20 Eylül 2009 Pazar

YUSUF ZİYA ÖNİŞ STADI AÇILIYOR!

Yirmi ay önce lig maçlarına kapatılan Yusuf Ziya Öniş Stadı lig maçlarına açılıyor. İnşaat tamamlandı, bütün eksiklikleri giderildi (!). TFF gelen görevliler yaptıkları kontrollerde hiçbir eksik bulamadıkları için, Sarıyer’in klasman grubundaki maçlarını bu stat da oynamasına karar verd (!!!)i.

Nasıl oldu bu iş? Anlamak mümkün değil!

ELBETTEKİ BÖYLE BİR ŞEY YOK!!!!

YUSUF ZİYA ÖNİŞ stadının açılması TAMER TAŞPINAR İl Müdürü olduğu sürece hayal!!!

HANGİ SÖZÜ VERDİ DE YERİNME GETİRDİ!!

13.5.2007 tarihinde YZÖ maçlara kapatıldı. Ağustos ayında lig maçlarına açılacağını söyledi TAMER BEY! Ama maalesef beceremedi!

Sarıyer maçlarını Maltepe Stadında oynadı. Rica, minnet yalvarmalara rağmen Çayırbaşı Stadı bile kulübümüze çok görüldü. Zira Stadın kurallara uygun olmadığı söylendi. Ama, iki ay sonra ne oldu ise oldu. Stadın ebadı bir iki saat içinde boydan beş, enden dört metre büyüdü ve lig maçı oynanır hale geldi.

PEKİ NE OLDU? Hiç!!! Zira Lig maçları biter bitmez YZÖ Stadı lig maçlarına açılacaktı OLMADI!!! İnşaat bitirilemedi!

Aradan tam 20 ay geçti Yusuf Ziya Öniş Stadı hala onarımda! Biten hiç bir şey yok!

Bir şey var gerçek olan; GENÇLİK VE Spor İl Müdürü TAMER TAŞPINAR hala Sarıyerli ve Sarıyer Spor Kulübü üyesidir.

Bir il müdürü iki yıldan beri bir sahayı bitiremiyorsa bu işte bir terslik vardır. Bunu irdelemek gerekir!

Darıca sahası 6 ayda, Gaziosmanpaşa Stadı 5 ayda tamamlanarak lig maçlarına açıldı. Sarıyer sahası ise 20 aydan beri bakım ve onarımda!!!

Saraçoğlu sahası yapılırken Fenerbahçe lig maçlarını oynadı bu stat da! Bu ne demektir? İş bilenin başarısı demekten başka ne denir!

YAHU GALATASARAY’IN ASLANTEPE STADI BİTMEK ÜZERE!!! Sarıyer Stadının hala bir kısım bölümünün ihalesi için uğraş veriliyor (!).

Söylenenlere bakılırsa Sarıyer’e pek çok spor tesisi yapıldı!!! Ha biz Sarıyerlilerde İNANDIK!!!

Sayın il müdürü; İLÇEMİZDE PROFESYONEL LİGDE OYNAYAN TEK KULÜP VAR! ADI: SARIYER SPOR KULÜBÜ’ dür. Siz de bu kulübün üyesisiniz!!! Haberiniz var mı? Varsa, Sarıyer’e çok stat yaptım demeyiniz. Yapsaydınız Sarıyer maçlarını oynardı!!!

Kilyos sahası ile sakın övünme,oraya saha yapılmadı, toprağına para gömüldü.

TAMER BEY, BEKLİYORUZ, BEKLEYECEĞİZ! HER SÖYLEDİĞİNİZİ NOT EDEREK BİR KENARA YAZACAĞIZ, İLERİ DE KARŞINIZA ÇIKARACAĞIZ. BUNDAN ŞÜPHENİZ OLMASIN!

YÖNETİM KURULUNDA KONUŞTUKLARINIZDA, BALODA KONUŞTUKLARINIZDA UNUTULMADI, NOTLAR ARASINDA DURUYOR.

İLERİ DE HATIRLATACAĞIZ, DARILMA GÜCENME YOK.

ANKARA’DA BİR GENEL MÜDÜR YEDİ GENCİN ÖLÜMÜNDEN SORUMLU TUTULDU VE SONUÇTA İSTİFA ETTİ!

SİZ İSE İKİ SEZONDUR, SARIYERLİ SPORCULARIN, YÖNETİCİLERİN VE TARAFTARLARIN UMUTLARINI YOK ETTİNİZ, ÖLDÜRDÜNÜZ, HABERİNİZ VAR MI?

KALIN SAĞLICAKLA!



07.01.2009

YAKALANMALI!

Susurluk olayı tam aydınlatılamadı! Ölümler olmasaydı veya biraz daha derin inceleme yapılabilseydi aydınlatılabilirdi! Hala Susurluk olayı büyük bir sorun!

Ergenekon olayı; öyle anlaşılıyor ki Susurluktan da büyük! Bunca muvazzaf subayın, profesörlerin, doçentlerin, yazarların, siyasi parti başkanlarının gözetim altına alınıp tutuklanmaları işini vahametini gösteriyor! Tutuklananlar arasında ordunun en üst rütbesinde olanların bulunması; yani orgenerallerin sorgulanıp birinin salıverilip diğerlerinin tutuklanması; eski YÖK başkanının aynı akıbete uğraması olayın ne kadar büyük olduğunu göstermektedir.

Ergenekon olayını yürüten savcılara her türlü yasal kolaylık sağlanmış olduğu cihetle yapacakları daha çok şey var! İşin sonuna kadar gitmek! Hatta, çok önemli şahısların ortadan kaldırılmaları, Ergenekon olayı ile ilişkilendirildiğine göre faillerinin yakalanmasını temin edip, suçluluklarını ispatla cezalandırılmalarını sağlamak!

Belki, bu çok karmaşık ve zor bir iştir. Emniyet'in başka birimleri olayı hala takip ediyordur. Mahkemeler dosyaları elde hazır tutuyorlardır! Beklemekte yarar vardır denilebilir ama zaman aşımı denen meret de ortada. Bu nedenle; Suçlular yakalanmalı ve adalete teslim edilmelidir.

Ergenekon olayları 2002 den beri izlenip soruşturuluyormuş, gelinen noktada düğmeye basıldı ve patır patır, parti parti suçlananlar toplanıp içeri alındılar.

Peki! Madımak olayında ne oldu? Tam 37 aydının ölümüne sebep olanların tamamı yakalanıp hesabı görüldü mü?

Madımak olayı ile ilgili 124 sanık yakalandı. Dava tam sekiz yıl sürdü. 33 kişi "Cumhuriyete karşı örgütlü kalkışma" girişiminde bulunmaları nedeni ile 146/1 maddeden idam cezası aldı. Cezalar müebbet hapse çevrildi. Geri kalan sanıklar çeşitli cezalar aldılar. 8 sanık ise 1997 den beri firarda. Yakalayana aşk olsun! Ama yakalanmalı! Devletin gücü buna yetmeli! Hele biri var ki onun kesin yakalanması ve yargı önüne çıkarılması gerekir.

Suçlunun adı: CAFER ERÇAKMAK

Görevi : Sivas Belediye Meclis üyesi

Yakalanamamasının nedeni: Yurt dışına kaçmış olması. Suudi Arabistan'da olduğu söylentisi yaygın!

Bir başka sanık Muhammet Nuh Kılıç, sucu katliam sanığı olmak. O da firarda ve Almanya'da dönerci dükkanı işletiyor!

Egenekon'un birinci adamı bulunamıyor, nedeni kim olduğu bilinmiyor. Bilinse anında tutuklanır, kimsenin şüphesi yok bundan!

Madımak katliamı sanıklarının isimleri belli ama bir türlü ele geçmiyorlar! Suudi Arabistan ve Almanya ile ikili ilişkiler ve antlaşmalar yok mu? Neden işletilmiyor ve bu adamlar oradan alınmıyorlar?

Bu çok önemlidir! Zira, Maraş katliamı sanıkları tam ceza almamışlardır. Alsalardı parlamentoya giremezlerdi. Çorum, Yozgat olaylarının sanıkları gereği gibi ceza alabilselerdi, sonraki olaylar devam etmezdi. Madımak oteli katliamı normal sonuçlansaydı, sonraki olaylar belki devam etmezdi ve o günkü belediye başkanı Temel Karamollaoğlu da parlamentoya giremezdi.

Madımak katliamının en önemli sanığı Cafer Erçakmak ve Muhammet Nur Kılıç YAKALANMALI!.

Oyun büyük, çok büyük! BOP mi nedir? Ne karın ağrısı ise; ortaya atıldığından beri ülkemizin başı dertte! Ülkemiz bölünmek, talan edilmek isteniyor. Millet bölük bölük olmuş! Ama ülkemizi bölemeyecekler, parçalayamayacaklar! Türk halkı, gerektiğinde en iyi cevabı gerekenlere vermesini bilir.

İbrahim BALCI

12.01.2009

YAKALANMALI!

Susurluk olayı tam aydınlatılamadı! Ölümler olmasaydı veya biraz daha derin inceleme yapılabilseydi aydınlatılabilirdi! Hala Susurluk olayı büyük bir sorun!

Ergenekon olayı; öyle anlaşılıyor ki Susurluktan da büyük! Bunca muvazzaf subayın, profesörlerin, doçentlerin, yazarların, siyasi parti başkanlarının gözetim altına alınıp tutuklanmaları işini vahametini gösteriyor! Tutuklananlar arasında ordunun en üst rütbesinde olanların bulunması; yani orgenerallerin sorgulanıp birinin salıverilip diğerlerinin tutuklanması; eski YÖK başkanının aynı akıbete uğraması olayın ne kadar büyük olduğunu göstermektedir.

Ergenekon olayını yürüten savcılara her türlü yasal kolaylık sağlanmış olduğu cihetle yapacakları daha çok şey var! İşin sonuna kadar gitmek! Hatta, çok önemli şahısların ortadan kaldırılmaları, Ergenekon olayı ile ilişkilendirildiğine göre faillerinin yakalanmasını temin edip, suçluluklarını ispatla cezalandırılmalarını sağlamak!

Belki, bu çok karmaşık ve zor bir iştir. Emniyet'in başka birimleri olayı hala takip ediyordur. Mahkemeler dosyaları elde hazır tutuyorlardır! Beklemekte yarar vardır denilebilir ama zaman aşımı denen meret de ortada. Bu nedenle; Suçlular yakalanmalı ve adalete teslim edilmelidir.

Ergenekon olayları 2002 den beri izlenip soruşturuluyormuş, gelinen noktada düğmeye basıldı ve patır patır, parti parti suçlananlar toplanıp içeri alındılar.

Peki! Madımak olayında ne oldu? Tam 37 aydının ölümüne sebep olanların tamamı yakalanıp hesabı görüldü mü?

Madımak olayı ile ilgili 124 sanık yakalandı. Dava tam sekiz yıl sürdü. 33 kişi "Cumhuriyete karşı örgütlü kalkışma" girişiminde bulunmaları nedeni ile 146/1 maddeden idam cezası aldı. Cezalar müebbet hapse çevrildi. Geri kalan sanıklar çeşitli cezalar aldılar. 8 sanık ise 1997 den beri firarda. Yakalayana aşk olsun! Ama yakalanmalı! Devletin gücü buna yetmeli! Hele biri var ki onun kesin yakalanması ve yargı önüne çıkarılması gerekir.

Suçlunun adı: CAFER ERÇAKMAK

Görevi : Sivas Belediye Meclis üyesi

Yakalanamamasının nedeni: Yurt dışına kaçmış olması. Suudi Arabistan'da olduğu söylentisi yaygın!

Bir başka sanık Muhammet Nuh Kılıç, sucu katliam sanığı olmak. O da firarda ve Almanya'da dönerci dükkanı işletiyor!

Egenekon'un birinci adamı bulunamıyor, nedeni kim olduğu bilinmiyor. Bilinse anında tutuklanır, kimsenin şüphesi yok bundan!

Madımak katliamı sanıklarının isimleri belli ama bir türlü ele geçmiyorlar! Suudi Arabistan ve Almanya ile ikili ilişkiler ve antlaşmalar yok mu? Neden işletilmiyor ve bu adamlar oradan alınmıyorlar?

Bu çok önemlidir! Zira, Maraş katliamı sanıkları tam ceza almamışlardır. Alsalardı parlamentoya giremezlerdi. Çorum, Yozgat olaylarının sanıkları gereği gibi ceza alabilselerdi, sonraki olaylar devam etmezdi. Madımak oteli katliamı normal sonuçlansaydı, sonraki olaylar belki devam etmezdi ve o günkü belediye başkanı Temel Karamollaoğlu da parlamentoya giremezdi.

Madımak katliamının en önemli sanığı Cafer Erçakmak ve Muhammet Nur Kılıç YAKALANMALI!.

Oyun büyük, çok büyük! BOP mi nedir? Ne karın ağrısı ise; ortaya atıldığından beri ülkemizin başı dertte! Ülkemiz bölünmek, talan edilmek isteniyor. Millet bölük bölük olmuş! Ama ülkemizi bölemeyecekler, parçalayamayacaklar! Türk halkı, gerektiğinde en iyi cevabı gerekenlere vermesini bilir.

İbrahim BALCI

12.01.2009

ÜLKEYİ SEVENLERİ SEVSİNLER

Türkiye'm; Trakya'sı Anadolu'suyla bir bütün olan Türkiye'm! Ağrı'sı, Uludağ'ı, Kop'u, Cudi'si, Erciyas'ı ile bir bütün olan Türkiye'm! Genci ile, yaşlısı ile, kadını kızı ile gönüldaş olan Türkiye'm! Ordusu ile polisi ile, jandarması ile koruma ve kollama görevini yapabilmek için seferber olan Türkiye'm!

Yedi düvelin, devlet-i muazzamanın baş edemediği yürekli, bilekli, vatan uğrana, mukaddes topraklar uğruna canını vermekten çekinmeyen insanların ülkesi Türkiye'm!

Evlenen kızın ellerine, askere giden delikanlıların başlarına, kurbanlık için seçilen koçların sırtlarına kına yakılan ülke Türkiye'm!

Eline kına yakılan kız kocasına kurban, sırtına kına yakılan koç mübarek bayram için kurban; başına kına yakılan delikanlı vatana kurban!

Kurban olduğum ülkeme, kurban olduğum yurduma, Türkiye'me kim ki kötü rüya görür; ona haram olsun ülkenin verdikleri! Suyu haram olsun, havası haram olsun, buğdayı, mısırı, çayı balığı, tavuğu haram olsun! Yağı, balı, zeytini, peyniri haram olsun!

Kim ülkem için kötü düşünür, kim ki Türkiye'me zarar vermek için çırpınır; ona yediği, içtiği haram ve zehir zıkkım olsun!

Yazar da olsa, çizer de olsa; siyasetçi de olsa, tiyatrocu da olsa; gazeteci, romancı da olsa; bakkal, manav da olsa değişmez; kim ki bu ülke için kötü düşünür, bu canım ülkemi küçük düşürür ona bu ülkenin her şeyi haram olsun!

Kendini bilmez biri çıkar TV programına, hiç sıkılmadan vatandaşın askere gitmemesi için konuşur durur; biri çıkar, sanki kanı şerbet diye içiyormuş gibi; Kıbrıs'da ayağından bağlı on dokuz yaşında esirin başına sıktım kurşunu. Sonra alıştım on Kıbrıslı Rum'u öldürdüm der!



Hey Allah'tan korkmaz, kuldan utanmaz. O hareketin adı savaş değil "Barış Hareketi" idi. Sadece Türklere değil Kıbrıslı Rumlara da barış getirmesi için yapılmıştı. Başbakan bu şekilde ilan etmişti olayı! Aradan bunca yıl geçti şimdi mi aklına geldi, konuşup çalım satmak! Yoksa Orhan Pamuk'tan mı özendin!



