine akıtır, hüznünü ortaya dökmez, başkalarını dertlerine ortak etmeyerek örnek hareketlerini devam ettirirsin. Yahu herkesin işi mi bu? Bu durum başlı başına bir ustalık ve becerikliliktir.
Yahu biz birbirimizi tamamlarız. Elbetteki bugün var yarın yokuz ama; yoklar bizden ırak olsun be! Ne işi var bizim yanımızda yokların! Yaşıyoruz işte ne güzel, oh be!
Suat! Eskileri anımsadım, hemen arkamdaki kitaplığa gözüm takıldı, okul sıralarındaki anı defterimi gördüm. Bir çırpıda elime alıp açtım. Vallahi ilk açılan sayfada senin fotoğrafın. Ne yazmışın hatırlıyor musun? Elbetteki hayır! Yahu resmini yapıştırmışsın, tek kelime bile yazmamışsın! Yuh be!!! Ama bunun da anlamı derin. Çünkü, “biz nasılsa ayrılsak da beraberiz” demek istemişin. Tarihini merak ediyorsan işte tarihi: Mayıs 1952 yani okulların tatili yakınlaştığı günler.
Sen emekli olduğunda doğan çocuklar da emekli oldu. Ben emekli olduğumda doğan çocuklar da askerliğini yapıp geldi, evlenip çoluk çocuk sahibi oldular. Biz yaşıyoruz, yaşamaya devam edeceğiz. Ben ikimiz adına konuşurum vallahı: Hiç de gitmeye niyetimiz yok! Gidecek o kadar parazit varken sıra bize neden gelsin ki! Hoş biz inanıyoruz Bin ay yaşayan cennetlik. Yahu bizim bin ay yaşamamıza daha çok yıllar var be ne acelesi. Bin ay 83 yıldan fazla yapıyor, sakın acele etmeyelim tamam mı?
Gene limonileşti gözlerin değil mi?
Suat, haberler güzel! Gözün aydın olsun arkadaşım.

SARIYER KENDİNE GELDİ!

