20 Eylül 2009 Pazar

CUMHURİYET BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

1299/1300 Osmanlı devletinin kuruluşu ve yavaş yavaş geniş alanlara yönelmesi. Bursa’nın Başkent oluşu ve güçlü devletin İmparatorluğa adım atması.

Avrupa yakasına açılma ve Edirne Başkent!

Güçlü Osmanlı Devletinin Ankara’da bir başka Türk Devleti ile savaşı!

1453 İstanbul’un Fethi ve Yeni bir çağın başlaması!

Anadolu’daki Beyliklerin teker teker ortadan kaldırılması,Osmanlı Devletinin gerçek anlamda İmparatorluk gücüne erişmesi.

1453-1579 Osmanlı İmparatorluğunun yükselme devridir!

15791683 Osmanlı İmparatorluğunun duraklama devridir!

1683 sonuçsuz kalan Viyana kuşatması ve Padişah IV. Mehmet’in tahttan indirilmesi Kara Mustafa Paşanın idam edilmesi!

1699 Karlofça Antlaşması ile başlayan gerileme devri! İç isyanlar, istikrarsızlık, toprak kayıpları!

18. yy. Gerileme Devridir.

Tutucular, bağnazlar, bir adım ileriyi göremeyenlerin, yenilikçi Padişah, Sadrazam ve aydınları ortadan kaldırmaları! Kanlı hesaplaşmalar!

Bütün bunlara rağmen 1839 Tanzimat Fermanının (Gülhane Hattı Hümayunu) ilanı! Yeniliklerin yeteri kadar uygulanamaması sonucunda 1856 Islahat Fermanının ilanı!

Bir türlü istenen sonuçlar alınamaz ve:

1876 da I. Meşrutiyet ilan edilir!

Yine toparlanma olmaz, her geçen gün yıkılışa doğru gider Osmanlı İmparatorluğu, toprak kayıpları devam eder durur!

İç borçlanma, dış borçlanma; Lale devre denen 12 yıllık safahat dönemi mali yönden felaketi getirir ve neticede İmparatorluk boyunduruk altına girer.

NE Mİ OLUR?

DUYUN-U UMUMİYE İDRESİ KURULUR!

Yeni İmparatorluk gelirleri iç ve dış borçların ödenebilmesi için yabancı devletlerin, zorla kurdurdukları idareye verilir! Bu idarede beş yabancı, iki Osmanlı vardır! Yabancılar ne derse o olur!

ARTIK YIKILIŞ KAÇINILMAZDIR!

1908 II. Meşrutiyet İlan edilir! Bir umuttur! Ama boşa çıkar!

31 Mart 1909 Gerici Ayaklanması başlatılır. Binlerce yenilikçi aydın öldürülür! Olay bastırılır ama, bir daha düzen yerine gelmez!

İttihat Terakki görev başındadır! Yetkiler onlardadır. Başarı isterler!

Birinci Balkan Savaşı yenilgisi, İkinci Balkan yengisi karşılar ama zafer

geçicidir.

Devleti yöneteceğiz diye iş başı yapanlar İttihatçı liderlerin Sarıkamış ve Kanal/Mısır çıkarması bozgunları!

Birinci Dünya Savaşına bir oldu bitti ile giriş, savaş yönetiminin Alman generale verilmesi!

Sonuç alınamayan savaşlar ve Nihayet MUSTAFA KEMAL’in zuhuru!

Alman Komutanların yanlış stratejileri ve savaş yönetimlerindeki zaafları neticesi Mustafa Kemal’in ileri atılarak komutanlık görevi istemesi! Alman General’in cevabı: Bu kadar ordu ve kumanda sana çok gelir!

Aldığı yanıt: AZ GELİR!

O HALDE KOMUTA SENDE, BUYUR!

İşte böyle kurulmaya başlandı CUMHURİYET!

Kazanılan Çanakkale Zaferine karşın savaş kaybedildi. Bu zaferle ilgili varsın onlarca kitap yazılsın, birinde bile MUSTAFA KEMAL’ den bahsedilmesin, zararı yok, zavallılar unutur ama TARİH UNUTMAZ!

15.05.1919 İzmir’in işgali.

19.05.1919 Samsun’a çıkış.

23.07.1919 Erzurum, 04.09.1919 Sivas kongreleri!

12.09.1920 İstanbul Meclisi toplandı.

28.01.1920 Mustafa Kemal’in hazırladığı Mısak-ı Milli İstanbul Meclisince kabul edildi.

10.08.1920 de Devleti çok sevdiklerini zanneden; Padişah, Sadrazam ve siyasetçilerin kabul ettiği, imzalanan SEVR antlaşması!

Bir yıldan beri Anadolu’da başlatılan düzenli ordu kurulması çabaları; Birinci ve İkinci İnönü Zaferleri!

Sakarya Meydan Savaşının kazanılması ve Büyük Taarruzun başlaması.

ORDULAR! HEDEFİNİZ AKDENİZDİR! İLERİ!

ZAFER!

29 EKİM 1923 CUMHURİYET KURULDU. MUSTAFA KEMAL CUMHLURBAŞKANI.

İşte ülkemiz tarihi üzerinde kısa bir gezindi. Kuruluştan, yayılışa, yayılıştan yükselişe, yükselişten duraklamaya, duraklamadan gerilemeye, gerilemeden yıkılışa giden bir ulusu AYAĞA KALDIRAN ADAM, YANİ MUSTAFA KEMAL!

Sağlığında adını duyunca kaçacak delik arayanların dölleri bugün adını tarihten silmek için savaş veriyorlar! Kazanacaklar!!!

Neyi kazanacaklar? Yanıtı kendileri versin!

****



NOTU EKLEMEM GEREKİYOR:

Ergenekoncu diye tutuklanan ve yargılanmakta olan katıksız Atatürkçü Prof. Dr. Emin Gürses bir konuşmasında şöyle diyordu:

“Sulhta birbirimizi yeriz, savaş olunca da kahramanlar yetiştiririz”.

Cumhuriyeti, Atatürk’ü ve Atatürk ilkelerini yok etme savaşı başlatmak isteyenler şunu bilmelidir ki: NE MUSTAFA KEMAL ÖLDÜ ne de MUSTAFA KEMALLER!!!

CUMHURİYET BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!



İbrahim BALCI

CUMHURİYET BAYRAMINIZ

BERABERLİK Mİ? SEFERBERLİK Mİ?

Sarıyer Beylerbeyi maçına üç eksikle çıktı. Buna rağmen daha iyi bir on bir kurulabilir miydi? Belki tartışılabilir. Ama oynanan futbol tam bir lig çekişmesiydi. ilk 15 dakikadan

Sarıyer akın zenginliğini ele almasına karşın çok fazla pozisyon bulamadı. Rakip buldu mu? Hayır! İki pozisyon buldu birini gol yaptı. Takımımız daha fazla pozisyon buldu ama değerlendiremedi. Maçın son yirmi dakikası tamamen Sarıyer baskısı altında geçti. Golü de uzatma dakikalarında bulduk ve 1-1 lik skoru yakalayarak yenilgiden kurtulduk. Atılan gol gerçek anlamda Ertan Koç golü idi. Genç Ertan şeytani zekası ile kaleci ve bir defans elamanının yanından topu ağlara gönderdi. Ertan böyle zor gollerin adamıdır, bu tür gol atmayı ister, benim tanıdığım Ertan bu!

Takımımızda bir zaaf var, bunu en iyi şüphesiz Mahmut Kocabal'ın ekibi bilir. Gol yollarında zorlanıyoruz, ayakta fazla top tutuyoruz, şahsi oynamayı tercih ediyoruz. Zaman zaman çoğalamıyoruz. Daha büyük handikap, maç kazanamamanın verdiği burukluk, eziklik ve ya gol atamazsam ya gol yersem korkusu! Her biri birer kıymet olan bizim çocukların bu korkuları yenmesi gerek! Bu noksanın giderilmesi için;yönetimin, teknik heyetin ve daha çok da Ferdi, Mustafa, Savaş ve Ethem gibi ağabeylerin çaba harcamaları lazım!

İddia ediyorum, inanıyorum; bizim takım ligin en iyi takımı! Sakatlar işbaşı yapsın, idarı mali durum rayına otursun, yenilmez bir takım ortaya çıkacaktır!

Bu maçın bir zenginliği daha vardı! Yönetim kurulunun hemen hemen tam kadro maçı izlemesiydi. Heyecanla, kazanma azim ve hırsıyla! Eski yönetim kurulu üyelerinin de yeni yönetime destek anlamında maçı birlikte, yanyana izlemeleri renk ve gönül kardeşliği ve Sarıyer'in başarısının yürekten istenmesinin filmi gibiydi.

Bütün bunlar iyi şeyler, ya kötü olanlar?

İşte burada biraz durmak gerekiyor!

Sarıyer'in taraftara, seyirciye ihtiyacı var. Taraftar büyük destektir, böylesi olması gerekir, böyledir de! Gerçekten böyle? İşte buna yanıt arayacağım.

Beylerbeyi maçı başlarken, Sarıyerli seyircilerin bulunduğu bölümde on beş yirmi kişi vardı. Sonra elli altmış belki biraz daha fazla oldu. Oldu da ne oldu. 7. dakikada golü yedi, 10. dakikada yönetim istifa, Mustafa istifa diye bağırıldı: UTANÇ VERİCİ BİR OLAY!

Şeref tribününe gelinip istekte bulunuldu. Her neyse yerine getirildiği öğrenildi. Peki ne oldu: "Yine yönetim istifa", "Başkan istifa" diye bağırıldı. Oldu mu? Yakıştı mı?

Bunları bir tarafa bırakalım, daha beteri "…. Doğulur, Sarıyerli olmayan ….. çocuğudur" YOK BE!

Bağıranlar ne?

Yahu kulübünü seven, kulübüne sevdalı olan hangi çocuk, genç ve yaşlı taraftar böyle bağırabilir! Yönetici yapabilmek için pertavsızla adam arıyoruz, bir kısım taraftar yöneticileri kaçırmak için savaşımı veriyor!

Adam kazandığı helal parasını kulübe verecek! Yönetici karısının, çocuğunun nafakasını kulübün ihtiyaçları için harcayacak, adam işini gücünü bırakacak antrenmana maça gelecek takımına güç katacak; sonra da bilmem ne çocuğu olacak! VAY ANASINI BE!

Sarıyer sevdası bu değildir! Sarıyer sevdası, dere gibi akan gözyaşıdır! Her kötü sonuçtan sonra gözyaşını içini akıtır, bu benim döktüğüm terdir der. Daha güçlüsünü gelecek maçta futbolcuların akıtması için daha güçlü destek vermek görevimdir anlayışı ile hareket eder!

Sarıyer takımı 90+3 de beraberlik golünü atıyor taraftar Başkan istifa diye bağırıyor, yönetim istifa diye bağırıyor! Olacak iş mi?

Siz maça gelseniz ne olur, gelmeseniz ne olur?

Yararınız yok, zararınız olmasın bari!

Zarar vermemek için bilerek maça gelmemekte onurlu bir olay ve çok iyi bir SARIYERLİLİKTİR!

Gelin bir karar verin ve bundan sonra hiçbir beklentim olmadan, hiçbir istekte bulunmadan, sadece takımın maçını izlemek için gişeye gidecek, biletimi alacak ve maça girip izleyeceğim deyin, Bu konuda bir SEFERBERLİK kararı verin ve uygulayın, göreceksiniz ne kadar huzur içinde sahadan ayrılacaksınız!

Bence ERDEMLİ olmak budur.

İbrahim BALCI

02.11.2008

SARIYER YAZILARI - 1

Sarıyerli ol, Sarıyer’de yaşa, Sarıyerliyim de ama Sarıyer’i yazma! Olur mu? Tabii ki olmaz. Mavi ile yeşilin kucaklaştığı bu sahil şeridinde her daim huzuru bulduğun gibi muzırı da bulursun!

Sarıyer, Sarıyer olalı huzurla muzırı birlikte yaşadı. En huzurlu göründüğünde karşısına çıkan bir muzırın yarattığı hava ile ne huzurun kalır ve ne neşen! Her biri peşi sıra kaybolur gider.

Sabahın alaca karanlığı kaybolmaya başlamadan uykunun en derin zamanında denizden gelen heya mola sesleri ile uykundan uyanır “Zamanı mıydı” diye bağırarak başını yorganın içine sokar yeniden uyku uyamaya çalışırsın. Böylece huzurlu gecenin sabahı huzursuzlukla yoğrulur durursun!

Sabahın mahmurluğunda ise günlük gazeteni almak için sokağa attığında kendini, Taşiskelenin ön tarafına sıralanan balıkçı tezgahlarında, sabah sabah, tutulan taze balıkları zevkle seyrederken huzur denizinde yüzer, sabaha karşı seni uykudan edelerin, bu balıkları tutan balıkçılar olduklarını hatırlamazsın bile!

Taşiskele; esnafla eşrafın, gençle yaşlının; işsizle işi olanın bir arada yaşayıp durdukları bir yerdir. Balıkçısı, madrabazı, kumcusu, hamalı, inşaatçısı, ayakkabı boyacısı ve dahi seyyar satıcısı iç içedir Taşiskele çevresinde! Bu asırlık, hatta tarihin çok eski derinliklerinden günümüze kadar ulaşan Taşiskele Bizans öncesi yapılardandı. Siyah plaka taştan yapılmış, taşlar arasında kurşunla, demirle veya betonla her hangi bir bağlantı yapılmadan iki-üç metre genişliğinde yapılmış ve kullanıla gelmiştir bin dokuz yüz doksan dokuz yılına kadar!

Deniz sahiline inenler, hele sabah namazına gelenler mutlak, barınak girişinden Taşiskelenin en son noktasına kadar yavaş yavaş yürüyerek ve sabah keyfini yapar. İyot kokusunu yudum yudum içine çekerken, denizin göz kamaştırıcı maviliği ile gönül denizinde yüzer, arkasını döndüğünde Kocataş tepesinin yeşili içinde kaybolur ve huzur gölü içinde bulur kendini. Huzur gölünde ya da huzur ovasında, olmazsa olmazı ile huzur dağında dolaşırken Deli Avcı’nın hayırlı basması ile nefretin doruğa, hırsın zirveye çıkar ama dönüp baktığında “Deli Avcıyı” görünce bir muzırın eline düştüğünü anlarsın! Ama yapacak bir şeyin yoktur, mecburen güler geçersin. Hiç kimse deli ile deli olmaz ki! Olmaya koşsa da beceremez ki!

Cami arkasında iki kahvehane! Biri Kürdün Süleyman’ın kahvesidir. Bu kahvehaneden biri mahallenin hatırlı eşrafı ile reislerin diğeri küçük balıkçıların! Yani oltacılar ve küçük ağ balıkçılarının; manyat çekenlerin ve tayfaların oturdukları kahvehane! Kahvehanin içi karanlık, 40 mumluk tek bir elektrik lambası sadece kendisini aydınlatır. Beş altı ahşap masa üzerinde kalın mermer üstlük ve belki de her biri onbeş yirmi yıllık birer teneke küllük! Gecenin kör vaktinde geldikleri belli olan tayfaların kırık dökük sandalyeler üzerinde esneyip uyudukları, zaman zaman kafalarının öne düştükleri görülür. Kayık sahibinin “Haydi denize” deyişi ile hareketlenme olur ve birer ikişer kahvehane boşalır, yarım saat içinde kimse bulunmaz kahvehanede! Kahvecinin işi o anda kara tahtaya (borç tahtası) bakmaktır: Kaç kahve, kaç çay borç içilmiştir!