Bravo, Kurtlar Vadisinin unutulmaz yıldızı Atilla Olgaç. Nihayet aklın başına geldi, yalan söylediğini açıkladın, hem de utanmadan, sıkılmadan. Sözünün eri bile değilsin! Bu dönüş neden, eve giren çıkan mı oldu?

İşin enteresan yanı; Türkiye'me kötüleme kampanyası bütün hızıyla devam ediyor ettiriliyor, Bakın bir de 6/7 Eylül olaylarını yansıtan bir film yapılmış! Hazin bir aşk hikayesini konu olarak alan "Güz Sancısı" filminde, İstiklal Caddesindeki yağmalama olayları anlatılıyor, gösteriliyor. Müthiş ilgi çekecek; ülkemizin tanıtımına büyük katkı verecek!!! Aman çok iyi film olsun, Oscar kazandıracak kadar iyi film yapın! Kötülük yapmanın bir yolu da bu!

Bu ülkeyi çok seviyorsunuz ya yarından tezi yok bir de "Tehcir" i konu alan bir film yapın ve hizmetinizi gerçek anlamda yerine getirin!

Siz ne yaparsanız yapın Türkiye'm sapasağlam ayaktadır, ayakta olacaktır. Bu ülkeyi çökertmeye, ona zarar vermeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Zevkten kına yaksanız bile!

Aralarından sizler gibi çatlak sesler çıksa da halkın sağduyusu yerinde ve gözleri üzerinizde; Harbiyeli tetikte, Ordu her an görevde!

Kedi, uzanamayacağı ciğere murdar diye bağırır! Siz de zırlayın, zırvalayın durun, nahhh istediğiniz olur!

Bu ülkeyi seviyorsunuz değil mi? Sevsinler sizi!!!

İbrahim BALCI

24.01.2009

22 Ocak 2009 Perşembe

DERSAADET’İN SALFİYE SEMTİ SARIYER

Sarıyer Belediye Başkanlığı Kültür Hizmeti olarak ”Dersaadet’in Sayfiye Semti SARIYER” ismini taşıyan bir kitap yayınladı. Elime geçti, inceledim, çok beğendiğimi söylemek isterim.

Kitabın kapak dizaynı mükemmelden güzel. Daha iyisi olamaz mı diye sorulabilir belki ama, ben de zor derim. Zira kapak dizaynının iyi olabilmesi için her şey düşünülmüş. Mizanpajının da kusursuz olduğu ifade etmek isterim.

Kitabın metin kısmına gelince fazla söze gerek yok; Başkan Yusuf Tülün önsöz yazısında özet yaparak, dünkü Sarıyer’i bugünlere taşıyor. Dün ve bugünü Sarıyerlilere birlikte yaşatabilmek için de kitabın hazırlanmasının gerekliliğini ortaya koyuyor.

Sarıyer’in semt semt tanıtımında ise tam isabet var. Çünkü Sarıyer ile ilgili hemen hemen gerekli tüm literatür taranarak hazırlanmış. Fotoğrafın olmadığı dönemlerde gravürden yararlanılarak resimleme tarihinin derinliklerine inilmiş, sonra da en eski Boğaziçi fotoğrafları taranarak nostalji yolculuğuna çıkılmıştır.

Her mükemmelin de bir kusuru olur! Bunu da belirmek isterim. Yapılanı yerme anlamında söylemiyorum. Güzel fotoğrafların semt ve isim olarak değerlendirilmesinde daha itina gösterilebilirdi. Bunu da hazırlayan ekibin düşünmesi gerekirdi. Örneğin; bir Yenimahalle fotoğrafı Yeniköy; Çayırbaşı’yı Büyükdere’de bir köy; Orta Çeşmeyi (Salih Paşa çeşmesi) Büyükdere’de bir çeşme, Kefeliköy Dalyanı Sarıyer olarak gösterilmiş!

Bu kadar güzel bir eserin içinde bir kaç kusur; eserin güzelliğini, değerini yok etmez; ona gölge düşürmez. Olsa olsa bir sonraki baskısında hataların düzeltilmesine dikkat çeker!

Sarıyer Belediye’mizin kültür hizmetleri kuşkusuz devam edecektir, etmelidir. Sarıyer hakkında yazılı pek çok eser olmalı; Sarıyer tüm yönleri taranmak suretiyle kültür hizmeti olarak kitaplaştırılmalıdır. Sarıyer ile ilgili tüm belgeler tespit edilerek ortaya konulmalı, arşivlenmelidir. Bütün bunlar belediyemizin asli görevlerinden olmalı; yazarlar, araştırmacılar, bilhassa Sarıyer konusunda teşvik edilmelidir.

M. İhsan Yalçın’ın döneminde yayınlanan “SARIYER”, kitabından sonra ikinci Yusuf Tülün döneminde yayınlanan “Dersaadet’in Sayfiye Semti SARIYER” kitabı gerçekten başvurulacak eserlerdir.

Böyle bir eseri Sarıyer’imize kazandıranları kutluyorum.

İbrahim BALCI

20.01.2009

KALYONCU PAŞA MI? YOK BE!


Sarıyer bereketli toprakların ve bereketli tatlı ve tuzlu suların bulunduğu bir yerdir. Berrak denizinden çıkan balığının lezzetinin üzerinde bir başka balık lezzeti düşünülemez. Deniz mahsulünün en iyisi Sarıyer'dedir.

Sarıyer'in her köşesinden fışkıran memba suyunun da üzerine su yoktur. Hünkar suyu, Neşet suyu, Çırçır suyu, Kestane suyu, Kanlıkavak suyu, Başlısu, İmamsuyu, Atay suyu, Kamerica suyu, Kumdöken suyu, Cendere suyu, Kocataş suyu, Ali Bey suyu, Ağa suyu!
Say sayabildiğin kadar! Her biri birbirinden nefis kaynak sularıdır.

Sarıyer'in bereketli topraklarından her şey fışkırır. Ana rahminden Türkiye'nin en şöhretli futbolcuları dünyaya merhaba der Cemil Turan gibi! En güçlü yöneticiler atar kendilerini dışarı Eyüp Odabaşı gibi, Baba Kenan gibi, Nazım Özbay gibi!

Sarıyer o kadar bereketli topraklara sahiptir ki; bu topraklar üzerinde yaşamak için Türkiye'nin değişik yörelerinin en zengin ve entelektüelleri koşar gelir yurt edinilirler!

Sarıyer o kadar bereketli topraklara sahiptir ki; ülke savunması dendiği zaman akla gelen askerlerini kimse gözardı edemez! Vatan savunmasında en öndedir; askere düğünle şölenle gider, ne kadar çabuk bitti askerlik der, üzgün döner! Tabii dönmeyenler de olur. Bakınız Sarıyer'in her mezarlığında birkaç PKK şehidi Sarıyerli genç vardır!

Sarıyer o kadar bereketli topraklara sahiptir ki her meslekten en önemli insanları piyasaya sürebilmiş veya bağrından fışkırtabilmiştir. Askerlik mesleği dendiğinde de Sarıyer'in bereketli toprakları akla gelir! Kimler yetişmedi bu topraklardan. Mareşal Fevzi Çakmak (Kavaklı Fevzi) olarak isim alır. Dursun Fakih Sokaktaki Hakkı Paşa Konağındaki Özel Hayri İlkokulunda okuyarak feyiz almış, askerliğe adım attıktan sonra da başarıları arka arkaya gelerek Mareşal olmuştur. Allattin Paşa Sarıyerli'dir. Kenan Ekinci Paşa Yenimahallelidir. Kenan Esenkut Paşa Sarıyerlidir. Korg. Cemal Ergin Demirciköy'lüdür. E. Korg. Salih Paşa Sarıyerli/Uskumruköyl/Kefeliköy'lüdür. E. Korg. Fahrettin Belen Çayırbaşılı'dır. Pertev Naili Paşa Sarıyerlidir. Sapancalı Hakkı Paşa Sarıyerlidir. Avcı Mehmet Paşa Sarıyerlidir. E. Org. Fahrettin Altay Paşa Emirganlıdır. Ahmet Afif Paşa Yeniköylüdür. Eski Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt Boyacıköy'lüdür!

Bu bereketli topraklardan yakından tanıdığım iki paşa görev başındadır. Onurları ile vatani görevlerini; omuzlarına yüklenen sorumlulukları yerine getirmeğe çalışıyorlar. İşte; Korg. Bekir Kalyoncu ve Tuğ. Amiral Cem Gürdeniz!

Çok yakından tanıdığım Korg. Bekir Kalyoncu Diyarbakır'da 7. Kolordu Kumandanı olarak hizmetine devam ediyor. Hem de en üstün performansı göstererek. Bu güne gelene kadar en üst sevide performans göstererek! Her terfi dönemini Sarıyerliler dört gözle bekliyor ve terfi aldıkça onunla kıvanç duyuyor, mutluluk denizinde yüzüyoruz.
Tuhaftır bir ERGENEKON olayı ortaya çıktı. Türkiye'yi sarıp sarmaladı. Haklı veya haksız; olur olmaz şekilde herkes suçlanıyor; önüne gelen konuşuyor; suçlu suçsuz ayrılmadan tüm değerlere saldırılıyor.

Şöyle veya böyle kenara çekilmesi gerekenlerin piyasa sürülmesi ülke adına üzücü! Adamın biri çıkıyor "Ben haham oldum, ben gayım" diyor, kullanıldığını saklamadan ağzına geldiği gibi konuşuyor, aklına gelen her ismi suçluyor. Üstelik ne demişse, kimi işaret etmişse üzerine gidiliyor! Yapılanlar tek yanlı basına servis ediliyor!

Türkiye üzerinde büyük oyunlar oynanıyor. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Bir kenarda tutulması gereken İbrahim Şahin, itham edilerek, suçlanarak gözaltına alınıyor; tutuklanıyor. Bir dava ne kadar yayılırsa, o kadar uzar ve tafsar anlayışından hareket ederek aklına geleni o da söylüyor. Adını söylediklerinden biri de SARIYERLİ KORG. BEKİR KALYONCU PAŞA!

BEKİR KALYONCU PAŞA, İbrahim Şahin'e yeni kurulacak gizli bir birim için Müsteşarlık teklif etmiş! YOK BE! Çamur at izi kalsın değil mi bu! Düpe düz ne kadar adam içeri girerse; ne kadar çok sicili tertemiz subay ismi ortaya atılırsa, dava sulanır ve sonuçsuz kalır anlayışından başka bir şey değildir.

BEKİR PAŞA, KALYONCU KARDEŞİM; Sarıyerli yanlış yapmaz, hele askerse askerliğin gerektirdiği görevden başkasını asla yapmaz. Sana inanıyoruz!

Neşeli ol gam kederi terk et!

İbrahim BALCI
16.01.2009

19 Aralık 2008 Cuma

AYDIN OLMAK, ADAM OLMAK! VE ERMENİ DİASPORASINA ESİR OLMAK!


FRANCIS BACON DİYOR Kİ: "GERÇEK AYDIN OLMANIN İLK ŞARTI, TÜRK DÜŞMANLIĞIDIR"(*).

TÜRK DÜŞMANI BİR ADAMIN SÖYLEDİĞİ SÖZLERİN GERÇEKĞE DÖNÜŞMESİNİ ÜZÜLEREK İZLİYORUZ. NE Mİ OLUYOR?

OLAN ŞU:

AYDINIZ DİYE GEÇİNEN BAZI ADAMLAR, TÜRKÜ VİCDANLARDA MAHKTUM ETMEK İÇİN KAMPANYA BAŞLATTILAR. İSTEDİKLERİ ERMENİLERE ARKA ÇIKMAK! TEHCİR NEDENİ İLE ÖLEN ERMENİLERİ TÜRKLERİN ÖLDÜRDÜĞÜNÜ KABUL ETMEK VE BU NEDENLE ÖZÜR DİLEMEK!!!!!

ÖZRÜN ADI DA "BİREYSEL ÖZÜR DİLEMEK!" ÖZÜR ÖZÜRDÜR, TOPLU OLSA NE OLUR, BİREYSEL OLSA NE OLUR?

AYDIN OLDULAR AMA ADAM OLAMADILAR. ADAM OLMAK ZORDUR. ADAM OLMAK İÇİN ÖNCE KİM OLDUĞUNU, ŞÖHRET İÇİN, ADINDAN ÇOK BAHSEDİLMESİ İÇİN ÜLKENİN, TOPLUMU RENCİDE EDİCİ SÖZLER ETMEYECEK, EYLEMLERDE BULUNMLAYACAK; TARİHİNİ BİLECEK, OKUDUĞUNU ANLAYACAKSIN!

EY AYDINIM DİYEREK, BİREYSEL ÖZÜR KAMPYANYASI AÇAN; AHMET İNSEL, ALİ BAYRAMOĞLU, CENGİZ AKTAR, BASKIN ORAN, AHMET ÇAKMAK, ALİ NESİN, ALPER GÖRMÜŞ, AYŞE ÖNAL, İBRHİM KABOĞLU, ENGİN CİNMAN, BARIŞ PİRHASAN, AYDIN ENGİN, DERYA ALABORA, ASAF SAVAŞ AKAT, ORAL ÇALIŞLAR, HÜSNÜ ÖNDÜL, DENİZ TÜRKALİ, TANIL BORA, RAGIP DURAN VE DİĞERLERİ… SİZLER DAHA ÖNCE DE "HEPİMİZ ERMENİYİZ" VE "HEPİMİZ HIRANT DİNK'İZ" DİYE BAĞIRMIŞ FLAMALARIN ALTINA TOPLANMIŞTINIZ! BU EYLEMİNİZ İKİNCİSİ OLUYOR!

TEHÇİRDE NELER OLDU? BİLİYORSUNUZ AMA DOĞRULARI YAZMAZ, KONUŞMAK İŞİNİZE GELMİYOR? SOLCU, SOSYAL DEMOKRAT, SOSYALİST, KOMİNİST, HÜMANİSTLİK ADINA ÜLKE BÜTÜNLÜĞÜNÜ BOZMAK İÇİN SAVAŞA KALKTINIZ! HEM DE SIKILMADAN, UTANMADAN!

HİÇ BİRİNİZİN OKUDUNUĞUNU SANMIYORUM, GENEL KURMAY BAŞKANLIĞI TARAFINDAN ÇIKARILAN "ARŞİV BELGELERİYLE ERMENİ FAALİYETLERİ "(6 CİLT, belki devamı var) KİTAPLARINI, OKUMAZSINIZ, DOĞRULARI BELGELERDİYLE GÖRMEK İSTEMEZSİNİZ, OLAYLARI KİMİN BAŞLATTIĞINI, "EVLADI SADIKA" NIN DEVLETİ NASIL ARKADAN VURDUĞUNU ÖĞRENMEK İSTEMEZSİNİZ!

BUNLARI, YANİ DOĞRULARI ÖĞRENMEK, YAZMAK İÇİN YÜREK İSTER!

AMA SİZ Francis Bacon'un DEDİĞİNİ BENİMSEYEN AYDINLARDANSANIZ, SİZE SÖYLENECEK TEK SÖZ "HAYRINI GÖRÜN" DEMEKTİR!

AMA HATIRLATALIM: BU ÜLKE BİZİM!

İbrahim BALCI

18.12.2008

15 Aralık 2008 Pazartesi

NE KADAR ERMENİYİZ?


