20 Eylül 2009 Pazar

İPSİZ RECEP

Türk sinemasının büyük ismi Kadir İnanır, yıllardan beri oynamayı arzu ettiği İPSİZ RECEP'i, bir başka deyişle, Milli Mücadele'nin Milis Kumandanlarından Çete Reisi İpsiz Recep Reis'i oynama şansına kavuştu.

İpsiz Recep hakkında yazılan fazla eser yok. Benim "Milli Mücadalede Boğaziçi" ve Ketencioğlu Hacı Yakup Ağa", Ergun Hiçyılmaz'ın "Kaldırın Silahları Şafak Boyu İpsiz Recep" , Av. Süleyman Kazmaz'ın Milli Mücadelede İpsiz Recep ve Rizeli Gönüllüler" ve Mustafa Köse'nin"Rizeli Milis Komutanı İpsiz Recep", Hüsamettin Ertürk'ün İpsiz Recep Reise'de yer veren "İki Devrin Perde Arkası" kitaplarından başka Murat Sertoğlu'nun "Karadeniz Fırtınası" tefrikası ve birkaç makaleden! Asker tarihçilerin kitaplarında da az çok bazı kısa bilgilere ulaşmak mümkün!

Belki bu kadar yazılı eserin okunması ile yazılan senaryo yeterli görülmeyebilir. Daha fazla detay aranmış ve bulunamamış olabilir! Buna bir diyecek yok! Ama ortada bir gerçek var; yeterince araştırılmamış, hatta tam zamanı; Ergenekon olayı ortalığı kasıp kavururken "İpsiz Recep Emice filmini yapalım ve para kazanalım" düşünce ile hareket edilerek dizi hazırlanmış ve ekrana taşınmış, oynatılmaya başlanmış! İki bölümü izleme fırsatını buldum. diğer bölümleri de izleyeceğim. Buna kendimi mecbur hissediyorum, çünkü:

Eserin birinci bölümü benim kitabımdan alıntı yapılarak hazırlanmış! Keza ikinci bölümü de aynı şekilde. Tabii ki yazılı eserlerden yararlanılacak, buna itiraz etmem, hatta üzerinde durduğum bir konu olması itibariyle böyle bir dizinin yapılmasına sevindim bile.

Fakat diziyi seyredince de müthiş hayal kırıklığına uğradım. İşte bu konuda eleştirilerimi sıralayacağım!

İpsiz Recep için seçilen isim Kadir İnanır olabilir miydi, istiyordu ve oldu! Oldu ama Kadir İnanır çok boylu poslu ve kalıplı! İpsiz Recep'in fotoğraflarına bakıldığında ortaya büyük orantısızlık çıkıyor! İpsiz Recep anlatılırken çocukluğundan, milli mücadele başlayana kadar olagelen kaçakçılık, soygun olaylarından, çeteciliğinden hiç bahsedilmiyor! Giysiler tam uyum sağlamıyor! Çok dikkat edilmesi gerekirdi!

Ama esas önemli husus diyalogların yetersizliğidir. Konuşulan şive çok berbat! Rize şivesi değil! Sözler günümüz Türkçesine özgü sözler. Rize diyalogunda "Bu" yoktur "Habu" vardır. O günkü Türkçe de "Gerçek" yoktur, "Hakikat" vardır. Bu ve bunun gibi!. Konuşmalar günümüz Türkçesine uyarlanınca tadı kaçıyor, o günleri yaşamak isteyenler aradığını bulamıyor, hayal kırıklığına uğruyor! Kadir İnanır, sinema ve çekim tekniği ile biraz daha zayıflatılabilirdi, mutlak yapılması gerekirdi! Çete efradındaki arkadaşları tamamen hatalı seçilmiş! Çete efradı Recep Reis ile böyle uluorta konuşur hesap sorabilir mi? Nedense soruluyor! Çete efradının seçimi de çok hatalı; hiç biri Rizeli, Trabzonlu karakteri canlandıramıyor! Oysa, Rize'de İpsiz Recep tiyatrosunda rol alan Rizeli genç tiyatro sanatçılarına rol verilebilirdi. Hadi verilmedi, bu delikanlılar konuşturulabilirdi. Çünkü, çete efradından hiç birisi Rize şivesi ile konuşamıyor, kaba bir taklitle işi geçiştiriyor havasını veriyorlar. İpsiz Recep dizisinde bu kadar aşk nasıl olur? O dönemde her yerde aranan bir çete reisinin yanındakilerin aşkla meşkle ne işi olabilir? Olayın akışını berbat ediyor!

Recep Reis'in çete efradı içinde üç önemli adamı vardır: Mehmet Kaptan (Altıkanoğlu), Aşçıoğlu Halim ve Kansız Ali! Bu üç kişiden ilk ikisi Sarıyer'deki olaylarda bir arada! Aşçıoğlu Halim vurucu tim ve en güvendiği adamlardan biri! Mehmet Kaptan ise en güvendiği kişi, yanından ayırmadığı ve ondan ayrılmadığı yardımcısı. Kansız Ali olaya sonra dahil oluyor! İlk ikisinin İstanbul olayların da daha öne çıkarılmaları gerekirdi. Bu da göz ardı edildi.

Bu konu gündeme taşınır ve senaryosu yazılırken konunun erbaplarından olan Av. Süleyman Kazmaz ile görüş alış verişinde bulunulabilirdi! İpsiz Recep ile en detaylı çalışmayı yapan Rizeli araştırmacıdır. İpsiz Recep'in çetesinde yer alan çete efradı ile görüşme imkanı bulmuştur. Adı "Danışman" olarak yazılmasına karşın hiçbir şey danışılmadığı inancını taşıyorum. Av. Süleyman Kazmaz ile görüşülmemesi büyük eksiklik, yazık doğrusu!

Rizeli genç tarihçi, araştırmacı yazar Fatih Sultan Kar'ın arşiv ve bilgisinden yararlanılabilirdi.

Aranılsaydık, arşivimizi bu çalışma için açabilirdik, daha iyi bir yol izlenmesi için gereken yardımlaşmadan geri kalmazdık.

Ama her halde en önemlisi, diyaloglar, şive ve konuşulan dil (sözcükler-kelimeler) için başvurulacak kişi Mahiye Morgül olmalıydı! Günümüz şivesini yaşatmak için mücadele eden bu Rizeli edebiyatçı, yazar, müzikolog ve folklorcu Sevgili Mahiye Morgül'ün akla gelmemesi hem çok büyük kayıp ve hem de çok büyük ayıp!

Bu arada büyük masraflarla hazırlanan platonun da yetersiz olduğunu hatırlatmaktan kendimi geri alamıyorum.

İbrahim BALCI

20.10.2008

BİRAZ CİDDİYET GEREKMEZ Mİ?

Kişi hangi görevde olursa olsun sorumluluklar üstlenir. Sorumluluğun

gerektirdiği görevleri de en iyi şekilde yapar, yapmak zorundadır.

Görevini gereği şekilde yapanlar ve bunu sürekli kılanlar daima takdir alır, teşekkür alır ve unutulmazlar arasına ismini yazdırırlar. Yapmayanlar, yapamayanlar ise kötü iz bırakır ve unutulur giderler!

Görevini asli görev ve onur kabul edenler başarısızlık karısında tepkilerini ortaya koymaktan geri çekemezler kendilerini. Bu hakları olsa da bunu hak olarak kabullenmeyi zül kabul ederler!

Görev yaparken siyasal iktidar ve yöre ağalarının, iş takipçilerinin baskıları ile mücadeleden yılan, beklentilerin aksine birilerini memnun etmek için çırpınanlar ise kaybolup giderler. Bu durumlarda ne onurları kalır ve ne de isimleri!

Görevi onur kabul edenlerin başvurdukları iki yoldan biri istifa etmek diğeri de kendini ortadan kaldırmaktır!!! İkincisi çıkar yol mudur? Bu tartışılır? Gerekir mi? Bu da tartışılır? Bu ağır ve insan hayatını sonlandıran yolu kim tercih eder? İşte bu tartışılmaz çünkü örnekleri vardır! Örnek mi işte Uzak doğu ülkeleri; Japonya, Güney ve Kuzey Kore ve Çin! Başarısız devlet adamları ama siyasetçi ama kamu görevlisi olsun başarısız oldukları zaman bu yolu tercih ediyor ve bu benim namusumdu, başaramadım diyerek intihar ederek dünyadan ayağını çekiyor ve kayıp gidiyor. Ama arkasına müthiş bir imaj bırakıyor: YERİME GELEN HATA YAPMASIN, YAPARSA BENİM GİBİ YAPSIN, BEN ONLARA ÖRNEK OLDUM. ÜLKEM VE ULUSUM HATA KABUL ETMEZ!

Görev başında başarısız olamayanlar veya görev yaptığı iş kolunda büyük ve üzücü olaylara muhatap olanlar; bu hatanın sorumluluğu bendedir diyerek GÖREVDEN İSTİFA gibi en kestirme yolu seçmeyi tercih ediyor.

İşte bunlar onurlu davranışlardır! Ulusları adına hizmet edenler kendilerinden önce uluslarını düşünmezlerse, o ulusların başarıyı yakalamaları mümkün değil! Gerek siyasetçi ve gerekse kamu görevlileri bu inanca sahip olmadıkça ulusa ve ülkeye yarar sağlamazlar, isteseler de sağlayamazlar! Çünkü değişik kişisel kaygılara yenik düşerler!

Şöyle bir tur atalım ülke geneline; Hızlı trenin ilk seferinde sorumsuzca hız yüzünden meydana gelen kaza ile insanlarımız öldü, medya günlerce meşgul oldu, yazıldı-çizildi. Kimse oralı olmadı! Ne genel müdür, ne müsteşar ve ne de Ulaştırma Bakanı adam gibi düşünüp istifa edebildi!

Dağlıca saldırısında 15 şehit verildi, bir çok asker yaralandı “Akan kan yerde kalmayacak” dendi ama bu kez Şemdinli/Aktülün de karakol basıldı ve saatlerce devam eden savaşta 17 şehit verildi. Anaların gözyaşı, eşlerin yüreği, babaların canı yandı yine aynı şeyler söylendi “Kanları yerde kalmayacak” ama kan akmaya devam etti ve hemen iki gün sonra Diyarbakır’da polis otosu tarandı 5 şehit daha! Yine aynı şey “Kanları yerde kalmayacak”! Kanları yerde kalmayacak, elbette kalmasın ama hiç mi sivil veya asker sorumlu yok “Bu benim sorumluluğumda deyip” istifa ederek örnek olacak! Konya’da Yurt binasında patlama oldu ve 18 genç kızımız parçalanarak öldü. Hatalı bulunan iki dernek yöneticisi bir iki ay içerde tutuldu ve serbest bırakıldılar. Suçlu kim? Doğalgaz borusu mu? AKP’ nin Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli ile ilgili arsa olayı ortaya çıkıyor, her şey belgeleniyor, partisi tarafından müthiş bir koruma altına alınıyor ama belgeler o kadar sağlam ki Milletvekili Şaban Dişli ancak partisinin Genel Başkan Yardımcılığından istifa edebiliyor, parti başkanı ve Başbakan Sayın R. Tayip Erdoğan “Milletvekilliğinden de istifa"et diyemiyor kendisine! Şaban Dişli de “Milletvekilliğinden istifa ederek kendimi temize çıkarmalıyım” diyemiyor! Bu olayın benzeri Gaziantep’te patlak veriyor yine ses yok! Avrupa’yı ayağa kaldıran Deniz Feneri olayı ortada. Dernekte görevli olanlar her şeyi itiraf ve suçlarını kabul etmişler. Alman adaleti ince elemiş sık dokumuş tıkmış içeri yolsuzluk yapanları ve bir de uyarıda bulunmuş “Esas büyük suçlular Türkiye’de” diye ama oralı olan yok! Yanlı basında işi örtbas etme çabaları! En büyük görsel medyanın başında en büyük zanlı Zahit Akman!

İşte kısa bir turun getirdikleri bunlar. Tüm bu olaylar ülkemizde oluyor, herkes seyrediyor; ne ben hatalıyım, haksızım, bir hata yaptım, özür dilerim diyen, ne de ben hatalıyım hatamı istifa ederek ödüyorum diyen var ve ne de DÖRTBAŞI MAMUR ADAM OLUP İNTİHAR EDEN!

TÖVBE!!! İntihar edin demiyoruz, istifa da etmiyorsunuz, bari biraz daha akıllı ve inandırıcı olun!

İbrahim BALCI

09.10.2008

KARAR!

Sarıyer Spor Kulübü Yönetim Kurulu 16.09.2008 Salı günü olağan toplantısını yaptı ve çok önemli bir karar aldı. Buna göre kulübümüz yönetim kurulu en kısa süre içinde genel kurul yaparak yeni yönetim kurulunu seçecek ve görevi yeni arkadaşlara teslim edecektir.