Sabah namazından sonra bu sabahçı kahvehanesi nefes alır hale gelir, içeride kimse kalmaz ve kahveci zaman zaman küfrederek zaman zaman da yanık bir türkü tutturarak temizlik yapar. Ama çok geçmez, yedi on vapuru ile Beşiktaş’a Eminönü’ne gidecekler yolculardan bazıları, gelir iki poğaça ile büyük bardak bir çay içerek güne başlar ve çekip giderler! Öğle saatlerine yakın denizden teker teker gelir balıkçı kayıkları. Ya balık tutabilmişlerdir ya da tutamamışlardır. Her zaman papaz pilav yemez, bazen bereketi çok olur denizin bazen de yem vermez bir Allah’ın kuluna! Kayıklar küçük limana/barınağa bağlandığında kıç veya baş üstünde üç beş çavalye dolu balık varsa keyfine diyecek yoktur balıkçının! Bir iki çavalye balık ise sadece masrafın çıktığının resmidir. Eğer bir çavalye balık varsa o gün mideler bayram eder, o balıklar kayık sahibi ile yanında çalışan tarafından paylaşılır!

Bu kahvede huzur arayanlar sadece huzursuzluğu bulur! Zira cebi sıcak adam aransa da bulunmaz, her biri kıt kanaat geçinip giderler. Tek sermayeleri ehli namus (namuslu) olmaktır!

Buradaki ikinci kahve Kırmızı Ahmet’in işlettiği kahvedir. Yerden birkaç basamak yukardadır ana zemin! İki üç merdivenle çıkılır kahveye. Çift peykelidir. Üç dört ahşap masa ve kısmen sağlam beş on sandalye! Duvarda bir iki eski fotoğraf! Fotoğraflardan biri peşin veren esnafın hali ile borç veren esnafın halini tasvir eder. Bu nedenledir ki Kırmızı Ahmet’in ocak duvarında yaz boz tahtası yoktur. Yani veresiye içilen çay ve kahvelerin yazıldığı bir kara tahta yoktur.

Kırmızı Ahmet’in kahvehanesi, Sarıyerli balıkçı reislerinin, manyat ve dalyan reisleri ile ekâbiranın, yani cebi sıcak olanların oturdukları kahvehanedir. Burada az konuşurlar, ama hep işten konuşurlar. Hemen hemen hepsi yaşlıdır. Sağır Eşref, Hacı Müezzin Mehmet Raci Efendi, Dalyancı Ömer Bey, Uzun Ahmet, Arıcı İzzet, Şaban Reis, Hasan Reis, Çolak Hayri Dayı ve ötekiler!

Kışın ayrı yazın ayrı güzelliği vardır Cami arkasının! Yaz gecelerinin mehtabı, soğuk kış gecelerinin dondurucu ayazı, gök gürlemesi ve şimşek çakması! Kahvehanelerin önündeki Taşiskele barınağında kayık ve sandalların solağan denizleri (dalgaları) ile birbirlerine hışımla çarpmalarının yarattığı huzursuzluk ve korku! Rüzgar uğultusu ve kahvehanenin camlarını kıracakmış gibi vuran dolunun çıkardığı sesler!

Kış günlerinin en meraklı yanı; cesaretlerini göstermek için güç koşullarda balığa gidenlerin dönüşlerinin heyecanlı beklenmesidir. Dönüşlerde gecikme oldu mu yaşlı genç balıkçı reislerinin tahminleri başlar ama yine de bir nokta da durur. Karar kesin gibidir: “Ya şimdi gelir, ya da bir kıyıya inmiştir”. Hani, hiç birisinin aklına balığa giden balıkçının sandalının batması ve canını yitirmesi, yani boğulması gelmez!

Sarıyer Ali Kethüda Merkez Cami arkası, yani sabahçı kahvehanelerinin olduğu yer yazın daha güzeldir, daha sevimlidir, daha ilgi odağı olur. Cumartesi ve pazar günleri işe gitmeyen Sarıyerlilerin uğrak yeridir! Alır Sarıyer Karaköy Börekçisinden simidini veya poğaçasını buraya gelir, çaylarını da içerek öğle saatine kadar vakit geçirirler. Öğleden sonraları buraların sahipleri daha çok İstanbul’un değişik semtlerinden gelen Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerdir. Kahvehaneler içerdeki kırık dökük masaları dışarı çıkarır, müşteri bekler. Kaç kişi gelirse gelsin sevindirici olur. Zira peşin para vereceklerdir. Öğle saatinden başlarlar sökün etmeye, akşam saatlerine kadar oturarak gününü gün eder ve Sarıyer’in huzur veren havasını teneffüs ederek akşamı yaparlar. Temiz hava, iyot kokusu, taze balık, Sarıyer muhallebisi ve böreği ile huzurlu, eğlenceli ve dinlendirici bir gün arkada bırakılır.

HAY Allah hala neredeyiz? Nerede kaldık? Neden hala geçmişin izlerini taşımaktan vazgeçemiyoruz?

Hala oradayız, hala o izleri taşımaktan hoşlanıyoruz çünkü huzura, samimiyete, temiz havaya, çevre temizliğine, insanlığa hasret kaldık da ondan!

Etrafımıza bakındığımızda kirlilik diz boyu! Hava kirliliği, çevre kirliliği daha önemlisi kişilik kirliliği! Nerede çıkar gözetmeden hatır soranlar, nerede göz göze geldiğinde selam verenler, nerede arkadaşlarının derdini kendisine dert edinenler! Kalmadı, hiçbir şey kalmadı denilse yeridir! Maddi değerlerle birlikte manevi değerlerde yitip gitti! Her şey çıkara dayalı!

Kahvehaneler içkili lokanta oldu! Tarihi Sarıyer limanı (Barınak) imansızca, tarihi marih düşünülmeden acımasızca yıkıldı; yerine beton ve demir boru yığını ucube, şekilsiz bir liman yapıldı. O kadar kötü dizayn edilmiş ki, biraz dalga olduğunda limandaki kayıklar adeta birbirini yiyor, her kış birkaç tekne batıyor limanda! Hal böyle iken gel de eskiyi arama, nostaljiye takılma!

Daha doğrusu gel de Sarıyer’i yazma!



İbrahim BALCI

07.11.2008

SARIYER YAZILARI - 1

Sarıyerli ol, Sarıyer’de yaşa, Sarıyerliyim de ama Sarıyer’i yazma! Olur mu? Tabii ki olmaz. Mavi ile yeşilin kucaklaştığı bu sahil şeridinde her daim huzuru bulduğun gibi muzırı da bulursun!

Sarıyer, Sarıyer olalı huzurla muzırı birlikte yaşadı. En huzurlu göründüğünde karşısına çıkan bir muzırın yarattığı hava ile ne huzurun kalır ve ne neşen! Her biri peşi sıra kaybolur gider.

Sabahın alaca karanlığı kaybolmaya başlamadan uykunun en derin zamanında denizden gelen heya mola sesleri ile uykundan uyanır “Zamanı mıydı” diye bağırarak başını yorganın içine sokar yeniden uyku uyamaya çalışırsın. Böylece huzurlu gecenin sabahı huzursuzlukla yoğrulur durursun!

Sabahın mahmurluğunda ise günlük gazeteni almak için sokağa attığında kendini, Taşiskelenin ön tarafına sıralanan balıkçı tezgahlarında, sabah sabah, tutulan taze balıkları zevkle seyrederken huzur denizinde yüzer, sabaha karşı seni uykudan edelerin, bu balıkları tutan balıkçılar olduklarını hatırlamazsın bile!

Taşiskele; esnafla eşrafın, gençle yaşlının; işsizle işi olanın bir arada yaşayıp durdukları bir yerdir. Balıkçısı, madrabazı, kumcusu, hamalı, inşaatçısı, ayakkabı boyacısı ve dahi seyyar satıcısı iç içedir Taşiskele çevresinde! Bu asırlık, hatta tarihin çok eski derinliklerinden günümüze kadar ulaşan Taşiskele Bizans öncesi yapılardandı. Siyah plaka taştan yapılmış, taşlar arasında kurşunla, demirle veya betonla her hangi bir bağlantı yapılmadan iki-üç metre genişliğinde yapılmış ve kullanıla gelmiştir bin dokuz yüz doksan dokuz yılına kadar!

Deniz sahiline inenler, hele sabah namazına gelenler mutlak, barınak girişinden Taşiskelenin en son noktasına kadar yavaş yavaş yürüyerek ve sabah keyfini yapar. İyot kokusunu yudum yudum içine çekerken, denizin göz kamaştırıcı maviliği ile gönül denizinde yüzer, arkasını döndüğünde Kocataş tepesinin yeşili içinde kaybolur ve huzur gölü içinde bulur kendini. Huzur gölünde ya da huzur ovasında, olmazsa olmazı ile huzur dağında dolaşırken Deli Avcı’nın hayırlı basması ile nefretin doruğa, hırsın zirveye çıkar ama dönüp baktığında “Deli Avcıyı” görünce bir muzırın eline düştüğünü anlarsın! Ama yapacak bir şeyin yoktur, mecburen güler geçersin. Hiç kimse deli ile deli olmaz ki! Olmaya koşsa da beceremez ki!

Cami arkasında iki kahvehane! Biri Kürdün Süleyman’ın kahvesidir. Bu kahvehaneden biri mahallenin hatırlı eşrafı ile reislerin diğeri küçük balıkçıların! Yani oltacılar ve küçük ağ balıkçılarının; manyat çekenlerin ve tayfaların oturdukları kahvehane! Kahvehanin içi karanlık, 40 mumluk tek bir elektrik lambası sadece kendisini aydınlatır. Beş altı ahşap masa üzerinde kalın mermer üstlük ve belki de her biri onbeş yirmi yıllık birer teneke küllük! Gecenin kör vaktinde geldikleri belli olan tayfaların kırık dökük sandalyeler üzerinde esneyip uyudukları, zaman zaman kafalarının öne düştükleri görülür. Kayık sahibinin “Haydi denize” deyişi ile hareketlenme olur ve birer ikişer kahvehane boşalır, yarım saat içinde kimse bulunmaz kahvehanede! Kahvecinin işi o anda kara tahtaya (borç tahtası) bakmaktır: Kaç kahve, kaç çay borç içilmiştir!

Sabah namazından sonra bu sabahçı kahvehanesi nefes alır hale gelir, içeride kimse kalmaz ve kahveci zaman zaman küfrederek zaman zaman da yanık bir türkü tutturarak temizlik yapar. Ama çok geçmez, yedi on vapuru ile Beşiktaş’a Eminönü’ne gidecekler yolculardan bazıları, gelir iki poğaça ile büyük bardak bir çay içerek güne başlar ve çekip giderler! Öğle saatlerine yakın denizden teker teker gelir balıkçı kayıkları. Ya balık tutabilmişlerdir ya da tutamamışlardır. Her zaman papaz pilav yemez, bazen bereketi çok olur denizin bazen de yem vermez bir Allah’ın kuluna! Kayıklar küçük limana/barınağa bağlandığında kıç veya baş üstünde üç beş çavalye dolu balık varsa keyfine diyecek yoktur balıkçının! Bir iki çavalye balık ise sadece masrafın çıktığının resmidir. Eğer bir çavalye balık varsa o gün mideler bayram eder, o balıklar kayık sahibi ile yanında çalışan tarafından paylaşılır!

Bu kahvede huzur arayanlar sadece huzursuzluğu bulur! Zira cebi sıcak adam aransa da bulunmaz, her biri kıt kanaat geçinip giderler. Tek sermayeleri ehli namus (namuslu) olmaktır!

Buradaki ikinci kahve Kırmızı Ahmet’in işlettiği kahvedir. Yerden birkaç basamak yukardadır ana zemin! İki üç merdivenle çıkılır kahveye. Çift peykelidir. Üç dört ahşap masa ve kısmen sağlam beş on sandalye! Duvarda bir iki eski fotoğraf! Fotoğraflardan biri peşin veren esnafın hali ile borç veren esnafın halini tasvir eder. Bu nedenledir ki Kırmızı Ahmet’in ocak duvarında yaz boz tahtası yoktur. Yani veresiye içilen çay ve kahvelerin yazıldığı bir kara tahta yoktur.

Kırmızı Ahmet’in kahvehanesi, Sarıyerli balıkçı reislerinin, manyat ve dalyan reisleri ile ekâbiranın, yani cebi sıcak olanların oturdukları kahvehanedir. Burada az konuşurlar, ama hep işten konuşurlar. Hemen hemen hepsi yaşlıdır. Sağır Eşref, Hacı Müezzin Mehmet Raci Efendi, Dalyancı Ömer Bey, Uzun Ahmet, Arıcı İzzet, Şaban Reis, Hasan Reis, Çolak Hayri Dayı ve ötekiler!

Kışın ayrı yazın ayrı güzelliği vardır Cami arkasının! Yaz gecelerinin mehtabı, soğuk kış gecelerinin dondurucu ayazı, gök gürlemesi ve şimşek çakması! Kahvehanelerin önündeki Taşiskele barınağında kayık ve sandalların solağan denizleri (dalgaları) ile birbirlerine hışımla çarpmalarının yarattığı huzursuzluk ve korku! Rüzgar uğultusu ve kahvehanenin camlarını kıracakmış gibi vuran dolunun çıkardığı sesler!

Kış günlerinin en meraklı yanı; cesaretlerini göstermek için güç koşullarda balığa gidenlerin dönüşlerinin heyecanlı beklenmesidir. Dönüşlerde gecikme oldu mu yaşlı genç balıkçı reislerinin tahminleri başlar ama yine de bir nokta da durur. Karar kesin gibidir: “Ya şimdi gelir, ya da bir kıyıya inmiştir”. Hani, hiç birisinin aklına balığa giden balıkçının sandalının batması ve canını yitirmesi, yani boğulması gelmez!

Sarıyer Ali Kethüda Merkez Cami arkası, yani sabahçı kahvehanelerinin olduğu yer yazın daha güzeldir, daha sevimlidir, daha ilgi odağı olur. Cumartesi ve pazar günleri işe gitmeyen Sarıyerlilerin uğrak yeridir! Alır Sarıyer Karaköy Börekçisinden simidini veya poğaçasını buraya gelir, çaylarını da içerek öğle saatine kadar vakit geçirirler. Öğleden sonraları buraların sahipleri daha çok İstanbul’un değişik semtlerinden gelen Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerdir. Kahvehaneler içerdeki kırık dökük masaları dışarı çıkarır, müşteri bekler. Kaç kişi gelirse gelsin sevindirici olur. Zira peşin para vereceklerdir. Öğle saatinden başlarlar sökün etmeye, akşam saatlerine kadar oturarak gününü gün eder ve Sarıyer’in huzur veren havasını teneffüs ederek akşamı yaparlar. Temiz hava, iyot kokusu, taze balık, Sarıyer muhallebisi ve böreği ile huzurlu, eğlenceli ve dinlendirici bir gün arkada bırakılır.

HAY Allah hala neredeyiz? Nerede kaldık? Neden hala geçmişin izlerini taşımaktan vazgeçemiyoruz?

Hala oradayız, hala o izleri taşımaktan hoşlanıyoruz çünkü huzura, samimiyete, temiz havaya, çevre temizliğine, insanlığa hasret kaldık da ondan!