Sarıyer S.K. Divan Yürütme Kurulu ile Denetleme Kurulunun Kulüp yönetim kurulu ile tesis konularını görüşeceği bir toplantısı vardı. Toplantıya Bel. Bşk. Sayın Şükrü Genç de katıldı. Kulübümüze gelir getirici tesisler kazandırılması için yapılan çalışmalar birlikte gözden geçirildi. Belediye Başkanı Sayın Şükrü Genç’ten önemli sözler aldık. Otopark kurulması, bir plajın müşterek işletilmesi önerisi çok önemliydi, benimsendi.
Toplantı öncesi, kulüp Başkanı Sayın Mehmet Akdağ, İsmail Cevahir, Ahmet Karaman ve İrfan Terzi, Divan Yürütme Kurulu Başkanı Sami Canel ile Yürütme Kurulu arkadaşları ve Denetleme Kurulu üyelerine tesislerle ilgili brifing verildi ve tesisler gezdirildi.
Çok kısa değinmek istiyorum: Tek kelime ile muhteşem görüntülerle memnun olduk. Kulübe ait üç mekan yeniden dizayn edilerek hizmete sunuldu. Abartmadan ifade etmek isterdim beş yıldızlı otel görünümündeki kamp tesisi, yine aynı görüntüyü veren yönetim binası ve altyapıya ait tesis! Kamp yeri için bütün her şey düşünülmüş… Lobisinden restaurantına; istirahat odalarından tuvaletine, soyunma odasından çamaşırhanesine, kondisyon odasından malzeme odasına; ping pong masasından bilardo masasına, dinlenme odasından, ders ve brifing odasına, masör odasından antrenör ve teknik direktör odasına kadar her şey düşünülmüş! İdari binada aynı şekilde dizayn edilmekle örnek hareket edilmiş oldu. Hele girişteki görünüm müthiş; alt yapıya ait üçüncü binadaki yenileme unutulamaz. Atıl olan bu bina alt yapıda çocukları spor yapan velilerin hizmetine sunulmuş; alt katta kafeterya, malzeme satma odaları; yaş grupları futbol takımlarına ait soyunma odaları, duşlar, tuvaletler, malzeme odaları her şey dört dörtlük. Bunlar rutin işler deyip geçemeyiz. Rutin işlerin çok üzerine çıkılarak yenileme yapılmış!
Bunları yapanlara binlerce kez teşekkür etmeliyiz. Sağ olsunlar, var olsunlar! En kısa zamanda YZÖ Stadını maçlara açsınlar, Otoparkı da hizmete!
Ayrıca bir parantez açarak Sayın Belediye Başkanımız Şükrü Genç’e de teşekkür ederken bir istekte bulunmak isterim: Bizler darılmak bilmeyiz, üstelik ısrarcıyızdır. Yine ısrar ediyorum. Zekeriyaköy’deki futbol sahasını (topu topu 14-15 dönemlik bir alandır) kulübe tahsis ederek protokolle veriniz.
ŞİMDİ maça gelebiliriz. Sarıyer iki maçta altı puan alarak BUGSAŞ maçına çıktı. Önceki yazımda “Sıra Şimdi Sarıyer’de” diyerek, galibiyetlerini seri olarak devam ettirmesi temennisinde bulunmuştum. Yanıltmadılar beni lig 4. BUGSAŞ’ı da yenerek üç haftada 9 puanı cebine indirdi. Puan cetvelinde bir üste daha yükselerek tehlikeli bölgenin üzerine çıktı.
Sarıyer bu maçta da dişe diş bir mücadele verdi. Yılmadı, yıldırdı; güçlüydü, bunu kabul ettirdi; gol yedi karşılığını verdi; kapanmadı, açılıp gol yollarını aradı ve neticede mutlu sona ererek sahadan 2-1 galip ayrıldı.