Agos Gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink güpe gündüz, hem de kendi gazete binasının önünde ve üstelik ana cadde üzerinde acımasızca öldürüldü. Cinayetlere, soygunlara, soysuzluklara, yolsuzluklara üzülürüz. Üzülmeliyiz de. Aslında üzülmeyen de olmaz! Üzülmeyenler; bir an varsa kini; belki “Oh iyi oldu” der ama bir süre sonra “Yazık oldu” diyerek gerçeğe gelir. Çünkü Türkler duygusaldır, merhametlidir.
Ermeni vatandaşların Türkiye genelindeki sayısı yirmi beş otuz bin arasında iken Hrant Dink’in öldürülüşü ile bu sayının yüz binlere ulaşmasına şaşırdım kaldım.
Ne kadar çok Ermeni vatandaşımız varmış, hayret etmemek elde değil! Ermeni misyonerler ile Ermeni diyasporası bilseler ki; her tanınmış bir Ermeni’nin öldürülmesi ile Ermeni nüfusu yüz bin artacak, hiç şüphem yok; her on beş yirmi günde bir şöhretli Ermeni’yi öldürterek bir yılda bir milyon nüfusa ulaşırlar! Ermeni olmak ne kadar kolaymış be!
Cenaze tertip komitesi adına toplantılar yapanlardan DİSK ve ÖDP Genel Başkanları ve diğerleri siz kimsiniz? Size herkesi Ermeni yapma, “Hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Hrant Dink’iz, Hepimiz Ermeniyiz” pankartlarını yaptırma, açtırma ve taşıtma hak ve yetkisini kim verdi? Sizler kendinizi ne zannediyorsunuz ki? Sizler sadece şamatalı günlerin kabadayılarısınız! Tedirginliğin hüküm sürdüğü günde açığa çıktınız, kolluk güçlerinin “Aman olay çıkmasın” anlayışı ile hareket etmesinden yararlanarak beyninizdeki melanet duygularını pankartlara döktünüz!
Sizler milli ve manevi duygularını kaybetmiş, fikir yobazı olarak yürümeye “Biz Ermeniyiz, Hrant Dink’iz” diye bağırmaya devam edin! Sizler, sizin gibiler ve ülkemiz aleyhine konuşarak gündemde kalmak isteyenler bir an olsun aynaya baksalar; o yüzlerin kendi yüzleri olmadığını göreceklerdir!
Türklük; hoşgörülü, saygılı olmak; sevmek, düşküne, yolda kalana el atmak, muhtaca yardımcı olmaktır. Türklük; vatanını sevmek, bayrağı ve şehit kanları ile yoğrulmuş toprağı uğruna canını vermektir!
Müslüman Türk “Dinde zorlama yoktur” (Ayet) hükmüne uyar; “Kitap ehline dokunmayın” (Ayet) emri ile hareketle diğer din mensuplarına hoşgörü gösterir.
Dünyanın her bir yanında ehli salipler ülkemizi parçalamak, yok etmek için uğraşıp duruyor! Onlar dışardan; beyni dışardan kumandalı bizimkiler de içerden! Hirant Dink’in ölümü ile bunu bir daha gördük. İlk günün ürkütücü sessizliğinden sonra iyice görmeye başladık. Ekranlardan, gazetelerden sıçraya sıçraya; caddelere, sokaklara taştı kalabalık; “Hepimiz Hrant Dink’iz, hepimiz Ermeniyiz” diye bağıra bağıra! Çok değil bir hafta içinde spor alanlarına indirildi olay! Hem de halkın bölünmesi pahasına! İşte Malatya’da, Trabzon’da olanlar! İzmir, Ankara, İstanbul ve diğer yerlerde olanlar! Nerde ise kan gövdeyi götürecek…
Göğsünü gere gere “Ben Ermeni’yim, ben bu ülkenin Ermeni’siyim. Diyasporanın isteğine de Ermenistan’ın isteğine de karşıyım” diyen Hrant Dink yaşasaydı göreceklerinden hayret eder, küçük dilini yutardı!
Birkaç aklı selim kalem erbabı hariç Hrant Dink olayına cankurtaran simidine sarılır gibi sarıldı basınımızın isimli, isimsiz yazarları. Bir grup ise insani duygulardan uzak “Oh oldu” der gibi yazıp çizdiler…
Tarih kulvarında kısa bir gezinti yaparsak görürüz ki; Ermeniler Osmanlılar döneminde muteber teba idiler. Osmanlı İmparatorluğunun dış siyasetini onlar yürütüyor, ticareti ve sanatı yıllar yılı ellerinde tutuyorlardı. Siyasetin mimarı, şarkılarının bestekarı, ticaret ve sanatın erbabı oldular. Sonra da dış odakların oyuncağı! 93 (1877) Harbinde başladı isyankarlıkları, sonra devamı; Birinci Dünya Savaşı ve Rusya’nın Kafkaslardan ilerlemesi. Kars, Erzurum, Rize, Trabzon, Van, Diyarbakır ve diğer şehirlerin işgali… İşgal edilen topraklar, katledilen Türk halkı ve tehcir olayı! Bu zor yolculuk sırasında meydana gelen nahoş olaylar! İttihatçı liderlerin teker teker Ermeni canilerce katledilmeleri!
Unutulmasın İstanbul’da Osmanlı Bankası baskınında dökülen kanlar; Padişah II. Abdülhamit’e yapılan ve günahsız insanların ölümüne neden olan suikast! Bu olayların tamamında dışardan yönlendirilen Ermenilerin acımasızlığı var! Yani “Millet-i Sadıka” nın (Padişaha, Osmanlıya sadık Ermeniler) vefasızlığı, inadı, düşmanlığı, kini ve hoş görüsüzlüğü var! Elbetteki bu kadar değil; eli öpülesi, omuzlarda taşınasılar da var, olacaktır da! Terziyan, Papazyan, Hogasyan, gazi Dacar Efendi, Erzurum mebusu Varteks Efendi, Berç Keresteciyan, Boğazlar kontrol görevlisi Davit Sehakkuli ve Anadolu Kavak Limanlar Depo Çavuşu Karabet Efendiler… Hele son ikisi Davit Efendi ile Karabet Efendiler (Büyükdereli) milli mücadele sırasında verdiği hizmetler nedeni ile göğüslerine istiklal madalyası takılanlardan! Yani unutulmayanlardan!
Hiç rahat bırakılmadı Ermeniler, devamlı olarak yırt dışından tahrik edildiler. Amerika’dan, İngiltere’den, Almanya’dan, Fransa’dan, İsveç’ten, Yunanistan’dan yönlendirildiler.
Dün Taşnak ve Hıncak adıyla kanlı ihtilal örgütleri vardı, 1970 li yıllarda ASALA adıyla hortladılar. Ellerinde silah ve bulundukları ülkenin müsahamaları ile süper devletlerin başkentlerinde diplomatlarımızı acımasızca öldürdüler. Tam 53 diplomat ve görevli şehidimiz ASALA kurşunu ve bombaları ile can verdi.
Hrant Dink’in cenaze törenini düzenleyenlere sormak gerekir “Öldürülen Türk diplomatların ve elçilik görevlilerinin cenazelerine Ermeniler, Ermeni yetkililer katıldılar mı?” diye!
KATILMADILAR!
Ne günlere kaldık be! “Ölen öldü, kalan sağlar bizimdir” demiyorum, asla böyle bir düşünceye sahip değilim. Ölen meslektaşımıza da, ne yaptığını ve neye mal olacağını bilmeden tetiği çekene de yazık oldu. Ama en çok da “Ben Ermeni’yim” diye bağıranlara yazık oldu. Zira, bence ihtida ettiler, dinlerinden oldular!
Ama kazananlar da var. Kim mi? Tetiği çektirenler! Ülkemiz üzerinde oyun oynayanlar! Bor, manganez, krom, altın gibi yer altı ve yer üstü kaynaklarımıza göz koyan milliyetsiz yerli ve yabancı büyük sermaye; CIA, MOSSAD ve diğerleri; yerli taşörenler; ülkemizin güney doğusunu ve Irak’ı kan gölüne çevirenler ve bir de ülke gerçeklerini görmek istemeyenler!
“Geç gelen adalet, adalet değildir” derler. Bu nedenle, yakalanan tetikçiden ve yönlendirenlerden sonra en kısa zamanda tetiği çektiren odağın da bulunması dileği ile Hrant Dink’e toprağın bol, ailesine de başınız sağ olsun derim.

İbrahim BALCI

SARIYER SELİ,YAŞLI ERMENİ İLE BOYNU BÜKÜK GAZ LAMBASI


Çırçır Boğazı karardığında fırtına gelir, kar gelir. Böyle söylenir öteden beri. Hiç kimse inkar etmez, edemez bu söylemi. Zira söylem dün olduğu gibi bugünde doğrudur.
Sarıyer’de Çırçır Boğazı’nın kararması demek karayel rüzgarının fırtınaya dönüşmesi demektir. Sert lodos rüzgarı batıya döndüğünde Sarıyerliler “Eyvah” der. Zira lodos rüzgarının batıdan esmeye başladıktan sonra yöneleceği son yön karayeldir. Rüzgar karayele dönüştüğünde hızından biraz kaybetse de yaz aylarında serinliğini, kışın ise soğuğunu hissettirir.
Havanın kararması ile Çırçır Boğazı ürkütücü bir hal alır. İşte böylesi durumlarda önce serin bir rüzgar gelir sonra da yağmur döker kendini. Saatler ilerledikçe yağmur hızını artırır, kısa süre sonra da fırtına halini alır. Mevsim yaz ise gök gürlemesi ile bora halinde görünür ve bardaktan boşalırcasına yağar. Buna yaz yağmuru denilse de öyle hafife alınacak gibi bir yağmur değildir. Bir saat içinde Sarıyer (Mercimek) deresini allak bullak eder, yarlardan kopararak aldığı sarı toprağı denizin mavi sularına taşır.
Eğer Çırçır Boğazı karardığında mevsim kış ise olan olur. Önce rüzgar, sonra yağmur ve soğuğu ile birlikte kar gelir. Öylesine yağar ki bir iki saat içinde yeşil örtü beyaza dönüşür.
Büyük Sarıyer selinin kesin tarihi belli değildir. 1907 diyen olduğu gibi 1912 diyen de vardır. Sonbahar aylarında meydana geldiğini söyleyenler olduğu gibi ilkbahar aylarında da meydana geldiğini iddia edenler bulunur. Ne zaman olmuş olursa olsun kesin olan Sarıyer’in çok büyük bir sel felaketini yaşadığıdır. Ancak ağırlıklı iddia 1907‘ in hıdrellezinde olduğudur.
Havalar fevkalade güzeldi, ilkbahar ayları yaz gibi sıcak geçiyor, halk sokaklara dökülüyordu. Hıdrellezde havanın çok iyi geçeceğine herkes inanmıştı. Günlerden beri devam eden yaz havası, hıdrellezde kaybolacak değildi ya! Hıdrellez için günlerce hazırlanıldı. Çeşit çeşit yemekler, tatlılar yapıldı. Sarıyer mesireleri; Hünkar, Çırçır, Şifa suyu tıklım tıklım olmuş oturacak ne yeşillik alan ne de yer kalmıştı. Pek çok insan Bekardere’nin kenarlarına kilim sererek kendilerine yer temin etmişlerdi. Mesirelerde onlarca insan sanki bir yılın yorgunluğunu atarcasına eğleniyordu. Yakılan ateşlerin üzerinden atlanıyor, adak adanıyor, fal bakılıyor, çeşitli oyunlar oynanarak günün iyi geçmesi için herkes en iyi şekilde eğlenmeye bakıyordu.
Vakit akşama yakındı. Çırçır Boğazı’nın karardığı ve karartının hızla büyüdüğü görülüyordu. Mesire sahipleri ısrarla bağırıyordu: “Çırçır boğazı karardı. Şimdi kar gelir, toparlanın gidin”. Halk bu ikaz üzerine toparlanıp yollara düşüyordu.
Mesireler hızla boşalırken, önce müthiş bir gök gürlemesi duyuldu sonra da yağmur boşaldı. Kısa sürede doluya dönüşen yağmur zamanla ürkütücü bir hal alıyordu. Böyle devam etmesi can kaybına bile neden olabilirdi. Dolu fazla devam dindi. Fakat, yağmur sanki dolunun durmasını bekliyormuş gibi bastırdı. Müthiş yağıyordu, adeta bardaktan boşalırcasına! Halk; dolu ve yağmur altında Sarıyer mesirelerini ve Sarıyer’i terk ediyordu. Yağmur ise bütün şiddeti ile gecenin karanlığını delercesine yağıyor, durmak bilmiyordu.
Sarıyer (Mercimek) deresi, Arap Öldüren ve Kılıçpınar Derelerinden gelen yağmur suları ile de birleştiğinden, bendini yıkmış gibi hışımla akıyor, önünde ne bulursa denize sürüklüyordu. Pertevniyal Sultan Konağından (Şimdiki Kültür merkezi) sonraki konaklar, köşkler; yan yana sıra sıra evler sel suları altında kalıyor, pek çoğu yıkılmıyor tahrip oluyordu. Sarıyer deresinin iki yanındaki binaların hepsi büyük hasar gördü. Arap mahallesinin bir veya iki gözlü baraka evleri perişan oldu.
Sabah olduğunda yağmur dinmiş, halk sokaklara dökülmüştü. Balıkçılar limandaki kayıklarının durumunu görmek için Taşiskele’ye gittiklerinde gözlerine inanamadılar. Tek katlı bir ahşap ev derenin yüz yüz elli metre açığında deniz üzerinde sandal gibi yüzüyordu. Birkaç kişi bir kayığa binip, batmamak için direnen yüzen eve gittiler. Evin içinde yaşlı bir Ermeni (Türk olduğu iddiası da var) ve konsolun üzerinde hala yanmakta olan gaz lambası kurtarılmayı bekliyordu. Balıkçılar yaşlı Ermeni’yi kurtarırken, selin tahribatı ile ilgili haberler de gelmeye devam ediyordu: Sel nedeni ile Sarıyer deresinin her iki yanında yer alan ev, köşk ve konaklar ya yıkılmış ya da kısmen tahrip olarak çok büyük zarar görmüşlerdi. Arap mahallesindeki tek veya iki gözlü baraka evler yerle bir olmuştu. Kefeliköy’deki Uluç Ali Paşa Camii ile Rumelikavak’taki Karakaş Mescidi bu büyük selden etkilenerek yıkılıp gitmişlerdi.
Sarıyer tarihine damgasını vuran büyük doğal olaylardan biri de işte bu sel felaketidir.