Bu KARAR kolay alınmadı. Çok düşünüldü, çok tartışıldı ve sonuçta karar alınarak genel kurul süreci başladı. Bundan sonra yapılacak şey; en seri şekilde hareket edilerek mevcudu aratmayan, aratmayacak olan bir yönetim kurulunu oluşturmak olmalıdır.

Mevcut yönetim kurulu nasıl oluşturuldu bir daha açıklamayı yararlı görüyorum: Tahir Sarıoğlu görev almayınca ve başka talipliler de çıkmayınca seçim yapılamadı ve kulübün yönetimi üç kişilik divan kurulu üzerine kaldı. Divan kurulu yeni bir kurul oluşturulması için Kulübün Divan Yürütme kurulunu göreve davet etti. Bu kurul defalarca toplandı ve üç kez Belediye Başkanı ziyaret edilerek kulübün sahipsiz bırakılmaması, yönetim kurulu oluşturulması için yardımı talep edildi ama sonuçsuz kaldı. Belediye Başkanı yönetici bazında yardımcı olamıyor, mali konularda katkı sağlayamıyor ama vasıta ve sosyal çalışmalarda katkı verebileceğini belirterek tavrını ortaya koyuyordu. Oysa Sarıyer’in ilk elde mali konuda yardıma ihtiyacı vardı. Bu yol net bir tavırla kapatılıyordu.

Divan Yürütme Kurulu, Belediye Başkanını son kez ziyaretinde yine aynı istekleri tekrarlamış ama yine aynı yanıtları almışlardır. Ancak Belediye Başkanı bu toplantıda önemli bir hususu hatırlatmıştır (Hatırlatması göstermektedir ki olayları çok yakından takip etmektedir ki; öyledir!). Şöyle demiştir; “Üç dört gün içinde genel kurulu toplamaz ve yönetim kurulu seçmezseniz, kulüp kayyuma gidecek!”

Tespit çok yerinde idi, bizler de aynı şeyleri düşünüyorduk. Belediye Başkanından yönetim oluşturulması konusunda yeşil ışık alamayınca tekrar Tahir Sarıoğlu ile temasa geçildi ise de olumlu yanıt alınamadı ve çaresiz bir şekilde genel kurula gidildi.

Sarıyer Spor Kulübü yönetiminde görev almak için sıraya girenler ortalıkta görülmüyordu. Hevesli olanlar bile yoktu. Diyojen misali elimizde fener yönetici yapabilmek için adam aramaya başlamıştık!

Sarıyer’de heyecan öldürülmüştü! Sarıyerliliğe paranga vurulmuştu! Bunun müsebbibi kimlerse Allah bugün de yarında cezalarını versin!

Genel Kurul 26 Temmuz’da yapıldı. Sabah saat 11.00 de üç kişi bir ara geldi ve akla gelen kişilerden biri başkan yirmi kişi de asıl yönetim kurulu üyesi, ayrıca yirmi kişi de yedek yönetim kurulu üyesi olarak tespit edildi. Bu şahısların pek çoğundan “Kabul ettim” sözü bile alınamadı.

İşte benim başkanı bulunduğum yönetim kurulu böyle oluştu. Mali kaynak yok, ilerisi için bir umut da yok ama ortada kalan Sarıyer Spor Kulübü var ve bir de Sarıyerlilik!

Bir kısım sorumsuz ağızlar “Bıraksalardı alan olurdu” veya “Bıraksalardı kulüp sahipsiz kalmazdı” diyenler bu sözleri hale söylemeye devam ediyorlar ama onlara sormak gerekir. Elli altı gün ortada kalan kulübe neden sahip çıkmadılar? Kimi ve neyi bekliyorlardı?

Kulübe yardım etmemek için kulüp başkanını şahsi meselesi için engel gören zihniyet ve o zihniyeti yafta olarak göğüslerinde taşıyanlar neden sorumluluk almadılar? Alanlara mani oldular, mani olmaya devam etmektedirler? (Bu konu üzerine tabii ki ileri de durulacak, gereken aydınlatma yapılacaktır. Yanlış anlamalara meydan verilmesi tabii ki hoş olmaz. Hani, cebinden cüzdanı çalınan kişi ile çalan kişi aynı kefeye konulamayacağı gibi!)

İşin enteresan yanı, bakıyorum bu kez bu tür sözleri mevcut yönetim kurulumuz üyelerinden de söyleyen var! Ama bu kez vakit erken, kollar sıvanır, titiz bir çalışma ile yeni ve güçlü bir yönetim kurulu oluşturulabilir, böylece kulüp idari krizden kurtulmuş olur.

Bu KARAR neden alındı? Bunu yanıtlamak da yarar var:

-Kulüp çok güç durumda idi, maddi imkansızlık içindeydi. Buna rağmen yöneticiler ellerinden geldiği kadar maddi ve manevi fedakârlık yaparak transfer çalışmalarını başarı ile devam ettirerek gerçekten çok iyi bir kadro oluşturdular.

- Maddi imkansızlıkla boğuşan yönetim kurulu takımın Nevşehir kampına gönderilmesini temin etti (Belediyenin katkısı oldu).

- Mali durum müsait olmadığı için futbolculara herhangi bir ödeme yapılamadı. Yapılan ödemeler de yeterli olmadı ve bilhassa eski sezondan kalan ve alt yapıdan gelen futbolcular mali bakımdan asla tatmin edilemedi.

- Yönetim Kurulunun mali gücü yeterli değildi. Birkaç kişinin de bu büyük giderleri karşılamasına imkân yoktu. Değişik kişi ve kurumlardan alınan yardımlar da ihtiyaçları karşılayacak boyutta değildi.

- Yönetimi rahatlatacak olan turnuva maçlarına ait İddaa gelirlerinin çeşitli nedenlerle

akışının sağlanamaması, TFF. dan istenen kredinin bu güne kadar çıkmaması yönetim kurulunun çok güç durumda kalmasına neden oldu. Böyle olunca:

Futbolcuların geçen yıl alacakları, transferden doğan garanti paraları ve maç başları ödemeleri yapılamadı (Bütün bunlara rağmen futbolcuların özverisine alkış tutmak görevimizdir, onlara yürekten teşekkür etmeyi görev bilirim).

Bu büyük ödemeler yapılamaz iken bir de günlük masrafların karşılanamaması durumu ortaya çıkınca, her toplantıda “Mali Konu” gündeme geldi. Böyle olunca toplantılara katılım azaldı ve bir noktada tıkanma yaşandı!

Takımın iyi olması, iyi sonuçlar alması, henüz yenilgi ile tanışmaması! Bunlar hep iyi de bu iyinin devam etmesi için ortam müsait olmadığı için KRİZ ortaya çıktı. Adı da MALİ kriz! Bu krizden çıkmanın tek yolu da yeni bir genel kurul olarak belirlendi ve bu yolda adım atılarak, yeni bir yönetim kurulu hazırlanması çalışmalarına olanak sağlandı.

Tüm Sarıyerlilerden ve konu ile ilgilenenlerden yönetim kurulu oluşturulmasına yardımcı olmalarını bekliyoruz!



İbrahim BALCI

17.09.2008

İŞTE SARIYER BU!

Kuruluşundan günümüze kadar verdiği mücadele ve aldığı sonuçlarla kendini
kanıtlayan Sarıyer; Çanakkale Dardanel karşısındaki Sarıyer’dir.
Sarıyer ismi bir firmadır, imrenilen, her zaman aranılan bir markadır. Bu özellikleri
kolay elde etmemiştir. Bunda altmış sekiz yılın uğraşı, hırsı, canlılığı, becerikliliği, deneyimi, yönetme ve yönetilme ustalığı vardır!
Sarıyer’in bu özelliklerini takdir edemeyenler, kabul edemeyenler her zaman düşünce-
lerinde mahkûm olmaya muhatap olacaktır, hatta mahkûm olacaklardır.
Sarıyer Spor Kulübü yine yönetim krizi yaşadı. Tahir Sarıoğlu’nun ayrılması ile iki aya yakın yönetim kurulu seçilemedi. Zoraki oluşturulan yönetim kurulunun başarılı olama-
yacağı söylenip durdu. Sanki ağızlarda başarısızlık sakızı vardı ve ısrarla çiğnenmeye devam ediliyordu.
Söylemlerin, iddiaların ardı arkası kesilmiyordu; Bir tek oyuncu alamazlar, zaten iyiler başka kulüplere gitti, nerden para bulunacak, ne kadar para bBEKLEYİŞ!

Akıllısı akılsızı; delisi velisi; hoşgörülüsü hoşgörüsüzü; seyircisi sporcusu; yöneticisi
üyesi; politikacısı seçmeni; bakkalı manavı; seyyar satıcısı marketçisi; balıkçısı madrabazı;
ev sahibi kiracısı; minibüsçüsü otobüsçüsü; yolcusu dilencisi; zengini fakiri bütün bir millet
heyecanlı bir bekleyiş içinde!
Çeteler, çeteciler, Yımpaş olayları, Ergenekoncular, darbeciler arkada bırakıldı! Bırakıldı bırakılmasına da peş peşe yenileri gelmeye başladı! Efendim bu kez Şaban Dişli olayı, Gaziantep olayı, Batman olayları ve yağmalanan hazine arazileri veya kişilerden ucuza kapatılan ve sonra da dolaylı olarak imarı alınarak tatlı karlarla satılan arazilerin arka arkaya el değiştirmesi! Yetmedi Deniz Feneri yanıp sönmeye başladı!
Deniz Feneri Almanya patentli! Türkiye’de kurulan yetmezmiş gibi Almanya’da kurulmuş! Ak para, kara para, bağış para, yardım ve iane paraları Alman patentli Deniz Feneri tarikiyle Türkiye’ye ve belli yerlere ulaştırılarak amaç gerçekleştirildi! Bütün bunları Alman savcı ve yargıçlarının hazırladığı raporlar, sanıkların itiraf dolu ifadelerinin basında yer almasından anlıyoruz. Yakında nihai karar verilir, suçlular cezalarını bulur!
Acaba bu Deniz Feneri davasının Türkiye ayağı ne olacak? Görevli savcılar acaba dava açacaklar mı? Ergenekon savcısı gibi önüne geleni, adı geçeni çağırıp içeri tıkacak mı?
Bekleyiş içindeyiz!
Bekleyeceğiz ve göreceğiz!
Bakalım ipin ucu nereye kadar gidecek!

***

Sarıyer Spor Kulübü Başkanlığı bana kaldı biliyorsunuz değil mi dostlar? Öyle oldu!
“Yahu kala kala İbrahim Balcı’ya mı kaldı?” diyenler nedense hala geçen yılın uykusuna devam ediyorlar. Merak edip sordukları yok neler oluyor, neler oldu, nereden nereye geldi Sarıyer Spor Kulübü diye!
Bir görev aldık, almak zorunda kaldık! Kulübümüz son üç yıldır idari kriz geçiriyor kulüp hakkında çok konuşanlar, ileri geri konuşanlar, ahkâm kesenler oralı değil! Lig bitiminde olmadılar, genel kurul sırasında olmadılar, hala olmamakta devam ediyorlar! Ama konuşmaya da devam ediyorlar!
Konu ile ilgili Belediye Başkanımız Sayın Yusuf Tülün’ü ziyaretimizde (dokuz kişiydik) kulübe yönetim seçilmesi konusunda yardım talep ettik. Aday ismi vermedi, kim seçilirse seçilsin belirlediği yardımı yapacağını tekrarladı ama önemli bir konuya değindi:
“Üç dört gün içinde genel kurulu toplamaz ve yönetim kurulu seçmezseniz, kulüp kayyuma gidecek!”
Evet, aynen söylediği gibi idi. Tam elli altı gün arkada bırakılmıştı. Dört gün içinde genel kurul yapılacaktı, buna mecburduk! 26 Temmuz günü bir araya geldik, on beş yirmi dakika içinde bir liste oluşturduk ve seçtik. En yaşlıları, en eski üye ve yönetici ben olduğum, bir yıl önce aynı görevi tekrar yapmış olmam nedeni ile başkanlık bana düştü! Bu onurlu görevi lütfettiler.
Borç fazla yoktu ama para hiç yoktu! Futbolcuların pek çoğu serbest kalmıştı. Böyle ortamda görev aldık. Parasız, pulsuz! Yöneticilerin de hepsi çok büyük özveri göstererek imkânlarını azami derecede zorlayarak masrafların, transfer ücretlerinin karşılanmasında katkıda bulundular ve istenilen transferler yapıldı.
“Lisansları alamazlar” diyenler ne düşünür bilmem ama ben ve arkadaşlarım kulübün iyiliği için her şeyi düşünüyoruz. “Lisans parasını biz verelim” diyen ve her zaman yardım elini uzatanlara “Federasyonla görüştük, lisans paralarını iddaa gelirlerinden tahsil edecekler. Lisans için para gerekmiyor ama futbolculara hiçbir şey ödeyemedik, o parayı biraz fazlası ile verirseniz futbolculara dağıtır, biraz rahatlarız” dedim ama beklediğimiz olmadı…
Bekleyiş içindeyiz!
Sarıyer Spor Kulübü olarak herkesten destek ve yardım bekliyoruz. Bekleyişimiz devam edecek, bıkmadan, yılmadan ve usanmadan devam edeceğiz beklemeye! İmkânlarımız elverdiğince görevlerimizi de yerine getireceğiz. Çünkü Sarıyerlilik anlayışımız, kulüpçülük anlayışımız budur.
Zor günler geçiriyoruz. Zor günlerin adamı EYÜP ODABAŞI yanımızda değil! Yokluğunu hissediyoruz. Ama yine de sabah akşam yirmi dört saatini kulübüne ayırmaktan geri kalmıyor. Maddi yardım için yırtınıp duruyor! İhtiyaçlarımızın karşılanması için amansız bir savaş veriyor! Buna rağmen yanımızda olsa diyoruz!
Bekleyiş içindeyiz! Eyüp Odabaşı’yı bekliyoruz. Beklemeye devam edeceğiz. Hastalanmasa o inançtayım ki hiç maddi sıkıntı çekmeyecek veya sıkıntıları rahatlıkla göğüsleyebilecektik!
Bekleyişimiz devam ediyor! Bu kez yeni bir yönetim kurulu oluşturulması konusunda bekleyiş içindeyiz. Kulübümüzün sorunlarını omuzlayabilecek, kulübe ayrıca yük getirmeyecek yönetici kadrosu bulur ve bir araya getirebilirsek veya getirilebilirse, o zaman en kısa zamanda genel kurulu toplayarak kulüp yönetimini emin ellere devretmek arzusundayız.
Para gücümüz dışında eksiklerimizi de biliyoruz! Hayal âleminde gezmiyoruz!
BEKLEYİŞ içindeyiz.