Etrafımıza bakındığımızda kirlilik diz boyu! Hava kirliliği, çevre kirliliği daha önemlisi kişilik kirliliği! Nerede çıkar gözetmeden hatır soranlar, nerede göz göze geldiğinde selam verenler, nerede arkadaşlarının derdini kendisine dert edinenler! Kalmadı, hiçbir şey kalmadı denilse yeridir! Maddi değerlerle birlikte manevi değerlerde yitip gitti! Her şey çıkara dayalı!

Kahvehaneler içkili lokanta oldu! Tarihi Sarıyer limanı (Barınak) imansızca, tarihi marih düşünülmeden acımasızca yıkıldı; yerine beton ve demir boru yığını ucube, şekilsiz bir liman yapıldı. O kadar kötü dizayn edilmiş ki, biraz dalga olduğunda limandaki kayıklar adeta birbirini yiyor, her kış birkaç tekne batıyor limanda! Hal böyle iken gel de eskiyi arama, nostaljiye takılma!

Daha doğrusu gel de Sarıyer’i yazma!



İbrahim BALCI

07.11.2008

TABYA ALTI DURAĞI

Önde belediye otobüsü arkada Özel Halk otobüsü! Müthiş bir kovalamaca da! İkisi de aynı hat otobüsü 25E!
Onarım inşaatı devam eden Tarabya Oteli'nin önündeki virajı dönerlerken adeta birbirlerinin üzerine çıkacaklardı. Aslında Belediye Otobüsü şoförünün bir an önce gitme arzusu yoktu. Ama kullandığı otobüs yeşil otobüslerden ve yeni model! Diğeri ise hayli eski, zorla gidiyor gibi! Ama yine de mal sahibi olan şoför fazladan bir yolcu daha alabilmek için belediye otobüsü ile yarış halinde!

İspilanti yalısı ve küçük viraj geçilirken de yarış ürkütücüydü. Şoförlerin akıllarından geçmedi bile 1976 yılında buradan son sürat giden bir belediye otobüsünün denize uçtuğu ve 23 kişinin öldüğü (Bu olayda ben de büyük kaynım Muhammet Bağdatlı'yı kaybettim). Yolcular otobüsten çıkmak için ne denli mücadele verdiler kimse bilemedi. Zira otobüsün kapıları açılmadığı için içerden kurtulan camı kırabilen bir iki kişi oldu. Diğerleri boğazın serin ve akıntılı sularında kaybolup gittiler!
Biz kaybetmedik! Bizim küçük bir kayığımız vardı. Kayıkla arama yaptık, denize uzun ince halata bağladığımız çapa indirdik ve dipten tarama yaptık. İki ceset çıkardık, ha gayret yine devam ettik, üçüncü çıkardığımız ceset, aradığımız kaynımın cesedi idi! İnsanlık deyip aramaya devam edelim dedikse de ilgililer izin vermediler nedense! Oysa onlar dalgıç daldırmışlar, bir tane bile ceset çıkaramamışlardı!
Konuya tekrar döndüğümüzde gördüğümüz; bu virajı da arka arkaya geçti belediye ve halk otobüsü. Büyük bir hızla gidiyorlardı. Önlerine çıkacak ilk durak Tabya Altı Durağı idi… Elinde paketi ve poşeti ile yolcu kalkıp yalpalayarak kapıya gitti ve inmek için zile bastı. Özel otobüs bütün hızı ile gidiyor, öndeki Belediye otobüsünü takip ediyordu. Şoför aklını, belediye otobüsü şoförüne takmış ona yetişecekti. Bastıkça basıyordu gaza! Duracağı yoktu. Yolcu:
"Kaptan Tabya Altı'nda inecek var" diye bağırdı! Gitmeye devam eden şoför cevap vermekten geri kalmadı:

"Baba burası Kireçburnu, Yıldız Tabya değil!!!"

"Çüüüüşş" diye bağırdı arabadakilerden biri! Bir diğer yolcu;

"Şoför kafan kıyak galiba? Burada ne işin var? Yıldız Tabya'ya git!

"Yahu dur, inecek var, gitme, hay Allah!" Arabada homurtular, bir iki "Dursana lan" sesi! Çarşı içinde iki otobüs durdu, yaşlı hasır fötr şapkalı adam inerken, şoföre öyle bir bakış baktı ki, adamın yedi sülalesine rahmet okuttu!

Bu kez, hareketlenmedi öndeki belediye otobüsü! Bu yolun kurdu olan Belediye otobüsü şoförü önce kolunu sonra da kafasını camdan dışarı çıkarıp gülerek:

"Geç birader, ne kadar da acele ediyorsun" diye bağırdı ve eliyle de geç geç işareti yaptı. Özel otobüs şoförü la havle çekip, tam sol yaptı ve arkadan sıyrılıp yola devam etti!

Kireçburnu, Sarıyer ilçesi sahil şeridinin şirin mahallelerinden biridir. Basit ifade ile kireç ocaklarının burada çok bulunması nedeniyle bu ismi almış olduğu yaygın söylentidir. Semtin Bizans dönemindeki adı "Boğazın Anahtarı" anlamına gelen Kleidro tou Pontu idi.

Kireçburnu kendine özgü özellikleri ile dikkat çeker. Gerçekten boğazın anahtarı gibidir. Boğazı tam cepheden görür. Gerek kışın, gerekse diğer mevsimlerde esen lodos dışındaki bütün rüzgarlara göğüs gerer! Bu nedenle bilhassa yaz aylarında hem içi hem de dışı yananlar Kireçburnu sahil boyunu mesken tutarlar.

Tabya Altı dediklerinde yaşı ellinin üzerinde olanlar ne denilmek istediğini anlar az buçuk ama fazla iplemez, duymaz görünür! Yaşı yetmiş veya daha fazla olanlar, eğer gerçekten burada doğup büyümüşlerse Tabya Altı'nın neyi çağrıştığını bilir. Ya yaşı seksenin üzerinde olanlar, Tabya Altı lafını duyduğunda mutlak bir şeyler anlatmak ihtiyacını hisseder! O halde biz birkaç satırlık volta atalım!

Tabya Altı durağının bulunduğu noktada sırtınızı denize dönerseniz, karşınızdaki dik yamaç her ne kadar yeşilse de yeşilliğin altı sert kayalıktır. Burada ev, apartman, villa veya her neyse gecekondu falan yok iken burada TABYA vardı.

Tabya'yı tanımak istersek, şöyle ifade edebiliriz: Stratejik önem arz eden bir bölgenin, şehrin (yani İstanbul'un, İstanbul Boğazının) güvenliğinin sağlanması için hakim bir tepe üzerine yapılan ve silahla güçlendirilen tahkimat. Bunu böyle belirttikten sonra deriz ki; buradaki sert kayalıklar güçlükle de olsa kırılarak oyulmuş, geniş en azından on onbeş kişi alabilecek ve içersine büyük top veya değişik silahlar yerleştirilebilecek, cepheden görünmeyen ama kapı olarak kullanılan bir açıklık ve bir de denizi gören bir mazgalın (küçük pencere) bulunduğu, çok kalın betonla da sağlamlaştırılmış istihkamdır (Korgan da denilebilir).

Bu demektir ki savaş sırasında Rusların veya başka devletlerin İstanbul Boğazından rahat geçmemesi için yapılmış bir savunma alanıdır. II. Dünya savaşı sonuna kadar tabya kullanılmıştır. Bu tabyanın bir eşi de Havantepe'de bulunuyordu.

Bu tabya 1919 dan 1922 yılı sonlarına kadar daha değişik amaçlı kullanıldı. Yine savunma amaçlı olarak bu kez Anadolu'da Mustafa Kemal'in başlattığı Milli Mücadeleye katkı vermek için! İstanbul'daki çeşitli depolardan kaçırılan silah ve cephaneler deniz yolu ile getirilir, tabya altında Kireçburunlu M.M. (Müdafaa-ı Milliye) görevlilerine teslim edilirdi. Bu teslimatı genellikle Hasan ve Ahmet Pehlivan kardeşler alarak, tabyaya taşır, muhafaza eder, sonra da küçük takalara yüklenen silahlar Karasu, Ereğli, Kefken ve İnebolu üzerinden Anadolu'ya gönderilirdi.



İşte böyle! Burası yani Tabla zamanla işlevini kaybetti, önce ören yerine, sonra gençlerin sarmaş dolaş olup kendilerinden geçtiği cennet bahçesine döndü, sonra da yağma Hasan'ın böreğine!

İşte Tabya Altı'nın macerası böyle!

07.11.2008

CAVİT TOPRAKİŞ'İ DE KAYBETTİK!

Kötü haber çabuk gelir. Öyle oldu! Sabah sabah Hikmet Öziş aradı ve "Cavit Toprakiş'i kaybettik" dedi. Oysa
bir kaç gün evvel birlikteydik ve hayli sohbet ettik. "İyiyim, çok iyiyim" dedi. Ama o günden sonra bir daha görmedim kendisini, meğer son görmem olacakmış! Eve gitmiş ertesi gün hastalanmış, bir haftada kaybolup gitti aramızdan!

Cavit Toprakiş'le arkadaşlığımız altmış yılı aşkın devam etti. Arkadaşlığımız Büyükdere'de kilise bahçesinde oynadığımız kıyasiye maçlarla başladı, CHP saflarında devam etti, spor sahasında ve bilhassa Sarıyer Spor Kulübü bünyesinde olgunluğa erişti.

Çocukluğu, gençliği hatta olgun yaşa gelinceye kadar hareketli bir hayat yaşadı. İş hayatını Büyükdere Tekel Kibrit Fabrikasında tamamladı. Sendika temsilcisi olarak yıllarca hizmet verdi. Bu arada kurslara katıldı ve futbol antrenörü oldu. Bir çok kulüpte antrenörlük yaptı. Sarıyer altyapısında yıllarca antrenör olarak hizmet ettiği gibi kulübün sekreteryasında yer aldı. Kulüp müdürü olarak yıllarca hizmet verdi. Amatör şubelerle ve bilhassa futbol altyası ile ilgilendi. Alt yapı antrenörlüğü sırasında Sarıyer Profesyonel takımında oynayan onlarca futbolcunun yetişmesine yardımcı oldu.

Yardımsever, dost bir insan olan Cavit Toprakiş'i aslında büyük oğlu Turgay'ı melun bir hastalık sonucu kybettiğimiz de kaybetmiştik. Cavit hoca oğlunu kaybettikten sonra bir daha toparlanamadı, rahatsızlıkları, hastalıkları arka arkaya geldi. Ama kendisini de bırakmadı. Diğer oğlu Olcay için, kızı için, kendisine çocuğu gibi bakan hanımı için yaşama ve hayata sarıldı. Kulüp, futbol ve futbolcular ile kulübün transfer ayı muameleleri, diğer rutin işler kendisini hayata bağlayan nedenlerdi. Keyifli olduğu zaman takılırdı bana "Ulan Balcı, sen hepimizi öldürürsün" diye. "Yapma be Cavit, hepimizi İzzet götürür" derdim, ama Cavit'in dediği oldu! Kendi gitti İzzet ile ben kaldık!

O melun ve imansız hastalık yapıştı yakasına, yılmadı savaşmaya karar verdi! Müthiş mücadele verdi ama galip gelen hastalığı oldu ve benim yakın dostum 75 yaşını bitirmeden hayata veda etti.

Aziz kardeşim, yakın dostum, kader arkadaşım gittin, gidiyorsun ve bizi de peşinden sürüklüyorsun. Üzülerek geliyoruz; tabutuna bir el atabilirsek, iki dakika olsun omuzlara alabilirsek seni, son görevimizi de yapmış oluruz, gözyaşımızı içimize akıtarak!

Sana nur içinde yat diyor, geride bıraktıklarına da başsağlığı diliyorum.

10.12.2008

CAVİT TOPRAKİŞ'İ DE KAYBETTİK!

Kötü haber çabuk gelir. Öyle oldu! Sabah sabah Hikmet Öziş aradı ve "Cavit Toprakiş'i kaybettik" dedi. Oysa
bir kaç gün evvel birlikteydik ve hayli sohbet ettik. "İyiyim, çok iyiyim" dedi. Ama o günden sonra bir daha görmedim kendisini, meğer son görmem olacakmış! Eve gitmiş ertesi gün hastalanmış, bir haftada kaybolup gitti aramızdan!

Cavit Toprakiş'le arkadaşlığımız altmış yılı aşkın devam etti. Arkadaşlığımız Büyükdere'de kilise bahçesinde oynadığımız kıyasiye maçlarla başladı, CHP saflarında devam etti, spor sahasında ve bilhassa Sarıyer Spor Kulübü bünyesinde olgunluğa erişti.

Çocukluğu, gençliği hatta olgun yaşa gelinceye kadar hareketli bir hayat yaşadı. İş hayatını Büyükdere Tekel Kibrit Fabrikasında tamamladı. Sendika temsilcisi olarak yıllarca hizmet verdi. Bu arada kurslara katıldı ve futbol antrenörü oldu. Bir çok kulüpte antrenörlük yaptı. Sarıyer altyapısında yıllarca antrenör olarak hizmet ettiği gibi kulübün sekreteryasında yer aldı. Kulüp müdürü olarak yıllarca hizmet verdi. Amatör şubelerle ve bilhassa futbol altyası ile ilgilendi. Alt yapı antrenörlüğü sırasında Sarıyer Profesyonel takımında oynayan onlarca futbolcunun yetişmesine yardımcı oldu.

Yardımsever, dost bir insan olan Cavit Toprakiş'i aslında büyük oğlu Turgay'ı melun bir hastalık sonucu kybettiğimiz de kaybetmiştik. Cavit hoca oğlunu kaybettikten sonra bir daha toparlanamadı, rahatsızlıkları, hastalıkları arka arkaya geldi. Ama kendisini de bırakmadı. Diğer oğlu Olcay için, kızı için, kendisine çocuğu gibi bakan hanımı için yaşama ve hayata sarıldı. Kulüp, futbol ve futbolcular ile kulübün transfer ayı muameleleri, diğer rutin işler kendisini hayata bağlayan nedenlerdi. Keyifli olduğu zaman takılırdı bana "Ulan Balcı, sen hepimizi öldürürsün" diye. "Yapma be Cavit, hepimizi İzzet götürür" derdim, ama Cavit'in dediği oldu! Kendi gitti İzzet ile ben kaldık!

O melun ve imansız hastalık yapıştı yakasına, yılmadı savaşmaya karar verdi! Müthiş mücadele verdi ama galip gelen hastalığı oldu ve benim yakın dostum 75 yaşını bitirmeden hayata veda etti.

Aziz kardeşim, yakın dostum, kader arkadaşım gittin, gidiyorsun ve bizi de peşinden sürüklüyorsun. Üzülerek geliyoruz; tabutuna bir el atabilirsek, iki dakika olsun omuzlara alabilirsek seni, son görevimizi de yapmış oluruz, gözyaşımızı içimize akıtarak!

Sana nur içinde yat diyor, geride bıraktıklarına da başsağlığı diliyorum.

10.12.2008

AYDIN OLMAK, ADAM OLMAK!

AYDIN OLMAK, ADAM OLMAK!
VE ERMENİ DİASPORASINA
ESİR OLMAK!
FRANCIS BACON DİYOR Kİ: "GERÇEK AYDIN OLMANIN İLK ŞARTI, TÜRK DÜŞMANLIĞIDIR"(*).