*****

İbrahim BALCI

İSTANBUL’A BAHAR ERGUVANLA GELİR


İstanbul’da baharın gelişi erguvanın çiçeklerini açması ile başlar. Doğaya isyan edercesine fışkırır, henüz yaprak açmamış dallarından kırmızı mor karışımı çiçekleri. Erguvan çiçekleri yavaş yavaş gelişir, serpişir, üzüm salkımı gibi bir araya toplanır, yumru olur, yumak olur, göz alıcı bir renk alır. Boğaziçi’nin havası ılıman hatta biraz sıcak yamaçlarında kırmızı mor karışımı bir renk denizi oluşur. İşte bu İstanbul’da baharın müjdesidir.
Erguvan ağacı mayısın ilk haftasında çiçeklerini açmaya başlar ve devam eder. Haziran da Boğaziçi’nin hakimi, yamaçların gelini olarak seyre bırakır kendini.
Lale bir devre ismini vermişse de, kaybolup gitmiş, terk etmiş İstanbul’u. Sonra da biraz özlem ve arz talep olayı nedeni ile İstanbul’a getirilmeye çalışılırken, Erguvan; “İstanbul benim, Ben İstanbul’um” diye haykırır Boğaziçi yamaçlarından.
Eski dönemlerde; saltanat, pereme ve alamana kayıkları ile yapılan boğaz gezintilerinde bütün gözler erguvan çiçeklerine takılıp kalırdı. Siyah peçesi altından bakan; hanım sultanlar, kadın efendiler, hanımlar ile; seyrek de olsa geziye çıkabilen mahalleli kadınlar iyot kokusunu yudum yudum teneffüs ederken, gözleri de kırmızı mor karışımı erguvan çiçeklerine takılı kalırdı. Şirket-i Hayriye’nin yandan çarklı yolcu gemileri ile devam etti boğaz gezileri. Sahili takiben giden bu gemilerden erguvanla bezeli yamaçları seyretmek zevk ve nimetti. Bahar aylarında; gezi sandalları, yatlar ve daha modern yolcu gemileri ile hala Boğaziçi sahil boyunca erguvan çiçekleri seyredilmektedir. Bu İstanbulluların vazgeçemeyecekleri bir tutkudur.
Baharın sultanıdır erguvan. Kırmızımsı ve mor rengi ile köşk, konak, yalı bahçelerinde; denize nazır koruluklarda kendi denizini oluşturur. Bu deniz içinde kiraz ve bademlerin pembe, eriklerin beyaz ve mimozaların sarı rengi boğularak kaybolur.
Antik çağdan bu yana; tarihi, coğrafi durumu ve sosyal yaşamı dünyada eşi olmayan bir manzara arz eden İstanbul, erguvansız yetim gibidir. Artık eski dönemlerdeki kadar çok erguvan ağacına bulunmuyor Boğaziçi yamaçlarında.
Erguvan aslında Akdeniz bitkisidir. Fakat İstanbul Boğazı’nın, Boğaziçi denilen Trakya ve Anadolu yakasının ılıman ve sıcak havasına sahip olan güney yamaçlarında yetişme ortamı bulmuş ve kendisine buraları yurt edinmiştir.
Bahar aylarında erguvan (C. Siliquastrum) ile mor salkım (Wisteria sp.) renk ve zevk savaşı verirler. Bu savaştan her zaman erguvan üstün çıkar. Nedeni de İstanbul oluşudur, İstanbul ile anılır ve hatırlanır olmasıdır.
Basit almaşık yapraklı ağaç olan erguvanın değişik türleri vardır. Erguvan; kırmızı veya kırmızımsı mor renkte çiçek açar, eflatuna dönüştüğü de olur. Seyrek de olsa beyaz renklisi de bulunur. Erguvan ağacı, yapraktan önce çiçek açar, genç sürgünleri kırmızımsı renklidir. Esas yetiştiği yer Akdeniz havzasının kurak ve sıcak yamaçlarıdır. Türlerinin başlıcaları: Anadolu erguvanı (C. siliquastrum), Kanada erguvanı (C. canadiensis), Texas erguvanı (C. reniformis), Kaliforniya erguvanı (C. occidentalis) ve Çin erguvanı (C. chinensis) gibi…
İstanbul’da Anadolu erguvanı yaygın türdür. Diğer türlerden de az sayıda da olsa bulunur. Erguvanın gövdesi yamru yumru ve düğümlüdür. Ağaç yüksekliği sekiz on metre kadardır. Tarihçi Haluk Dursun’un tespitlerine göre Ayasofyadaki Hürrem Haseki Hamamı civarında bulunan Erguvan ağacı anıt ağaçlardan olup gövde çapının 1.7 metre olması itibariyle İstanbul’un en yaşlı ve en büyük erguvan ağaçlarından biridir.
Park ve bahçelerin süslenmesi için kullanılan Erguvan İstanbul’un ve bilhassa Boğaziçi’nin bir başka zenginliğidir. Gülhane parkında başlar boy göstermeye, Yıldız Parkında ve Yahya Efendi Dergahı çevresinde ruhani sessizliğe götürür insanı. Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavutköy ve Bebek de ise kırmızımsı mor, aralarında beyazları ile renk cümbüşünün içine çeker seyredeni. Bebek yamaçları, Kayalar Mezarlığı, Şehitlik ve Rumelihisar kalesinin çevresinde öbek öbek, küme küme görücüye çıkar; Baltalimanı’nda, Emirgan Koruluğu ve İstinye sırtlarında Boğaziçi’nin hakimi gibi arzı endam ederler. Yeniköy, Tarabya, Kireçburnu, Büyükdere sahil şeridindeki korulukların, elçilik binalarına ait bahçelerinin vazgeçilmezleri olarak seyre bırakırlar kendilerini.
Ağaçlar yeşermeye başlamadan, çiçeklerini açan Erguvan gelin duvağı, gelin tacı gibi süsler doğayı. Boğazın Anadolu yakası da erguvan ağaçları ile bezelidir. Beylerbeyi’nden Beykoz’a kadar; Kandilli, Vaniköy, Çengelköy, Kanlıca, Çubuklu, Paşabahçe sahil boyunca uzanan; saraylar, köşkler, konaklar ve yalıların bahçelerini, koruluklarını süsleyen erguvanlar İstanbul’un zenginliğidir.
Erguvan üzerine çalışma yapan ve bin bir güçlükle envanterini çıkaran tarihçi Haluk Dursun’a göre Boğaziçi’nin Rumeli yakasında 500, Anadolu yakasında ise 700 civarında erguvan ağacı bulunmaktadır.
Seyrekte olsa beyaz renklisi de bulunan erguvan ile ilgili hayli efsane var. Efsaneye göre mürşidi Yahuda, Hazreti İsa’ya ihanet etmiş sonra da üzüntüsünden kendisini erguvan ağacına asarak intihar etmiş, bu durumdan utanan ağacın çiçekleri erguvan çiçeği rengini almış!. Erguvan ağacına bu efsane nedeni ile Judas tree” yani “Yahuda’nın ağacı” da denilmektedir.
Bizanslılar döneminde de erguvan ağacına büyük önem verilmiştir. Erguvan rengi Bizanslıların resmi renkleri olmuştur. Erguvan renklerini sadece Bizans imparatorlarının aileleri kullanabilmekte idiler.
Osmanlılar döneminde de bu ağaca gereken ilgi gösterilmiş ve günümüze kadar gelmesi sağlanmıştır. Günümüzde ise bu ağaca çok büyük ilgi gösterilmektedir. Ağaçların sayıları tespit edilmiş, yeni fidanların dikilerek çoğaltılması yolunda çalışmalar hızlandırılmıştır. Ayrıca Erguvan Dostları adı altında bir grup kurulmuş ve ağacın tanıtılması, yerlerinde görülmesi için turlar düzenlemişler, bir de Erguvanı İstanbul Derneği kurmuşlardır.
Doğa savaşçıları ve çevrecilerin vereceği mücadele; dünya harikası İstanbul’un ve bilhassa Boğaziçi’nin güzelliğinin korunması yolunda çalışmalarını devam ettirmek, belirli gün ve bayramlar tertipleyerek erguvan dikimini teşvik etmek olmalıdır.

İbrahim BALCI

DÜN VARDI,BÜGÜNDE VAR,YARINDA OLACAK


Her dinde dine karşı olanların hesabı görülür!
Her ülkede ülkenin bütünlüğüne kastedenlerin hesabı görülür!
Her iktidar; ister Padişahlık, ister krallık, ister demokrasi ile yönetilen ülkeler olsun, iktidarda olanlar, ülkenin bütünlüğüne kastedecek hareketlere muhatap olduğunda adalet mekanizmasını işletir, yargı kararını verir, ülke bütünlüğüne kastedenlerin hesabını görür,
On dokuzuncu yüzyılda başlayan yaygın demokrasi hareketleri yirminci yüzyılda en üst düzeye çıkmasına karşın fazla değişen bir şey olmadı. İktidarlar siyasal güçlerinin devamı için de olsa aslında ülke bütünlüğünü ön düşünce kabul ederek, asi olarak vasıflandırdığı rejim düşmanlarını yargılar en ağır şekilde cezalandırır. Bu olay tarihin her döneminde böyledir. Böyle geldi, böyle gidiyor, böyle gidecek!
Çok uzağa gitmeyelim, Osmanlı İmparatorluğu dönemini ele alalım: Yüzlerce olayla şaşkına döner insan! İdam edilen mi? Boynu vurulan mı? Boğazlanan mı? Küreğe vurulan mı ararsın? Ne ararsan ara her birinden bolca bulunur. Bir bardak limonata parasına bir kellenin gittiği; bir ayrandan ucuza bir aydının Fizan’a sürüldüğü, cep harçlığına bir sadrazamın boğdurulduğu; bir hatırlı selam için bir paşanın başının kesilip tepsi içinde teşhir edildiği olurdu!
Osmanlılarda; Birinci Osman amcası Dündar Beyi öldürerek başa geçti! Böyle başladı öldürmeler, boğdurmalar devam etti. Birinci Murat, Orhan’ın çocukları Halil ile İbrahim’i öldürttüğü gibi tehlikeli gördüğü kendi oğlu Savcı’yı da öldürttü. Ülke bütünlüğü için olacak; kardeşleri Ahmet, Mahmut ve Yusuf’un gözlerine mil çektirdi, Mustafa’yı ortadan kaldırttı. Bundan sonra durmak bilmedi öldürmeler, boğdurmalar!
Otuz yıl devletin en yüce katında sadrazam olarak görev yapan kudretli Çandarlı Halil Paşa da kurban gidenlerden biridir. İstanbul’un fethini geciktirdi iddiasıyla Kayınpederi Zağanos Paşanın dolduruşuna gelen Fatih Sultan Mehmet, aslında babasını kendi yerine iki kez tahta çıkaran Çandarlı Halil Paşa’dan intikamını kudretli Sadrazamını öldürtmekle aldı. Sonra da meşhur Fatih Kanunnamesini çıkardı. Bu Kanunname (Yasa) ile güvenliğini sağlama aldı. Bu yasaya göre “Osmanlı Padişahları bundan böyle taht ve saltanatını güvenliğini korumak için kardeşlerini öldürebilecekleri…” ni hükme bağlandı. Bu yasa ile Fatih Sultan Mehmet işe önce kendi kardeşinden başladı ve idamlar, boğdurmalar,öldürmeler bütün hızı ile devam etti.
Unutmayalım Padişah Yavuz Sultan Selim Han da babası İkinci Beyazıt’ı hallettikten sonra, Sadrazamı Koca Mustafa Paşayı da öldürterek yoluna devam etti.
İktidarını sağlam temeller üzerinde oturtan ve devamını temin için Kanuni Sultan Süleyman da Sadrazamı Frenk İbrahim Paşayı boğdurtarak yerini sağlamlaştırdı. Kanuni aslında iktidarı için kendisine büyük rakip olarak gördüğü veliaht oğlu Mustafa’yı yardakçılarının tahrikleri sonucu cellatlara teslim ederek boğdurttu.
Bu liste uzar gider… Bir kaleyi alamadı diye idam, bir yenilgi aldı diye boğdurma, yeniçeriler istedi diye parçalattırma, hanım sultan diretti diye deri yüzdürüp öldürtme, huzurdan çıkarken cellatların eline teslim edilerek ortadan kaldırtma! Böyle devam etti büyük Osmanlı İmparatorluğunun hakimiyeti ve padişahların iktidarı!
Demek ki ülke bütünlüğü kolay devam ettirilemiyor, çok büyük beceri, çok büyük uğraş ve özveri istiyor!
Günümüzde iktidarlar siyasal alanda yeteri kadar basiret gösteremediğinden önce istikrarsızlık, sonra kaos ve takiben anarşi ortamı doğuyor; dış güçlerin de ayrılıkçılara verdiği destek ve tahrikleri ile ülke bütünlüğüne kastedecekler azdıkça azıyor!
Yirmi yılı aşkın süredir PKK denilen ayrılıkçı çete “Kürtlerin hak” diye diye Kürtleri inim inim inletiyor. Türkiye’yi bölmek parçalamak için her şeyi yapıyor. Akıttıkları kan göl olmuş, Zap suyundan fazla akıyor…
Yahu atı alan Üsküdar’ı geçiyor, ülke elden gidecek! Yirmi otuz yıl evvel sağ sol olaylarının tahriki neticesi genç fidanları ipe gönderenler bugün neden bu kadar sessiz ve durgun. Dün iki soru ile sorguyu tamamlayıp cezayı basanlar bugün neden suskun!
Nerede iktidar koltuğundaki güçlüler, nerede ülkesini en az Padişahlar kadar seven iktidar ve devletin ali menfaatlerini korumakla görevli yöneticiler? Padişahlar; ülkesi için, saltanatı için tehlikeli gördüklerini ipe göndermekte çekinmezken, siz neyi bekliyorsunuz? Neden bekliyorsunuz? El bebek gül bebek, koruma altında ve doktor kontrolünde beslenen çete başı kanlı katil keyif sürerken, bu ülke için vatani görevini yapan genç Mehmetleri şehit veriyoruz! İmandan, vatan sevgisinden ve insanlıktan yoksun bir cani ve canavarın beslenmesi öte dursun; ya hala ülke bütünlüğünü bozmak, parçalamak isteyen ve hala İmralı sakinini savunan ve ona af isteyen seçilmişlere “Dur” diyen olmayacak mı? Bu seçilmişlerin her birinin konuşmaları incelenirse ne denli ülke bütünlüğünün karşısında oldukları görülür.
Bunlar bir kaleyi feth edemeyen Osmanlı Paşasından daha mı suçsuz? Küreğe vurulan, idam edilen, cellatlara teslim edilen sadrazam ve vezirlerden daha mı zararsızlar?
Yasa! Elbetteki yasa! Yasaya uymak lazım! Devlet adamı denince ilk akla gelenlerden biri olan ve kendisine Halife-i ruy-i zemin (Yer yüzünün halifesi) denilen Fatih Sultan Mehmet‘in çıkardığı yasaya yani Fatih Kanunnamesine bir süre uyulsun da ülke bütünlüğü için bir güzel temizlik yapılsın!
“Demokrasiye geçildi, bunlar yapılamaz” diyenler çekinmesinler. Dondurulan idam yasasını işletsinler, yani mevcut yasaları uygulasınlar o da yeter! Ama yürek ister. ABD ve AB‘nin istek ve önerileri yasalarımızdan önce geldiğine göre… Çok daha Mehmetleri şehit veririz.
Yasa koyucular maaşlarınızı artırma gayreti içinde olduğunuz da bir yasa teklifi yaparak, askıya alınan idam kararlarının uygulanması için ”Vatana ihanetçi karşılığı olarak verilen idam kararları derhal uygulanır” şeklinde ek yasa çıkarırsanız olmaz mı? Millet rahatlamaz mı? Ülke uğursuzlardan, arsızlardan, bölücülerden ve iç düşmanlardan temizlenmez mi? En azından caydırıcı olmaz mı?
Bazı ülkelerde ötenazi serbest bırakıldı. Bizim ötenazi de böyle olmalıdır. Hem ülke kurtulur, hem de ıslâh olmayan bölücüler, dış güçlerin kumandası altında ülke bütünlüğünü bozmaya çalışanlar, ayrılıkçılar ve piyonları kurtulur. Daha doğrusu memleket kurtulur memleket!
Vatan hainlerinden, vatana ihanet edenlerden, ayrılıkçılardan, bölücülerden kurtulmak için; yasa hükmü olarak verilen idam kararlarının uygulamaları değişik şekillerde de olsa; dün vardı, bugün de var, şüphesiz yarında olacak! O halde yapılacak iş, her zaman danıştığımız ABD de olduğu gibi idam kararlarını UYGULAMA olmalıdır.

İbrahim BALCI
Sarıyer 30.10.2007

“BEN SİMAS’IM YA SİZ?