İbrahim BALCI
11.09.2008

İŞTE SARIYER BU!

Kuruluşundan günümüze kadar verdiği mücadele ve aldığı sonuçlarla kendini
kanıtlayan Sarıyer; Çanakkale Dardanel karşısındaki Sarıyer’dir.
Sarıyer ismi bir firmadır, imrenilen, her zaman aranılan bir markadır. Bu özellikleri
kolay elde etmemiştir. Bunda altmış sekiz yılın uğraşı, hırsı, canlılığı, becerikliliği, deneyimi, yönetme ve yönetilme ustalığı vardır!
Sarıyer’in bu özelliklerini takdir edemeyenler, kabul edemeyenler her zaman düşünce-
lerinde mahkûm olmaya muhatap olacaktır, hatta mahkûm olacaklardır.
Sarıyer Spor Kulübü yine yönetim krizi yaşadı. Tahir Sarıoğlu’nun ayrılması ile iki aya yakın yönetim kurulu seçilemedi. Zoraki oluşturulan yönetim kurulunun başarılı olama-
yacağı söylenip durdu. Sanki ağızlarda başarısızlık sakızı vardı ve ısrarla çiğnenmeye devam ediliyordu.
Söylemlerin, iddiaların ardı arkası kesilmiyordu; Bir tek oyuncu alamazlar, zaten iyiler başka kulüplere gitti, nerden para bulunacak, ne kadar para bBEKLEYİŞ!

Akıllısı akılsızı; delisi velisi; hoşgörülüsü hoşgörüsüzü; seyircisi sporcusu; yöneticisi
üyesi; politikacısı seçmeni; bakkalı manavı; seyyar satıcısı marketçisi; balıkçısı madrabazı;
ev sahibi kiracısı; minibüsçüsü otobüsçüsü; yolcusu dilencisi; zengini fakiri bütün bir millet
heyecanlı bir bekleyiş içinde!
Çeteler, çeteciler, Yımpaş olayları, Ergenekoncular, darbeciler arkada bırakıldı! Bırakıldı bırakılmasına da peş peşe yenileri gelmeye başladı! Efendim bu kez Şaban Dişli olayı, Gaziantep olayı, Batman olayları ve yağmalanan hazine arazileri veya kişilerden ucuza kapatılan ve sonra da dolaylı olarak imarı alınarak tatlı karlarla satılan arazilerin arka arkaya el değiştirmesi! Yetmedi Deniz Feneri yanıp sönmeye başladı!
Deniz Feneri Almanya patentli! Türkiye’de kurulan yetmezmiş gibi Almanya’da kurulmuş! Ak para, kara para, bağış para, yardım ve iane paraları Alman patentli Deniz Feneri tarikiyle Türkiye’ye ve belli yerlere ulaştırılarak amaç gerçekleştirildi! Bütün bunları Alman savcı ve yargıçlarının hazırladığı raporlar, sanıkların itiraf dolu ifadelerinin basında yer almasından anlıyoruz. Yakında nihai karar verilir, suçlular cezalarını bulur!
Acaba bu Deniz Feneri davasının Türkiye ayağı ne olacak? Görevli savcılar acaba dava açacaklar mı? Ergenekon savcısı gibi önüne geleni, adı geçeni çağırıp içeri tıkacak mı?
Bekleyiş içindeyiz!
Bekleyeceğiz ve göreceğiz!
Bakalım ipin ucu nereye kadar gidecek!

***

Sarıyer Spor Kulübü Başkanlığı bana kaldı biliyorsunuz değil mi dostlar? Öyle oldu!
“Yahu kala kala İbrahim Balcı’ya mı kaldı?” diyenler nedense hala geçen yılın uykusuna devam ediyorlar. Merak edip sordukları yok neler oluyor, neler oldu, nereden nereye geldi Sarıyer Spor Kulübü diye!
Bir görev aldık, almak zorunda kaldık! Kulübümüz son üç yıldır idari kriz geçiriyor kulüp hakkında çok konuşanlar, ileri geri konuşanlar, ahkâm kesenler oralı değil! Lig bitiminde olmadılar, genel kurul sırasında olmadılar, hala olmamakta devam ediyorlar! Ama konuşmaya da devam ediyorlar!
Konu ile ilgili Belediye Başkanımız Sayın Yusuf Tülün’ü ziyaretimizde (dokuz kişiydik) kulübe yönetim seçilmesi konusunda yardım talep ettik. Aday ismi vermedi, kim seçilirse seçilsin belirlediği yardımı yapacağını tekrarladı ama önemli bir konuya değindi:
“Üç dört gün içinde genel kurulu toplamaz ve yönetim kurulu seçmezseniz, kulüp kayyuma gidecek!”
Evet, aynen söylediği gibi idi. Tam elli altı gün arkada bırakılmıştı. Dört gün içinde genel kurul yapılacaktı, buna mecburduk! 26 Temmuz günü bir araya geldik, on beş yirmi dakika içinde bir liste oluşturduk ve seçtik. En yaşlıları, en eski üye ve yönetici ben olduğum, bir yıl önce aynı görevi tekrar yapmış olmam nedeni ile başkanlık bana düştü! Bu onurlu görevi lütfettiler.
Borç fazla yoktu ama para hiç yoktu! Futbolcuların pek çoğu serbest kalmıştı. Böyle ortamda görev aldık. Parasız, pulsuz! Yöneticilerin de hepsi çok büyük özveri göstererek imkânlarını azami derecede zorlayarak masrafların, transfer ücretlerinin karşılanmasında katkıda bulundular ve istenilen transferler yapıldı.
“Lisansları alamazlar” diyenler ne düşünür bilmem ama ben ve arkadaşlarım kulübün iyiliği için her şeyi düşünüyoruz. “Lisans parasını biz verelim” diyen ve her zaman yardım elini uzatanlara “Federasyonla görüştük, lisans paralarını iddaa gelirlerinden tahsil edecekler. Lisans için para gerekmiyor ama futbolculara hiçbir şey ödeyemedik, o parayı biraz fazlası ile verirseniz futbolculara dağıtır, biraz rahatlarız” dedim ama beklediğimiz olmadı…
Bekleyiş içindeyiz!
Sarıyer Spor Kulübü olarak herkesten destek ve yardım bekliyoruz. Bekleyişimiz devam edecek, bıkmadan, yılmadan ve usanmadan devam edeceğiz beklemeye! İmkânlarımız elverdiğince görevlerimizi de yerine getireceğiz. Çünkü Sarıyerlilik anlayışımız, kulüpçülük anlayışımız budur.
Zor günler geçiriyoruz. Zor günlerin adamı EYÜP ODABAŞI yanımızda değil! Yokluğunu hissediyoruz. Ama yine de sabah akşam yirmi dört saatini kulübüne ayırmaktan geri kalmıyor. Maddi yardım için yırtınıp duruyor! İhtiyaçlarımızın karşılanması için amansız bir savaş veriyor! Buna rağmen yanımızda olsa diyoruz!
Bekleyiş içindeyiz! Eyüp Odabaşı’yı bekliyoruz. Beklemeye devam edeceğiz. Hastalanmasa o inançtayım ki hiç maddi sıkıntı çekmeyecek veya sıkıntıları rahatlıkla göğüsleyebilecektik!
Bekleyişimiz devam ediyor! Bu kez yeni bir yönetim kurulu oluşturulması konusunda bekleyiş içindeyiz. Kulübümüzün sorunlarını omuzlayabilecek, kulübe ayrıca yük getirmeyecek yönetici kadrosu bulur ve bir araya getirebilirsek veya getirilebilirse, o zaman en kısa zamanda genel kurulu toplayarak kulüp yönetimini emin ellere devretmek arzusundayız.
Para gücümüz dışında eksiklerimizi de biliyoruz! Hayal âleminde gezmiyoruz!
BEKLEYİŞ içindeyiz.

İbrahim BALCI
11.09.2008

YÜREKLİ VE BİLEKLİLER!

Sarıyerli futbolcular zor günlerin asil çocuklarıdır!
Sarıyer Spor Kulübü gündemi meşgul edince bir başka konuda yazı yazmak zor mu zor geliyor bana! Ne kadar gayret etsem, ne kadar çabalasam yadırgıyorum!

Çocuk yaşta düş lacivert-beyazlı renkli takımın peşine; cep harçlığı çıkaracağım diye Çağlayan sahasının tozlu topraklı alanını su testisi ile dolaş dur ve kırk paraya bir bardak su satarak eve nevale getirmenin telaşını yaşa; biraz palazlanınca meşin yuvarlağın peşinden koş; haydi lisans çıkartalım sana dediklerinde saygın genel kaptanın “sen önce okulu bitir” sözleri ile yıkıl; ama inat kulübün adamı olacağım diyerek işe sarıl; hiçbir maçını kaçırma; on yedi on sekiz yaşın içinde genel kurulda konuş ve yönetimi eleştir; haydi üye ol dediklerinde koşarak git ve çok geçmeden kendini yönetim kurulunda bul, hem de genel sekreter olarak!

İşte böyle başladı serüven! Böyle başladı Sarıyerlilik, böyle başladı bir dolu hayat! Devam edip durdu. Biteceğe de benzemiyor! Ama bir yerde bitmesi gerekir ve bitecek!

Üye, yönetici, genel sekreter, kulüp müdürü, kulüp başkanı her ne görev varsa yapabildiğim kadar yapmaya çalıştım. Görev düştüğünce yapacağım! AMA!!!

Tabii AMA’ları hesaba da katacağım, katmak zorundayım. Kulübüme hizmet ederken hiç kimseden asla “AFERİN” beklemedim! Beklemedim çünkü bana yakışmaz! Ben kulüp ve yöneticilik terbiyemi Kulübümüzün abide isimlerinden Av. Fikret Canlı’dan, Selahattin Yarar’dan, Celal Demir’den, Numan Uzun’dan ve Nazım Özbay’dan aldım. Onların öğretisinde “HİZMET VAR, KARŞILIK VE BEKLENTİ YOK” tur. O nedenle kulübümüzün iyi olmasından başka hiçbir beklentim olmadı!

İki üç gün evvel çarşıda bir Sarıyer taraftarı ile konuşuyorduk. Delicesine Sarıyer sevdalısı bir delikanlının bakışlarının üzerimizde olduğunu gördüm. Konuştuğum kişi yanımdan ayrıldıktan sonra yanıma gelen bu Sarıyer sevdalısı aynen şöyle dedi “Bu adamla nasıl konuşursun. Daha dün senin aleyhinde olmadık laflar etti, hem de ağza alınmayacak şekilde.” “Ya öyle mi? Olur, olabilir! Bir görev aldık, tamamlayacağız, konuşan konuşur ne yapalım” dedim.

Ata sözü ne kadar doğru: “KEDİ UZANAMAYACAĞI CİĞERE MURDARSIN (Yenmezsin) DİYE BAĞIRIR”. Demek ki adam fani ömründe devamlı bir şeyler beklemiş temin edemeyince veya eğrisi doğrusuna gelmeyince rahatsız olmuş! Varsın olsun! Ben “KARAR” başlıklı yazımda tavrımı, düşüncelerimi açıkladım. Sonucu merakla bekliyorum! En iyinin olacağına da inanıyorum.

En iyinin olacağına inanıyorum çünkü SARIYER MARKA’ dır. Markanın taliplisi olur, markadan kolay vazgeçilmez. Ayrıca bu kulübün sevdalısı çoktur, o nedenle mutlak taliplisi çıkar, çıkmalıdır.