İlk yarıda rakip takım daha derli toplu gibi göründü. Çok pas yaparak etkili olmaya çalıştı, Sarıyer’de sahada ayakta kalmaya ve direnmeye! 25. dakikaya kadar Ethem rakip tehlikeleri başarı ile önledi. Rakibin golü 27. dakikada geldi. Korner atışı sonunda yakın mesafeden topu müdahale etmek isteyen Sabri ayağı kayıpta Ethem’in üzerine düşünce boşta kalan topu rakip futbolcu ağlara gönderdi ve Sarıyer yenik duruma düştü. 39. dakikada Mert’in aşırtma vuruşu üst ağlarda kalmasaydı durdum çok başka olabilirdi.
İkinci yarıya golle başladı Sarıyer. Mert’in indirilişi ile kazanılan Penaltı’yı Göksel kullandı, kalecinin çeldiği topu yine Göksel tamamladı ve beraberliği sağladı. Bu golle beraber Sarıyer, eski Sarıyer özelliklerine kavuştu ve tam saha presle rakibinin üzerine gidip pozisyonlar bulmaya başladı. 64. dakikada tekrar sahne alan Göksel sağdan daldı, çalımlarla rakiplerini yatırdı, altı pas köşesinde tekrar kendi etrafında döndü ve yatırdığı kalecinin üzerinden mermi gibi bir şutla topu rakip ağlarla kucaklaştırdı bu Sarıyer’in galibiyet golüydü. İşte ben gerçek Sarıyer’i bu golden sonra gördüm. Bu dakikaya kadar Ethem, Sabri, Serhat, Serkan, Mert ve Göksel sahada vardı. Bu dakikadan sonra diğerleri de sahne aldılar. Hele Emrah Şahin ve Tolga o kadar güzel, o kadar bilinçli oynadılar ki ister istemez “Be birader şimdiye kadar nerelerdeydiniz” diye söylendim.
Tek. Dir. İlker Yağcıoğlu haftalardır aynı tertibi sahaya sürmekle istikrarı yakaladı. En doğru hareket buydu ve bu da başarılı sonuçları getirdi. Böylece tebriki hak ettiler. Sarıyer’in defans bloğu artık oturdu. Sabri ile Serhat çok iyi ikili oldular. Serkan da deneyimi ve çabukluğu ile göz doldurdu. Mahmut sağbek değil ama o da akıllı oynayarak yararlı olmaya çalışıyor. Oyuna katılışı, topu yere indirişi iyi; orta blok havadan top bırakmıyor bu da çok iyi. Sarıyer’in zayıf yeri orta alandı. Bu alanda zaman zaman Göksel zaman zaman Dündar Mert’in yanında oluyor. Ortada yük üç kişi üzerinde kalıyor Tolga, Emrah Şahin ve Aytürk! Takımın en çok koşan adamı Aytürk bir orta alan adamı değil. Sadece rakibi bozma da var. Orta saha adamı olsa o pozisyonu gol yapması işten değildi. Bekte daha başarılıydı. Sarıyer takımının iki önemli adamı Tolga ile Emrah Şahin’di. Bu ikili ilk devre sahada yoktular. Ama ikinci yarıda, hele 2-1 lik skor elde edildikten son bu ikili mükemmel bir futbol sergilediler, alkışı da hak ettiler. Bu ikilinin bu futbolu devam ettirmeleri Sarıyer’i başarıya götürür. Dündar bu maçta bekleneni vermedi. Biraz daha cesaretli ve biraz daha sert olmalı! Mert takımın forvet özelliklerine sahip en önemli silahı. Kendisini çok iyi idare ediyor. Sağa sola deplase olarak arkadaşlarına ve bilhassa Göksel’e gol yollarını açıyor. Takımın golcüsü olarak Göksel için fazla bir şey yazmaya gerek yok zira takımını yoktan var etti. Müthiş enerjisi, hırsı, azmi ve bilinçli futboluyla “İşte ben buyum” der gibiydi.
Özet olarak derim ki: Sarıyer kendine geldi!