Adım “Simas” tır! Antik çağdan bu yana binlerce yıl geçti, adım değiştiyse de unutulmadı!
Her ne kadar Çırçır boğazından denize kadar uzanan Sarıyer deresine; etrafındaki gül bahçeleri, çicek ve ağaçlıkları nedeni ile Skletrinas demişlerse de değişen bir şey olmamış, Simas adı devam edegelmiştir.
Bizanslılar; “Meleklerin dişi mi erkek mi?” tartışmasını yaparken bile, Karadeniz’e kapı açan bu yörenin adı Simas’tı.
İstanbul’un fethi ile İslamlaşan kent; Bizans, Bizantion, Kostantaniye gibi sayısız isimleri de terk ediyor ve akla yakın söylemlere göre, İslam’ı boldan esinlenilerek İstanbul adını alıyordu.
O dönemde de adım “Simas” tı. Osmanlılar döneminde de adım bir süre bu isimle devam etti.
Semtin dağlarının büyük bir bölümünün sarı topraklara sahip olması nedeni ile “Sarıyar” diye isimlendirildim. Bu ismi üzerimden kolay kolay atamadım. Bu bir elbiseydi üzerime tam oturmuştu. Aslında bu elbiseyi sevdim ve isim olarak kabullendim. O günden sonra “Simas” olan adımı terk ederek “Sarıyar” adını künyeme kazıdım. Ben “Sarıyar’ım” diye bağırdığımda bana koşanlara kucak açtım. “Gelin dedim”, geldiler, kendilerine sarı yarlarımdan bolca madenler daha çok da altın madeni verdim. Takı yaptılar benden; boyunlarında, bileklerinde ve parmaklarında taşıdılar beni!
Fatih dönemi erlerinden Sarıer Baba’nın, yaşlılık zamanında Sarıyer’e yerleşmesi ve burada ölmesi, isminin ölümsüzleşmesine neden oldu. İşte o zaman yeni bir isimle anılır oldum “Sarıer”! Bu pek tutmadı ve zamanla değişikliğe uğradım. “Sarıyer” oldum, yazılanlar öyle!
Benim ismim ve geçmişim üzerinde araştırma yapanların kanısı ismimin “Sarıyar” dan “Sarıyer”e dönüştüğüdür. Ben de kabul ettim ve mutlak doğrudur dedim. Çünkü, Sarıyar’larımın verimi bitmiş, artık ne altın sunabiliyordum isteyenlere ve ne de bir başka maden!
Adım “Simas”tır demiştim ya? Simas’a baktım: Helen dilinde Simas’ın karşılığı Sima! Sima’nın anlamı da “Kutsal Ana”, bir başka söylemde Swa-(a)rda “Kutlu/Güzel-Akarsu” veya “Kutlu/Güzel-Su Irmağı” olarak kabul edilmektedir.
İşte o zaman ben: “Simas” olarak adımı Kocataş dağ silsilesinin yamaçlarından çıkan harika kaynak sularından aldım diye haykırıyorum. Bıkmadan usanmadan bağırıyorum “Adım Simas” tır diye!
Ya Sarıyer, onu da unutmuş değilim! O benim her şeyim! Orada yaşıyor, orada çalışıyor, orada hayat buluyorum.
“Simas”, mahalle adı Sarıyer olan semtin antik çağdaki adıydı. Simas’ı geride bıraktık, Aşiyan’dan Kısırkaya’ya kadar olan 151 bin Km2 lik coğrafi alana Sarıyer ilçesi denildi.
Ben ”SİMAS’ ım! Ya “SİZ?” diye soranlara derim ki: Ben “SİZ” isimli dergiyim. Adresim Sarıyer’dir. Bir uçtan bir uca Sarıyer’i kucaklayacak, Sarıyer’i yazıp tanıtacak, önce Sarıyar’ı, sonra Sarıyer’i kabullendik. 15 Mayıs 1930 da İlçenin tescili yapıldı ve Sarıyer’e, Sarıyerlilere hizmet edeceğiz.

Yazan. İbrahim BALCI

11 Aralık 2008 Perşembe

ARA SOKAKTAN ANA CADDEYE

ARA SOKAKTAN
ANA CADDEYE!
Sarıyer, 28.08.2007

Yazan: İbrahim BALCI
Sarıyer Spor Kulübü patika yollardan 1956 yılında Profesyonel olarak kurtuldu ve geniş, temiz, kaldırım taşından asfalta dönüşen sokakta yürümeye başladı. Başarı merdivenlerini adım adım tırmanarak Türkiye Liglerinin en büyüğü olan I. Türkiye Ligine yükseldiğinde ara sokaktan ana caddeye ulaştı.

Sarıyer Spor Kulübü ana caddeye ulaşırken başta o tarihlerde henüz sağ olan kurucuları, yöneticileri, futbolcuları; kar, yağmur, çamur altında lacivert-beyaz renkli futbolcuların peşinden koşan taraftarlarının büyük hizmeti ve emeği vardı. Esnaf dükkanını kaparak maçlara koşuyor; memur izin veya rapor alarak yola koyuluyordu. Balıkçı reisleri iki üç saatliğine denize çıkmıyor, kumcular paydos ediyor, öğrenciler dersleri kırıyorlardı. Yani sokaklara sığmayanlar, ana caddeye çıkıyorlardı. Böyle olmasaydı Şeref Stadında on bin seyirci toplanır mıydı. Vefa Stadında binlerce insan bilet kuyruklarında bekler miydi?

Ana caddede kendinden emin ilerlerken, ülkemizin medarı iftiharı üç büyük kulübümüzü dize getiren lacivert-beyazlı ekibi on binlerce insan izliyordu. Kulübümüzün ve yöneticilerimin amacı ülke dışına çıkmaktı; yani bulvarda yürümekti. Ama bu nasıl başarılacaktı? Sorun burada düğümleniyordu, yöneticiler bu kör düğümü de çözdüler: Yapılan şu idi: Uzun yıllar oynanan ve sonra siyasi olaylar nedeni ile terk edilen Kulüplerarası Balkan Kupası maçlarını başlatmak ve bu yoldan başarıya ulaşıp, bulvara çıkmak. Lig dördüncülerinin katıldığı bu turnuvaya Sarıyer’de katılmaya hak kazanmıştı. Üç kez Lig dördüncüsü olmuş olan Sarıyer’e iki defa bu hak siyasi nedenlerle verilmedi. Üçüncü kez ise yöneticiler başka Eyüp Odabaşı olmak üzere müthiş bir mücadele vererek Balkan Kupası maçlarının oynanması kararanın alınmasını sağladılar.

Kimse ne olmuş yani demesin. Zira Sarıyer 1992 yılında Balkan Kupası Şampiyonu olarak Fenerbahçe’den tam yirmi beş yıl sonra kupayı Türkiye’ye getiren ikinci takım olarak futbol tarihine adını yazdırdı. O Muhteşem kupa günlerce evden eve, elden ele gezdi. Şimdi kulübümüzün müzesinde..

Bunları neden yazdım? Elbetteki bir nedeni var! Nedeni yılgınlık! Şöyle bir açıklama getireyim. II. Türkiye Ligi B Kategorisinde mücadele eden kulübümüz son yıllarda ne denli uğraş verdi ise arzuladığı yaşam ortamını bulamadı. Geçen dönem Yükselme Grubuna çıkmasına rağmen kulübümüzü kaosa sürükleyen nedenlerle başarılı olamadı. Sezon sonu iki ay süre ile genel kurulu toplayamadı. Kaos büyüdükçe büyüdü ve sonuçta kulübün kayyum olayına maruz kalmaması için tarafımdan oluşturulan bir liste ise kongre sabahı yönetime talip olunmuş ve seçilme olayı gerçekleşmiştir. Bunu yaparken amacımız şu idi: En kısa zamanda gereken çalışmayı yaparak kongreyi toplamak ve yönetimi devretmek! Ama olmadı. Meğer bizim ele aldığımız bir bomba idi, her an patlamaya hazır bir bomba! Bombanın patlamaması için her şeyi yaptık ve başardık. Ama esas istediğimizi gerçekleştiremedik. Bunun yeni bir yönetim oluşturmak olduğunu ifade etmiştim. Durup dinlenmeden, dargınlık ve kırgınlık hiçbir şeye aldırmadan, arkadaşlarımla olay üzerine gittim. Uzun yıllardan beri kulübümüzde yönetici olarak hizmet edenlerle görüştüm. Ne yazık ki olumlu bir yanıt alamadım. Efsane Başkan Erdal Aksoy ile arkadaşlarından da bir ışık alamadım. Yüzlerinde gördüğüm, konuşmalarından hissettiğim YILGINLIKTI! Yılgınlık en büyük korku ve hatta hastalıktır. Son yıllarda görev üstlenen yönetici ve başkanlarla temaslarım oldu onların takıntısı daha başka! Kısaca söyledikleri “Hem para vereceğiz, hem küfür yiyeceğiz, var mı böyle .bir şey?” Elbetteki yoktu.

Yılların yorgunluğu omuzlarında tonlarca yük gibi çökse de direnen ve yönetim kurulumuza destek olmaya inatla devam eden Eyüp Odabaşı; “Benden paso, pes ettim” diyeceğim bir dönemde “Yeni bir yönetim bulunana kadar savaşa devam çağrısı yaptı” uymaktan başka çare var mı? Ben bulamadım! Yeni bir başkan ve yeni bir yönetim aramaya devam ediyoruz, edeceğiz! Çünkü Sarıyer Spor Kulübünü ara sokaklara mahkum etmeye hakkımız yok!

İnternet sitelerindeki yazılara yorum gönderen açık kimlikli kişiler ile rumuz kullanan kişilerden pek çoğuna derdimi ve derdimizi anlatamadık. Tekrar açıklıyorum:

BİR: Yönetim kurulu olarak asla kalıcı değiliz, on beş yirmi gün için seçildik ama umduğumuzu bulamadık!
İKİ: Hiç kimsenin direktifi ile hareket etmiyoruz, genel kurul ortamı bulunduğunda hemen toplanacağız!
ÜÇ: Kulübümüze hizmet tüm Sarıyerlilerin görevidir. Herkes biraz olsun elini taşın altına koymalı. Tanıdığı varsa tanıştırmalı, yönetim oluşturulmasına katkı vermelidir!
DÖRT: Hiçbir şey söz ve yazı ile olmuyor; maddiyatın iman olarak kabul edildiği günümüzde Sarıyer Kulübümüzün de maddi güce ihtiyacı var. Bu amaçla yardım kampanyası açtık, katılım çok az, ilginin artması gerekir.
BEŞ: Bugüne kadar olduğu gibi bugün de siyası amaca kulüp alet edilmiyor, edilmeyecek, edilemez de! O nedenle hangi siyasi düşüncede olursa olsun, Sarıyerlilerin, sporseverlerin yapacakları her şey kulübümüzün başarısı için olacaktır.
ALTI: Kulübümüzde kim başkan olmak istiyorsa, kim yönetim kurulunda görev almak istiyorsa; yönetim kurulumuza başvuruda bulunabilir, görev isteyebilir, bu en doğal haklarıdır.
YEDİ: yönetim kurulu olarak görev süremiz gelip geçti. Hala yeni bir yönetim kurulu ve başkan arayışı içerisindeyiz.
SEKİZ: Sarıyerliler, Sarıyer sevdalıları; internet sitelerinde isimli veya rumuzlu yazı ve yorum yazanlar; yerel basın mensupları; kulübümüzden yetişen, milli formayı giyen veya büyük kulüplerde oynayan futbolcular; kulübümüzün diğer branşlarında forma giyen ve iş alanlarında kendilerine yer edinenler; eski ve yeni başkan ve yöneticilerimiz bu kulüp sizin, bizim, hepimizin! Bir araya gelelim, çorbaya gerekli tuzu koyalım!
DOKUZ: Hiçbir güç, hem de ne denli inatçı, hırçın ve kindar olursa olsun kulübümüzü belirsizliğe itemez! Buna güçleri yetmez, hiçbir Sarıyerli buna izin de vermez.
ON: Tekrarı yararlı görüyorum; görev süremiz dolalı çok oldu. Israrla yönetim kurulunda başkan ve üye olarak yer almak isteyenleri görmek, onlara görevi devretmek, kulübümüzü layık olduğu yönetime kavuşturmak istiyoruz.

DUYAN DUYMAYANI SÖYLESİN, OKUYAN OKUMAYANA ANLATSIN!

AH O SARIYER!


05.04.2007
AH O SARIYER!
Yazan: İbrahim Balcı
Simas’tı, Skletrinas’tı, Sarıyar’dı ve nihayet Sarıyer oldu. Burada yaşıyoruz, yaşamaya devam edeceğiz.
Sarıyer; kışın balıkçı köyü, yazın sayfiye yeri olarak bilindi yıllar yılı, belleklerde böyle yerleşip kaldı.
Kışın günlerce yağan karın yarattığı beyaz örtü; baharın saatlerce devam eden mayıs ve nisan yağmurları ve toprak kokusu…
R. Hisar kale önünden, Duatepe’ye çıkıldığında seyrine doyum olmayan Boğaziçi: Baltalimanı’nda sükun, Emirgan’da bir yudum çay, İstinye koyunda asude hayattı. Yeniköy’de Tatar Kazaklarının bıraktığı korku, Tarabya’da ruhun terapi edilerek yeniden bir yaşama dönüş; Kireçburnu’nda boğazın hırçın rüzgarına göğüs germe, Büyükdere’de Hotel Belle vue de üstat Liszt Frans’dan piyano resitali dinlemek; Piyasa caddesinden Mesarburnu’na doğru volta atmak ve nihayet Sarıyer’de durak yapmaktı!
Ah o Sarıyer! O Sarıyer’in özlemini duymayanlar, o günkü Sarıyer’de hiç yaşamamış olanlardır.
Bülbül sokağına girdiğinde sevgililer, bülbül sesi dinleyecek yerde, kendileri bülbülleşmiş olur, en güzel sözlerle kulak deliklerinden yüreklerinin derinliklerine demir atarlar, dikenli patika ve çalılıkların arasından asfalt yoldan geçer gibi geçerlerdi.
Deniz kenarından tur atanlar; mehtabı seyrederken kendine kendine “Aya Amerikan bayrağını diktiniz/Mehtabında içine sıçtınız” diyen Şekerci İbrahim’in altmışlı yıllarda Amerikalılara isyan edişini dinlerlerdi. Eski Sarıyer’de dostluklarda başka olurdu. Dostluk muydu, kardeşlik miydi, arkadaşlık mı ayırt edilmezdi. Evlerin kapıları gün, gece herkese açıktı. Acıkan çocuk açık kapıdan dalar, “Gel oğlum” diyen abladan nevalesini alır ve yine çelik çomak, uzun eşek veya al cicoz oynamaya koşarlardı.
Ah o Sarıyer! Taşiskele’de limanında; taka, çektirme, alamana, sandal; Saray arkasında sosyoteye kucak açardı! “Sevgililere Sarıyer hamamı” gelin der; Eski Sular caddesinde yeni sözlüler gece geç vakit hem bülbül dinler hem de aşkın doyumsuz ateşini yakarlardı.
Sarıyer’in unutulmazları vardı, attığı her taş çeki taşı ağırlığındaydı. Yeşilçam’da jön olarak kabul edilmediyse de “Taş” şiiri ile Ali Korkut gönüllerde yer buldu kendisine. Bakın ne diyordu Ali Korkut: “Taşlardır beka, taşlardır ebediyet/Taştan başka dünyaya ne bıraktı medeniyet/İnsan ölür, uzatılır musalla taşına/Ve bir taş dikilir başına/Budur insandan dünyaya baki/ Altında bir tarih, üstünde bir fatiha/Ve hüvelbaki.”
Hayret ki hayret; O Sarıyer’den geriye sadece beton yığınları arasında kalan Sarıyer’e Ali Korkut’un dediği gibi bir fatiha okumak kaldı. At arabalarının yerini kamyon, kamyonet, brıçkaların yerini otomobiller; faytonların yerini devasa otobüsler alınca, Sarıyer’in tenha sokakları cehenneme giden yol oldu. Evlerin kapıları çelikten yapılırken, komşu çocukları için açık kapılar temelli kapandı.
Ah o Sarıyer! Özlememek, hafızayı yitirmektir bence! Bisikletle gezen kısa şortlu güzel kızlar ve hanımefendiler gibi serbestçe dolaşan kalmadı! Yalınayak başı kabak kağıt topun peşinden koşan da yok! Bahçeler içinde iki gözlü küçük ama şirin cumbalı evler tarihe karıştı. Hünkar, Kestane, Şifa, Fıstıksuyu, Fırıldakbahçe, Baltalimanı mesireleri kayıp; sadece Çırçır mesiresi direnmeye devam ediyor. Çayırbaşı Bahçeköy yolu üzerindeki mesireler dinlence yeri olmaktan çıktı… Belgrad ormanı mesireleri ise cebi şişkin olanların uğrak yeri!
Ah o Sarıyer! Evet o Sarıyer’deki sosyal yaşam; sahil boyunca dizilen gezi sandalları, rıhtım üzerinde fayton ve brıçkalar yok. Türk sanat müziğinin altın sesleri; Safiye, Hamiyet, Sabite Tur, Zeki Müren, Ahmet Üstün’de isim olarak kaldılar Sarıyer sahillerinde, bir kepçe ile yer ile yeksan edildi Beyaz Park! Sanat kayboldu, sanatkar gitti ise de aynı yer de çay kaldı yadigar! Sahil boyunca devam eden ağaçlar arasından fışkıran; erguvan, mor salkım, mimoza ve katır tırnaklarının renklendirdiği Sarıyer sırtları! Site ve villa adına taş yığını!
Ah o Sarıyer! Hoyrat ellerin yok ettiği yeşillikler, yasemin ve hanımeli çiçeklerinin süslediği ahşap bahçe kapıları da yok! Dostluk, komşuluk hak getire! Üç bin kişilik merkez de kırk bin kişi! Yetmiş bin kişilik ilçede üç yüz elli bin kişi! İşte böyle bir Sarıyer’de eski Sarıyer’i arıyoruz.
Yine de iyi yerdeyiz, yani Sarıyer’deyiz, “O Sarıyer’i” hayal etmek bile güzel!