YÜREKLİ VE BİLEKLİ başlığı ile Pendik maçını kazanan futbolcularımızdan bahsediyorum. Çok büyük özveri göstererek oynuyorlar! Maddi imkansızları çok haklı olarak sorun etseler de sahaya yansıtmadıkları için her birini tebrik etmek, alkışlamak gerekir. Sahaya çıktıklarından yüreklerini ortaya koyuyorlar; sertliğe sertlik, inada inat, krokor (sert ikili) mücadelede varız diyerek yürekleriyle birlikte bileklerini de konuşturmayı biliyorlar. Berbat mı berbat bir sahada lig maçlarımızı oynuyoruz. Adeta rezalet denilecek kadar kötü bir saha! Nasıl suni çim saha anlamak mümkün değil! Suni çimi kalmamış yok olup gitmiş. Düpedüz plastik sert zemin üzerinde futbol oynanıyor. İşte bu sahada antrenman ve maçta sakatlananlar; Emrah Şahin Çiftçi, Mustafa Çakır, İsmail Erdem! Bunlar büyük sakatlık, ufak tefeklerin haddi hesabı yok! Allah daha beterinden korusun!

Sarıyer sahası ayrı bir dert! Ne menem bir sahadır ki iki yılda bitirilemedi! Madem bitiremeyeceksiniz neden yenileme yoluna gittiniz! Neden her şeyiniz göstermelik! Nerde ise iki yılı arkada bırakacağız hala stat futbol oynanacak hale getirilemedi. Çok şükür geçen hafta çimleri serildi. Ha bir bir buçuk ay sonra oynarız diye düşündük ama ne gezer! Sorduk en yetkili kişiye “Lig maçlarının ikinci devresi bittikten sonra belki” dedi! Doğrudur; bitirmek istemedikten sonra!

Nerde Sarıyer’i temsilen seçilen iktidar partisi milletvekilleri? Onlar mahalli seçimlerde gelip oy istemeyecekler mi? Sonraki yıllarda genel seçimlerde oy istemeyecekler mi? Onlara hiç kimse “Bu rezillik nedir” demeyecek mi?

Türkiye’nin hangi ilçe ve kentinde bir stat onarımı alınmışta bir yıl içinde bitirilmemiş? Var mı böyle bir ilçe veya il?

Var tabii! Gençlik ve Spor İl Müdürü Sarıyerli olunca, hatta Sarıyer Spor Kulübü üyesi olunca, Sarıyer’in stadı da bitmez, Sarıyer kulübüne stadın altından bir dükkan da verilmez, bir başka yardımda edilmez!

Tamer kardeşim, belki belediye başkanlığına aday olursun, kazanırsın veya kaybedersin; İl müdürlüğünden de olabilirsin, bari Sarıyer Stadını bitir de ondan sonra göğsünü gere gere “Ben Sarıyer Spor Kulübü’ne stat kazandırdım” diye yıllarca konuş, başkaları da konuşsun.

Sarıyer Spor Kulübü sahasında maçlarını oynamaya başlarsa o inançtayım ki, kendi saha ve seyircisi önünde kolay kolay puan kaybetmez. Sarıyerliler ve Sarıyerli taraftarlar eski heyecanı yakalamak üzere! Sahamızda alacağımız galibiyetlerle ligin zirvesine tırmanacağımız kesin, buna adım gibi inanıyorum. Böyle olunca heyecan doruğa ulaşacak!

Takımımızın durumu ortada, büyük mali imkansızlıklara karşın beş maçta iki galibiyet ve üç beraberlik var. Lider Körfez Belediyespor’un ardından ikinci durumda. Ankara BUGSAŞ maçını kazasız atlatırsak, Körfez’le yapacağımız maç Sarıyer’in ne denli iddialı olabileceğini de gösterecektir.

Sarıyerliler zoru sever!

Sarıyer takımı zor maçların takımıdır!

Sarıyerli futbolcular zor günlerin asil çocuklarıdır!

Bu özelliklere sahip olan bir camianın başarısız olması mümkün değil!

Başaracağız!


İBRAHİM Balcı
28.09.2008

SARIYER’İN İLKLERİ

Buna biraz da kafa dağıtmak derler! Zira, epey zamandır aktüel konulara değinmiyordum. Zaman zaman değişik konulara girmenin, yazıp çizmenin yararı olur diye düşündüm ve bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim.



Görüldüğü gibi yazımda Sarıyer’in ilklerini sıralıyorum. Bunlar benim saptadıklarım. Okuyucular eksik görüp yeni bilgilerle bizi aydınlatabilirler.

Gelelim Sarıyer’imizin ilklerine:

Türkiye’de ilk defa altın madeni Sarıyer’de çıkarıldı ve Sarıyer ismini de yarlarının sarı olmasından aldı.

Türkiye’nin ve İstanbul’un ilk Türk Baro Başkanı Sarıyerli Mehmet Raşit Efendi’dir (1886-1908).

Türkiye’nin ilk kadın Başbakanı Tansu Çiller Sarıyer/Yeniköylüdür.

Türkiye’de Polo sporu ilk defa Sarıyer’de Abraham Paşa’nın (Dönme İbrahim Paşa) Bilezikçi Çiftliğinde oynandı.

Türkiye’de ilk kalp ameliyatını yaparak kalp kapaklarının genişletilmesi sağlayan Prof. Dr. Nihat Dorken Sarıyerlidir.

İstanbul’da ilk otel Büyükdere’de Hotel Bellevue adı ile açıldı.

Türkiye’de ilk piyano resitali Hotel Bellevue’de piyanist Liszt Frans taraf ından verildi.

Türkiye’de ilk hava taşımacılığı Büyükdere/Çayırbaşı hava meydanından 1924 de İtalyan Şirketi Aero Esprosso İtaliana tarafından yapıldı.

Cumhuriyetin ilk kadın iktisat doktoru ve kadın banka müdürü Ali Rıza Paşanın kızı Sarıyer/Yeniköylü İclal Ersin (Erkaptan) hanımdır.

Türkiye’de ilk reklam Sarıyer’de 1872 yılında Hünkar ve Çırçır memba sularının rekabeti ile yapıldı ve reklam yazıları çeşmenin kitabeleri olarak yazıldı.

Sarıyer’de ilk resmi spor kulübü Rumelihisar Kulübü olup 1931 yılında kuruldu.

Modern usullerle balıkçılık yapılması için ilk atılımı yapan Şaban Reis (Ergün) Sarıyerlidir.

Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe ve Trabzonspor gibi dört büyük futbol takımında forma giyen ilk futbolcu Sergen Yalçın Sarıyer/Kilyosludur.

Türkiye’nin ilk özel müzesi Sadberg Hanım Müzesi adıyla Koç ailesi tarafından Büyükdere’de açıldı.

Korgneral rütbesi ile Kuvvet Komutanı (Hava Kuvvetleri Komutanı) olarak görev yapan ilk kişi Sarıyer/Demirciköylü Korg. Cemal Ergin’dir.

Sarıyer’in ilk belediye Başkanı Ali Sandıkçıdır (1984/1989).

İstanbul’da Avrupa normlarında ilk plaj Sarıyer Altınkum’da 1927 yılında açıldı.

İŞTE böyle! Daha pek çok ilkler vardır. Ama tespitinde şüphesiz zorlukların olduğu da gerçektir. Ama güzel ve meraklı bir uğraş olduğu için araştırmak ve eksikleri bulmakta zevklidir. Bu yolda çaba harcayacak olanlara yardımcı olabileceğim gibi sayfalarım da açıktır.

İbrahim BALCI

04.10.2008

SARIYER’İN İLKLERİ

Buna biraz da kafa dağıtmak derler! Zira, epey zamandır aktüel konulara değinmiyordum. Zaman zaman değişik konulara girmenin, yazıp çizmenin yararı olur diye düşündüm ve bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim.



Görüldüğü gibi yazımda Sarıyer’in ilklerini sıralıyorum. Bunlar benim saptadıklarım. Okuyucular eksik görüp yeni bilgilerle bizi aydınlatabilirler.

Gelelim Sarıyer’imizin ilklerine:

Türkiye’de ilk defa altın madeni Sarıyer’de çıkarıldı ve Sarıyer ismini de yarlarının sarı olmasından aldı.

Türkiye’nin ve İstanbul’un ilk Türk Baro Başkanı Sarıyerli Mehmet Raşit Efendi’dir (1886-1908).

Türkiye’nin ilk kadın Başbakanı Tansu Çiller Sarıyer/Yeniköylüdür.

Türkiye’de Polo sporu ilk defa Sarıyer’de Abraham Paşa’nın (Dönme İbrahim Paşa) Bilezikçi Çiftliğinde oynandı.

Türkiye’de ilk kalp ameliyatını yaparak kalp kapaklarının genişletilmesi sağlayan Prof. Dr. Nihat Dorken Sarıyerlidir.

İstanbul’da ilk otel Büyükdere’de Hotel Bellevue adı ile açıldı.

Türkiye’de ilk piyano resitali Hotel Bellevue’de piyanist Liszt Frans taraf ından verildi.

Türkiye’de ilk hava taşımacılığı Büyükdere/Çayırbaşı hava meydanından 1924 de İtalyan Şirketi Aero Esprosso İtaliana tarafından yapıldı.

Cumhuriyetin ilk kadın iktisat doktoru ve kadın banka müdürü Ali Rıza Paşanın kızı Sarıyer/Yeniköylü İclal Ersin (Erkaptan) hanımdır.

Türkiye’de ilk reklam Sarıyer’de 1872 yılında Hünkar ve Çırçır memba sularının rekabeti ile yapıldı ve reklam yazıları çeşmenin kitabeleri olarak yazıldı.

Sarıyer’de ilk resmi spor kulübü Rumelihisar Kulübü olup 1931 yılında kuruldu.

Modern usullerle balıkçılık yapılması için ilk atılımı yapan Şaban Reis (Ergün) Sarıyerlidir.

Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe ve Trabzonspor gibi dört büyük futbol takımında forma giyen ilk futbolcu Sergen Yalçın Sarıyer/Kilyosludur.

Türkiye’nin ilk özel müzesi Sadberg Hanım Müzesi adıyla Koç ailesi tarafından Büyükdere’de açıldı.

Korgneral rütbesi ile Kuvvet Komutanı (Hava Kuvvetleri Komutanı) olarak görev yapan ilk kişi Sarıyer/Demirciköylü Korg. Cemal Ergin’dir.

Sarıyer’in ilk belediye Başkanı Ali Sandıkçıdır (1984/1989).

İstanbul’da Avrupa normlarında ilk plaj Sarıyer Altınkum’da 1927 yılında açıldı.

İŞTE böyle! Daha pek çok ilkler vardır. Ama tespitinde şüphesiz zorlukların olduğu da gerçektir. Ama güzel ve meraklı bir uğraş olduğu için araştırmak ve eksikleri bulmakta zevklidir. Bu yolda çaba harcayacak olanlara yardımcı olabileceğim gibi sayfalarım da açıktır.

İbrahim BALCI

04.10.2008

KAHPELER!

Hakkari, Şemdinli, Aktütün! Ürküntü veren, acıyı ve gözyaşını çağrıştıran üç isim! PKK denilen kanlı katiller sürüsü meydana çıktığından beri bu üç yerin ismini duyar dururuz: Hakkari, Şemdinli ve Aktütün!

Amerikan uşağı, kendini yitirmiş zavallıların bir araya geldiği sürü!

Almanya denen, işsiz Türklerin yurt edindiği ülkenin pis siyasetçilerinin göz yumması ile hain ve alçakların bir araya geldiği sürü!

Nobel ödülü vermek için Türkiye'yi sövülmesini bekleyen İsveç denen soğuk kuzeylilerin koruduğu utanmazların bir araya geldiği sürü!

Her tür ayrılıkçılığa yeşil ışık yakan ve ayrılıkçıların ele başlarını bağrına basan hürriyet havarisi Fransa'nın himayesindeki pisliklerin bir araya geldiği sürü!

Belçika'nın, Hollanda'nın müsamahasına sığınarak suç makinesi haline gelenlerin bir araya geldiği sürü!

Ne ekmeğe doydunuz, ne kana!

Ne çocuğa acıdınız ve yaşlıya!

Ana dediklerinize kurşun sıktınız, bacı dediklerinize mermi boşalttınız, dedeniz yaşındakilere acımasızca kıydınız!

Ne vatan toprağı bellediniz, ne de baba evi! Her ikisini birden ateşe verdiniz yıllar yılı! Daha ne kadar devam edecek eylemleriniz belli değil!

İnsansanız ki; iki bacağı, iki eli ile benziyorsunuz ama insan değilsiniz! İnsan olanların, insanlıktan nasibini alanlar sizin yaptıklarınızın hiç birini değil yapmak aklına bile getirmez!