ŞİMDİ SIRA SARIYER’DE

Sarıyer, arka arkaya ikinci maçını kazandı. Bu iyi bir gelişme. Bundan sonraki maçlarda da aynı başarıyı göstermelerini beklemek hakkımız. Çünkü, Sarıyer’i yenen her takım alıp başını gitti ve arka arkaya galibiyetlerle üst sıralara tırmandılar. Şimdi sıra Sarıyer’de! Artık sıraya koymalı ve kazanmaya devam etmelidir. Kendi sahasında oynayacağı Bugsaş ve Hacettepe maçları ile deplasmanda oynayacağı Mardin maçları kazanılamayacak maçlar değil! Bu takımların Sarıyer’den güç olarak asla fazla yanları yok. Bunu belirttikten sonra AMA der ve devam ederim:
Akçaabat Sebat maçını kazanmasına rağmen iyi futbol oynamadı. Karşısındaki takım çok zayıf bir ekip. Sahada ne yaptıklarını bile bilmiyorlar. Tüm düşünceleri duran toplarla sonuca gitmek. Yani, faul kazanacak, yandan ya da ortadan yapılacak frikik atışlarında uzun boylu adamları ile gole gitmek. Böyle olunca A. Sebat’ın işi çok zordu ve öyle oldu maçı kaybettiler.
Sarıyer, Alanya spor maçının mahmurluğu içinde göründü. “Alanya sporu yendik, A. Sebat’ı da yeneriz” düşüncesi ile sahaya çıkınca, oyun disiplininden uzaklaştılar ve kolay maçı zora soktular. Sarıyer ilk yarı rüzgârla beraber oynadı. Kendinden emin bir düşünce ile maçtan kopmadan oynadılar ama fazla etkili olamadılar. Bu devre kazanılan yedi kornerden yararlanamayan Sarıyer, 42. dakikada gelişen kombine bir akın sonunda golü bularak rahatladı.
İkinci yarıda rakibin bozulacağı, Sarıyer’in farka gideceği beklenirken aksi oldu ve her geçen dakika oyun disiplininden uzaklaşarak, rakibin baskısı altına girdi. Rakibin şuursuzca da olsa, baskılı oynadığı anlarda Ethem sahne aldı ve her biri bir diğerinden daha tehlikeli dört pozisyonda rakibe gol imkânı vermeyerek takımını galibiyete taşıdı.
Takımların başarısında yaşlı, deneyimle futbolcuların rolü çoktur. Kalite futbolcu maç kurtaran futbolcudur. Beklenmedik anda sahne alır ve attığı gollerle maçı alıp götürür. İşte Ethem bu görevi üstlendi ve üst üste kurtarışlarla takımını galibiyete taşıdı.
İlker Hoca, son dört hafta aynı takımı sahaya sürerek doğruyu gördü. Takım oturdu, uyum sağlandı, futbolcular birbirlerini tanımakla takım olma yoluna girmiş oldular.
Takımda direkt rakip kaleye giden futbolcu Göksel, bu maçta da aynı şeyleri yaptı. Yorulduğu kesin ama her maçta aynı dakikalarda dışarı alınması bence yanlış. Yerine kim giriyorsa onun görevini üstlenemiyor ve Sarıyer’in rakip kale üzerindeki etkinliği ortadan kalkıyor. Bu maçta da böyle oldu, yetmedi Mert oyundan alındı ve Sarıyer’in etkinliği bitti. Her maçta bu oyuncuların oyundan alınmaları değil, oyunda daha sağlıklı kalmaları sağlanmalı. Dündar’ın üzerinde durulmalı, oyundan alınmamalı ve devamlılığı sağlanmalı, ayakları yere basan, ne yapacağını bilen, gole yakın bir futbolcu. Kesinlikle kazanılması gerekir. Kısa boyluların yer aldığı Sarıyer defansında Sabri yerine oturdu, Serhat da görev adamı. Sarıyer’in derdi orta sahası. Burada nazım adam rolünü üstlenecek adam Tolga! İyi kumaş ama, kendine oynadıkça takımın oyunu bozuluyor. Topu çabuk çıkardıkça, iyi top yaptıkça takım toparlanıyor. Gole yakınlığı da iyi ama oyundan çabuk düşüyor, kısa zamanda toparlanması gerekir. Emrah Şahin iyi şeyler yaptı ama iyi şeyler değil, maç boyu iyi futbol oynaması ve takımı sırtlaması gerekir. Takımın en genci, daha agresif olmalı ve takımı ateşlemelidir. Her maçta ısrarla kendisine şans verilen H. Aytürk’ün takım oyununa katkısı hiç olmuyor. Bu kadar mücadele eden bir futbolcu takıma çok şeyler verebilmeli ama olmuyor, futbolu Sarıyer’e uymuyor. Sol bekte daha verimliydi.
İki galibiyet yönetimi aldatmamalı. Sarıyer’in eksiği çok. En azından üç dört futbolcu alınarak takım takviye edilmelidir. Bazı belirli isimlerin olduğu kesin, sonuçlandırılmalı ve ikinci yarı maçlarına öyle hazırlanılmalıdır.
Göztepe maçında tribünü dolduran seyircilerin bu maça ilgi göstermemesi maçın iş günü oynanmış olmasından kaynaklanmıştır. Sarıyer seyircisi takımını yalnız bırakmaz.
Sarıyer’in daha iyi futbol oynaması, daha iyi sonuçlar alarak daha iyi klasman derecesi yapması, maçlarını kendi sahasında oynaması ile olacaktır. Canla başla çalışmalarını devam ettiren yönetim kurulu, saha sorununu halletmeli ve hiç olmazsa ikinci yarı maçlarına YZÖ stadı hazır olmalı ve maçlarını burada oynamalıdır.
Unutmayalım futbol şeytan işidir, şeytanın küçüğü büyüğü olmaz. Bunu kabul etmeli ve uyanık bulunmalı, dikkatli hareket edilmelidir.