TÜRK DÜŞMANI BİR ADAMIN SÖYLEDİĞİ SÖZLERİN GERÇEKĞE DÖNÜŞMESİNİ ÜZÜLEREK İZLİYORUZ. NE Mİ OLUYOR?

OLAN ŞU:

AYDINIZ DİYE GEÇİNEN BAZI ADAMLAR, TÜRKÜ VİCDANLARDA MAHKTUM ETMEK İÇİN KAMPANYA BAŞLATTILAR. İSTEDİKLERİ ERMENİLERE ARKA ÇIKMAK! TEHCİR NEDENİ İLE ÖLEN ERMENİLERİ TÜRKLERİN ÖLDÜRDÜĞÜNÜ KABUL ETMEK VE BU NEDENLE ÖZÜR DİLEMEK!!!!!

ÖZRÜN ADI DA "BİREYSEL ÖZÜR DİLEMEK!" ÖZÜR ÖZÜRDÜR, TOPLU OLSA NE OLUR, BİREYSEL OLSA NE OLUR?

AYDIN OLDULAR AMA ADAM OLAMADILAR. ADAM OLMAK ZORDUR. ADAM OLMAK İÇİN ÖNCE KİM OLDUĞUNU, ŞÖHRET İÇİN, ADINDAN ÇOK BAHSEDİLMESİ İÇİN ÜLKENİN, TOPLUMU RENCİDE EDİCİ SÖZLER ETMEYECEK, EYLEMLERDE BULUNMLAYACAK; TARİHİNİ BİLECEK, OKUDUĞUNU ANLAYACAKSIN!

EY AYDINIM DİYEREK, BİREYSEL ÖZÜR KAMPYANYASI AÇAN; AHMET İNSEL, ALİ BAYRAMOĞLU, CENGİZ AKTAR, BASKIN ORAN, AHMET ÇAKMAK, ALİ NESİN, ALPER GÖRMÜŞ, AYŞE ÖNAL, İBRHİM KABOĞLU, ENGİN CİNMAN, BARIŞ PİRHASAN, AYDIN ENGİN, DERYA ALABORA, ASAF SAVAŞ AKAT, ORAL ÇALIŞLAR, HÜSNÜ ÖNDÜL, DENİZ TÜRKALİ, TANIL BORA, RAGIP DURAN VE DİĞERLERİ… SİZLER DAHA ÖNCE DE "HEPİMİZ ERMENİYİZ" VE "HEPİMİZ HIRANT DİNK'İZ" DİYE BAĞIRMIŞ FLAMALARIN ALTINA TOPLANMIŞTINIZ! BU EYLEMİNİZ İKİNCİSİ OLUYOR!

TEHÇİRDE NELER OLDU? BİLİYORSUNUZ AMA DOĞRULARI YAZMAZ, KONUŞMAK İŞİNİZE GELMİYOR? SOLCU, SOSYAL DEMOKRAT, SOSYALİST, KOMİNİST, HÜMANİSTLİK ADINA ÜLKE BÜTÜNLÜĞÜNÜ BOZMAK İÇİN SAVAŞA KALKTINIZ! HEM DE SIKILMADAN, UTANMADAN!

HİÇ BİRİNİZİN OKUDUNUĞUNU SANMIYORUM, GENEL KURMAY BAŞKANLIĞI TARAFINDAN ÇIKARILAN "ARŞİV BELGELERİYLE ERMENİ FAALİYETLERİ "(6 CİLT, belki devamı var) KİTAPLARINI, OKUMAZSINIZ, DOĞRULARI BELGELERDİYLE GÖRMEK İSTEMEZSİNİZ, OLAYLARI KİMİN BAŞLATTIĞINI, "EVLADI SADIKA" NIN DEVLETİ NASIL ARKADAN VURDUĞUNU ÖĞRENMEK İSTEMEZSİNİZ!

BUNLARI, YANİ DOĞRULARI ÖĞRENMEK, YAZMAK İÇİN YÜREK İSTER!

AMA SİZ Francis Bacon'un DEDİĞİNİ BENİMSEYEN AYDINLARDANSANIZ, SİZE SÖYLENECEK TEK SÖZ "HAYRINI GÖRÜN" DEMEKTİR!

AMA HATIRLATALIM: BU ÜLKE BİZİM!

İbrahim BALCI

18.12.2008

HİSAR DESTANI

Diana gemisi 1915 de ABD de inşa edilen 2924 gros tonluk bir gemidir. Ahşap bir gemi olan Diana Yunanistan’ın Pire limanında iken satış levhası asıldı isminin yanına. Cumhuriyet yeni kurulmuş Türk ulusu her sahada kalkınmak için uğraş içinde. Kırzade Rıza Bey bir gemi satın almak istemektedir. Fırsat çıkmışken Diana gemisine talip olur ve gemiyi 1924 yılında satın alır. Türk denizciliği yeni bir gemi kazanmanın sevinci içindedir.

Çok geçmez Bir sene sonra yani 1925 de gemi Kalkavanzade Rıza tarafından satın alınır. Gemi kömür işinde çalışmaktadır, ismi ise Hisar olarak değiştirilmiştir.

Gemi Karadeniz ve Marmara arasında çalışmaktadır. Taşıdığı yük kok kömürüdür. Kömürü Zonguldak’tan alır İstanbul’a ve Marmara’da değişik yerlere taşır.

Gemi ahşap ama zarif, göz alıcı bir gemidir. Ne var ki ahşap gemilerin ömrü öyle uzun değildir. Ağır yük altında, yazın kuru havası ve sıcağı, kışın rutubetli, yağmurlu havası altında ezilir durur. Sıcak, soğuk derken, ahşap kısmı dayanıklılığını elbetteki kaybedecektir. Böylesi durumlarda geminin sık sık onarılması gerekmektedir.

Ahşap gemiler, saç gemiler kadar denize dayanıklı değildir. Hisar her ne kadar çok sert bir ağaç olan maun ağacından yapılmış olsa da yine de ahşaptır, her zaman paırçalanır korkusu vardır.

Nihayet beklenmedik akibet meydana geliyor, yürekler dağlanıyordu. Tarih 21 Aralık1937 yi gösterirken kömür yüklü Hisar gemisi de azgın dalgalara baş vura vura İstanbul Boğazına doğru ilerlemeye çalışıyordu. Sadece azgın dalgalar olsa iyi! Müthiş fırtına ortalığı kasıp kavuruyor, soğuk rüzgar, kamçı gibi insanın suratına çarpıyordu. Giritlioğlu İbrahim Kaptan ile diğer mürettabat var güçleriyle bir şeyler yapabilmenin uğraşını veriyorlardı. Gemi Eşek adasının açığına kadar gelebilmişti. Boğaz’a ulaşabilmesi için sadece iki üç millik bir mesafe vardı. Normal seyirli on beş yirmi dakikalık bir yol. Ama fırtına ve azgın dalgalar Hisar’ın ilerlemesine meydan vermediği gibi, güçsüz gemi yavaş yavaş kıyıya doğru sürükleniyordu. Kıyıda kumluk yer vardı ama oraya varabilmek ellerinde değildi. Zira gemi kumandadan çıkmıştı, sanki birileri yönetiyordu gemiyi! İbrahim Kaptan bütün dikkatini gemi üzerine çevirmiş, tayfalarına son talimatları verirken, Hisar hırçın dalgaların altında ezildikçe eziliyordu. Ama nafile! Yapılabilecek hiçbir şey yoktu. Gecenin kör karanlığında gemi yavaş yavaş Eşek Adasına ulaşıyor ve kayalara çarptığı anda gök gürültüsü gibi bir sesle paramparça oluyordu. Karayel yapacağını yapmış ve koca gemiyi önüne katarak kayalıklara sürüklemiş ve cehennemin içine atmıştı! Yirmi beş deniz adamı, gecenin koyu karanlığında, denizle, dalgalarla, tipiyle, soğukla yaşam savaşı veriyordu. Eşek adası kıyılarında can pazarı vardı. Canını kurtaran kaptan olacaktı ama, kim bu cehennemden çıkabilecekti ki?

Koyu karanlık gecenin sabahında yani 22 Aralık 1937 günü saat 10.30 sularında Hisar gemisinin sağlam kalan bazı bölümleri de darmadağın oluyor ve deniz tahta parçaları ve insan cesetleriyle doluyordu. Karayel fırtınasının yarattığı cehennemde yirmi dört deniz adamı can verirken, bir kişi kurtuluyordu. Bir gemici her nasılsa, kıyıya çıkabiliyor ve kendini ölüm kuyusundan kurtarabiliyordu. Ya diğerler onlar son nefeslerini veriyorlardı.

Deniz adamlarının her biri sağlam adamlardı ama fırtına ve dalganın şakası olmuyordu ki! Kayıp denizcilerin cesetleri birkaç gün içinde toplanıyordu. Maalesef hiç biri boğularak ölmemiş, donarak can vermişlerdi.

Olay günlerce konuşuldu, İstanbul basınını meşgul etti. Gemi kaptanı Giritlioğlu İbrahim Kaptan Rumelifenerli idi. Sayılan ve sevilen bir kaptandı. İbrahim Kaptanın acısına dayanamayan Rumelifener Köylü Bakali Mehmet Dayı, sevdiği insan için “Hisar Destanı”nıyazıyordu. Bu destandan günümüze kadar ulaşan bölümler şöyle:

Bin üç yüz elli üç kışın zemheri,

Gazete dağıttı kara haberi,

Hisar vapurunun doldu defteri,

Yirmi dört kişiyi kurban eyledi.

Zonguldak’tan açıldık elli mil denize,

Kefken Adası göründü bize,

Kefkene inerken geldi bir bora,

. . . . . .

Kefken Adası görünmez oldu,

Çevirdi rotayı boğaza döndü,

Mehmet Kaptanı da yanına aldı,

Eşek Adasına kıçı dayandı.

Akşam namazı Rıva’ya geldik,

Deniz kudurmuş umudu kestik,

Çifte demir attık demir kesildi

. . . . . . . . . . . .

(1938)

NOT.

1- Bu yazı için, Oktay Sönmez’in “Anılarda Gemiler” isimli eserinden yararlandım

2- Destanın bu bölümleri Giritlioğlu Ahmet Reis tarafından tespit edildi.

3- Destanın tamamını bilenlerin eksiklerimizi tamamlamasını rica ediyorum.

İbrahim BALCI

21.12.2008

YUSUF ZİYA ÖNİŞ STADI AÇILIYOR!

Yirmi ay önce lig maçlarına kapatılan Yusuf Ziya Öniş Stadı lig maçlarına açılıyor. İnşaat tamamlandı, bütün eksiklikleri giderildi (!). TFF gelen görevliler yaptıkları kontrollerde hiçbir eksik bulamadıkları için, Sarıyer’in klasman grubundaki maçlarını bu stat da oynamasına karar verd (!!!)i.

Nasıl oldu bu iş? Anlamak mümkün değil!

ELBETTEKİ BÖYLE BİR ŞEY YOK!!!!

YUSUF ZİYA ÖNİŞ stadının açılması TAMER TAŞPINAR İl Müdürü olduğu sürece hayal!!!

HANGİ SÖZÜ VERDİ DE YERİNME GETİRDİ!!

13.5.2007 tarihinde YZÖ maçlara kapatıldı. Ağustos ayında lig maçlarına açılacağını söyledi TAMER BEY! Ama maalesef beceremedi!

Sarıyer maçlarını Maltepe Stadında oynadı. Rica, minnet yalvarmalara rağmen Çayırbaşı Stadı bile kulübümüze çok görüldü. Zira Stadın kurallara uygun olmadığı söylendi. Ama, iki ay sonra ne oldu ise oldu. Stadın ebadı bir iki saat içinde boydan beş, enden dört metre büyüdü ve lig maçı oynanır hale geldi.

PEKİ NE OLDU? Hiç!!! Zira Lig maçları biter bitmez YZÖ Stadı lig maçlarına açılacaktı OLMADI!!! İnşaat bitirilemedi!

Aradan tam 20 ay geçti Yusuf Ziya Öniş Stadı hala onarımda! Biten hiç bir şey yok!

Bir şey var gerçek olan; GENÇLİK VE Spor İl Müdürü TAMER TAŞPINAR hala Sarıyerli ve Sarıyer Spor Kulübü üyesidir.

Bir il müdürü iki yıldan beri bir sahayı bitiremiyorsa bu işte bir terslik vardır. Bunu irdelemek gerekir!

Darıca sahası 6 ayda, Gaziosmanpaşa Stadı 5 ayda tamamlanarak lig maçlarına açıldı. Sarıyer sahası ise 20 aydan beri bakım ve onarımda!!!

Saraçoğlu sahası yapılırken Fenerbahçe lig maçlarını oynadı bu stat da! Bu ne demektir? İş bilenin başarısı demekten başka ne denir!

YAHU GALATASARAY’IN ASLANTEPE STADI BİTMEK ÜZERE!!! Sarıyer Stadının hala bir kısım bölümünün ihalesi için uğraş veriliyor (!).

Söylenenlere bakılırsa Sarıyer’e pek çok spor tesisi yapıldı!!! Ha biz Sarıyerlilerde İNANDIK!!!

Sayın il müdürü; İLÇEMİZDE PROFESYONEL LİGDE OYNAYAN TEK KULÜP VAR! ADI: SARIYER SPOR KULÜBÜ’ dür. Siz de bu kulübün üyesisiniz!!! Haberiniz var mı? Varsa, Sarıyer’e çok stat yaptım demeyiniz. Yapsaydınız Sarıyer maçlarını oynardı!!!

Kilyos sahası ile sakın övünme,oraya saha yapılmadı, toprağına para gömüldü.

TAMER BEY, BEKLİYORUZ, BEKLEYECEĞİZ! HER SÖYLEDİĞİNİZİ NOT EDEREK BİR KENARA YAZACAĞIZ, İLERİ DE KARŞINIZA ÇIKARACAĞIZ. BUNDAN ŞÜPHENİZ OLMASIN!

YÖNETİM KURULUNDA KONUŞTUKLARINIZDA, BALODA KONUŞTUKLARINIZDA UNUTULMADI, NOTLAR ARASINDA DURUYOR.

İLERİ DE HATIRLATACAĞIZ, DARILMA GÜCENME YOK.

ANKARA’DA BİR GENEL MÜDÜR YEDİ GENCİN ÖLÜMÜNDEN SORUMLU TUTULDU VE SONUÇTA İSTİFA ETTİ!

SİZ İSE İKİ SEZONDUR, SARIYERLİ SPORCULARIN, YÖNETİCİLERİN VE TARAFTARLARIN UMUTLARINI YOK ETTİNİZ, ÖLDÜRDÜNÜZ, HABERİNİZ VAR MI?

KALIN SAĞLICAKLA!



07.01.2009

YAKALANMALI!

Susurluk olayı tam aydınlatılamadı! Ölümler olmasaydı veya biraz daha derin inceleme yapılabilseydi aydınlatılabilirdi! Hala Susurluk olayı büyük bir sorun!

Ergenekon olayı; öyle anlaşılıyor ki Susurluktan da büyük! Bunca muvazzaf subayın, profesörlerin, doçentlerin, yazarların, siyasi parti başkanlarının gözetim altına alınıp tutuklanmaları işini vahametini gösteriyor! Tutuklananlar arasında ordunun en üst rütbesinde olanların bulunması; yani orgenerallerin sorgulanıp birinin salıverilip diğerlerinin tutuklanması; eski YÖK başkanının aynı akıbete uğraması olayın ne kadar büyük olduğunu göstermektedir.