Her şehit evine ateş kor olur düşer! Urfa'dan, Maraş'tan, Diyarbakır'dan, Adıyaman'dan, Rize'den, Sakarya'dan Mersin'den, İstanbul'dan, Şırnak'tan, Adana'dan acı feryatlar yükselir, huzur mu duyarsın!

Kürt ananın yavrucağını şehit edersin utanmadan, sıkılmadan huzur mu bulursun?

Laz ananın yüreği parçalanır, yanar, kavrulur mutlu mu olursun?

"Aman Adanalım" diye eğlenecek ananın yüreğine kurşun sıkarsın utanmaz mısın?

İstanbul'un on milyonundan birinin canını alırsın, kalabalıklar ağlar sen tınmaz mısın?

Behey sersem kan yerine su içsen kana kana olmaz mı? Sen insan değil misin? Değilsen nesin?

"Ben toprak…" diyorsan avucunu yala! "Kürdistan istiyoruz" diyorsan belki olur istihareye yat! Kıramıyorsan ağaların zulmünü, aşiret reislerinin zulmünü oy sandığı önünde kuyruğa gir, oyunu kullan doğruyu bul. Size verilen sözler var da yerine gelmiyorsa hesap sor sandıkta! O sandık her hesabın görüldüğü sandıktır!

Ama senin sandıkla işin olmaz ki! Elinde maşa ile dolaşanların oyuncağısın, onlar ne derse onu yaparsın! Ne aklına mukayyetsin ne de yüreklisin! Tüm yaptıkların korkaklıktan başka bir şey değil!

Aktütün, Aktütün, Aktütün! Irak'a en yakın noktalardan biri! Kaçıncı kez baskın yaptınız bu karakola üç, beş on… Kaç olursa olsun orası terk edilecek zannediyorsanız hayal görüyorsunuz! Dün verilen 16 şehide yüzlercesi de eklense siz ne idüğü belirsiz sürüler oralardan nasip alamazsınız!

Sıcak çatışmalar, soğukta vuruşmalar, kobra helikopterle, savaş uçakları ile vuruşma hepsi bir yana! Olacak olur! Yetmiş milyonluk Türkiye üç beş çapulcuya teslim olacak değil ya!

Sorun uzun vadeli olabilir ama asla siyasi olmamalı! Siyasi yan tartışılmamalı bile! Alınacak önlemlerin gizliliği önemli; olayı sahiplenmek önemli! bıkmadan, yılmadan, içten ve dıştan gelecek baskılara aldırış etmeden olayın üzerine gidilmelidir.

Öncelikle de Talabani ve Barzani'ye verilen pasaportlar iptal edilmeli, ayrılıkçı Kürtlerin bu ağa babalarına karşı tavır konulmalıdır. Onlara müsamaha gösterildikçe, dengeler korunmalı denildikçe, gerekli ve çok önemli önlemler alınmadıkça, alçakların gemi azıya almaları devam edecektir.

Biraz da sosyolojik açıdan bakılacak olursa soruna şöyle bir soru sorulabilir: Hangi Türk ailesinde bir Kürt kızı gelin değil! Ya da hangi Kürt ailesinde bir Türk kızı gelin değil!

Ağlayan anaların feryadını duymaktan aciz KORKAKLAR, KALLEŞLER, KAHPELER!

YATTIĞINIZ YER CENNET OLSUN ŞEHİT KARDEŞLER.

İbrahim BALCI

05.10.2008

EFSANE SARIYERLİLERDEN NUMAN UZUN U KAYBETTİK

Numan Uzun 1923 de Sarıyer’de doğdu. İlk Okulu Sarıyer’de Orta Okulu Emirgan’da, Liseyi Haydarpaşa’da okudu, İ.Ü. İktisat Fakültesi İkinci sınıfından ayrıldı ve iş hayatına atıldı. Koç Holding bünyesinde çeşitli görevler yaptı ve emekli oldu.

Numan Uzun, Sarıyer Spor Kulübü’nün kuruluş çalışmalarında bulunan gençlerden biri olarak ilk Sarıyer takımında futbol oynadı. Çok başarılı olunca Fenerbahçe’ye transfer oldu ve iki sezon F.Bahçe’de oynadıktan sonra tekrar Sarıyer’e döndü (1946). Futbolu 1951 de Sarıyer’de bırakmasına karşın, yine de lisansı devamlı vize ettirilerek önemli maçlar için hazır bekletildi ve bazı maçlarda 1953/54 sezonuna kadar oynadı/oynatıldı. Takım kaptanı olarak görev yaptı.

Sarıyer kulübünde 15 dönem yönetim kurulunda görev aldı. 14 dönem genel kaptanlık bir dönem de (1959/60) başkanlık yaptı.

Genç yaşta siyasete girdi. Sarıyer Demokrat Parti teşkilatında değişik görevlerde bulundu. 1960’daki 27 Mayıs İhtilalinde D.P. Sarıyer İlçe Başkanı olduğu için tutuklandı, yargılandı ve aklandı. Adalet Partisinin kurulması üzerine bu partide siyaset yapan Numan Uzun çok uzun yıllar bu partinin İstanbul İl Başkanı olarak görev yaptı. 1962-1969 yılları arasında iki dönem İl Genel Meclisi Üyeliği, 1973-1976 yılları arasında Belediye Meclisi Üyeliği görevlerinde bulunurken, hem İl Genel Meclisinde ve hem de Belediye Meclisinde Daimi Encümen Üyeliği görevlerinde bulundu. 1977-1980 yılları arasında İstanbul Milletvekili olarak parlamentoda yer alan Numan Uzun, milletvekilliğinden sonra özel teşebbüste yönetici olarak çalıştı.

Sarıyer’den ayrılan ve Kadıköy’ü kendisine mesken edinenlerden olan Numan Uzun, her zaman çok iyi bir Sarıyerli ve Sarıyerlilerin ağabeyi olarak anıldı, hatırlandı.

Saygılı, hatırnaz, iyi niyetli ve çok merhametli bir insan olan Numan Uzun hatadan dönmeyi bilen, karşısındaki kim olursa olsun ona haklısın diyebilen nadir kişilerden biridir. Sarıyer’den ne aile bağını ve nede gönül bağını asla koparmadı. Aradı, arandı! Sevdi, sevildi!

Benim yaştakilere örnek olan insanlardan biri olan Numan Uzun ile unutamayacağım bazı anılarım var. Bir ikisini yazmalıyım diye düşündüm:

Numan Uzun Demokrat Parti Sarıyer İlçe Başkanı idi. Ben de Cumhuriyet Halk Partisi Ocak yönetim kurulu üyesiydim. Başkanımız Nihat Adatepe idi, Zihni Atlaş da yönetimde idi. Sıkı yönetim vardı, siyasilere göz açtırılmıyordu. İsmet Paşa Mecliste yaptığı bir konuşmada Adnan Menderes ve DP. Milletvekillerine hitaben “Ben de sizi kurtaramam” demiş ve 12 celse toplantılara katılmama cezası almıştı. Yasaklanarak toplatılan Ulus gazetelerini almış al altında dağıtıyorduk. Yani yasaklara karşı geliyorduk. Polisler ve görevli askerler bizi arıyormuş! Ayrıca elimizde yayınlanması yasak bazı konuşmaların çoğaltılmış metinleri vardı. Sarıyer çarşısı içindeki köprünün üzerinde bizi gördü, hemen yanımıza gelerek “Kaçın, polisler, askerler sizi arıyor, alıp götürecekler” dedi. Numan Uzun, doğru insandı, yalan söylemezdi! Tabii ki inandık! Oysa biz onun partisine karşı mücadele veriyorduk! Kaçtık ve kurtulduk. Numan Uzun’un, bizim, yani Sarıyerlilerin polis tarafından hırpalanmasına gönlü razı olmamıştı.

Sarıyer takımının iki kalecisi sakatlanmıştı. Üç dört gün sonra oynayacakları lig maçı için kaleciye ihtiyaç vardı. Ben de Zümrütspor’da (Mahalle takımımız) oynuyordum. Sarıyer takım kaptanı Şükrü buldu beni ve “Sana Lisans çıkartacağız, Sarıyer’de oynayacaksın” dedi. Dünyalar benim oldu! Zira arkadaşlarım; İbrahim Pırnal, Dursunali Baran, M.Salih Büyükdurmuş, Aziz Termur, Yıldırım Erdinç Sarıyer’de oynuyorlardı. Şükrü ile beraber Numan Uzun’un evine gittik. Sabahın yedisi, Numan Uzun kapıdan çıkınca bizi gördü. Şükrü’ye “Ne var?” diye sordu. “İbrahim’e Lisans çı-karacağız sizin imzanız lazım” dedi. “Ya öyle mi?” diyen Numan Uzun eliyle işaret ederek beni yanına çağırdı, gittim; yanağıma usturuplu bir tokat atarak “Ne topu sen önce okulu bitir” diyerek kovaladı.

1953 yılı kasım veya aralık ayı idi. Kuma gitmiştik. Fırtına çıktığı için Garipçe önlerinden geri dönüp limana takamızı bağladık. Saat 06.30 sularıydı. Eve giderken Numan Uzun’u Sarıyer Camii önünde elinde koca bir çuvalla gördüm. O da beni gördü ve hareketlendi. “İbrahim gel” diyerek beni çağırdı. Ben ona kırgınım ya, gitmeyeceğim, gel de gitme! Gitmemek saygısızlık olduğu gibi büyük suçtu! Gitmemek olur mu? Koşarak yanına gittim. Aynen söyledikleri:

“Benim işim çıktı, bugün Vefa Stadında saat 12.00 de maç var gidemeyeceğim. Çuvalda formalar, şortlar, tozluklar, ayakkabılar var, küçük çantada da lisanslar! Al sana 2,5 (İki buçuk) lira 07.10 vapuru ile git. Eminönü’nden tramvaya bin Vefa stadına git. Baba Mesut’a lisanslardı ver!” Elime bir de kağıt tutuşturdu; “Bu da takım, bu takımı çıkarsın sahaya” dedi.

Tabii itiraz etmeye imkan yok, düştüm yollara. 07.10 vapuru ile Eminönü’ne gittim. Paraya kıyamadığım için çuvalı sırtladığım gibi yaya olarak Vefa Stadına gittim: Baba Mesut’u kapıda bekler gördüm. “Geç kaldın” dediği zaman, benim paraya tamah ettiğim için yaya geldiğimi anlamıştı. Hemen soyunma odasında formaları astım. Takımı Mesut Ağabeye vermiştim. “Bırak formaları gel” dedi. Yanına gittim. “Bu gün idareci sensin, ben de oynuyorum, takımı sen oku” dedi. Ürktüm, korktum, heyecandan dilim tutuldu. Ama beni yatıştırdı ve “Ben de oynuyorum, bir idareci gerekiyor o da sensin” dedi. Takımı okudum, futbolcular giyindi, maçımız Topkapı ile idi. Oynadık ve 2-1 kazandık. Bu benim ilk deneyimim olacakmış meğer! Çok geçmedi sadece beş altı yıl Sarıyer S.K. de yönetici oldum. Numan Uzun da başkanımızdı. Bilahare defalarca aynı yönetim kurullarında görev aldık, birlikte çalıştık.

Benim, Sami Canel’in, Baba Kenan’ın, Ayhan Erman’ın kulüp yöneticisi olarak yetişmemizde çok emeği geçenlerden biriydi Numan Uzun! 24.10.2008 günü sabahı Numan Uzun’u kaybettiğimiz haberini aldım. Hasta olduğunu biliyordum. Üzüldüm. Üzülmekle kalsak iyi! Bir de eşe dosta Ölüm haberini vermekte bana düştü.

Numan Ağabey Sarıyer Spor Kulübü ile üyesi olduğu Fenerbahçe S.K. nünde de Divan Kurulu üyesiydi. Ayrıca siyasi yaşamı nedeni ile pek çok dernekte üye bulunuyordu.

Sarıyer’in; Selahattin Yarar, Fikret Canlı, Numan Uzun ve Celal Demir’den oluşan dört ayaklı dev masasının ikinci ayağı da kayıp gitti. Diğer iki büyüğe Celal Demir ve Fikret Canlı’ya uzun ömürler dilemekten başka ne diyebiliriz ki!

Bir büyük Sarıyerliyi, bir büyük yüreği, iyilik sever bir ağabeyi, onuru ile yaşamış ve onur savaşında daime galip gelmiş bir insanı kaybetmenin üzüntüsü içinde NUMAN UZUN ağabeye Allah Rahmet etsin diyor, ailesine ve Sarıyer Spor Kulübü ile Fenerbahçe Camiasına da başınız sağ olsun diyorum.

NUR İÇİNDE YAT NUMAN AĞABEY!

İbrahim BALCI

CUMHURİYET BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

1299/1300 Osmanlı devletinin kuruluşu ve yavaş yavaş geniş alanlara yönelmesi. Bursa’nın Başkent oluşu ve güçlü devletin İmparatorluğa adım atması.

Avrupa yakasına açılma ve Edirne Başkent!