ÜÇ ALTIN PUAN

Lacivert-beyazlı ekip ikinci deplasman galibiyetini aldı. Bu galibiyet ve alınan üç altın puan Sarıyer’e hayat verdi. Moral verdi, özgüven kazandırdı.
Sarıyer 11 puana ulaşarak ilerisi için de herkesi ümitlendirdi. İki maçı var arka arkaya kendi sahasında oynayacak. A. Sebat maçını Bayrampaşa Stadında oynar ama Bugsaş maçını Yusuf Ziya Öniş Stadında oynanması için yönetim kurulu, sahanın hazırlanabilmesi için büyük gayret göstermelidir.
Sarıyer şu an puan cetvelinde 15. sırasın bulunuyor ama sıralamadaki durumu ürkütücü değil. Bir maç daha kazanması halinde iki sıra üste çıkabilir, iki maçta altı puan alması demek ise orta sıralara yükselmesi demek olur ki bu da ikinci yarı maçlarında çok daha iddialı bir Sarıyer seyredeceğimizi gösterir. Yeter ki futbolcular bu maçtaki hırs ve arzularını diğer haftalarda da göstersinler.
Nihayet, aynı tertip sahaya sürülerek arka arkaya iki üç maç oynandı. Aslında doğru olan da budur. Her hafta değişik bir tertibin sahaya sürülmesi, takım elemanları üzerinde tedirginlik yaratır ve futbolcular güvenlerini kaybederler. Süreklilik halinde ise kendilerine güvenleri artar ve inançlarını devam ettirirler. Böyle bir havaya girildiğini gördük, devam etmesini dileriz.
İlk yarının bitimine dört hafta var. Yani Sarıyer çok önemli dört maç oynayacak. A. Sebat, Bugsaş ve Hacettepe maçlarını kendi sahasında, Mardin maçını ise rakip sahada oynayacak. Sarıyer bu dört maçı da kazanabilir. Yeter ki maça iyi hazırlansınlar, maçlara asılsınlar, yılgınlık göstermesinler. Bu dört maçta 12 puan alınması demek veya kendi sahasındaki üç maçı kazanarak 9 puan alınması demek ligi orta sıraların biraz üzerinde bitirmek demektir ki bu da ikinci yarı maçlarında sıkıntıya düşülmeyecek demektir.
Bugüne kadar iyi niyetli çalışmaları ile dikkat çeken yönetim kurulu, YZÖ Stadının bir an önce maçlara açılmasını sağlayabilirse; futbolculara vaat edilen transfer ücretleri, maç başları ya da varsa primleri zamanında ödenebilirse tüm sorunlar ortadan kalkar bu da başarıyı, inancı beraberinde getirir.
Sarıyer gibi bir takıma bu ligde düşme hattında kalma yakışır mı? Elbetteki yakışmaz! Sarıyer, bir büyük isim, bir büyük markadır. Çok önemli özellikleri vardır. Beklenmedik zamanlarda patlama yapar ve derenin akışını değiştiriverir. Zor maçları, kader maçları oynamasını bilir. Ama hiçbir Sarıyerli, takımının kader maçı oynamasını arzu etmez. Böyle durumlarla karşılaşılmaması için yapılacak şey; yönetimin vaat ettiklerini yerine getirmeleri, futbolcuların görevlerini en iyi şekilde yapmak için çok gayretli olmaları, ateşli taraftarların her zaman takıma ve futbolculara destek olarak yanlarında olduklarını göstermeleri gerekir.
Sarıyerlilik de bunu gerektirir.

KEFELİKÖYE GİDER İKEN!

Bin dokuz yüz ellili yılların başında Sarıyer İlçesinde ilk defa bir yayın organı çıktı. Çıkaranlardan biri de bendim. Diğer üç arkadaşım Nurhan Erman, İsmail Yıldırım ve Cezmi Baydar’dı, üçü de rahmetli oldular. “ÖZ SARIYER” isimli bu spor dergisinin ilk sayısında “Sarıyerli Sporcuların sevdiği şarkılar” diye bir köşe vardı. Bu köşeyi ben kaleme almış ve sporculardan biri Kefeliköy’lü bir hanıma aşık olduğu için, Katibim şarkısından
esinlenerek “Kefeliköy’e gideriken aldı da bir yağmur” la bir futbolcuyu bütünleştirmiştim. Bu arkadaşımız çok darılmıştı bana! O da aramızda değil, rahmetli oldu.