Ergenekon olayını yürüten savcılara her türlü yasal kolaylık sağlanmış olduğu cihetle yapacakları daha çok şey var! İşin sonuna kadar gitmek! Hatta, çok önemli şahısların ortadan kaldırılmaları, Ergenekon olayı ile ilişkilendirildiğine göre faillerinin yakalanmasını temin edip, suçluluklarını ispatla cezalandırılmalarını sağlamak!

Belki, bu çok karmaşık ve zor bir iştir. Emniyet'in başka birimleri olayı hala takip ediyordur. Mahkemeler dosyaları elde hazır tutuyorlardır! Beklemekte yarar vardır denilebilir ama zaman aşımı denen meret de ortada. Bu nedenle; Suçlular yakalanmalı ve adalete teslim edilmelidir.

Ergenekon olayları 2002 den beri izlenip soruşturuluyormuş, gelinen noktada düğmeye basıldı ve patır patır, parti parti suçlananlar toplanıp içeri alındılar.

Peki! Madımak olayında ne oldu? Tam 37 aydının ölümüne sebep olanların tamamı yakalanıp hesabı görüldü mü?

Madımak olayı ile ilgili 124 sanık yakalandı. Dava tam sekiz yıl sürdü. 33 kişi "Cumhuriyete karşı örgütlü kalkışma" girişiminde bulunmaları nedeni ile 146/1 maddeden idam cezası aldı. Cezalar müebbet hapse çevrildi. Geri kalan sanıklar çeşitli cezalar aldılar. 8 sanık ise 1997 den beri firarda. Yakalayana aşk olsun! Ama yakalanmalı! Devletin gücü buna yetmeli! Hele biri var ki onun kesin yakalanması ve yargı önüne çıkarılması gerekir.

Suçlunun adı: CAFER ERÇAKMAK

Görevi : Sivas Belediye Meclis üyesi

Yakalanamamasının nedeni: Yurt dışına kaçmış olması. Suudi Arabistan'da olduğu söylentisi yaygın!

Bir başka sanık Muhammet Nuh Kılıç, sucu katliam sanığı olmak. O da firarda ve Almanya'da dönerci dükkanı işletiyor!

Egenekon'un birinci adamı bulunamıyor, nedeni kim olduğu bilinmiyor. Bilinse anında tutuklanır, kimsenin şüphesi yok bundan!

Madımak katliamı sanıklarının isimleri belli ama bir türlü ele geçmiyorlar! Suudi Arabistan ve Almanya ile ikili ilişkiler ve antlaşmalar yok mu? Neden işletilmiyor ve bu adamlar oradan alınmıyorlar?

Bu çok önemlidir! Zira, Maraş katliamı sanıkları tam ceza almamışlardır. Alsalardı parlamentoya giremezlerdi. Çorum, Yozgat olaylarının sanıkları gereği gibi ceza alabilselerdi, sonraki olaylar devam etmezdi. Madımak oteli katliamı normal sonuçlansaydı, sonraki olaylar belki devam etmezdi ve o günkü belediye başkanı Temel Karamollaoğlu da parlamentoya giremezdi.

Madımak katliamının en önemli sanığı Cafer Erçakmak ve Muhammet Nur Kılıç YAKALANMALI!.

Oyun büyük, çok büyük! BOP mi nedir? Ne karın ağrısı ise; ortaya atıldığından beri ülkemizin başı dertte! Ülkemiz bölünmek, talan edilmek isteniyor. Millet bölük bölük olmuş! Ama ülkemizi bölemeyecekler, parçalayamayacaklar! Türk halkı, gerektiğinde en iyi cevabı gerekenlere vermesini bilir.

İbrahim BALCI

12.01.2009

YAKALANMALI!

Susurluk olayı tam aydınlatılamadı! Ölümler olmasaydı veya biraz daha derin inceleme yapılabilseydi aydınlatılabilirdi! Hala Susurluk olayı büyük bir sorun!

Ergenekon olayı; öyle anlaşılıyor ki Susurluktan da büyük! Bunca muvazzaf subayın, profesörlerin, doçentlerin, yazarların, siyasi parti başkanlarının gözetim altına alınıp tutuklanmaları işini vahametini gösteriyor! Tutuklananlar arasında ordunun en üst rütbesinde olanların bulunması; yani orgenerallerin sorgulanıp birinin salıverilip diğerlerinin tutuklanması; eski YÖK başkanının aynı akıbete uğraması olayın ne kadar büyük olduğunu göstermektedir.

Ergenekon olayını yürüten savcılara her türlü yasal kolaylık sağlanmış olduğu cihetle yapacakları daha çok şey var! İşin sonuna kadar gitmek! Hatta, çok önemli şahısların ortadan kaldırılmaları, Ergenekon olayı ile ilişkilendirildiğine göre faillerinin yakalanmasını temin edip, suçluluklarını ispatla cezalandırılmalarını sağlamak!

Belki, bu çok karmaşık ve zor bir iştir. Emniyet'in başka birimleri olayı hala takip ediyordur. Mahkemeler dosyaları elde hazır tutuyorlardır! Beklemekte yarar vardır denilebilir ama zaman aşımı denen meret de ortada. Bu nedenle; Suçlular yakalanmalı ve adalete teslim edilmelidir.

Ergenekon olayları 2002 den beri izlenip soruşturuluyormuş, gelinen noktada düğmeye basıldı ve patır patır, parti parti suçlananlar toplanıp içeri alındılar.

Peki! Madımak olayında ne oldu? Tam 37 aydının ölümüne sebep olanların tamamı yakalanıp hesabı görüldü mü?

Madımak olayı ile ilgili 124 sanık yakalandı. Dava tam sekiz yıl sürdü. 33 kişi "Cumhuriyete karşı örgütlü kalkışma" girişiminde bulunmaları nedeni ile 146/1 maddeden idam cezası aldı. Cezalar müebbet hapse çevrildi. Geri kalan sanıklar çeşitli cezalar aldılar. 8 sanık ise 1997 den beri firarda. Yakalayana aşk olsun! Ama yakalanmalı! Devletin gücü buna yetmeli! Hele biri var ki onun kesin yakalanması ve yargı önüne çıkarılması gerekir.

Suçlunun adı: CAFER ERÇAKMAK

Görevi : Sivas Belediye Meclis üyesi

Yakalanamamasının nedeni: Yurt dışına kaçmış olması. Suudi Arabistan'da olduğu söylentisi yaygın!

Bir başka sanık Muhammet Nuh Kılıç, sucu katliam sanığı olmak. O da firarda ve Almanya'da dönerci dükkanı işletiyor!

Egenekon'un birinci adamı bulunamıyor, nedeni kim olduğu bilinmiyor. Bilinse anında tutuklanır, kimsenin şüphesi yok bundan!

Madımak katliamı sanıklarının isimleri belli ama bir türlü ele geçmiyorlar! Suudi Arabistan ve Almanya ile ikili ilişkiler ve antlaşmalar yok mu? Neden işletilmiyor ve bu adamlar oradan alınmıyorlar?

Bu çok önemlidir! Zira, Maraş katliamı sanıkları tam ceza almamışlardır. Alsalardı parlamentoya giremezlerdi. Çorum, Yozgat olaylarının sanıkları gereği gibi ceza alabilselerdi, sonraki olaylar devam etmezdi. Madımak oteli katliamı normal sonuçlansaydı, sonraki olaylar belki devam etmezdi ve o günkü belediye başkanı Temel Karamollaoğlu da parlamentoya giremezdi.

Madımak katliamının en önemli sanığı Cafer Erçakmak ve Muhammet Nur Kılıç YAKALANMALI!.

Oyun büyük, çok büyük! BOP mi nedir? Ne karın ağrısı ise; ortaya atıldığından beri ülkemizin başı dertte! Ülkemiz bölünmek, talan edilmek isteniyor. Millet bölük bölük olmuş! Ama ülkemizi bölemeyecekler, parçalayamayacaklar! Türk halkı, gerektiğinde en iyi cevabı gerekenlere vermesini bilir.

İbrahim BALCI

12.01.2009

ÜLKEYİ SEVENLERİ SEVSİNLER

Türkiye'm; Trakya'sı Anadolu'suyla bir bütün olan Türkiye'm! Ağrı'sı, Uludağ'ı, Kop'u, Cudi'si, Erciyas'ı ile bir bütün olan Türkiye'm! Genci ile, yaşlısı ile, kadını kızı ile gönüldaş olan Türkiye'm! Ordusu ile polisi ile, jandarması ile koruma ve kollama görevini yapabilmek için seferber olan Türkiye'm!

Yedi düvelin, devlet-i muazzamanın baş edemediği yürekli, bilekli, vatan uğrana, mukaddes topraklar uğruna canını vermekten çekinmeyen insanların ülkesi Türkiye'm!

Evlenen kızın ellerine, askere giden delikanlıların başlarına, kurbanlık için seçilen koçların sırtlarına kına yakılan ülke Türkiye'm!

Eline kına yakılan kız kocasına kurban, sırtına kına yakılan koç mübarek bayram için kurban; başına kına yakılan delikanlı vatana kurban!

Kurban olduğum ülkeme, kurban olduğum yurduma, Türkiye'me kim ki kötü rüya görür; ona haram olsun ülkenin verdikleri! Suyu haram olsun, havası haram olsun, buğdayı, mısırı, çayı balığı, tavuğu haram olsun! Yağı, balı, zeytini, peyniri haram olsun!

Kim ülkem için kötü düşünür, kim ki Türkiye'me zarar vermek için çırpınır; ona yediği, içtiği haram ve zehir zıkkım olsun!

Yazar da olsa, çizer de olsa; siyasetçi de olsa, tiyatrocu da olsa; gazeteci, romancı da olsa; bakkal, manav da olsa değişmez; kim ki bu ülke için kötü düşünür, bu canım ülkemi küçük düşürür ona bu ülkenin her şeyi haram olsun!

Kendini bilmez biri çıkar TV programına, hiç sıkılmadan vatandaşın askere gitmemesi için konuşur durur; biri çıkar, sanki kanı şerbet diye içiyormuş gibi; Kıbrıs'da ayağından bağlı on dokuz yaşında esirin başına sıktım kurşunu. Sonra alıştım on Kıbrıslı Rum'u öldürdüm der!



Hey Allah'tan korkmaz, kuldan utanmaz. O hareketin adı savaş değil "Barış Hareketi" idi. Sadece Türklere değil Kıbrıslı Rumlara da barış getirmesi için yapılmıştı. Başbakan bu şekilde ilan etmişti olayı! Aradan bunca yıl geçti şimdi mi aklına geldi, konuşup çalım satmak! Yoksa Orhan Pamuk'tan mı özendin!



Bravo, Kurtlar Vadisinin unutulmaz yıldızı Atilla Olgaç. Nihayet aklın başına geldi, yalan söylediğini açıkladın, hem de utanmadan, sıkılmadan. Sözünün eri bile değilsin! Bu dönüş neden, eve giren çıkan mı oldu?

İşin enteresan yanı; Türkiye'me kötüleme kampanyası bütün hızıyla devam ediyor ettiriliyor, Bakın bir de 6/7 Eylül olaylarını yansıtan bir film yapılmış! Hazin bir aşk hikayesini konu olarak alan "Güz Sancısı" filminde, İstiklal Caddesindeki yağmalama olayları anlatılıyor, gösteriliyor. Müthiş ilgi çekecek; ülkemizin tanıtımına büyük katkı verecek!!! Aman çok iyi film olsun, Oscar kazandıracak kadar iyi film yapın! Kötülük yapmanın bir yolu da bu!

Bu ülkeyi çok seviyorsunuz ya yarından tezi yok bir de "Tehcir" i konu alan bir film yapın ve hizmetinizi gerçek anlamda yerine getirin!

Siz ne yaparsanız yapın Türkiye'm sapasağlam ayaktadır, ayakta olacaktır. Bu ülkeyi çökertmeye, ona zarar vermeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Zevkten kına yaksanız bile!

Aralarından sizler gibi çatlak sesler çıksa da halkın sağduyusu yerinde ve gözleri üzerinizde; Harbiyeli tetikte, Ordu her an görevde!

Kedi, uzanamayacağı ciğere murdar diye bağırır! Siz de zırlayın, zırvalayın durun, nahhh istediğiniz olur!

Bu ülkeyi seviyorsunuz değil mi? Sevsinler sizi!!!

İbrahim BALCI

24.01.2009

22 Ocak 2009 Perşembe

DERSAADET’İN SALFİYE SEMTİ SARIYER

Sarıyer Belediye Başkanlığı Kültür Hizmeti olarak ”Dersaadet’in Sayfiye Semti SARIYER” ismini taşıyan bir kitap yayınladı. Elime geçti, inceledim, çok beğendiğimi söylemek isterim.

Kitabın kapak dizaynı mükemmelden güzel. Daha iyisi olamaz mı diye sorulabilir belki ama, ben de zor derim. Zira kapak dizaynının iyi olabilmesi için her şey düşünülmüş. Mizanpajının da kusursuz olduğu ifade etmek isterim.

Kitabın metin kısmına gelince fazla söze gerek yok; Başkan Yusuf Tülün önsöz yazısında özet yaparak, dünkü Sarıyer’i bugünlere taşıyor. Dün ve bugünü Sarıyerlilere birlikte yaşatabilmek için de kitabın hazırlanmasının gerekliliğini ortaya koyuyor.

Sarıyer’in semt semt tanıtımında ise tam isabet var. Çünkü Sarıyer ile ilgili hemen hemen gerekli tüm literatür taranarak hazırlanmış. Fotoğrafın olmadığı dönemlerde gravürden yararlanılarak resimleme tarihinin derinliklerine inilmiş, sonra da en eski Boğaziçi fotoğrafları taranarak nostalji yolculuğuna çıkılmıştır.

Her mükemmelin de bir kusuru olur! Bunu da belirmek isterim. Yapılanı yerme anlamında söylemiyorum. Güzel fotoğrafların semt ve isim olarak değerlendirilmesinde daha itina gösterilebilirdi. Bunu da hazırlayan ekibin düşünmesi gerekirdi. Örneğin; bir Yenimahalle fotoğrafı Yeniköy; Çayırbaşı’yı Büyükdere’de bir köy; Orta Çeşmeyi (Salih Paşa çeşmesi) Büyükdere’de bir çeşme, Kefeliköy Dalyanı Sarıyer olarak gösterilmiş!

Bu kadar güzel bir eserin içinde bir kaç kusur; eserin güzelliğini, değerini yok etmez; ona gölge düşürmez. Olsa olsa bir sonraki baskısında hataların düzeltilmesine dikkat çeker!

Sarıyer Belediye’mizin kültür hizmetleri kuşkusuz devam edecektir, etmelidir. Sarıyer hakkında yazılı pek çok eser olmalı; Sarıyer tüm yönleri taranmak suretiyle kültür hizmeti olarak kitaplaştırılmalıdır. Sarıyer ile ilgili tüm belgeler tespit edilerek ortaya konulmalı, arşivlenmelidir. Bütün bunlar belediyemizin asli görevlerinden olmalı; yazarlar, araştırmacılar, bilhassa Sarıyer konusunda teşvik edilmelidir.