Güçlü Osmanlı Devletinin Ankara’da bir başka Türk Devleti ile savaşı!

1453 İstanbul’un Fethi ve Yeni bir çağın başlaması!

Anadolu’daki Beyliklerin teker teker ortadan kaldırılması,Osmanlı Devletinin gerçek anlamda İmparatorluk gücüne erişmesi.

1453-1579 Osmanlı İmparatorluğunun yükselme devridir!

15791683 Osmanlı İmparatorluğunun duraklama devridir!

1683 sonuçsuz kalan Viyana kuşatması ve Padişah IV. Mehmet’in tahttan indirilmesi Kara Mustafa Paşanın idam edilmesi!

1699 Karlofça Antlaşması ile başlayan gerileme devri! İç isyanlar, istikrarsızlık, toprak kayıpları!

18. yy. Gerileme Devridir.

Tutucular, bağnazlar, bir adım ileriyi göremeyenlerin, yenilikçi Padişah, Sadrazam ve aydınları ortadan kaldırmaları! Kanlı hesaplaşmalar!

Bütün bunlara rağmen 1839 Tanzimat Fermanının (Gülhane Hattı Hümayunu) ilanı! Yeniliklerin yeteri kadar uygulanamaması sonucunda 1856 Islahat Fermanının ilanı!

Bir türlü istenen sonuçlar alınamaz ve:

1876 da I. Meşrutiyet ilan edilir!

Yine toparlanma olmaz, her geçen gün yıkılışa doğru gider Osmanlı İmparatorluğu, toprak kayıpları devam eder durur!

İç borçlanma, dış borçlanma; Lale devre denen 12 yıllık safahat dönemi mali yönden felaketi getirir ve neticede İmparatorluk boyunduruk altına girer.

NE Mİ OLUR?

DUYUN-U UMUMİYE İDRESİ KURULUR!

Yeni İmparatorluk gelirleri iç ve dış borçların ödenebilmesi için yabancı devletlerin, zorla kurdurdukları idareye verilir! Bu idarede beş yabancı, iki Osmanlı vardır! Yabancılar ne derse o olur!

ARTIK YIKILIŞ KAÇINILMAZDIR!

1908 II. Meşrutiyet İlan edilir! Bir umuttur! Ama boşa çıkar!

31 Mart 1909 Gerici Ayaklanması başlatılır. Binlerce yenilikçi aydın öldürülür! Olay bastırılır ama, bir daha düzen yerine gelmez!

İttihat Terakki görev başındadır! Yetkiler onlardadır. Başarı isterler!

Birinci Balkan Savaşı yenilgisi, İkinci Balkan yengisi karşılar ama zafer

geçicidir.

Devleti yöneteceğiz diye iş başı yapanlar İttihatçı liderlerin Sarıkamış ve Kanal/Mısır çıkarması bozgunları!

Birinci Dünya Savaşına bir oldu bitti ile giriş, savaş yönetiminin Alman generale verilmesi!

Sonuç alınamayan savaşlar ve Nihayet MUSTAFA KEMAL’in zuhuru!

Alman Komutanların yanlış stratejileri ve savaş yönetimlerindeki zaafları neticesi Mustafa Kemal’in ileri atılarak komutanlık görevi istemesi! Alman General’in cevabı: Bu kadar ordu ve kumanda sana çok gelir!

Aldığı yanıt: AZ GELİR!

O HALDE KOMUTA SENDE, BUYUR!

İşte böyle kurulmaya başlandı CUMHURİYET!

Kazanılan Çanakkale Zaferine karşın savaş kaybedildi. Bu zaferle ilgili varsın onlarca kitap yazılsın, birinde bile MUSTAFA KEMAL’ den bahsedilmesin, zararı yok, zavallılar unutur ama TARİH UNUTMAZ!

15.05.1919 İzmir’in işgali.

19.05.1919 Samsun’a çıkış.

23.07.1919 Erzurum, 04.09.1919 Sivas kongreleri!

12.09.1920 İstanbul Meclisi toplandı.

28.01.1920 Mustafa Kemal’in hazırladığı Mısak-ı Milli İstanbul Meclisince kabul edildi.

10.08.1920 de Devleti çok sevdiklerini zanneden; Padişah, Sadrazam ve siyasetçilerin kabul ettiği, imzalanan SEVR antlaşması!

Bir yıldan beri Anadolu’da başlatılan düzenli ordu kurulması çabaları; Birinci ve İkinci İnönü Zaferleri!

Sakarya Meydan Savaşının kazanılması ve Büyük Taarruzun başlaması.

ORDULAR! HEDEFİNİZ AKDENİZDİR! İLERİ!

ZAFER!

29 EKİM 1923 CUMHURİYET KURULDU. MUSTAFA KEMAL CUMHLURBAŞKANI.

İşte ülkemiz tarihi üzerinde kısa bir gezindi. Kuruluştan, yayılışa, yayılıştan yükselişe, yükselişten duraklamaya, duraklamadan gerilemeye, gerilemeden yıkılışa giden bir ulusu AYAĞA KALDIRAN ADAM, YANİ MUSTAFA KEMAL!

Sağlığında adını duyunca kaçacak delik arayanların dölleri bugün adını tarihten silmek için savaş veriyorlar! Kazanacaklar!!!

Neyi kazanacaklar? Yanıtı kendileri versin!

****



NOTU EKLEMEM GEREKİYOR:

Ergenekoncu diye tutuklanan ve yargılanmakta olan katıksız Atatürkçü Prof. Dr. Emin Gürses bir konuşmasında şöyle diyordu:

“Sulhta birbirimizi yeriz, savaş olunca da kahramanlar yetiştiririz”.

Cumhuriyeti, Atatürk’ü ve Atatürk ilkelerini yok etme savaşı başlatmak isteyenler şunu bilmelidir ki: NE MUSTAFA KEMAL ÖLDÜ ne de MUSTAFA KEMALLER!!!

CUMHURİYET BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!



İbrahim BALCI

CUMHURİYET BAYRAMINIZ

BERABERLİK Mİ? SEFERBERLİK Mİ?

Sarıyer Beylerbeyi maçına üç eksikle çıktı. Buna rağmen daha iyi bir on bir kurulabilir miydi? Belki tartışılabilir. Ama oynanan futbol tam bir lig çekişmesiydi. ilk 15 dakikadan

Sarıyer akın zenginliğini ele almasına karşın çok fazla pozisyon bulamadı. Rakip buldu mu? Hayır! İki pozisyon buldu birini gol yaptı. Takımımız daha fazla pozisyon buldu ama değerlendiremedi. Maçın son yirmi dakikası tamamen Sarıyer baskısı altında geçti. Golü de uzatma dakikalarında bulduk ve 1-1 lik skoru yakalayarak yenilgiden kurtulduk. Atılan gol gerçek anlamda Ertan Koç golü idi. Genç Ertan şeytani zekası ile kaleci ve bir defans elamanının yanından topu ağlara gönderdi. Ertan böyle zor gollerin adamıdır, bu tür gol atmayı ister, benim tanıdığım Ertan bu!

Takımımızda bir zaaf var, bunu en iyi şüphesiz Mahmut Kocabal'ın ekibi bilir. Gol yollarında zorlanıyoruz, ayakta fazla top tutuyoruz, şahsi oynamayı tercih ediyoruz. Zaman zaman çoğalamıyoruz. Daha büyük handikap, maç kazanamamanın verdiği burukluk, eziklik ve ya gol atamazsam ya gol yersem korkusu! Her biri birer kıymet olan bizim çocukların bu korkuları yenmesi gerek! Bu noksanın giderilmesi için;yönetimin, teknik heyetin ve daha çok da Ferdi, Mustafa, Savaş ve Ethem gibi ağabeylerin çaba harcamaları lazım!

İddia ediyorum, inanıyorum; bizim takım ligin en iyi takımı! Sakatlar işbaşı yapsın, idarı mali durum rayına otursun, yenilmez bir takım ortaya çıkacaktır!

Bu maçın bir zenginliği daha vardı! Yönetim kurulunun hemen hemen tam kadro maçı izlemesiydi. Heyecanla, kazanma azim ve hırsıyla! Eski yönetim kurulu üyelerinin de yeni yönetime destek anlamında maçı birlikte, yanyana izlemeleri renk ve gönül kardeşliği ve Sarıyer'in başarısının yürekten istenmesinin filmi gibiydi.

Bütün bunlar iyi şeyler, ya kötü olanlar?

İşte burada biraz durmak gerekiyor!

Sarıyer'in taraftara, seyirciye ihtiyacı var. Taraftar büyük destektir, böylesi olması gerekir, böyledir de! Gerçekten böyle? İşte buna yanıt arayacağım.

Beylerbeyi maçı başlarken, Sarıyerli seyircilerin bulunduğu bölümde on beş yirmi kişi vardı. Sonra elli altmış belki biraz daha fazla oldu. Oldu da ne oldu. 7. dakikada golü yedi, 10. dakikada yönetim istifa, Mustafa istifa diye bağırıldı: UTANÇ VERİCİ BİR OLAY!

Şeref tribününe gelinip istekte bulunuldu. Her neyse yerine getirildiği öğrenildi. Peki ne oldu: "Yine yönetim istifa", "Başkan istifa" diye bağırıldı. Oldu mu? Yakıştı mı?

Bunları bir tarafa bırakalım, daha beteri "…. Doğulur, Sarıyerli olmayan ….. çocuğudur" YOK BE!

Bağıranlar ne?

Yahu kulübünü seven, kulübüne sevdalı olan hangi çocuk, genç ve yaşlı taraftar böyle bağırabilir! Yönetici yapabilmek için pertavsızla adam arıyoruz, bir kısım taraftar yöneticileri kaçırmak için savaşımı veriyor!

Adam kazandığı helal parasını kulübe verecek! Yönetici karısının, çocuğunun nafakasını kulübün ihtiyaçları için harcayacak, adam işini gücünü bırakacak antrenmana maça gelecek takımına güç katacak; sonra da bilmem ne çocuğu olacak! VAY ANASINI BE!

Sarıyer sevdası bu değildir! Sarıyer sevdası, dere gibi akan gözyaşıdır! Her kötü sonuçtan sonra gözyaşını içini akıtır, bu benim döktüğüm terdir der. Daha güçlüsünü gelecek maçta futbolcuların akıtması için daha güçlü destek vermek görevimdir anlayışı ile hareket eder!

Sarıyer takımı 90+3 de beraberlik golünü atıyor taraftar Başkan istifa diye bağırıyor, yönetim istifa diye bağırıyor! Olacak iş mi?

Siz maça gelseniz ne olur, gelmeseniz ne olur?

Yararınız yok, zararınız olmasın bari!

Zarar vermemek için bilerek maça gelmemekte onurlu bir olay ve çok iyi bir SARIYERLİLİKTİR!

Gelin bir karar verin ve bundan sonra hiçbir beklentim olmadan, hiçbir istekte bulunmadan, sadece takımın maçını izlemek için gişeye gidecek, biletimi alacak ve maça girip izleyeceğim deyin, Bu konuda bir SEFERBERLİK kararı verin ve uygulayın, göreceksiniz ne kadar huzur içinde sahadan ayrılacaksınız!

Bence ERDEMLİ olmak budur.

İbrahim BALCI

02.11.2008

SARIYER YAZILARI - 1

Sarıyerli ol, Sarıyer’de yaşa, Sarıyerliyim de ama Sarıyer’i yazma! Olur mu? Tabii ki olmaz. Mavi ile yeşilin kucaklaştığı bu sahil şeridinde her daim huzuru bulduğun gibi muzırı da bulursun!

Sarıyer, Sarıyer olalı huzurla muzırı birlikte yaşadı. En huzurlu göründüğünde karşısına çıkan bir muzırın yarattığı hava ile ne huzurun kalır ve ne neşen! Her biri peşi sıra kaybolur gider.

Sabahın alaca karanlığı kaybolmaya başlamadan uykunun en derin zamanında denizden gelen heya mola sesleri ile uykundan uyanır “Zamanı mıydı” diye bağırarak başını yorganın içine sokar yeniden uyku uyamaya çalışırsın. Böylece huzurlu gecenin sabahı huzursuzlukla yoğrulur durursun!

Sabahın mahmurluğunda ise günlük gazeteni almak için sokağa attığında kendini, Taşiskelenin ön tarafına sıralanan balıkçı tezgahlarında, sabah sabah, tutulan taze balıkları zevkle seyrederken huzur denizinde yüzer, sabaha karşı seni uykudan edelerin, bu balıkları tutan balıkçılar olduklarını hatırlamazsın bile!

Taşiskele; esnafla eşrafın, gençle yaşlının; işsizle işi olanın bir arada yaşayıp durdukları bir yerdir. Balıkçısı, madrabazı, kumcusu, hamalı, inşaatçısı, ayakkabı boyacısı ve dahi seyyar satıcısı iç içedir Taşiskele çevresinde! Bu asırlık, hatta tarihin çok eski derinliklerinden günümüze kadar ulaşan Taşiskele Bizans öncesi yapılardandı. Siyah plaka taştan yapılmış, taşlar arasında kurşunla, demirle veya betonla her hangi bir bağlantı yapılmadan iki-üç metre genişliğinde yapılmış ve kullanıla gelmiştir bin dokuz yüz doksan dokuz yılına kadar!