Aslında Bu arkadaşlarla beraber KEFELİKÖY’ de rahmetli oldu. Çünkü eski halinden çok az örnekler kaldı. Ama ne olursa olsun, Kefeliköy yine de belli ve bilinen, yaşanmak istenen bir yer!

Kefeliköy, Büyükdere’ye bağlı, muhtarlık olmayan bir yerleşim bölgesiydi. 1954 de Çayırbaşı Büyükdere’den ayrılırken, Kefeliköy’de girdapla beraber sürüklendi ve Büyükdere’den koparılarak Kireçburnu’na bağlandı. Ama bu kadarla yetinilmedi. Son olarak Kireçburnu’ndan koparıldı ve yeni bir yerleşim bölgesi olan Cumhuriyet Mahallesine bağlandı.

Burada bir yanlışlık olmalı. Cumhuriyet mahallesi 25-30 yıllık bir yerleşim bölgesi, Kefeliköy öyle mi? Asla! Yapılacak Kefeliköy’ün muhtarlık yapılmasıydı. Olmadı!

1475 yılında Kırım Harbi zaferle bitirilmiş ve oradan getirilen esirler Kefeliköy’e yerleştirilerek, Boğaziçi’nin en iyi köşelerinden biri olan bu alan yerleşim bölgesi haline getirilmişti. 1853-1856 yıllarında yapılan bir başka Kırım savaşı sonrasında da hayli esir getirilerek Kefeliköy’de iskân edilmişler ve böylece, buranın yerli halkını Kırımdan göç edenler oluşturmuştur.

Kefeliköy; Boğaza ve Karadeniz rüzgârlarına açık bir yerleşim bölgesidir. Yeşille mavinin kucaklaştığı bir yerdir. Yeşillik, yukarı çıkıldıkça yerini ağaçlıklara terk eder. Hatta küçük çapta ormanlık halini alır. Sahil boyu ise Çayırbaşı deresinden Kireçburnu limanına kadar tertemiz suyu ile halkın doğal plajıdır. Son yıllarda rıhtım çalışmaları nedeniyle sahil boyu hayli değişikliğe uğradı. Sahil boyu, Çayırbaşı deresinden Yeniköy’e kadar fevkalade bir yürüyüş parkuru oldu. Oysa, Kefeliköylüler sahil boyunu eski haliyle daha çok seviyordu. Ayrık otlarının daha çok olduğu yeşil alan üzerinde, uzun topukla papuçları ile seke seke yürüyen tazeleri görmem olası değil. Artık, marka kes ve ayakkabılarla, düzgün beton zemin üzerinde tekdüze yürüyüşü var! Artık tazeler, “Ayyy! Ayağım burkuldu, ayağım kaydı” diyerek yavuklusuna sarılamıyor! Elde telefon, kulaklarda mekanik kulaklar rap şarkıları ile yan yana atlaya zıplaya yürüyorlar! Ne sevda sözleri belleklerinden dil ve dudaklarına iniyor ve ne de duygularını birbirlerine aktarabiliyorlar!

Kefeliköy, İlçenin önemli bir yerleşim bölgesidir. Önemli olması, yerleşik halkının sosyal ve kültürel durumlarının fevkalade olmasından ileri geliyordu. Bu yerleşim bölgesi az fakat öz nüfusa sahipti. Genel olarak sayfiye yeri olarak tanınıyor, yazları kalabalık olurken; kış mevsimlerinden yerleşik nüfusta azalma oluyordu.

Sahil boyunda birkaç yalı yer alırken, içeriye doğru ahşap fakat büyükçe ferah evler görülürdü. Son otuz kırk yıl içinde bütün semtler büyük değişikliğe uğrarken Kefeliköy kötü yapılaşmadan nasibini almamış, durumunu korumasını bilmiştir.