VAZGEÇEMEDİĞİMİZ SARIYER

Değerli dostlarım,
Aynı amaç için ömür tükettiğimiz kardeşlerdim. Sayın Fikret Canlı ve Benim için 1940 Sarıyerli sporcular Derneğimizin tertiplediği “Vazgeçemediğimiz Sarıyer II” adıyla duyurulan söyleşiye hoş geldiniz, şeref verdiniz.

Bu söyleşiyi düzenleyerek sizinle bir arada olmamıza olanak sağlayan Derneğimiz Yönetim Kuruluna teşekkür etmeyi görev biliyorum.

Şunu da ifade etmek isterim ki Sarıyer ve Sarıyer Spor Kulübü için dev bir isim olan Sayın Fikret Canlı gibi ulu çınarın kolları altında olmaktan çok mutluyum. Bir düşünür derki; “Başarılı olmanız için kendinize bir patron bulmanız gerekir”. Ben de Sarıyer Spor Kulübüne adım attığımda kendime patron olarak Fikret Beyi kabul ettim. Bu kabul bana dernekçilik hayatımda başarılı olmayı öğretti.

Sadece dernekçilik çalışmalarımda değil, dolaylı olarak yazın hayatımda da teşvik ve yönlendirmesiyle destek oldular.

Sayın Canlı kulüpte etkin olduğu dönemlerde, kulübümüz yönetici ve sporcularına çok büyük oranda kültürel katkıda bulunmuştur. Örneğin; hangi deplasmana gidilmişse o yörenin tarihi, coğrafi, sosyal ve kültürel durumları kafilemiz mensuplarına bizzat Fikret Bey tarafından anlatılmış, gerektiğinde yerinde gösterilmiştir.

Rize’de doğdum, Sarıyer’de büyüdüm. Doyasıya havasını teneffüs ettim, suyunu içtim , balığını böreğini yedim Sarıyer’in. Hidayetinbağı’nda kağıt topun peşinden koşarken sizler gibi benim de ayaklarım paralandı, başım yarıldı. Biraz palazlandığımızda Zümrüt Spor isimli mahalle takımımızı kurduk. İşte bu sıralarda Sayın Fikret Canlı ile çok yakın olduk. İşte bu yakınlık beni kulübün içine taşıdı. Arkadaşlarımdan; Sami Canel, Kenan Dereli, Ayhan Erman ve Zihni Atlaş kulübün içindeydiler. Ben de kulübün içinde olabilirim diye düşünüyordum.

Sarıyer Spor Kulübü’nde katıldığım ilk genel kurul, çarşı içinde ve dere kenarındaki İş Bankasının terasında yapıldı. Bu toplantıya katıldım ve dört kişi söz alarak konuştuk: Sami Canel, Şemsettin Erdönmez, Zihni Atlaş ve ben. Belki de genel kurullarda konuşma hastalığımız buradan geliyor!

Arkadaşlar, inanın kendime göre harika konuşmuştum! Kasılarak yürüyordum. Başım sislerin üzerinde idi.

O gün akşam üstü piyasa dönüşü, vapur iskelesi önünde Sayın Kemal Yarar’la karşılaştık. Yanına çağırdı, gittim “İbrahim, daha sakin ol. İleride bu kulüpte yönetici olacaksın, beni hevesli görüyorum, hevesli olanlar iyi yönetici olur…” gibi sözler söyledi. Sanki dünyalar benim olmuştu.

Kulüpteki ilk kaydım 1953 yılında idi. Sonra defterler yenilendi ve 1958 yılında yeniden kayıt oldum. Kulübümle ilgim hiç eksilmedi. Maçlar, transferler, antrenmanlar, puan cetvelleri, genel kurullar… Nihayet 1959 yılında yönetim kuruluna seçildim. 1981 yılına kadar devam etti yöneticiliğim. Ara verdiğimde, asla kopmadım, salon sporlarıyla ilgilendim.

Bu süre içinde dev gibi yöneticilerle çalıştım. Selahattin Yarar, Fikret Canlı, Nazım Özbay,
Fikret Canlı, Celal Demir, Numan Uzun, Erdal Aksoy ve diğerleri…

Tüm zorluklara birlikte göğüs gerdiğimiz arkadaşlar; Kenan Dereli, Sami Canel, Karasakal Taci (Tekgül), Ayhan Erman, Recai Uygur, Kepçe Necdet (Akyamaç)… Sonraları; Adnan Kurt, Ali Canbakan, Peykunt Sezginer, Suat Uysallar, Cemalettin Türkmen, Fuat Saruhan, Eyüp Şengün, Eyüp Odabaşı… Çalıştığım yöneticileri saymaya kalksam toplantı sayım yapmakla biter!

Kulübümüzle her zaman kıvanç duydum. Her zaman mükemmel yönetim kurullarına sahip olduk. Çok yerde “Bakanlar Kurulu gibi yönetim kurulunuz var” sözlerini işittim. Böyle sözden zevk alınmaz mı?

II. ve III. Türkiye Liglerinden sonra I. Türkiye Ligi! Tüm Sarıyerlilerin bir yürek olduğu dönemde şampiyonluğu yakaladık.

Kulübün önünde davul zurna çalarken yanı başımda iki kişi durdu. Bir süre eğlenceyi seyrettiler. İkisinden biri bir şey söyledi duyamadım. Diğer cevap verdi. “Nasıl geldik, nasıl gidiyoruz, Sarıyerli olup çıktık. Allah mahcup etmedi.” Bu şahsın Ahmet Deha Otmar olduğunu sonraları öğrendim. Dostluğumuz devam ediyor.

Ahmet Deha Otmar, Oktay Duran, Metin Kaya Çağlayan, İsmet Acar, Üzeyir Garih, Jak Koen, Mehmet Tuna, Teoman Demir, Dr. Mehmet Salman, Özer Uçuran Çiller, Maral Öztekin, Albert Eluaşvili, Atalay Kaban, Nurettin Çetinkaya, Mustafa Yetmişbir, Mehmet Akdağ, Mithat Vardal, Yetkin Gürsel, İhsan Yalçın, Yusuf Tulün, Salih Acarel, Sedat Özsoy ve diğerleri. İsmini sayamadıklarımdan özür dilerim ve tabii ki Sarıyer Spor Kulübümüze bir nebze olsun hizmet edenleri her zaman alkışlamak gelir içimden.

Her dönem, bazen çok uzun dönemler bazı kişiler kulübü sırtlar götürür. Örneğin; Berber Cahit (Durmaz), Fikret Canlı, Celal Demir, Ömer Sezer, Hasan Danış, Kenan Dereli, Sami Canel, Ayhan Erman, Recai Uygur, Adnan Kurt, Adnan Özcan, Eyüp Şengün, Eyüp Odabaşı gibi… Ben de böyle bir dönemde yükü sırtlamışsam ne mutlu bana.

Yöneticiliğim sırasında her şeyin en iyi şekilde yapılması için çalıştım. Bu arada kulübümüzün tarihini irdeledim. Fırsat buldukça derinleştirdim, araştırdım. Çalışmalarım sonunda Türk Spor tarihine Sarıyer Spor Kulübü tarihi ile ilgili dört, Sarıyer’imizin sosyal, kültürel ve tarihi ile ilgili üç olmak üzere yazın hayatına yedi kitap kazandırmanın zevkine vardım. Kulüple ilgili kitapları yazarken hep sizi yaşadım. Tarihi sporcular ve yöneticiler yaptı, ben yazdım.

Sayın Canlı’nın bir sözünü hep hatırlarım, şöyle der; “Siyasi partilerde çalışacak çok adam bulunur. Kulüplerde çalışacak adam bulmak zordur. Unutma sen kulübçüsün, esas hizmet budur”. Öyle de oldu, her zaman kulübün emrinde kaldım. Bu nedenledir ki kulüple ilgili çalışmalarımda dün olduğu gibi bu günde bütün kapılar bana açık bırakılmıştır. Tabii ki çok mutluyum.

Bana ne kazandın? diye sorulabilir. Hiç düşünmeden kişilik kazandığımı söylerdim. Ayrıca; çok dost kazandığımı, kültür düzeyimin yükselmesinde büyük katkısı olduğunu, geniş ve yardımlaşmayı ön planda tutan çevreye sahip olduğumu, çok yerde açılması zor kapıların açılmasını sağlayan gönül dostları kazandığımı söylerdim.

Bu söyleşi bir yerde anılar paketinin açılmasıdır. Bir kaçına değinmek isterim.

Sarıyer Spor Kulübümüz için:
l) Tabutluktan çıkan takım,
2) Baylıkçıların, börekçilerin takımı,
3) Boğazın incisi,
4) Futbolun okulu,
denilirdi önceleri. Şimdiler de ise;
1) Rantçıların takımı deniliyor.

Söylenenlerin tamamı doğru. İlk dördü kalıcı “Rantçıların takımı” söylemi geçici.İşin doğası da budur. Müteahhidin karı yoksa zararı neden olsun ki. Harç bitti yapı paydos hesabı..

İşin acıklı yanı bir anlatımı hemen hemen aynı ifade ile söylüyorum:. Emlak alım satım işleriyle de uğraşan çok büyük bir inşaatçı yöneticimiz, yönetim kurulu toplantısında kulüp başkanına şöyle demişti: “Başkan, hasta yatağında halledilir. Yap işimizi biz hazırız.” Bu ne demektir, izaha gerek var mı? Bu düşüncelere sahip olmasaydı bu inşaatçı ve emlakçının yönetim kurulunda ne işi vardı?

Tabutluktan çıkan takım ifadesi doğrudur. Zira kulübün kuruluş adresi Sarıbaba Tekkesi’dir. Teknenin bitişiğindeki oda Sarıyer Camiinin tabutluğu idi. Tabutluktan çıkman takım ifadesi buradan gelmektedir. Bu ifadeyle özdeşleşmiş eski bir anıyı da aktaralım:

İkinci Dünya Savaşının en hızlı döneminde İstanbul’da gece karartma vardı. Sokak lambaları, ev lambaları yakılmıyor, evlerde yakılsa da pencerelere siyah perdeler takılıyor veya siyah kağıtlarla kapatılıyordu. İşte böyle bir günde, yazın tüm sıcaklığı gecenin karanlığına çöktüğü bir anda Sarıyer’in renkli isimlerinden Şekerci İbrahim ile Dişçi Hikmet’in aklına gelin müziplik… Saat 23.00 sularında, herkes piyasadan eve dönmekte iken Şekerci İbrahim ile Dişçi Hikmet tabutluğa gidip birer beyaz çarşafa bürünüyorlar, sonrada birer tabut sırtladıkları gibi dışarı çıkıp camiye doğru yürüyorlar. Yoldan geçenler “hortlak var, ölüler canlandı” bağırışları ile sağa sola kaçışıyorlar. Ortalıkta kimse kalmayınca iki kafadar tabutları yerine koyup çıkıp gidiyorlar. Bu olay onlarca yıl Sarıyerlilerin dilinden düşmedi. Ne yazık ki bu iki renkli Sarıyerli ardamızda değil!

Balıkçıların ve börekçilerin takımı ifadesi hala geçerliliğini koruyor. Sarıyer’in balığı da böreği de meşhur.

Boğazın incisi ifadesi de geçerli. Çünkü Sarıyer’imizin güzelliği inkar edilebilir mi? Şunu hatırlatırım; hiç bir ilçe takımı I. Türkiye Liginde 13 sezon var olmamıştır.

Futbolun okulu ifadesi ile gerçek perçinlenmiştir. Zira; Türk futboluna o kadar büyük hizmet verilmiştir ki bunu inkar etmeye kimsenin gücü yetmez. Sarıyer’in yetiştirdiği futbolcuları sayalım isterseniz ‘Sarıyer alt yapısından yetişenler ve Sarıyer’e geldikten sonra milli formayı giyenler): Fikret Kocabal, Mustafa Yürür, Kaya Girgin, Turan Oguş, Erdoğan Ertaul, Ender İçden, Cemil Turan, Eyüp Odabaşı, Oktay Çevik, Fethi Türkeş, Kamil Doygun, Altay Unan, Suphi Soylu, Oğuz Aydoğdu, İsmail Kartal, Alpaslan Kocaacar, Aykut Kocabal, Mustafa Bukan, Osman Yıldırım, Kerem Çekiş, Kerem Menekşe, Engin Erdal, Ervan Güngördü, Hakan Çimen, Metin Karaca.

Bunlara Sarıyer’de oynarken milli olanları da eklerseniz sayı alabildiğine artar. Örneğin; Mustafa Yücedağ, Hamdi Çam, Sercan Görgülü, Esat Bayram, Yaşar Yiğit gibiler.

Sarıyer’e transfer olduktan sonra milli takım formasını giyenler de var. Örneğin: Rıdvan Dilmen, Ali Çoban, Fikret Demirer, Erdal Keser, Selçuk Yula, Saffet Sancaklı, Erhan Aslan, Erdoğan Arıca, Erdi Demir, Hakan Kutucuoğlu.

Bunlara değişik kulüplerde milli olan ve Sarıyer’de oynayan futbolcuları da ekleyebiliriz.Örneğin; Yaşar Elmas, Arif Pırnal, İsmet Yurtsu, Çetin Ünal, Hakan Özkazbek, Adil Tozlu,Yaşar Duran, Soner Tolungüç, Garbis Baklaoğlu,. Hakan Can, Emlin İlhan, Feridun Alkan, Tekin Bilge, Şenol Ulusavaş, Ali Ravcı, Erbil Uzel, Sefer Gezer, Mehmet Yener, Ali Kesik ve diğerleri…

Bir de çok büyük yetenek olmalarına ve Sarıyer forması altında fevkalade maçlar oynamalarına karşın milli formayı giyme şansını yakalayamayanlar var. Örneğin; Mehmet Salih Kalkavan, Mustafa Pırnal, Adnan Özcan, Erdin Yücel, Ahmet Gündoğdu, Mahmut Kocabal, Erdem Acar, Engin Ülker, Cengiz Güzeltepe, Şener Çınar, Rıfkı Soysal, Hayri Ülgen gibiler…

Şunu da unutmayalım Sarıyer’de oynarken milli olan futbolculardan Selçuk Yula oynadığı milli maçta takım kaptanı olarak görev yaptı. Erdoğan Arıca. Cem Pamiroğlu da kaptan olarak görev yapanlar arasında…

Ayrıca iki Sarıyerli arkadaşımız milli takımlarımızda antrenörlük görevi yaptı. Ayhan Erman ve Kamil Doygun. Bu iki arkadaşımız antrenör kursları yöneterek Türk futboluna katkı sağladılar.

İşte arkadaşlarım, böyle olduğu içindir ki Kulübümüze “Futbol Okulu” denilmiştir. Doğrusu da budur. İlk futbol okulunu Sarıyer Kulübümüz açmıştır, hem de iki kez. İlkini Baba Kenan 1956 yılında Pol Amca ile beraber açmıştır. Bu takım iki üç yıl sonra Sarıyer genç takımı olmuş, genç milli takıma iki futbolcu vermiştir (Erdoğan Ertaul, Ender İçden). Bu takım bilahare Sarıyer A takımını oluşturmuştur.