Deniz sahiline inenler, hele sabah namazına gelenler mutlak, barınak girişinden Taşiskelenin en son noktasına kadar yavaş yavaş yürüyerek ve sabah keyfini yapar. İyot kokusunu yudum yudum içine çekerken, denizin göz kamaştırıcı maviliği ile gönül denizinde yüzer, arkasını döndüğünde Kocataş tepesinin yeşili içinde kaybolur ve huzur gölü içinde bulur kendini. Huzur gölünde ya da huzur ovasında, olmazsa olmazı ile huzur dağında dolaşırken Deli Avcı’nın hayırlı basması ile nefretin doruğa, hırsın zirveye çıkar ama dönüp baktığında “Deli Avcıyı” görünce bir muzırın eline düştüğünü anlarsın! Ama yapacak bir şeyin yoktur, mecburen güler geçersin. Hiç kimse deli ile deli olmaz ki! Olmaya koşsa da beceremez ki!

Cami arkasında iki kahvehane! Biri Kürdün Süleyman’ın kahvesidir. Bu kahvehaneden biri mahallenin hatırlı eşrafı ile reislerin diğeri küçük balıkçıların! Yani oltacılar ve küçük ağ balıkçılarının; manyat çekenlerin ve tayfaların oturdukları kahvehane! Kahvehanin içi karanlık, 40 mumluk tek bir elektrik lambası sadece kendisini aydınlatır. Beş altı ahşap masa üzerinde kalın mermer üstlük ve belki de her biri onbeş yirmi yıllık birer teneke küllük! Gecenin kör vaktinde geldikleri belli olan tayfaların kırık dökük sandalyeler üzerinde esneyip uyudukları, zaman zaman kafalarının öne düştükleri görülür. Kayık sahibinin “Haydi denize” deyişi ile hareketlenme olur ve birer ikişer kahvehane boşalır, yarım saat içinde kimse bulunmaz kahvehanede! Kahvecinin işi o anda kara tahtaya (borç tahtası) bakmaktır: Kaç kahve, kaç çay borç içilmiştir!

Sabah namazından sonra bu sabahçı kahvehanesi nefes alır hale gelir, içeride kimse kalmaz ve kahveci zaman zaman küfrederek zaman zaman da yanık bir türkü tutturarak temizlik yapar. Ama çok geçmez, yedi on vapuru ile Beşiktaş’a Eminönü’ne gidecekler yolculardan bazıları, gelir iki poğaça ile büyük bardak bir çay içerek güne başlar ve çekip giderler! Öğle saatlerine yakın denizden teker teker gelir balıkçı kayıkları. Ya balık tutabilmişlerdir ya da tutamamışlardır. Her zaman papaz pilav yemez, bazen bereketi çok olur denizin bazen de yem vermez bir Allah’ın kuluna! Kayıklar küçük limana/barınağa bağlandığında kıç veya baş üstünde üç beş çavalye dolu balık varsa keyfine diyecek yoktur balıkçının! Bir iki çavalye balık ise sadece masrafın çıktığının resmidir. Eğer bir çavalye balık varsa o gün mideler bayram eder, o balıklar kayık sahibi ile yanında çalışan tarafından paylaşılır!

Bu kahvede huzur arayanlar sadece huzursuzluğu bulur! Zira cebi sıcak adam aransa da bulunmaz, her biri kıt kanaat geçinip giderler. Tek sermayeleri ehli namus (namuslu) olmaktır!

Buradaki ikinci kahve Kırmızı Ahmet’in işlettiği kahvedir. Yerden birkaç basamak yukardadır ana zemin! İki üç merdivenle çıkılır kahveye. Çift peykelidir. Üç dört ahşap masa ve kısmen sağlam beş on sandalye! Duvarda bir iki eski fotoğraf! Fotoğraflardan biri peşin veren esnafın hali ile borç veren esnafın halini tasvir eder. Bu nedenledir ki Kırmızı Ahmet’in ocak duvarında yaz boz tahtası yoktur. Yani veresiye içilen çay ve kahvelerin yazıldığı bir kara tahta yoktur.

Kırmızı Ahmet’in kahvehanesi, Sarıyerli balıkçı reislerinin, manyat ve dalyan reisleri ile ekâbiranın, yani cebi sıcak olanların oturdukları kahvehanedir. Burada az konuşurlar, ama hep işten konuşurlar. Hemen hemen hepsi yaşlıdır. Sağır Eşref, Hacı Müezzin Mehmet Raci Efendi, Dalyancı Ömer Bey, Uzun Ahmet, Arıcı İzzet, Şaban Reis, Hasan Reis, Çolak Hayri Dayı ve ötekiler!

Kışın ayrı yazın ayrı güzelliği vardır Cami arkasının! Yaz gecelerinin mehtabı, soğuk kış gecelerinin dondurucu ayazı, gök gürlemesi ve şimşek çakması! Kahvehanelerin önündeki Taşiskele barınağında kayık ve sandalların solağan denizleri (dalgaları) ile birbirlerine hışımla çarpmalarının yarattığı huzursuzluk ve korku! Rüzgar uğultusu ve kahvehanenin camlarını kıracakmış gibi vuran dolunun çıkardığı sesler!

Kış günlerinin en meraklı yanı; cesaretlerini göstermek için güç koşullarda balığa gidenlerin dönüşlerinin heyecanlı beklenmesidir. Dönüşlerde gecikme oldu mu yaşlı genç balıkçı reislerinin tahminleri başlar ama yine de bir nokta da durur. Karar kesin gibidir: “Ya şimdi gelir, ya da bir kıyıya inmiştir”. Hani, hiç birisinin aklına balığa giden balıkçının sandalının batması ve canını yitirmesi, yani boğulması gelmez!

Sarıyer Ali Kethüda Merkez Cami arkası, yani sabahçı kahvehanelerinin olduğu yer yazın daha güzeldir, daha sevimlidir, daha ilgi odağı olur. Cumartesi ve pazar günleri işe gitmeyen Sarıyerlilerin uğrak yeridir! Alır Sarıyer Karaköy Börekçisinden simidini veya poğaçasını buraya gelir, çaylarını da içerek öğle saatine kadar vakit geçirirler. Öğleden sonraları buraların sahipleri daha çok İstanbul’un değişik semtlerinden gelen Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerdir. Kahvehaneler içerdeki kırık dökük masaları dışarı çıkarır, müşteri bekler. Kaç kişi gelirse gelsin sevindirici olur. Zira peşin para vereceklerdir. Öğle saatinden başlarlar sökün etmeye, akşam saatlerine kadar oturarak gününü gün eder ve Sarıyer’in huzur veren havasını teneffüs ederek akşamı yaparlar. Temiz hava, iyot kokusu, taze balık, Sarıyer muhallebisi ve böreği ile huzurlu, eğlenceli ve dinlendirici bir gün arkada bırakılır.

HAY Allah hala neredeyiz? Nerede kaldık? Neden hala geçmişin izlerini taşımaktan vazgeçemiyoruz?

Hala oradayız, hala o izleri taşımaktan hoşlanıyoruz çünkü huzura, samimiyete, temiz havaya, çevre temizliğine, insanlığa hasret kaldık da ondan!

Etrafımıza bakındığımızda kirlilik diz boyu! Hava kirliliği, çevre kirliliği daha önemlisi kişilik kirliliği! Nerede çıkar gözetmeden hatır soranlar, nerede göz göze geldiğinde selam verenler, nerede arkadaşlarının derdini kendisine dert edinenler! Kalmadı, hiçbir şey kalmadı denilse yeridir! Maddi değerlerle birlikte manevi değerlerde yitip gitti! Her şey çıkara dayalı!

Kahvehaneler içkili lokanta oldu! Tarihi Sarıyer limanı (Barınak) imansızca, tarihi marih düşünülmeden acımasızca yıkıldı; yerine beton ve demir boru yığını ucube, şekilsiz bir liman yapıldı. O kadar kötü dizayn edilmiş ki, biraz dalga olduğunda limandaki kayıklar adeta birbirini yiyor, her kış birkaç tekne batıyor limanda! Hal böyle iken gel de eskiyi arama, nostaljiye takılma!

Daha doğrusu gel de Sarıyer’i yazma!



İbrahim BALCI

07.11.2008

SARIYER YAZILARI - 1

Sarıyerli ol, Sarıyer’de yaşa, Sarıyerliyim de ama Sarıyer’i yazma! Olur mu? Tabii ki olmaz. Mavi ile yeşilin kucaklaştığı bu sahil şeridinde her daim huzuru bulduğun gibi muzırı da bulursun!

Sarıyer, Sarıyer olalı huzurla muzırı birlikte yaşadı. En huzurlu göründüğünde karşısına çıkan bir muzırın yarattığı hava ile ne huzurun kalır ve ne neşen! Her biri peşi sıra kaybolur gider.

Sabahın alaca karanlığı kaybolmaya başlamadan uykunun en derin zamanında denizden gelen heya mola sesleri ile uykundan uyanır “Zamanı mıydı” diye bağırarak başını yorganın içine sokar yeniden uyku uyamaya çalışırsın. Böylece huzurlu gecenin sabahı huzursuzlukla yoğrulur durursun!

Sabahın mahmurluğunda ise günlük gazeteni almak için sokağa attığında kendini, Taşiskelenin ön tarafına sıralanan balıkçı tezgahlarında, sabah sabah, tutulan taze balıkları zevkle seyrederken huzur denizinde yüzer, sabaha karşı seni uykudan edelerin, bu balıkları tutan balıkçılar olduklarını hatırlamazsın bile!

Taşiskele; esnafla eşrafın, gençle yaşlının; işsizle işi olanın bir arada yaşayıp durdukları bir yerdir. Balıkçısı, madrabazı, kumcusu, hamalı, inşaatçısı, ayakkabı boyacısı ve dahi seyyar satıcısı iç içedir Taşiskele çevresinde! Bu asırlık, hatta tarihin çok eski derinliklerinden günümüze kadar ulaşan Taşiskele Bizans öncesi yapılardandı. Siyah plaka taştan yapılmış, taşlar arasında kurşunla, demirle veya betonla her hangi bir bağlantı yapılmadan iki-üç metre genişliğinde yapılmış ve kullanıla gelmiştir bin dokuz yüz doksan dokuz yılına kadar!

Deniz sahiline inenler, hele sabah namazına gelenler mutlak, barınak girişinden Taşiskelenin en son noktasına kadar yavaş yavaş yürüyerek ve sabah keyfini yapar. İyot kokusunu yudum yudum içine çekerken, denizin göz kamaştırıcı maviliği ile gönül denizinde yüzer, arkasını döndüğünde Kocataş tepesinin yeşili içinde kaybolur ve huzur gölü içinde bulur kendini. Huzur gölünde ya da huzur ovasında, olmazsa olmazı ile huzur dağında dolaşırken Deli Avcı’nın hayırlı basması ile nefretin doruğa, hırsın zirveye çıkar ama dönüp baktığında “Deli Avcıyı” görünce bir muzırın eline düştüğünü anlarsın! Ama yapacak bir şeyin yoktur, mecburen güler geçersin. Hiç kimse deli ile deli olmaz ki! Olmaya koşsa da beceremez ki!

Cami arkasında iki kahvehane! Biri Kürdün Süleyman’ın kahvesidir. Bu kahvehaneden biri mahallenin hatırlı eşrafı ile reislerin diğeri küçük balıkçıların! Yani oltacılar ve küçük ağ balıkçılarının; manyat çekenlerin ve tayfaların oturdukları kahvehane! Kahvehanin içi karanlık, 40 mumluk tek bir elektrik lambası sadece kendisini aydınlatır. Beş altı ahşap masa üzerinde kalın mermer üstlük ve belki de her biri onbeş yirmi yıllık birer teneke küllük! Gecenin kör vaktinde geldikleri belli olan tayfaların kırık dökük sandalyeler üzerinde esneyip uyudukları, zaman zaman kafalarının öne düştükleri görülür. Kayık sahibinin “Haydi denize” deyişi ile hareketlenme olur ve birer ikişer kahvehane boşalır, yarım saat içinde kimse bulunmaz kahvehanede! Kahvecinin işi o anda kara tahtaya (borç tahtası) bakmaktır: Kaç kahve, kaç çay borç içilmiştir!