Fabrika gibi işyerleri olmayan çok sakin bir yer olan Kefeliköy bilhassa rahatsız olanlar için dinlenmeye çok müsait bir yerdir. Herkes birbirini tanır, yabancısı az olan bir yerdi. Her ne kadar son zamanlarda sahil boyunda birkaç işyeri açıldıysa da Kefeliköy’ü eski konumundan pek uzaklaştırmadı. Çünkü, bura halkı, eski özelliklerini az da olsa koruyorlar.

Kefeliköy’de bir dönem balıkçılık çok önemliydi. Bilhassa Osmanlılar döneminde kurulmaya başlanan ve 1950’lili yıllara kadar devam eden Dalyancılık hatırlardadır. Kefeliköy Dalyanı Araba Yolu caddesi üzerindeki büyük koruluğa adını vermiş ve ”Dalyan Koruluğu” olarak isim almıştır. Koruluk bir dönem halka piknik yeri olarak hizmet etmiş, tazeler, gençler ele ele kır çiçeği toplamışlardır.

Araştırmacı gözü ile Kefeliköy irdelendiğinde köy içinde büyükçe bir temel kalıntısı bulmak zor olmaz. Bu temel kalıntısı Kaptan-i Derya Uluç Hasan Paşa tarafından 16. yy. sonlarında mescit olarak yaptırılmıştır. Mescit’ten çok camiye ihtiyaç duyulunca Şeyhülislam Damatzade Abdülhayr Mehmet Efendi tarafından Mescide bir minber yaptırılarak camiye dönüştürülmüştür. Bu cami yerinde yok! Yok, çünkü büyük Sarıyer selinde (1907 ya de 1912 de, iki tarih tartışmalıdır) bu cami selden nasibini almış ve yıkılarak denize gitmiştir. Aynı gün Rumelikavak’ta da bir cami selden yıkılmıştır.

Kefeliköy’de tarihi bir diğer eserler ise deniz sahilindeki yan yana yalılardır. Biri 1882 diğeri 1885 de inşa edilmişlerdir. Kireçburnu’na doğru gidildiğinde, birkaç yıl evvel yapılan yeni büyük binanın yerinde Kefeliköy oteli bulunuyordu. Bu otel İstanbul’un çok önemli otellerinden biriydi.

Sarıyer ilçesinin bu küçük yerleşim bölgesinde bulunan içimi nefis olan suyun adı da Kefeliköy memba suyu idi. Bu su maalesef gecekondulaşmaya kurban gitti. Çevre kirliliği nedeni ile kolibasili çıkınca su terk edildi. Böylece Kefeliköylüler de pet suya esir edildiler.

Kefeliköy’de nüfus artışı pek yok! Yerleşik halkı eski konumlarını ısrarla korur gibiler. Ne fazla dışarı açılırlar ve ne de fazla göç alırlar. Buna rağmen her zaman dikkat çeker! Kefeliköylülerce, Kefeliköy anlatılmakla bitmez. Sert rüzgara maruz kalmasına karşın insanları o kadar sert değildir. Biraz içine kapanık, biraz çekingen, biraz da kendi çevrelerine duyarlıdırlar. Burada her zaman ciddi bir hava hakim gibi görünür.

Boğaziçi’nin mehtaplı gecelerinde Kefeliköy sahil boyunda gezinmek, sevgilisinin kulağına aşk şarkıları fısıldamak; bir bankta saatlerce oturarak mehtabı seyrederek yarenlik etmek, insanlara doyumsuzluk verir.

Tüketti her şeyi bir şey kalmadı cepte
Git, dinlen hayatını yaşa Kefeliköy’de…

Kefeliköy, aşkların, sevdaların kol kola gezdiği bir yerdir. Yaşlı hanımlarla beylerin kol kola girerek volta atmaları; gençlerin bir birine sarılarak sahil boyu yürümeleri; semt dışından gelen deniz severlerin sahil boyunda sere serpe uzanıp kafa demleyerek kendinden geçmeleri; seyyar çaycının, mısırcının, keten helvacının müşteri beklemeleri Kefeliköy ve Kefeliköy sahilinin yaşam biçimidir.