Sarıyer futbol okulu ikinci kez 1971 yılında tekrar açıldı. Önce Hamdi Hürman, sonraları ise çok değerli antrenörler görev yaptı ve hem kulübümüze ve hem de Türk futboluna çok iyi futbolcular yetiştirdiler.

Arkadaşlarım Sarıyer Spor Kulübünde yönetici olmam da belki de şu iki olayın etkisi vardır:

Birinci olay şöyle gelişti; Sarıyer Çağlayan sahasında (eski saha, şimdi ki stadın karşısında idi) Sarıyerli gençler bir araya gelmiş futbol oynuyorduk. Yağmurlu bir hava, zemin çamur.
Sami bir topla bizim kaleye geliyor, ben de kaleci olduğum için pozisyonu çok yakından izliyordum. Sami topu ayağından biraz açınca hemen topa kapaklandım. İşte ne oldu ise o anda oldu, Sami top diye şutunu kafama patlatınca olay zaten belli olmuştu!

İkincisi ise lisans çıkarmam olayıdır. Kaleci Şevket Durak Merhum sakatlanınca ve yedek kaleci de olmayınca bana lisans çıkartmak istediler. Yanılmıyorsam 1951 veya 1952 yıllarıydı. Tescil fişleri dolduruldu, doktor muayenesi oldum ve evraklar tamamlandı. İş kulüp mührünün vurulması ve genel kaptanın imzasını atmasına kalmıştı. Sabah erkenden Emin Dayının Şükrü (Bayraktar) ile Numan Uzun’un evine gittik. Kapıyı çaldık, Numan Bey kapıyı açtı. Ne var? diye sordu. Şükrü anlattı, ben de devam ettim. Ben ağzımı açar açmaz Tokatı suratıma yedim. Üstelik “Top oynayacak yerde okulunu bitir ulan” sitemiyle. Futbolculuk hayatım böyle bitmiş oldu.

Yöneticiliğe nasıl adım attım. Merak edersiniz belki isterseniz anlatayım; 1953 yılı kasım ayları, belki daha sonraki bir iki yıl içinde tam hatırlayamıyorum. Kuma gittik fakat fırtına çıkınca sabaha karşı Rumelifener’den geri döndük. Saat 07 veya 7.30 sularıydı. Taşiskele’ye gelip motoru demirleyip dışarı çıktık. Ben sabahçı kahvesinden bin çay içtikten sonra uyumak için eve giderken karşıma Numan Uzun çıktı. “Gel bakalım” dedi. Gittim. Elinde kocaman bir hurç ve küçük bir çanta. Bu gün Vefa Stadında saat l2.00 de Topkapı ile lig maçı var. Benim işim var gidemiyorum. Hemen sırtlan hurcu maça git. Bunları Baba Mesut’a ver” dedi. O günün şartlarında, gençlerin, yaşlıların kahvesine bile oturamadığı bir dönemde “hayır” demek imkanı var mı? Tabii ki “evet” dedik. Yol parası olarak iki buçuk lira verdi. Yüklenip hurcu vapur iskelesine gittim. 08.30 vapuruna bindim ve Eminönü’nde indim. Oradan tramvaya binip gitmem lazım. O zaman para eksilecek. Sırtlandığım gibi hurcu düştüm yola ve saat ll.00 ‘i çok az gece Vefa Stadına gittim. Futbolcuların büyük çoğunluğu gelmişti. Hurcu ve çantayı teslim etti, kenara çekildi. Takım Kaptanı Mesut Ağabey (Seçen) çağırdı, tabii gittim ve birlikte formaları askılıklara astık. Futbolcular tamam olunca, Mesut abi elime bir yazı verdi. “Bugün idareci sensin, takım burada yazılı oku bakalım” dedi. Reddettimse de dinletemedim ve ilk kez o gün bir yönetici edası içinde ama müthiş bir heyecanla takım kadrosunu okudum. O günkü maçı 2-1 kazandık. Zümrütspordan arkadaşlarım Aziz Termur ile Mehmet Salih Büyükdurmuş’ta o maçta oynamışlardı. Yöneticiliğe bu maçla adım attım denilebilir.

Bunca yıl yönetici olarak görev yapanların elbette ki sayısız anısı vardır. Bir kaçını sizinle paylaşmak isterim.

1960 İhtilali nedeniyle tüm eğlenceler ertelenmişti. Tabii ki futbol maçları da. Bir süre sonra maçlar serbest bırakıldı. Ancak, İstanbul’da oynanacak musabakalar İstanbul dışında oynamak şartıyla. Bu nedenle 1959/1960 sezonu lig maçlarının son iki maçını Sakarya’da (Adapazarı) oynadık. İlk maçımızda Yedikule Emniyet’i fevkalade bir oyundan sonra 5-0 mağlup etti. O maçta Küçük Doğan hem çok güzel oynamış ve hem de iki gol atmıştı. Ondan sonraki hafta yine aynı sahada Hasköy ile karşılaştık. Maçın hakemi, oyun içinde arkadaşı ile konuşan Oktay.’a yoktan yere oyundan ihraç etti. İkinci yarıda oyuna çıkarken kapta baba Kenan hakeme “Hocam, Oktay atılacak ne yaptı?” diye sorunca, hakem hırsla dönüp “Sen de çık” dedi. Kenan homurdanarak çıkarken Ayhan Erman saha içinde sırıtarak gülüyordu. Bu gülüşe tahammül edemeyen hakem Ayhan’a “Sen de çık” diye bağırdı. Ayhan da oyundan çıktı. Sarıyer sahada sekiz kişi kalmıştı. Rakip on bir kişi. Müthiş bir mücadele oldu. Bu maçı Börekçi Ahmet ve Necip’in golleri ile 2-0 kazanırken, maçın kahramanı en az on onbeş gol kurtaran kaleci Rıza idi. Ne var ki alkışlanan Necip’ti. Necip çılgınca alkışlanıyordu. Tabii ne olduğunu anlamakta güçlük çekmedik. Çünkü, seyirci geçen hafta 10 numaralı forma ile Doğan’ı alkışlamıştı. Bu maçta 10 numaralı formayı ise Necip giyiyordu. Seyirci Necip’i Doğan zannederek alkışlıyordu.

Kulübümüz her zaman bilhassa mali yönden hesaplı hareket eder. Kulübümüzün parası az ve kıymetlidir. Sadece Fikret Bey değil, diğer idareciler de kulübün parasını düşünür. Tabii malzemeci İzzet’ de. Nitekim Afyon deplasmanına giderken (1966/67 olacak) öğle yemeğini Bozüyük’te yedik. Yemeği yiyenler kasaya gidiyor ne yediğini yazdırıyor, hemen kasanın yanında oturan Fikret Bey de çetele tutuyor. Sıra malzemeci İzzet’e geldiğinde, İzzet kulübünü çok düşünür ya masraflı olmamak için yediğini değil, ezberlediğini söyler. Makine hızı ile Kuru fasulye, pilav, komposto, der. Kasadaki patron şaşkın, hiç kimse üç kap yememişti! Ama bir kişi çıkıyordu işte… O an da Fikret beyin sesi duyuldu. “İzzet gel bakalım” diye bağırdı, ne yediğini sordu, İzzet aynı şeyleri söyledi. Kulübün hakkını yedirmeyen Fikret Bey, lokantacının hakkını yer mi? Hemen gerekli ödemeyi yaptı.

Ankara’ya Altındağ maçına gittik. Turgut Sağ ayak tabanından sakat. Baba Kenan mutlak oynamasını istiyor. Evde konuşurken rahmetli Annem “hava cıvayı balmumu ile eritin ve uzun bir bez bandaj veya patiskayı eriyen hava civaya batırın. Biraz soğuduktan sonra ayağın ağıran yerine sarın (bandaj yapın), ağrı geçer” demişti. Ankara’ya vardığımızda Suat Uysallar karşıladı bizi. Cengiz otele yerleştikten sonra düştük yollara hava cıva arıyoruz. Hangi aktara gidiyorsak soruyoruz hava civa var mı? Diye. Sorduklarımızdan kimi küfrediyor, kimi dalga mı geçiyorsunuz? Diye soruyor, Kimi de dalgasını geçiyor “hava cıva yok, minare gölgesi var” diye. Son uğradığımız aktar “var var davul tozu var” diye sitem etti. Biz arayıp dururken Ulus’taki hale gittik. İlk uğradığımız dükkan hakem Nihat Özbirgül’ün dükkanı oldu. Suat’ı tanıyor, sorduk var dedi. D ur umu anlattık yeteri kadar alıp otele döndük. Otel sahibi Satılmış beyden izin alıp mutfağa gittik ve bir kap içine hava cıvayı koyup erittik. Anam sen misin er iyen müthiş b.ir duman korkunç bir koku. Oteli öyle bir Duman sardı ki bizden başka kimse kalmadı içerde. Netice de biz Turgut’un ayağını sarıp sarmaladık . Turgut yattı. Sabaha karşı ölysesine canı yanmış olacak ki, benim odamın kapısını yumruklamaya başladı. Kalkıp açtım, Turgut “yandım Allah” diyor başka bir şey demiyor. Ayağı müthiş sancıyormuş, zongluyormuş. Hemen bandajı çözdüm ve gidip yattı. Sabah maç yemeğine geldi, nasılsın dedik “İyiyim” dedi ve Kenan’ın istediği doldu, maça çıktı her hangi bir sancı, ağrı duymadı an maçı bitirdi. İstanbul’a dönerken yine hafifte olsa ağrısı başladı. Pazartesi sabahı kendisini Baltalimanı hastanesine götürdüm Rahmetli Sinan Çırçır rontgen filmini çekti. Dr. Baki Atatimur’a götürdük, hastanenin rontgen mütehassısı, aynı zaman da Selahattin Yarar’ın eniştesi. Filmi aldı baktı ve “Siz idareciler katilsiniz, adamın ayak tarak kemiği kırık nasıl oynattınız” diyerek bizi azarladı.

“Sasırdım Bahriye” neden bu lakap takıldı?
Beykoz sahasında Beykoz ile oynadığımız bir özel maçta, ters bir vuruşla kendi kalesine gol atan Bahriye takım arkadaşı “Ne yaptın yahu?” diye bağırdı. Bahri mahcup ama sakin “Sasırdım” dedi ve lakabı “Sasırdım Bahri” olarak kaldı.

Sasırdım Bahri futbolu seven ve futbola doyamayan bir insandır. Profesyonel Sarıyer takımında bir sezon tescilli kaldı (1956/57) ve son lig maçında oynadı (Karagümrük maçı). Yeni sezon transfer çalışmaları yapılırken kulüp bulması söylendi kendisine. Bahri kulüp ararken, arkadaşlarından Salim Emanet muziplik düşünür ve Sasırdım Bahri’nin adresine şöyle bir mektup gönderir: “Yarın Sabah Rumelihisar Kulübünde ol, seni transfer etmek istiyoruz. Reşit Gürzap”. (Reşit Gürzap, malum devrin en ünlü tiyatro ve film sanatkarı). Bahri Rumelihisar kulübüne gider kimse ilgilenmez döner,. Bu gidip gelmeler birkaç gün devam edince, kulübün yöneticilerin olup Bahri’yi de tanıyan Kamyoncu Hikmet “Bahri gel seni Rumelihisar’a alalım” der. Bahri “zaten onun için geldim” der ve mektubu verir. Hikmet mektubu okur renk vermez. Olay Sarıyer’de duyulur yıllarca konuşulur durur. Netice de Bahri de R.Hisar Kulübüne transfer olur ve on yıldan fazla bu kulübün formasını sırtında taşır.

Tabii ki anılar bitmez. Anılar demeti açıldığında peşi sıra gelir, sıraya dizilir. İşte 7 numaralı formanın macerası.

Fikret Canlı Bey, kulübün üç şeyine titizdir. Parasına, lisansına ve formasına. Parasını çar çur ettirmez. Formalara temiz bakılmasını, lisansların kaybedilmemesini ısrarla tembih eyler. Hasköy lig maçına gideceğiz. Fikret Bey erkenden malzemeci Şevki Baba’ya gidip formaları hazır etmesini, noksansız getirmesini tembihledi. Şevki baba kurumak için şifa suyunda ağaçlara astığı formaları topluyor ve malzeme hurcuna koyuyordu. Fikret Beye de “merak etmem hepsi tamam” diyordu. Şeref Stadına maça gittik. Odaya yerleştik, Şevki baba formaları askılığa astı. Bir forma eksik. Baktık 7 numaralı forma yok. Bir telaş, bir telaş, ara tara yok, bulamıyoruz. Fikret Bey korkusu, ne yapacağımızı şaşırdık. Çaresi yok, gidip Beşiktaş malzemecisi Mustafa amcadan bir takım forma isteyeceğiz. İsteki, bir takım forma aldık. Tabii Fikret bey küplere bindi, maçı 3-0 kazandık. Maç sonu Fikret Bey, Ben ve Şevki Baba Şifa suyuna gittik. Bir de ne görelim 7 numaralı forma ağacın dalında asılı. Tabii Fikret Bey gerekeni yaptı. Şevki babanın işine son verildi. İzzet Atvur bu olaydan sonra Sarıyer’ kulübünde malzemeciliğe başladı.

On iki kişi oynasınlar! Bu da müthiş bir olay, anlatayım, siz de dinleyin.
Başkan Karasakal Taci, Şop Cengiz’i çok sever (Düzce’den aldığımız santrafor). Her maçta oynatılmasını isterdi. Bir maçtan önce genel kaptan Recai Uygur’a “takım nasıl çıkıyor? Diye sordu. Recai takımı okudu, Şop Cengiz yok! Taci şöyle bir havalandı ve “takıma Şop’u da koy” dedi. Recai “çocuklar soyunuyor, takımı okudum, değiştiremem” deyince Karasakal Taci patladı: “Ben sana oynat diyorum. Bizim takım l2 kişi oynasın olsun bitsin” dedi.

Teyfik’i ileri al!
Şeref Stadında çamur bir havada Beylerbeyi ile oynuyoruz (l961/62 sezonu). İlk devre 0-0 sona erdi. İkinci devre başladı yine gol yok. Karasakal Taci “Balcı git Recai ile Gazanfer hocaya söyle Tevfik’i santrafora alsınlar. Gol attıktan sonra yine geri çekerler” dedi. Ben de deniz tarafındaki tribünde yağmur altında Duran Recai’ye Taci’nin isteğini söyledim. Onlarda istenileni yaptı ve arka arkaya 4 gol yiyerek sahadan 4-0 mağlup ayrıldık. Maç sonrası Recai ile Taci tartıştılar. Taci hazır cevap ve rahat “Benim dediğimi yapmasaydınız. Size denize atlayın deseydim atlar mıydınız” diyerek olaydan sıyrıldı. Ama gülerek ilave etti “Balcı da size söylemeseydi”. Yediğimiz dört golle kaldık.

Ahlak mı, enayilik mi?