M. İhsan Yalçın’ın döneminde yayınlanan “SARIYER”, kitabından sonra ikinci Yusuf Tülün döneminde yayınlanan “Dersaadet’in Sayfiye Semti SARIYER” kitabı gerçekten başvurulacak eserlerdir.

Böyle bir eseri Sarıyer’imize kazandıranları kutluyorum.

İbrahim BALCI

20.01.2009

KALYONCU PAŞA MI? YOK BE!


Sarıyer bereketli toprakların ve bereketli tatlı ve tuzlu suların bulunduğu bir yerdir. Berrak denizinden çıkan balığının lezzetinin üzerinde bir başka balık lezzeti düşünülemez. Deniz mahsulünün en iyisi Sarıyer'dedir.

Sarıyer'in her köşesinden fışkıran memba suyunun da üzerine su yoktur. Hünkar suyu, Neşet suyu, Çırçır suyu, Kestane suyu, Kanlıkavak suyu, Başlısu, İmamsuyu, Atay suyu, Kamerica suyu, Kumdöken suyu, Cendere suyu, Kocataş suyu, Ali Bey suyu, Ağa suyu!
Say sayabildiğin kadar! Her biri birbirinden nefis kaynak sularıdır.

Sarıyer'in bereketli topraklarından her şey fışkırır. Ana rahminden Türkiye'nin en şöhretli futbolcuları dünyaya merhaba der Cemil Turan gibi! En güçlü yöneticiler atar kendilerini dışarı Eyüp Odabaşı gibi, Baba Kenan gibi, Nazım Özbay gibi!

Sarıyer o kadar bereketli topraklara sahiptir ki; bu topraklar üzerinde yaşamak için Türkiye'nin değişik yörelerinin en zengin ve entelektüelleri koşar gelir yurt edinilirler!

Sarıyer o kadar bereketli topraklara sahiptir ki; ülke savunması dendiği zaman akla gelen askerlerini kimse gözardı edemez! Vatan savunmasında en öndedir; askere düğünle şölenle gider, ne kadar çabuk bitti askerlik der, üzgün döner! Tabii dönmeyenler de olur. Bakınız Sarıyer'in her mezarlığında birkaç PKK şehidi Sarıyerli genç vardır!

Sarıyer o kadar bereketli topraklara sahiptir ki her meslekten en önemli insanları piyasaya sürebilmiş veya bağrından fışkırtabilmiştir. Askerlik mesleği dendiğinde de Sarıyer'in bereketli toprakları akla gelir! Kimler yetişmedi bu topraklardan. Mareşal Fevzi Çakmak (Kavaklı Fevzi) olarak isim alır. Dursun Fakih Sokaktaki Hakkı Paşa Konağındaki Özel Hayri İlkokulunda okuyarak feyiz almış, askerliğe adım attıktan sonra da başarıları arka arkaya gelerek Mareşal olmuştur. Allattin Paşa Sarıyerli'dir. Kenan Ekinci Paşa Yenimahallelidir. Kenan Esenkut Paşa Sarıyerlidir. Korg. Cemal Ergin Demirciköy'lüdür. E. Korg. Salih Paşa Sarıyerli/Uskumruköyl/Kefeliköy'lüdür. E. Korg. Fahrettin Belen Çayırbaşılı'dır. Pertev Naili Paşa Sarıyerlidir. Sapancalı Hakkı Paşa Sarıyerlidir. Avcı Mehmet Paşa Sarıyerlidir. E. Org. Fahrettin Altay Paşa Emirganlıdır. Ahmet Afif Paşa Yeniköylüdür. Eski Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt Boyacıköy'lüdür!

Bu bereketli topraklardan yakından tanıdığım iki paşa görev başındadır. Onurları ile vatani görevlerini; omuzlarına yüklenen sorumlulukları yerine getirmeğe çalışıyorlar. İşte; Korg. Bekir Kalyoncu ve Tuğ. Amiral Cem Gürdeniz!

Çok yakından tanıdığım Korg. Bekir Kalyoncu Diyarbakır'da 7. Kolordu Kumandanı olarak hizmetine devam ediyor. Hem de en üstün performansı göstererek. Bu güne gelene kadar en üst sevide performans göstererek! Her terfi dönemini Sarıyerliler dört gözle bekliyor ve terfi aldıkça onunla kıvanç duyuyor, mutluluk denizinde yüzüyoruz.
Tuhaftır bir ERGENEKON olayı ortaya çıktı. Türkiye'yi sarıp sarmaladı. Haklı veya haksız; olur olmaz şekilde herkes suçlanıyor; önüne gelen konuşuyor; suçlu suçsuz ayrılmadan tüm değerlere saldırılıyor.

Şöyle veya böyle kenara çekilmesi gerekenlerin piyasa sürülmesi ülke adına üzücü! Adamın biri çıkıyor "Ben haham oldum, ben gayım" diyor, kullanıldığını saklamadan ağzına geldiği gibi konuşuyor, aklına gelen her ismi suçluyor. Üstelik ne demişse, kimi işaret etmişse üzerine gidiliyor! Yapılanlar tek yanlı basına servis ediliyor!

Türkiye üzerinde büyük oyunlar oynanıyor. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Bir kenarda tutulması gereken İbrahim Şahin, itham edilerek, suçlanarak gözaltına alınıyor; tutuklanıyor. Bir dava ne kadar yayılırsa, o kadar uzar ve tafsar anlayışından hareket ederek aklına geleni o da söylüyor. Adını söylediklerinden biri de SARIYERLİ KORG. BEKİR KALYONCU PAŞA!

BEKİR KALYONCU PAŞA, İbrahim Şahin'e yeni kurulacak gizli bir birim için Müsteşarlık teklif etmiş! YOK BE! Çamur at izi kalsın değil mi bu! Düpe düz ne kadar adam içeri girerse; ne kadar çok sicili tertemiz subay ismi ortaya atılırsa, dava sulanır ve sonuçsuz kalır anlayışından başka bir şey değildir.

BEKİR PAŞA, KALYONCU KARDEŞİM; Sarıyerli yanlış yapmaz, hele askerse askerliğin gerektirdiği görevden başkasını asla yapmaz. Sana inanıyoruz!

Neşeli ol gam kederi terk et!

İbrahim BALCI
16.01.2009

19 Aralık 2008 Cuma

AYDIN OLMAK, ADAM OLMAK! VE ERMENİ DİASPORASINA ESİR OLMAK!


FRANCIS BACON DİYOR Kİ: "GERÇEK AYDIN OLMANIN İLK ŞARTI, TÜRK DÜŞMANLIĞIDIR"(*).

TÜRK DÜŞMANI BİR ADAMIN SÖYLEDİĞİ SÖZLERİN GERÇEKĞE DÖNÜŞMESİNİ ÜZÜLEREK İZLİYORUZ. NE Mİ OLUYOR?

OLAN ŞU:

AYDINIZ DİYE GEÇİNEN BAZI ADAMLAR, TÜRKÜ VİCDANLARDA MAHKTUM ETMEK İÇİN KAMPANYA BAŞLATTILAR. İSTEDİKLERİ ERMENİLERE ARKA ÇIKMAK! TEHCİR NEDENİ İLE ÖLEN ERMENİLERİ TÜRKLERİN ÖLDÜRDÜĞÜNÜ KABUL ETMEK VE BU NEDENLE ÖZÜR DİLEMEK!!!!!

ÖZRÜN ADI DA "BİREYSEL ÖZÜR DİLEMEK!" ÖZÜR ÖZÜRDÜR, TOPLU OLSA NE OLUR, BİREYSEL OLSA NE OLUR?

AYDIN OLDULAR AMA ADAM OLAMADILAR. ADAM OLMAK ZORDUR. ADAM OLMAK İÇİN ÖNCE KİM OLDUĞUNU, ŞÖHRET İÇİN, ADINDAN ÇOK BAHSEDİLMESİ İÇİN ÜLKENİN, TOPLUMU RENCİDE EDİCİ SÖZLER ETMEYECEK, EYLEMLERDE BULUNMLAYACAK; TARİHİNİ BİLECEK, OKUDUĞUNU ANLAYACAKSIN!

EY AYDINIM DİYEREK, BİREYSEL ÖZÜR KAMPYANYASI AÇAN; AHMET İNSEL, ALİ BAYRAMOĞLU, CENGİZ AKTAR, BASKIN ORAN, AHMET ÇAKMAK, ALİ NESİN, ALPER GÖRMÜŞ, AYŞE ÖNAL, İBRHİM KABOĞLU, ENGİN CİNMAN, BARIŞ PİRHASAN, AYDIN ENGİN, DERYA ALABORA, ASAF SAVAŞ AKAT, ORAL ÇALIŞLAR, HÜSNÜ ÖNDÜL, DENİZ TÜRKALİ, TANIL BORA, RAGIP DURAN VE DİĞERLERİ… SİZLER DAHA ÖNCE DE "HEPİMİZ ERMENİYİZ" VE "HEPİMİZ HIRANT DİNK'İZ" DİYE BAĞIRMIŞ FLAMALARIN ALTINA TOPLANMIŞTINIZ! BU EYLEMİNİZ İKİNCİSİ OLUYOR!

TEHÇİRDE NELER OLDU? BİLİYORSUNUZ AMA DOĞRULARI YAZMAZ, KONUŞMAK İŞİNİZE GELMİYOR? SOLCU, SOSYAL DEMOKRAT, SOSYALİST, KOMİNİST, HÜMANİSTLİK ADINA ÜLKE BÜTÜNLÜĞÜNÜ BOZMAK İÇİN SAVAŞA KALKTINIZ! HEM DE SIKILMADAN, UTANMADAN!

HİÇ BİRİNİZİN OKUDUNUĞUNU SANMIYORUM, GENEL KURMAY BAŞKANLIĞI TARAFINDAN ÇIKARILAN "ARŞİV BELGELERİYLE ERMENİ FAALİYETLERİ "(6 CİLT, belki devamı var) KİTAPLARINI, OKUMAZSINIZ, DOĞRULARI BELGELERDİYLE GÖRMEK İSTEMEZSİNİZ, OLAYLARI KİMİN BAŞLATTIĞINI, "EVLADI SADIKA" NIN DEVLETİ NASIL ARKADAN VURDUĞUNU ÖĞRENMEK İSTEMEZSİNİZ!

BUNLARI, YANİ DOĞRULARI ÖĞRENMEK, YAZMAK İÇİN YÜREK İSTER!

AMA SİZ Francis Bacon'un DEDİĞİNİ BENİMSEYEN AYDINLARDANSANIZ, SİZE SÖYLENECEK TEK SÖZ "HAYRINI GÖRÜN" DEMEKTİR!

AMA HATIRLATALIM: BU ÜLKE BİZİM!

İbrahim BALCI

18.12.2008

15 Aralık 2008 Pazartesi

NE KADAR ERMENİYİZ?


Agos Gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink güpe gündüz, hem de kendi gazete binasının önünde ve üstelik ana cadde üzerinde acımasızca öldürüldü. Cinayetlere, soygunlara, soysuzluklara, yolsuzluklara üzülürüz. Üzülmeliyiz de. Aslında üzülmeyen de olmaz! Üzülmeyenler; bir an varsa kini; belki “Oh iyi oldu” der ama bir süre sonra “Yazık oldu” diyerek gerçeğe gelir. Çünkü Türkler duygusaldır, merhametlidir.
Ermeni vatandaşların Türkiye genelindeki sayısı yirmi beş otuz bin arasında iken Hrant Dink’in öldürülüşü ile bu sayının yüz binlere ulaşmasına şaşırdım kaldım.
Ne kadar çok Ermeni vatandaşımız varmış, hayret etmemek elde değil! Ermeni misyonerler ile Ermeni diyasporası bilseler ki; her tanınmış bir Ermeni’nin öldürülmesi ile Ermeni nüfusu yüz bin artacak, hiç şüphem yok; her on beş yirmi günde bir şöhretli Ermeni’yi öldürterek bir yılda bir milyon nüfusa ulaşırlar! Ermeni olmak ne kadar kolaymış be!
Cenaze tertip komitesi adına toplantılar yapanlardan DİSK ve ÖDP Genel Başkanları ve diğerleri siz kimsiniz? Size herkesi Ermeni yapma, “Hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Hrant Dink’iz, Hepimiz Ermeniyiz” pankartlarını yaptırma, açtırma ve taşıtma hak ve yetkisini kim verdi? Sizler kendinizi ne zannediyorsunuz ki? Sizler sadece şamatalı günlerin kabadayılarısınız! Tedirginliğin hüküm sürdüğü günde açığa çıktınız, kolluk güçlerinin “Aman olay çıkmasın” anlayışı ile hareket etmesinden yararlanarak beyninizdeki melanet duygularını pankartlara döktünüz!
Sizler milli ve manevi duygularını kaybetmiş, fikir yobazı olarak yürümeye “Biz Ermeniyiz, Hrant Dink’iz” diye bağırmaya devam edin! Sizler, sizin gibiler ve ülkemiz aleyhine konuşarak gündemde kalmak isteyenler bir an olsun aynaya baksalar; o yüzlerin kendi yüzleri olmadığını göreceklerdir!
Türklük; hoşgörülü, saygılı olmak; sevmek, düşküne, yolda kalana el atmak, muhtaca yardımcı olmaktır. Türklük; vatanını sevmek, bayrağı ve şehit kanları ile yoğrulmuş toprağı uğruna canını vermektir!
Müslüman Türk “Dinde zorlama yoktur” (Ayet) hükmüne uyar; “Kitap ehline dokunmayın” (Ayet) emri ile hareketle diğer din mensuplarına hoşgörü gösterir.
Dünyanın her bir yanında ehli salipler ülkemizi parçalamak, yok etmek için uğraşıp duruyor! Onlar dışardan; beyni dışardan kumandalı bizimkiler de içerden! Hirant Dink’in ölümü ile bunu bir daha gördük. İlk günün ürkütücü sessizliğinden sonra iyice görmeye başladık. Ekranlardan, gazetelerden sıçraya sıçraya; caddelere, sokaklara taştı kalabalık; “Hepimiz Hrant Dink’iz, hepimiz Ermeniyiz” diye bağıra bağıra! Çok değil bir hafta içinde spor alanlarına indirildi olay! Hem de halkın bölünmesi pahasına! İşte Malatya’da, Trabzon’da olanlar! İzmir, Ankara, İstanbul ve diğer yerlerde olanlar! Nerde ise kan gövdeyi götürecek…
Göğsünü gere gere “Ben Ermeni’yim, ben bu ülkenin Ermeni’siyim. Diyasporanın isteğine de Ermenistan’ın isteğine de karşıyım” diyen Hrant Dink yaşasaydı göreceklerinden hayret eder, küçük dilini yutardı!
Birkaç aklı selim kalem erbabı hariç Hrant Dink olayına cankurtaran simidine sarılır gibi sarıldı basınımızın isimli, isimsiz yazarları. Bir grup ise insani duygulardan uzak “Oh oldu” der gibi yazıp çizdiler…
Tarih kulvarında kısa bir gezinti yaparsak görürüz ki; Ermeniler Osmanlılar döneminde muteber teba idiler. Osmanlı İmparatorluğunun dış siyasetini onlar yürütüyor, ticareti ve sanatı yıllar yılı ellerinde tutuyorlardı. Siyasetin mimarı, şarkılarının bestekarı, ticaret ve sanatın erbabı oldular. Sonra da dış odakların oyuncağı! 93 (1877) Harbinde başladı isyankarlıkları, sonra devamı; Birinci Dünya Savaşı ve Rusya’nın Kafkaslardan ilerlemesi. Kars, Erzurum, Rize, Trabzon, Van, Diyarbakır ve diğer şehirlerin işgali… İşgal edilen topraklar, katledilen Türk halkı ve tehcir olayı! Bu zor yolculuk sırasında meydana gelen nahoş olaylar! İttihatçı liderlerin teker teker Ermeni canilerce katledilmeleri!
Unutulmasın İstanbul’da Osmanlı Bankası baskınında dökülen kanlar; Padişah II. Abdülhamit’e yapılan ve günahsız insanların ölümüne neden olan suikast! Bu olayların tamamında dışardan yönlendirilen Ermenilerin acımasızlığı var! Yani “Millet-i Sadıka” nın (Padişaha, Osmanlıya sadık Ermeniler) vefasızlığı, inadı, düşmanlığı, kini ve hoş görüsüzlüğü var! Elbetteki bu kadar değil; eli öpülesi, omuzlarda taşınasılar da var, olacaktır da! Terziyan, Papazyan, Hogasyan, gazi Dacar Efendi, Erzurum mebusu Varteks Efendi, Berç Keresteciyan, Boğazlar kontrol görevlisi Davit Sehakkuli ve Anadolu Kavak Limanlar Depo Çavuşu Karabet Efendiler… Hele son ikisi Davit Efendi ile Karabet Efendiler (Büyükdereli) milli mücadele sırasında verdiği hizmetler nedeni ile göğüslerine istiklal madalyası takılanlardan! Yani unutulmayanlardan!
Hiç rahat bırakılmadı Ermeniler, devamlı olarak yırt dışından tahrik edildiler. Amerika’dan, İngiltere’den, Almanya’dan, Fransa’dan, İsveç’ten, Yunanistan’dan yönlendirildiler.
Dün Taşnak ve Hıncak adıyla kanlı ihtilal örgütleri vardı, 1970 li yıllarda ASALA adıyla hortladılar. Ellerinde silah ve bulundukları ülkenin müsahamaları ile süper devletlerin başkentlerinde diplomatlarımızı acımasızca öldürdüler. Tam 53 diplomat ve görevli şehidimiz ASALA kurşunu ve bombaları ile can verdi.
Hrant Dink’in cenaze törenini düzenleyenlere sormak gerekir “Öldürülen Türk diplomatların ve elçilik görevlilerinin cenazelerine Ermeniler, Ermeni yetkililer katıldılar mı?” diye!
KATILMADILAR!
Ne günlere kaldık be! “Ölen öldü, kalan sağlar bizimdir” demiyorum, asla böyle bir düşünceye sahip değilim. Ölen meslektaşımıza da, ne yaptığını ve neye mal olacağını bilmeden tetiği çekene de yazık oldu. Ama en çok da “Ben Ermeni’yim” diye bağıranlara yazık oldu. Zira, bence ihtida ettiler, dinlerinden oldular!
Ama kazananlar da var. Kim mi? Tetiği çektirenler! Ülkemiz üzerinde oyun oynayanlar! Bor, manganez, krom, altın gibi yer altı ve yer üstü kaynaklarımıza göz koyan milliyetsiz yerli ve yabancı büyük sermaye; CIA, MOSSAD ve diğerleri; yerli taşörenler; ülkemizin güney doğusunu ve Irak’ı kan gölüne çevirenler ve bir de ülke gerçeklerini görmek istemeyenler!
“Geç gelen adalet, adalet değildir” derler. Bu nedenle, yakalanan tetikçiden ve yönlendirenlerden sonra en kısa zamanda tetiği çektiren odağın da bulunması dileği ile Hrant Dink’e toprağın bol, ailesine de başınız sağ olsun derim.