Kefeliköy yazın alabildiğine zengin, açık ve yalın; kışın ise alabildiğine içine kapalı bir unutulmazdır!


10 KASIM’LARDA MUSTAFA KEMAL

Allah’ın özenip bezenip yarattıklarından biri de Mustafa Kemal’dir. O nedenledir ki üstlendiği her görevi Allah’ın izni ile başarmış ve altın harflerle dünya tarihine adını yazdırmıştır.
Parçalanmasına göz yumulan ve parçalanan bir ulusun tekrar ayağa kalkmasını sağlayan bir insan olarak Mustafa Kemal, ezilen ve mazlum milletler adına giriştiği her mücadelede başarmış ve başı dik durabilmişse, ONUN bu ulusa söyleyecekleri vardır. Söylediklerine kulak verir ve ona göre hareket edilebilirse dünya şartlarına entegre olma adına verilen ödünlerin yüz kızartıcılığı, her Türk’ün yüz karası olmalıdır.
Ne diyor Mustafa Kemal:
“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”
“Dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir”.
“Kadınların genel ve özel görevlerinin başında analık görevleri vardır”.
“Büyük Başarılar kıymetli anaların yetiştirdikleri değerli evlatlar sayesinde olmuştur”
“Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.”
+ + +
“Ulusu kurtaranlar yalnız ve yalnız öğretmenlerdir”.
+ + +
“Sanatsız kalan bir ulusun hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”
“Bir millet sanat ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata sahip olamaz.”
“Hayatınızda mebus olabilirsiniz, bakar olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat hiçbir zaman sanatkâr olamazsınız.”
+ + +
“Tüccar, milletin emeği ve üretimi kıymetlendirmek için eline ve zekasına emniyet edilen ve bu emniyete liyakat göstermesi gereken adamdır!”
“Bu topluluktan hak sahibi olmak herkesin bir iş görmesi esasına dayanacaktır.”
+ + +
“Din vardır ve gereklidir.”
“Türkiye Cumhuriyetinde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ibadet hürriyeti vardır.”
“İbadetler, güvenlik ve genel ahlaka aykırı olamaz; siyasi gösteri şeklinde yapılamaz. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi vazifelere artık Türkiye Cumhuriyeti katlanamaz.”
“Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir.”
“Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.”
“Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir, Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir.”
“Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat elde edenler aşağılık kimselerdir. İşte bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz.”
“Din ve mezhep hiç bir zaman politika aleti olarak kullanılamaz.”
“Benim de bir tarikatım var ismi medeniyettir.”
+ + +
“Ulus hayatı tehlikeye düşmedikçe savaş bir cinayettir.”
“Milli mücadele şahsı hırstan değil, milli iradeden doğmuştur.”
“Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum.”
“İstiklal savaşını Türk Milleti başarmıştır. Ben onun başında naciz bir kumandandan başka bir şey değilim.”
“Ben gerektiği zaman en büyük armağanım olmak üzere Türk ulusuna canımı vereceğim.”
“BAĞIMSIZLIK BENİM KARAKTERİMDİR.”
“Bizim dünya gözünde en büyük kuvvet kudretimiz yeni şekil ve mahiyetimizdir. Bu yeni şekil CUMHURİYETTİR.”
“Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz.”
“Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”
“Yurtta sulh, cihanda sulh.”
“Bir Türk dünyaya bedeldir.”
“Ne mutlu Türküm Diyene.”
“TÜRK:
ÇALIŞ, ÖĞÜN, GÜVEN.”
………..
Tüm uluslar hayranıdır Mustafa Kemal’in. Bir yabancı basın mensubu sorar:
“Ne yaptınız?”
Mustafa Kemal Yanıt verir:
“MESUDUM, ÇÜNKÜ BAŞARDIM!”
……….
Lütfen düşünelim: Emanete sahip çıkabildik mi? Başarabildik mi? Memnun ve mesut muyuz?