Lider Beyoğluspor ile maçımız var. Salı, Çarşamba ve Cuma günü antrenman var. Santrafor Süreyya Saraç Çarşamba ve Cuma günleri Dendrometri tatbikatı olduğu için antrenmana katılamayacağını bildirdi. Gazanfer hoca ısrar etti.Israr anormal boyutlara ulaşınca Süreyya “Peki geleceğim” dedi. Ben de Orman Fakültesi’nde Orman Hasılatı ve Dentrometri Kürsüsünde çalışıyorum, yoklamaları ben yapıyorum. Süreyya üç antrenmana gitti, yoklamaları yaptım ve kendisini mevcut gösterdim. Maçı oynadık ve Süreyya’nın kafa ile attığı golle maçı 1-0 kazandık, yani lider’i devirdik (1961/62 sezonu). Prof. Dr. Muharrem Miraboğlu dersten vize alanları ilan etti. Süreyya kendisini vize alanlar içinde görünce kürsüye gelip hocaya çıktı ve durumuna itiraz etti. “Ben vize almadım, bana ayrıcalık tanınıyor, benim durumumda vize alamayan arkadaşlar var” dedi. Hoca şaşırdı, ben kem küm etti. Yoklama cetvelini hocaya götürdüm, baktı “işte vize almışın” dedi. Süreyya “Almadım, hocam vize almadım, ben o sınava girmem” dedi ve çıkıp gitti. Hoca, benim kulüpte yönetici olduğumu v e Süreyya’yı idare ettiğimi tahmin ediyordu. Gerçekten Süreyya, Dendrometri sınavına girmedi ve bir sınav dönemini kaybetmiş oldu. Sonraki dönem eksiğini tamamlayarak sınava girdi ve kazandı. İşte bir doğruluk timsali insan!
Başarı dilemek de ne demek!

Sarıyer-Taksim maçı Sarıyer takım kaptanı Kenan, Taksim’in ki Varujan. Bu iki isim iki kulübün “baba” lakaplı futbolcuları. Kenan önde soyunma odasından çıktı, yandaki odadan rakip takım çıktı. Önde Varujan, Sarıyer takımına doğru yöneldi ve “Baba, başarılar” derken Baba Kenan patladı “ne başarısı be, oynayan kazanır, er meydanı burası” diye bağırdı. Varujan ne olduğunu bile anlayamadı, eli havada kaldı. Maç müthiş bir maç oldu. Sarıyer 2-1 kazandı. Oyundan atılan Tevfik tribünlere çıkıp, rakip taraftarlarla kavga etti. Ertesi günü Spor Gazetesi şöyle yazıyordu: “Sarıyer-Taksim maçını Sarıyerli 6 numaralı futbolcu yönetti”
6 numaralı futbolcu, Sarıyer takım kaptanı rahmetli Baba Kenan’dı.

Karınca ezmedim!
Bir deplasmana gidiyoruz. Sabah güneşi şoförün üzerine çökmüş, gözleri kapanıyor. Hemen konuşmaya başlıyorum uyumasın diye. Aklıma ne gelirse soruyorum. Bu arada “sabah uykusuzluğu zordur” deyince şoför patladı. “Ne diyorsun be. Ehliyet aldığımdan beri karınca bile ezmedim” sözü bitmeden bir hindi sürüsünün içine daldık. Yüzlerce hindi, ezilip gitti. “E, ne oldu şimdi deyince” cevabı patlattı: “Adamları ezmedik ya!”.

Hasılat 34 lira!
Antalya’daki lig maçını 0-0 bitirdik (1966/67). Maçı yedi sekiz bin seyirci izledi. Maç sonunda Antalya bölgesi muhasebe görevlisi 34 lira hasılat getirdi bize ve makbuzunu istedi. Fikret bey itiraz etti, ben itiraz ettim, Kenan bağırıp çağırdı, değişen bir şey yok, makbuzu kesin verin dediler. Başka çare yok, 34 liralık makbuzu kesip verdim ve bana verdikleri zarfı da lisans çantasına attım. Antalya’dan ayrıldık, bir iki saat sonra aklıma geldi, çantadan zarfı alıp açtım. Bir de ne göreyim bir tomar para. Fikret Beyle beraber saydık iki bin dört yüz lira (2.400.-). Demek ki hasılattan saklanan para idi. Paraya dokunmadık. İki gün sonra mutemet geldi. Durumu izah etti, “bana acıyın, maaşımdan kesecekler dedi”. Biz paraya hiç dokunmamıştık. Sami Canel, Fikret Canlı, Baba Kenan bir dörtlü telefon trafiğinden sonra parayı adama geri verdik.

Spor Toto idaresi de şaşırır!
Parasızlık nedeniyle sık sık Spor Toto idaresine yazı yazar ve oynadığımız maçın parasını isterdik. Bazen oynadığımız bir maçın isim hakkını alabilmek için iki üç mektup yazdığımız olurdu. Bir defasında anormal bir şey oldu ve bir hafta içinde iki kez l.500 (bin beş yüz lira) olmak üzere 3.000.- (üç bin) lira aldık. Yanlış hesap bir yıl sonra düzeldi ve fazla ödeme isim haklarımızdan kesildi.

Yönetici özverili olmalıdır. Yönetici ikna edici olmalıdır. Yönetici kendisine saygı duyulmasını temin etmelidir ve nihayet yönetici genç sporcuları duygularıyla etkilemelidir!

Balcı Ağabey “Sen ölürsen cenazen çok kalabalık olacak” diyen bir futbolcu kardeşimiz bir ayrana bir sezon Sarıyer’de futbol oynadığını söyler. Bu K. Eyüp’tür. Bir diğeri, “gittim Feriköy adına muayene oldum, fiş doldurdum, Balcı ağabey muayene kağıdını alıp yırttı ve denize attı, bir yıl daha Sarıyer’de kaldım” der. Bu futbolcu kardeşimiz de Suphi Soylu’dur.. Haklıdır ikisi de… K. Eyüp, Şener Çınar ve Baygın Yusuf (Dalgıç), bu üç kafadarı kumsalda gördüm. Kepçe Necdet’in kahvesi önünde bir süre oturduk, soğuk birer ayran ısmarladım. Hepsi bu tabii yaptığım, ayran bitene kadar onlara Sarıyer’den ayrılmamaları konusunda telkinde bulunmak. Üçü de takımda kaldı. Bu olayı unutmayan K.Eyüp, her seferin de “Bir ayrana bir yıl top oynattılar bana” der ve devam eder “Balcı ağabeyin cenazesi kalabalık olacak, kandırdığı futbolcular da gelecek, iyilik yaptıkları da, kötülük yaptıkları da”.

İlk yönetici olduğum sezonda (1959/60), Selahattin Yarar takımı bırakınca, mali olanaksızlık nedeniyle 13 as futbolcuyu kaybettik. Bu futbolculardan biri de 1999 depreminde kaybettiğimiz Münhacettin Barut’tu. Sözleşmesinin feshi için toplantıya geliyor ve Feriköy’e gideceğini söyleyip çok az bir para ile sözleşmesinin feshini istiyor. Saatlerce sürüyor pazarlık ve sonuçta sinirlenen Münhacettin “Miskalle altın mı tartıyorsunuz?” diye bağırıp dışarı çıkıyor. Evet, bir kuruş aşağı inilmiyor ve kulübün hakkı sonuna kadar korunuyor,. İstenilen para alınıyordu.

Beni almak zorundasınız!
Bazı futbolcular vardır, kendilerini zorla transfer ettirir. Buna rağmen yöneticiler mahcubiyet duymaz. Bu tür olaylarda mahcup olsa zaten yöneticilik yapamaz, yapsa da başarılı olamaz. İşte bir örnek.

1973 temmuzsunun ortalarında Emirgan Spor Kulübü Genel Kaptanı Rüstem Pur, kendi takımında oynayan orta saha elemanı Mehmet Orman’ı getirdi ve “bunu transfer edin, çok iyi futbolcu, bana inanın. Beşiktaş’a gitti, beğendiler. Fakat kafasına girdim, alıp getirdim” dedi. Durumu Kenan’a söyledim. “İhtiyacımız yok” dedi ve geri gönderdik. İki gün sonra Rüstem iyen geldi, ısrarla Mehmet’i transfer edin diyor. O istiyor, biz atlatıyoruz. Son üç dört gün artık kulüpte yatar hale geldiler. Temmuzun son günü yine geldiler. Saat da hemen hemen l5.00 gibi hayli ilerlemiş. Rüstem kapıdan girdi ve “İbrahim Abi ben bütün evraklarını hazırladım. Sizin bir mühür vurup, imza atmanız kaldı. Bonservisini de verdim, artık işi bitir” dedi. “Bu iş olmaz” dedim yine kurtulamadık. Vakit geçiyor, bölge kapanacak, ter içindeyim, kaçıp gitmek istiyorum. Birden futbolcu Mehmet hareketlendi ve masaya yumruğunu vurarak, göz yaşları içinde “beni almaya mecbursunuz, ben Sarıyerliyim, beni almak zorundasınız” diye bağırmaya başladı. Canım sıkıldı, ağlar duruma geldim, dayanacak halim kalmadı ve “Transfer parası verecek gücümüz yok, maaş falan veremeyiz” dedim. “Beni alın hiçbir şey istemiyorum, ben oynamak istiyorum diye bağırdı”. Belgeleri aldım Rüstem’den, Baba Kenan’la göz göze geldik, sinyali verdi ve muamelesini tamamladım. Rüstem özel otosu ile evrakları bölgeye yetiştirdi, transfer de gerçekleşmiş oldu. Antrenmanlarda fevkalade görünen Mehmet, Sarıyer sahasında Beşiktaş ile oynadığımız hazırlık maçını 2-1 kazanırken harika bir futbol oynayınca, Mehmet’e hem Beşiktaşlılar talip oldu ve hem de baba Kenan “Balcı, Mehmet’i profesyonel yap, kaçırmayalım” dedi. Olacak iş mi bu! Bu kez biz akla gelen her türlü baskıyı yaparak profesyonel olmasını sağladık ve 500 lira peşin para verdik, yıl sonuna kadar 2.500.- liraya tamamladık. Aptal Mehmet lakaplı, Mehmet Orman, kendisini zorla transfer ettiren, zorla kabul ettiren ve de kulübüne 500.000 (beş yüz bin) lira para kazandırdı

İtiraf!
Şunu da itiraf etmekten çekinmiyorum. Yöneticiliğimiz sırasında “Her şey kulüp içindir” anlayışı ile hareket ettik. Sporcu kardeşlerimizi kulüp yararına istismar ettik. Duygu sömürüsü ile amacımıza ulaştık. Unutmayınız, o günün koşulları öyle gerektiriyordu. Hep öyle yaptık. Mesela, beni çok seven bir futbolcumuzu Kenan ikna edememiş. Kenan “Balcı, bu çocuk Nuh diyor peygamber demiyor, şunla bir konuş, verdiğimiz parayı kabul etsin” dedi… Ertesi günü futbolcuyu çağırdım, konuştum, gerçekten çok titiz, inatçı ve tedirgin. “Rahat olmasını, ve öğleden sonra toplantıya gelmesini söyledim. Ama düşünerek gel, ya evet veya hayır diyeceksin” dedim. Toplantıya girdik, futbolcu arkadaşımız da geldi. Baba Kenan ise, istediğini yapmayan futbolcunun toplantıya geleceğini duyunca toplantıya katılmadı. Futbolcu geldi ve oturdu. Oturur oturmaz sordum “Ne diyorsun, kabul ettin mi?” diye sordum. Cevap vermeyince ben devam ettim: “Evet demediğine göre seni bu camiada terbiye edememişiz demek, terbiyesizlerin bu kulüpte işi yok, defol git” diye sitem ettim. Onuru kırılan futbolcumuz, ağlamaklı “imzalıyorum, isterseniz hiç para vermeyin” deyip imzayı bastı ve kulüpte kaldı. Bu yaptığım düpedüz duygu sömürüsüydü ve ben kulübüm adına başarıya ulaşmıştım. Bu futbolcumuzun kim olduğunu merak etmiyor musunuz. Bu futbolcumuzun adı Erdem Acar’dır.

Serde Beşiktaşlılık var ya!
Kulübümüzün bir işi için Beşiktaş Kulübüne gitmiştim. Kulübe gelmişken Süleyman Beyi de göreyim dedim. Sekreterinden randövü istedim, hemen içeri aldı. Bir süre sohbet ettikten sonra, kulüp müdürü Şevket Yorulmaz (merhum) odaya girdi ve Süleyman Beye hitaben “Başkan, aidat yatırma işi hemen hemen yarı yarıya, tedbirli olmamız gerek, isterseniz üye kayıtlarını yapalım” dedi. Süleyman bey “kalsın, tekrar görüşürüz” dedi. Süleyman Beyin yanında Divan Başkanı Ahmet Paftalı (Merhum) ile Metin Keçeli de vardı. Süleyman Bey çok eskiden beri tanıdığım ve saygı duyduğum bir insan ve takdir ettiğim bir yöneticiydi. Hatta, İnönü Stadının açılışındaki ilk maçta İsveç, takımlarından AEK maçı idi yanılmıyorsam. Maçın ilk golünü atan Süleyman Beydi ve maçtan sonra kendisini beklemiş çocuksu heyecanla kendisini tebrik etmiştim. O günden beri de yakınlığımız devam ediyordu. Ben Sarıyer yöneticisi olduktan sonra bu yakınlığımız çok daha ileri gitti. İşte bu yakınlık ve samimiyetten cesaret alarak kendisine “Üyeye ihtiyacın varsa kaydımı yapınız” dedim. Zira biz (Sarıyer S.K. nün l978/79 genel kurulu için 20-30 Beşiktaş kulübü üyesini Sarıyer’e üye yapmıştık). Süleyman Seba, Beşiktaş Kulübü Divan Kurulu Başkanı Ahmet Paftalı ve Yönetici Metin Keçeli’nin yanında “Balcı, sen Sarıyerli İbrahim Balcı’sın, yine öyle kal” dedi.

Aziz kardeşlerim, şüpheniz olmasın, zaten öyleydim, hala öyleyim, öyle de öleceğim. Süleyman bey benim yaptığım duygu dolu espriye , çok büyük olgunlukla daha büyük bir espri ile yanıt verdi onu sizinle paylaşmak istedim.

Arkadaşlarım tabii ki daha pek çok unutulmayacak anılar var. Zamanı gelince demet demet sunulur dinleyenlere. Bazı anılara şöyle bir değinelim;

Engin Ülker’in Türkiye penaltı yarışmasında Türkiye ikinciliği. Bir süre sonra Can Tüysüz’ün aynı yarışmada Türkiye Birinciliği sonra da Dünya ikinciliği. Kulübümüzün İstanbul Profesyonel Mahalli I. Lig Şampiyonluğu, II. Türkiye Ligi, III. Türkiye Ligi Şampiyonlukları, I. Türkiye liginde üç kez elde edilen dördüncülük gibi harika dereceler ve nihayet Balkan Kupası şampiyonluğu. Hele, hele Shell firmasının Galatasaray ile ortaklaşa düzenlediği kapalı salon futbol turnuvasındaki ikincilik, yabancı ülke takımlarına karşı alınan galibiyetler elbetteki unutulamaz.

Arkadaşlar, çok doğru bir isim buldunuz “Vazgeçemediğimiz Sarıyer” diye!
Dünkü Sarıyer’i özlüyor, bu günkü Sarıyer’i seviyoruz. Salih Acarel Paşanın dediği gibi; beş kalesi, bir kulesi olan başka bir ilçe yok. Biz şöyle diyoruz; Sarıyer’imizin beş kalesi, bir kulesi, üç su terazisi, bir gözetleme evi, bir arberatumu, üç su bendi, bir su kemeri, yüzlerce kaynak suyu, binlerce dönüm ormanı, binlerce insanı kucaklayan plajları, bin bir çeşit balığı, en son teknoloji ile çalışan balıkçıları ve semtinden vazgeçemeyen insanları ile Sarıyer bizimdir, bizim olacak. O nedenle biz Sarıyerliyiz diyoruz.

Dostlarım bizi sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim, sağ olun, var olun, iyi yarınlar hepimizin olsun.

(1940 Sarıyerli Sporcular Derneği’nin düzenlediği “Vazgeçemediğimiz Sarıyer II” adıyla düzenlediği gece Sarıyer Kültür merkezinde yapılmış olup, geceye Av.Fikret Canlı ile Ben (İbrahim Balcı) konuşmacı olarak davet edilmiştik. Eski Sarıyer fotoğrafları ve Sarıyer Spor Kulübüne ait enterasan fotoğrafları kullanarak sergi açmış, sonra da konuşma yapılan salona geçtik. Önce Av. Fikret Canlı, sonra da ben yukarıdaki konuşmayı yaptım.)