İbrahim BALCI

SARIYER SELİ,YAŞLI ERMENİ İLE BOYNU BÜKÜK GAZ LAMBASI


Çırçır Boğazı karardığında fırtına gelir, kar gelir. Böyle söylenir öteden beri. Hiç kimse inkar etmez, edemez bu söylemi. Zira söylem dün olduğu gibi bugünde doğrudur.
Sarıyer’de Çırçır Boğazı’nın kararması demek karayel rüzgarının fırtınaya dönüşmesi demektir. Sert lodos rüzgarı batıya döndüğünde Sarıyerliler “Eyvah” der. Zira lodos rüzgarının batıdan esmeye başladıktan sonra yöneleceği son yön karayeldir. Rüzgar karayele dönüştüğünde hızından biraz kaybetse de yaz aylarında serinliğini, kışın ise soğuğunu hissettirir.
Havanın kararması ile Çırçır Boğazı ürkütücü bir hal alır. İşte böylesi durumlarda önce serin bir rüzgar gelir sonra da yağmur döker kendini. Saatler ilerledikçe yağmur hızını artırır, kısa süre sonra da fırtına halini alır. Mevsim yaz ise gök gürlemesi ile bora halinde görünür ve bardaktan boşalırcasına yağar. Buna yaz yağmuru denilse de öyle hafife alınacak gibi bir yağmur değildir. Bir saat içinde Sarıyer (Mercimek) deresini allak bullak eder, yarlardan kopararak aldığı sarı toprağı denizin mavi sularına taşır.
Eğer Çırçır Boğazı karardığında mevsim kış ise olan olur. Önce rüzgar, sonra yağmur ve soğuğu ile birlikte kar gelir. Öylesine yağar ki bir iki saat içinde yeşil örtü beyaza dönüşür.
Büyük Sarıyer selinin kesin tarihi belli değildir. 1907 diyen olduğu gibi 1912 diyen de vardır. Sonbahar aylarında meydana geldiğini söyleyenler olduğu gibi ilkbahar aylarında da meydana geldiğini iddia edenler bulunur. Ne zaman olmuş olursa olsun kesin olan Sarıyer’in çok büyük bir sel felaketini yaşadığıdır. Ancak ağırlıklı iddia 1907‘ in hıdrellezinde olduğudur.
Havalar fevkalade güzeldi, ilkbahar ayları yaz gibi sıcak geçiyor, halk sokaklara dökülüyordu. Hıdrellezde havanın çok iyi geçeceğine herkes inanmıştı. Günlerden beri devam eden yaz havası, hıdrellezde kaybolacak değildi ya! Hıdrellez için günlerce hazırlanıldı. Çeşit çeşit yemekler, tatlılar yapıldı. Sarıyer mesireleri; Hünkar, Çırçır, Şifa suyu tıklım tıklım olmuş oturacak ne yeşillik alan ne de yer kalmıştı. Pek çok insan Bekardere’nin kenarlarına kilim sererek kendilerine yer temin etmişlerdi. Mesirelerde onlarca insan sanki bir yılın yorgunluğunu atarcasına eğleniyordu. Yakılan ateşlerin üzerinden atlanıyor, adak adanıyor, fal bakılıyor, çeşitli oyunlar oynanarak günün iyi geçmesi için herkes en iyi şekilde eğlenmeye bakıyordu.
Vakit akşama yakındı. Çırçır Boğazı’nın karardığı ve karartının hızla büyüdüğü görülüyordu. Mesire sahipleri ısrarla bağırıyordu: “Çırçır boğazı karardı. Şimdi kar gelir, toparlanın gidin”. Halk bu ikaz üzerine toparlanıp yollara düşüyordu.
Mesireler hızla boşalırken, önce müthiş bir gök gürlemesi duyuldu sonra da yağmur boşaldı. Kısa sürede doluya dönüşen yağmur zamanla ürkütücü bir hal alıyordu. Böyle devam etmesi can kaybına bile neden olabilirdi. Dolu fazla devam dindi. Fakat, yağmur sanki dolunun durmasını bekliyormuş gibi bastırdı. Müthiş yağıyordu, adeta bardaktan boşalırcasına! Halk; dolu ve yağmur altında Sarıyer mesirelerini ve Sarıyer’i terk ediyordu. Yağmur ise bütün şiddeti ile gecenin karanlığını delercesine yağıyor, durmak bilmiyordu.
Sarıyer (Mercimek) deresi, Arap Öldüren ve Kılıçpınar Derelerinden gelen yağmur suları ile de birleştiğinden, bendini yıkmış gibi hışımla akıyor, önünde ne bulursa denize sürüklüyordu. Pertevniyal Sultan Konağından (Şimdiki Kültür merkezi) sonraki konaklar, köşkler; yan yana sıra sıra evler sel suları altında kalıyor, pek çoğu yıkılmıyor tahrip oluyordu. Sarıyer deresinin iki yanındaki binaların hepsi büyük hasar gördü. Arap mahallesinin bir veya iki gözlü baraka evleri perişan oldu.
Sabah olduğunda yağmur dinmiş, halk sokaklara dökülmüştü. Balıkçılar limandaki kayıklarının durumunu görmek için Taşiskele’ye gittiklerinde gözlerine inanamadılar. Tek katlı bir ahşap ev derenin yüz yüz elli metre açığında deniz üzerinde sandal gibi yüzüyordu. Birkaç kişi bir kayığa binip, batmamak için direnen yüzen eve gittiler. Evin içinde yaşlı bir Ermeni (Türk olduğu iddiası da var) ve konsolun üzerinde hala yanmakta olan gaz lambası kurtarılmayı bekliyordu. Balıkçılar yaşlı Ermeni’yi kurtarırken, selin tahribatı ile ilgili haberler de gelmeye devam ediyordu: Sel nedeni ile Sarıyer deresinin her iki yanında yer alan ev, köşk ve konaklar ya yıkılmış ya da kısmen tahrip olarak çok büyük zarar görmüşlerdi. Arap mahallesindeki tek veya iki gözlü baraka evler yerle bir olmuştu. Kefeliköy’deki Uluç Ali Paşa Camii ile Rumelikavak’taki Karakaş Mescidi bu büyük selden etkilenerek yıkılıp gitmişlerdi.
Sarıyer tarihine damgasını vuran büyük doğal olaylardan biri de işte bu sel felaketidir.

*****

İbrahim BALCI

İSTANBUL’A BAHAR ERGUVANLA GELİR


İstanbul’da baharın gelişi erguvanın çiçeklerini açması ile başlar. Doğaya isyan edercesine fışkırır, henüz yaprak açmamış dallarından kırmızı mor karışımı çiçekleri. Erguvan çiçekleri yavaş yavaş gelişir, serpişir, üzüm salkımı gibi bir araya toplanır, yumru olur, yumak olur, göz alıcı bir renk alır. Boğaziçi’nin havası ılıman hatta biraz sıcak yamaçlarında kırmızı mor karışımı bir renk denizi oluşur. İşte bu İstanbul’da baharın müjdesidir.
Erguvan ağacı mayısın ilk haftasında çiçeklerini açmaya başlar ve devam eder. Haziran da Boğaziçi’nin hakimi, yamaçların gelini olarak seyre bırakır kendini.
Lale bir devre ismini vermişse de, kaybolup gitmiş, terk etmiş İstanbul’u. Sonra da biraz özlem ve arz talep olayı nedeni ile İstanbul’a getirilmeye çalışılırken, Erguvan; “İstanbul benim, Ben İstanbul’um” diye haykırır Boğaziçi yamaçlarından.
Eski dönemlerde; saltanat, pereme ve alamana kayıkları ile yapılan boğaz gezintilerinde bütün gözler erguvan çiçeklerine takılıp kalırdı. Siyah peçesi altından bakan; hanım sultanlar, kadın efendiler, hanımlar ile; seyrek de olsa geziye çıkabilen mahalleli kadınlar iyot kokusunu yudum yudum teneffüs ederken, gözleri de kırmızı mor karışımı erguvan çiçeklerine takılı kalırdı. Şirket-i Hayriye’nin yandan çarklı yolcu gemileri ile devam etti boğaz gezileri. Sahili takiben giden bu gemilerden erguvanla bezeli yamaçları seyretmek zevk ve nimetti. Bahar aylarında; gezi sandalları, yatlar ve daha modern yolcu gemileri ile hala Boğaziçi sahil boyunca erguvan çiçekleri seyredilmektedir. Bu İstanbulluların vazgeçemeyecekleri bir tutkudur.
Baharın sultanıdır erguvan. Kırmızımsı ve mor rengi ile köşk, konak, yalı bahçelerinde; denize nazır koruluklarda kendi denizini oluşturur. Bu deniz içinde kiraz ve bademlerin pembe, eriklerin beyaz ve mimozaların sarı rengi boğularak kaybolur.
Antik çağdan bu yana; tarihi, coğrafi durumu ve sosyal yaşamı dünyada eşi olmayan bir manzara arz eden İstanbul, erguvansız yetim gibidir. Artık eski dönemlerdeki kadar çok erguvan ağacına bulunmuyor Boğaziçi yamaçlarında.
Erguvan aslında Akdeniz bitkisidir. Fakat İstanbul Boğazı’nın, Boğaziçi denilen Trakya ve Anadolu yakasının ılıman ve sıcak havasına sahip olan güney yamaçlarında yetişme ortamı bulmuş ve kendisine buraları yurt edinmiştir.
Bahar aylarında erguvan (C. Siliquastrum) ile mor salkım (Wisteria sp.) renk ve zevk savaşı verirler. Bu savaştan her zaman erguvan üstün çıkar. Nedeni de İstanbul oluşudur, İstanbul ile anılır ve hatırlanır olmasıdır.
Basit almaşık yapraklı ağaç olan erguvanın değişik türleri vardır. Erguvan; kırmızı veya kırmızımsı mor renkte çiçek açar, eflatuna dönüştüğü de olur. Seyrek de olsa beyaz renklisi de bulunur. Erguvan ağacı, yapraktan önce çiçek açar, genç sürgünleri kırmızımsı renklidir. Esas yetiştiği yer Akdeniz havzasının kurak ve sıcak yamaçlarıdır. Türlerinin başlıcaları: Anadolu erguvanı (C. siliquastrum), Kanada erguvanı (C. canadiensis), Texas erguvanı (C. reniformis), Kaliforniya erguvanı (C. occidentalis) ve Çin erguvanı (C. chinensis) gibi…
İstanbul’da Anadolu erguvanı yaygın türdür. Diğer türlerden de az sayıda da olsa bulunur. Erguvanın gövdesi yamru yumru ve düğümlüdür. Ağaç yüksekliği sekiz on metre kadardır. Tarihçi Haluk Dursun’un tespitlerine göre Ayasofyadaki Hürrem Haseki Hamamı civarında bulunan Erguvan ağacı anıt ağaçlardan olup gövde çapının 1.7 metre olması itibariyle İstanbul’un en yaşlı ve en büyük erguvan ağaçlarından biridir.
Park ve bahçelerin süslenmesi için kullanılan Erguvan İstanbul’un ve bilhassa Boğaziçi’nin bir başka zenginliğidir. Gülhane parkında başlar boy göstermeye, Yıldız Parkında ve Yahya Efendi Dergahı çevresinde ruhani sessizliğe götürür insanı. Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavutköy ve Bebek de ise kırmızımsı mor, aralarında beyazları ile renk cümbüşünün içine çeker seyredeni. Bebek yamaçları, Kayalar Mezarlığı, Şehitlik ve Rumelihisar kalesinin çevresinde öbek öbek, küme küme görücüye çıkar; Baltalimanı’nda, Emirgan Koruluğu ve İstinye sırtlarında Boğaziçi’nin hakimi gibi arzı endam ederler. Yeniköy, Tarabya, Kireçburnu, Büyükdere sahil şeridindeki korulukların, elçilik binalarına ait bahçelerinin vazgeçilmezleri olarak seyre bırakırlar kendilerini.
Ağaçlar yeşermeye başlamadan, çiçeklerini açan Erguvan gelin duvağı, gelin tacı gibi süsler doğayı. Boğazın Anadolu yakası da erguvan ağaçları ile bezelidir. Beylerbeyi’nden Beykoz’a kadar; Kandilli, Vaniköy, Çengelköy, Kanlıca, Çubuklu, Paşabahçe sahil boyunca uzanan; saraylar, köşkler, konaklar ve yalıların bahçelerini, koruluklarını süsleyen erguvanlar İstanbul’un zenginliğidir.
Erguvan üzerine çalışma yapan ve bin bir güçlükle envanterini çıkaran tarihçi Haluk Dursun’a göre Boğaziçi’nin Rumeli yakasında 500, Anadolu yakasında ise 700 civarında erguvan ağacı bulunmaktadır.
Seyrekte olsa beyaz renklisi de bulunan erguvan ile ilgili hayli efsane var. Efsaneye göre mürşidi Yahuda, Hazreti İsa’ya ihanet etmiş sonra da üzüntüsünden kendisini erguvan ağacına asarak intihar etmiş, bu durumdan utanan ağacın çiçekleri erguvan çiçeği rengini almış!. Erguvan ağacına bu efsane nedeni ile Judas tree” yani “Yahuda’nın ağacı” da denilmektedir.
Bizanslılar döneminde de erguvan ağacına büyük önem verilmiştir. Erguvan rengi Bizanslıların resmi renkleri olmuştur. Erguvan renklerini sadece Bizans imparatorlarının aileleri kullanabilmekte idiler.
Osmanlılar döneminde de bu ağaca gereken ilgi gösterilmiş ve günümüze kadar gelmesi sağlanmıştır. Günümüzde ise bu ağaca çok büyük ilgi gösterilmektedir. Ağaçların sayıları tespit edilmiş, yeni fidanların dikilerek çoğaltılması yolunda çalışmalar hızlandırılmıştır. Ayrıca Erguvan Dostları adı altında bir grup kurulmuş ve ağacın tanıtılması, yerlerinde görülmesi için turlar düzenlemişler, bir de Erguvanı İstanbul Derneği kurmuşlardır.
Doğa savaşçıları ve çevrecilerin vereceği mücadele; dünya harikası İstanbul’un ve bilhassa Boğaziçi’nin güzelliğinin korunması yolunda çalışmalarını devam ettirmek, belirli gün ve bayramlar tertipleyerek erguvan dikimini teşvik etmek olmalıdır.

İbrahim BALCI

DÜN VARDI,BÜGÜNDE VAR,YARINDA OLACAK


Her dinde dine karşı olanların hesabı görülür!
Her ülkede ülkenin bütünlüğüne kastedenlerin hesabı görülür!
Her iktidar; ister Padişahlık, ister krallık, ister demokrasi ile yönetilen ülkeler olsun, iktidarda olanlar, ülkenin bütünlüğüne kastedecek hareketlere muhatap olduğunda adalet mekanizmasını işletir, yargı kararını verir, ülke bütünlüğüne kastedenlerin hesabını görür,
On dokuzuncu yüzyılda başlayan yaygın demokrasi hareketleri yirminci yüzyılda en üst düzeye çıkmasına karşın fazla değişen bir şey olmadı. İktidarlar siyasal güçlerinin devamı için de olsa aslında ülke bütünlüğünü ön düşünce kabul ederek, asi olarak vasıflandırdığı rejim düşmanlarını yargılar en ağır şekilde cezalandırır. Bu olay tarihin her döneminde böyledir. Böyle geldi, böyle gidiyor, böyle gidecek!
Çok uzağa gitmeyelim, Osmanlı İmparatorluğu dönemini ele alalım: Yüzlerce olayla şaşkına döner insan! İdam edilen mi? Boynu vurulan mı? Boğazlanan mı? Küreğe vurulan mı ararsın? Ne ararsan ara her birinden bolca bulunur. Bir bardak limonata parasına bir kellenin gittiği; bir ayrandan ucuza bir aydının Fizan’a sürüldüğü, cep harçlığına bir sadrazamın boğdurulduğu; bir hatırlı selam için bir paşanın başının kesilip tepsi içinde teşhir edildiği olurdu!
Osmanlılarda; Birinci Osman amcası Dündar Beyi öldürerek başa geçti! Böyle başladı öldürmeler, boğdurmalar devam etti. Birinci Murat, Orhan’ın çocukları Halil ile İbrahim’i öldürttüğü gibi tehlikeli gördüğü kendi oğlu Savcı’yı da öldürttü. Ülke bütünlüğü için olacak; kardeşleri Ahmet, Mahmut ve Yusuf’un gözlerine mil çektirdi, Mustafa’yı ortadan kaldırttı. Bundan sonra durmak bilmedi öldürmeler, boğdurmalar!
Otuz yıl devletin en yüce katında sadrazam olarak görev yapan kudretli Çandarlı Halil Paşa da kurban gidenlerden biridir. İstanbul’un fethini geciktirdi iddiasıyla Kayınpederi Zağanos Paşanın dolduruşuna gelen Fatih Sultan Mehmet, aslında babasını kendi yerine iki kez tahta çıkaran Çandarlı Halil Paşa’dan intikamını kudretli Sadrazamını öldürtmekle aldı. Sonra da meşhur Fatih Kanunnamesini çıkardı. Bu Kanunname (Yasa) ile güvenliğini sağlama aldı. Bu yasaya göre “Osmanlı Padişahları bundan böyle taht ve saltanatını güvenliğini korumak için kardeşlerini öldürebilecekleri…” ni hükme bağlandı. Bu yasa ile Fatih Sultan Mehmet işe önce kendi kardeşinden başladı ve idamlar, boğdurmalar,öldürmeler bütün hızı ile devam etti.
Unutmayalım Padişah Yavuz Sultan Selim Han da babası İkinci Beyazıt’ı hallettikten sonra, Sadrazamı Koca Mustafa Paşayı da öldürterek yoluna devam etti.
İktidarını sağlam temeller üzerinde oturtan ve devamını temin için Kanuni Sultan Süleyman da Sadrazamı Frenk İbrahim Paşayı boğdurtarak yerini sağlamlaştırdı. Kanuni aslında iktidarı için kendisine büyük rakip olarak gördüğü veliaht oğlu Mustafa’yı yardakçılarının tahrikleri sonucu cellatlara teslim ederek boğdurttu.
Bu liste uzar gider… Bir kaleyi alamadı diye idam, bir yenilgi aldı diye boğdurma, yeniçeriler istedi diye parçalattırma, hanım sultan diretti diye deri yüzdürüp öldürtme, huzurdan çıkarken cellatların eline teslim edilerek ortadan kaldırtma! Böyle devam etti büyük Osmanlı İmparatorluğunun hakimiyeti ve padişahların iktidarı!
Demek ki ülke bütünlüğü kolay devam ettirilemiyor, çok büyük beceri, çok büyük uğraş ve özveri istiyor!
Günümüzde iktidarlar siyasal alanda yeteri kadar basiret gösteremediğinden önce istikrarsızlık, sonra kaos ve takiben anarşi ortamı doğuyor; dış güçlerin de ayrılıkçılara verdiği destek ve tahrikleri ile ülke bütünlüğüne kastedecekler azdıkça azıyor!
Yirmi yılı aşkın süredir PKK denilen ayrılıkçı çete “Kürtlerin hak” diye diye Kürtleri inim inim inletiyor. Türkiye’yi bölmek parçalamak için her şeyi yapıyor. Akıttıkları kan göl olmuş, Zap suyundan fazla akıyor…
Yahu atı alan Üsküdar’ı geçiyor, ülke elden gidecek! Yirmi otuz yıl evvel sağ sol olaylarının tahriki neticesi genç fidanları ipe gönderenler bugün neden bu kadar sessiz ve durgun. Dün iki soru ile sorguyu tamamlayıp cezayı basanlar bugün neden suskun!
Nerede iktidar koltuğundaki güçlüler, nerede ülkesini en az Padişahlar kadar seven iktidar ve devletin ali menfaatlerini korumakla görevli yöneticiler? Padişahlar; ülkesi için, saltanatı için tehlikeli gördüklerini ipe göndermekte çekinmezken, siz neyi bekliyorsunuz? Neden bekliyorsunuz? El bebek gül bebek, koruma altında ve doktor kontrolünde beslenen çete başı kanlı katil keyif sürerken, bu ülke için vatani görevini yapan genç Mehmetleri şehit veriyoruz! İmandan, vatan sevgisinden ve insanlıktan yoksun bir cani ve canavarın beslenmesi öte dursun; ya hala ülke bütünlüğünü bozmak, parçalamak isteyen ve hala İmralı sakinini savunan ve ona af isteyen seçilmişlere “Dur” diyen olmayacak mı? Bu seçilmişlerin her birinin konuşmaları incelenirse ne denli ülke bütünlüğünün karşısında oldukları görülür.
Bunlar bir kaleyi feth edemeyen Osmanlı Paşasından daha mı suçsuz? Küreğe vurulan, idam edilen, cellatlara teslim edilen sadrazam ve vezirlerden daha mı zararsızlar?
Yasa! Elbetteki yasa! Yasaya uymak lazım! Devlet adamı denince ilk akla gelenlerden biri olan ve kendisine Halife-i ruy-i zemin (Yer yüzünün halifesi) denilen Fatih Sultan Mehmet‘in çıkardığı yasaya yani Fatih Kanunnamesine bir süre uyulsun da ülke bütünlüğü için bir güzel temizlik yapılsın!
“Demokrasiye geçildi, bunlar yapılamaz” diyenler çekinmesinler. Dondurulan idam yasasını işletsinler, yani mevcut yasaları uygulasınlar o da yeter! Ama yürek ister. ABD ve AB‘nin istek ve önerileri yasalarımızdan önce geldiğine göre… Çok daha Mehmetleri şehit veririz.
Yasa koyucular maaşlarınızı artırma gayreti içinde olduğunuz da bir yasa teklifi yaparak, askıya alınan idam kararlarının uygulanması için ”Vatana ihanetçi karşılığı olarak verilen idam kararları derhal uygulanır” şeklinde ek yasa çıkarırsanız olmaz mı? Millet rahatlamaz mı? Ülke uğursuzlardan, arsızlardan, bölücülerden ve iç düşmanlardan temizlenmez mi? En azından caydırıcı olmaz mı?
Bazı ülkelerde ötenazi serbest bırakıldı. Bizim ötenazi de böyle olmalıdır. Hem ülke kurtulur, hem de ıslâh olmayan bölücüler, dış güçlerin kumandası altında ülke bütünlüğünü bozmaya çalışanlar, ayrılıkçılar ve piyonları kurtulur. Daha doğrusu memleket kurtulur memleket!
Vatan hainlerinden, vatana ihanet edenlerden, ayrılıkçılardan, bölücülerden kurtulmak için; yasa hükmü olarak verilen idam kararlarının uygulamaları değişik şekillerde de olsa; dün vardı, bugün de var, şüphesiz yarında olacak! O halde yapılacak iş, her zaman danıştığımız ABD de olduğu gibi idam kararlarını UYGULAMA olmalıdır.

İbrahim BALCI
Sarıyer 30.10.2007

“BEN SİMAS’IM YA SİZ?




Adım “Simas” tır! Antik çağdan bu yana binlerce yıl geçti, adım değiştiyse de unutulmadı!
Her ne kadar Çırçır boğazından denize kadar uzanan Sarıyer deresine; etrafındaki gül bahçeleri, çicek ve ağaçlıkları nedeni ile Skletrinas demişlerse de değişen bir şey olmamış, Simas adı devam edegelmiştir.
Bizanslılar; “Meleklerin dişi mi erkek mi?” tartışmasını yaparken bile, Karadeniz’e kapı açan bu yörenin adı Simas’tı.
İstanbul’un fethi ile İslamlaşan kent; Bizans, Bizantion, Kostantaniye gibi sayısız isimleri de terk ediyor ve akla yakın söylemlere göre, İslam’ı boldan esinlenilerek İstanbul adını alıyordu.
O dönemde de adım “Simas” tı. Osmanlılar döneminde de adım bir süre bu isimle devam etti.
Semtin dağlarının büyük bir bölümünün sarı topraklara sahip olması nedeni ile “Sarıyar” diye isimlendirildim. Bu ismi üzerimden kolay kolay atamadım. Bu bir elbiseydi üzerime tam oturmuştu. Aslında bu elbiseyi sevdim ve isim olarak kabullendim. O günden sonra “Simas” olan adımı terk ederek “Sarıyar” adını künyeme kazıdım. Ben “Sarıyar’ım” diye bağırdığımda bana koşanlara kucak açtım. “Gelin dedim”, geldiler, kendilerine sarı yarlarımdan bolca madenler daha çok da altın madeni verdim. Takı yaptılar benden; boyunlarında, bileklerinde ve parmaklarında taşıdılar beni!
Fatih dönemi erlerinden Sarıer Baba’nın, yaşlılık zamanında Sarıyer’e yerleşmesi ve burada ölmesi, isminin ölümsüzleşmesine neden oldu. İşte o zaman yeni bir isimle anılır oldum “Sarıer”! Bu pek tutmadı ve zamanla değişikliğe uğradım. “Sarıyer” oldum, yazılanlar öyle!
Benim ismim ve geçmişim üzerinde araştırma yapanların kanısı ismimin “Sarıyar” dan “Sarıyer”e dönüştüğüdür. Ben de kabul ettim ve mutlak doğrudur dedim. Çünkü, Sarıyar’larımın verimi bitmiş, artık ne altın sunabiliyordum isteyenlere ve ne de bir başka maden!
Adım “Simas”tır demiştim ya? Simas’a baktım: Helen dilinde Simas’ın karşılığı Sima! Sima’nın anlamı da “Kutsal Ana”, bir başka söylemde Swa-(a)rda “Kutlu/Güzel-Akarsu” veya “Kutlu/Güzel-Su Irmağı” olarak kabul edilmektedir.
İşte o zaman ben: “Simas” olarak adımı Kocataş dağ silsilesinin yamaçlarından çıkan harika kaynak sularından aldım diye haykırıyorum. Bıkmadan usanmadan bağırıyorum “Adım Simas” tır diye!
Ya Sarıyer, onu da unutmuş değilim! O benim her şeyim! Orada yaşıyor, orada çalışıyor, orada hayat buluyorum.
“Simas”, mahalle adı Sarıyer olan semtin antik çağdaki adıydı. Simas’ı geride bıraktık, Aşiyan’dan Kısırkaya’ya kadar olan 151 bin Km2 lik coğrafi alana Sarıyer ilçesi denildi.
Ben ”SİMAS’ ım! Ya “SİZ?” diye soranlara derim ki: Ben “SİZ” isimli dergiyim. Adresim Sarıyer’dir. Bir uçtan bir uca Sarıyer’i kucaklayacak, Sarıyer’i yazıp tanıtacak, önce Sarıyar’ı, sonra Sarıyer’i kabullendik. 15 Mayıs 1930 da İlçenin tescili yapıldı ve Sarıyer’e, Sarıyerlilere hizmet edeceğiz.

Yazan. İbrahim BALCI