Sabah namazından sonra bu sabahçı kahvehanesi nefes alır hale gelir, içeride kimse kalmaz ve kahveci zaman zaman küfrederek zaman zaman da yanık bir türkü tutturarak temizlik yapar. Ama çok geçmez, yedi on vapuru ile Beşiktaş’a Eminönü’ne gidecekler yolculardan bazıları, gelir iki poğaça ile büyük bardak bir çay içerek güne başlar ve çekip giderler! Öğle saatlerine yakın denizden teker teker gelir balıkçı kayıkları. Ya balık tutabilmişlerdir ya da tutamamışlardır. Her zaman papaz pilav yemez, bazen bereketi çok olur denizin bazen de yem vermez bir Allah’ın kuluna! Kayıklar küçük limana/barınağa bağlandığında kıç veya baş üstünde üç beş çavalye dolu balık varsa keyfine diyecek yoktur balıkçının! Bir iki çavalye balık ise sadece masrafın çıktığının resmidir. Eğer bir çavalye balık varsa o gün mideler bayram eder, o balıklar kayık sahibi ile yanında çalışan tarafından paylaşılır!

Bu kahvede huzur arayanlar sadece huzursuzluğu bulur! Zira cebi sıcak adam aransa da bulunmaz, her biri kıt kanaat geçinip giderler. Tek sermayeleri ehli namus (namuslu) olmaktır!

Buradaki ikinci kahve Kırmızı Ahmet’in işlettiği kahvedir. Yerden birkaç basamak yukardadır ana zemin! İki üç merdivenle çıkılır kahveye. Çift peykelidir. Üç dört ahşap masa ve kısmen sağlam beş on sandalye! Duvarda bir iki eski fotoğraf! Fotoğraflardan biri peşin veren esnafın hali ile borç veren esnafın halini tasvir eder. Bu nedenledir ki Kırmızı Ahmet’in ocak duvarında yaz boz tahtası yoktur. Yani veresiye içilen çay ve kahvelerin yazıldığı bir kara tahta yoktur.

Kırmızı Ahmet’in kahvehanesi, Sarıyerli balıkçı reislerinin, manyat ve dalyan reisleri ile ekâbiranın, yani cebi sıcak olanların oturdukları kahvehanedir. Burada az konuşurlar, ama hep işten konuşurlar. Hemen hemen hepsi yaşlıdır. Sağır Eşref, Hacı Müezzin Mehmet Raci Efendi, Dalyancı Ömer Bey, Uzun Ahmet, Arıcı İzzet, Şaban Reis, Hasan Reis, Çolak Hayri Dayı ve ötekiler!

Kışın ayrı yazın ayrı güzelliği vardır Cami arkasının! Yaz gecelerinin mehtabı, soğuk kış gecelerinin dondurucu ayazı, gök gürlemesi ve şimşek çakması! Kahvehanelerin önündeki Taşiskele barınağında kayık ve sandalların solağan denizleri (dalgaları) ile birbirlerine hışımla çarpmalarının yarattığı huzursuzluk ve korku! Rüzgar uğultusu ve kahvehanenin camlarını kıracakmış gibi vuran dolunun çıkardığı sesler!

Kış günlerinin en meraklı yanı; cesaretlerini göstermek için güç koşullarda balığa gidenlerin dönüşlerinin heyecanlı beklenmesidir. Dönüşlerde gecikme oldu mu yaşlı genç balıkçı reislerinin tahminleri başlar ama yine de bir nokta da durur. Karar kesin gibidir: “Ya şimdi gelir, ya da bir kıyıya inmiştir”. Hani, hiç birisinin aklına balığa giden balıkçının sandalının batması ve canını yitirmesi, yani boğulması gelmez!

Sarıyer Ali Kethüda Merkez Cami arkası, yani sabahçı kahvehanelerinin olduğu yer yazın daha güzeldir, daha sevimlidir, daha ilgi odağı olur. Cumartesi ve pazar günleri işe gitmeyen Sarıyerlilerin uğrak yeridir! Alır Sarıyer Karaköy Börekçisinden simidini veya poğaçasını buraya gelir, çaylarını da içerek öğle saatine kadar vakit geçirirler. Öğleden sonraları buraların sahipleri daha çok İstanbul’un değişik semtlerinden gelen Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerdir. Kahvehaneler içerdeki kırık dökük masaları dışarı çıkarır, müşteri bekler. Kaç kişi gelirse gelsin sevindirici olur. Zira peşin para vereceklerdir. Öğle saatinden başlarlar sökün etmeye, akşam saatlerine kadar oturarak gününü gün eder ve Sarıyer’in huzur veren havasını teneffüs ederek akşamı yaparlar. Temiz hava, iyot kokusu, taze balık, Sarıyer muhallebisi ve böreği ile huzurlu, eğlenceli ve dinlendirici bir gün arkada bırakılır.

HAY Allah hala neredeyiz? Nerede kaldık? Neden hala geçmişin izlerini taşımaktan vazgeçemiyoruz?

Hala oradayız, hala o izleri taşımaktan hoşlanıyoruz çünkü huzura, samimiyete, temiz havaya, çevre temizliğine, insanlığa hasret kaldık da ondan!

Etrafımıza bakındığımızda kirlilik diz boyu! Hava kirliliği, çevre kirliliği daha önemlisi kişilik kirliliği! Nerede çıkar gözetmeden hatır soranlar, nerede göz göze geldiğinde selam verenler, nerede arkadaşlarının derdini kendisine dert edinenler! Kalmadı, hiçbir şey kalmadı denilse yeridir! Maddi değerlerle birlikte manevi değerlerde yitip gitti! Her şey çıkara dayalı!

Kahvehaneler içkili lokanta oldu! Tarihi Sarıyer limanı (Barınak) imansızca, tarihi marih düşünülmeden acımasızca yıkıldı; yerine beton ve demir boru yığını ucube, şekilsiz bir liman yapıldı. O kadar kötü dizayn edilmiş ki, biraz dalga olduğunda limandaki kayıklar adeta birbirini yiyor, her kış birkaç tekne batıyor limanda! Hal böyle iken gel de eskiyi arama, nostaljiye takılma!

Daha doğrusu gel de Sarıyer’i yazma!



İbrahim BALCI

07.11.2008

TABYA ALTI DURAĞI

Önde belediye otobüsü arkada Özel Halk otobüsü! Müthiş bir kovalamaca da! İkisi de aynı hat otobüsü 25E!
Onarım inşaatı devam eden Tarabya Oteli'nin önündeki virajı dönerlerken adeta birbirlerinin üzerine çıkacaklardı. Aslında Belediye Otobüsü şoförünün bir an önce gitme arzusu yoktu. Ama kullandığı otobüs yeşil otobüslerden ve yeni model! Diğeri ise hayli eski, zorla gidiyor gibi! Ama yine de mal sahibi olan şoför fazladan bir yolcu daha alabilmek için belediye otobüsü ile yarış halinde!

İspilanti yalısı ve küçük viraj geçilirken de yarış ürkütücüydü. Şoförlerin akıllarından geçmedi bile 1976 yılında buradan son sürat giden bir belediye otobüsünün denize uçtuğu ve 23 kişinin öldüğü (Bu olayda ben de büyük kaynım Muhammet Bağdatlı'yı kaybettim). Yolcular otobüsten çıkmak için ne denli mücadele verdiler kimse bilemedi. Zira otobüsün kapıları açılmadığı için içerden kurtulan camı kırabilen bir iki kişi oldu. Diğerleri boğazın serin ve akıntılı sularında kaybolup gittiler!
Biz kaybetmedik! Bizim küçük bir kayığımız vardı. Kayıkla arama yaptık, denize uzun ince halata bağladığımız çapa indirdik ve dipten tarama yaptık. İki ceset çıkardık, ha gayret yine devam ettik, üçüncü çıkardığımız ceset, aradığımız kaynımın cesedi idi! İnsanlık deyip aramaya devam edelim dedikse de ilgililer izin vermediler nedense! Oysa onlar dalgıç daldırmışlar, bir tane bile ceset çıkaramamışlardı!
Konuya tekrar döndüğümüzde gördüğümüz; bu virajı da arka arkaya geçti belediye ve halk otobüsü. Büyük bir hızla gidiyorlardı. Önlerine çıkacak ilk durak Tabya Altı Durağı idi… Elinde paketi ve poşeti ile yolcu kalkıp yalpalayarak kapıya gitti ve inmek için zile bastı. Özel otobüs bütün hızı ile gidiyor, öndeki Belediye otobüsünü takip ediyordu. Şoför aklını, belediye otobüsü şoförüne takmış ona yetişecekti. Bastıkça basıyordu gaza! Duracağı yoktu. Yolcu:
"Kaptan Tabya Altı'nda inecek var" diye bağırdı! Gitmeye devam eden şoför cevap vermekten geri kalmadı:

"Baba burası Kireçburnu, Yıldız Tabya değil!!!"

"Çüüüüşş" diye bağırdı arabadakilerden biri! Bir diğer yolcu;

"Şoför kafan kıyak galiba? Burada ne işin var? Yıldız Tabya'ya git!

"Yahu dur, inecek var, gitme, hay Allah!" Arabada homurtular, bir iki "Dursana lan" sesi! Çarşı içinde iki otobüs durdu, yaşlı hasır fötr şapkalı adam inerken, şoföre öyle bir bakış baktı ki, adamın yedi sülalesine rahmet okuttu!

Bu kez, hareketlenmedi öndeki belediye otobüsü! Bu yolun kurdu olan Belediye otobüsü şoförü önce kolunu sonra da kafasını camdan dışarı çıkarıp gülerek:

"Geç birader, ne kadar da acele ediyorsun" diye bağırdı ve eliyle de geç geç işareti yaptı. Özel otobüs şoförü la havle çekip, tam sol yaptı ve arkadan sıyrılıp yola devam etti!

Kireçburnu, Sarıyer ilçesi sahil şeridinin şirin mahallelerinden biridir. Basit ifade ile kireç ocaklarının burada çok bulunması nedeniyle bu ismi almış olduğu yaygın söylentidir. Semtin Bizans dönemindeki adı "Boğazın Anahtarı" anlamına gelen Kleidro tou Pontu idi.

Kireçburnu kendine özgü özellikleri ile dikkat çeker. Gerçekten boğazın anahtarı gibidir. Boğazı tam cepheden görür. Gerek kışın, gerekse diğer mevsimlerde esen lodos dışındaki bütün rüzgarlara göğüs gerer! Bu nedenle bilhassa yaz aylarında hem içi hem de dışı yananlar Kireçburnu sahil boyunu mesken tutarlar.

Tabya Altı dediklerinde yaşı ellinin üzerinde olanlar ne denilmek istediğini anlar az buçuk ama fazla iplemez, duymaz görünür! Yaşı yetmiş veya daha fazla olanlar, eğer gerçekten burada doğup büyümüşlerse Tabya Altı'nın neyi çağrıştığını bilir. Ya yaşı seksenin üzerinde olanlar, Tabya Altı lafını duyduğunda mutlak bir şeyler anlatmak ihtiyacını hisseder! O halde biz birkaç satırlık volta atalım!

Tabya Altı durağının bulunduğu noktada sırtınızı denize dönerseniz, karşınızdaki dik yamaç her ne kadar yeşilse de yeşilliğin altı sert kayalıktır. Burada ev, apartman, villa veya her neyse gecekondu falan yok iken burada TABYA vardı.

Tabya'yı tanımak istersek, şöyle ifade edebiliriz: Stratejik önem arz eden bir bölgenin, şehrin (yani İstanbul'un, İstanbul Boğazının) güvenliğinin sağlanması için hakim bir tepe üzerine yapılan ve silahla güçlendirilen tahkimat. Bunu böyle belirttikten sonra deriz ki; buradaki sert kayalıklar güçlükle de olsa kırılarak oyulmuş, geniş en azından on onbeş kişi alabilecek ve içersine büyük top veya değişik silahlar yerleştirilebilecek, cepheden görünmeyen ama kapı olarak kullanılan bir açıklık ve bir de denizi gören bir mazgalın (küçük pencere) bulunduğu, çok kalın betonla da sağlamlaştırılmış istihkamdır (Korgan da denilebilir).

Bu demektir ki savaş sırasında Rusların veya başka devletlerin İstanbul Boğazından rahat geçmemesi için yapılmış bir savunma alanıdır. II. Dünya savaşı sonuna kadar tabya kullanılmıştır. Bu tabyanın bir eşi de Havantepe'de bulunuyordu.

Bu tabya 1919 dan 1922 yılı sonlarına kadar daha değişik amaçlı kullanıldı. Yine savunma amaçlı olarak bu kez Anadolu'da Mustafa Kemal'in başlattığı Milli Mücadeleye katkı vermek için! İstanbul'daki çeşitli depolardan kaçırılan silah ve cephaneler deniz yolu ile getirilir, tabya altında Kireçburunlu M.M. (Müdafaa-ı Milliye) görevlilerine teslim edilirdi. Bu teslimatı genellikle Hasan ve Ahmet Pehlivan kardeşler alarak, tabyaya taşır, muhafaza eder, sonra da küçük takalara yüklenen silahlar Karasu, Ereğli, Kefken ve İnebolu üzerinden Anadolu'ya gönderilirdi.



İşte böyle! Burası yani Tabla zamanla işlevini kaybetti, önce ören yerine, sonra gençlerin sarmaş dolaş olup kendilerinden geçtiği cennet bahçesine döndü, sonra da yağma Hasan'ın böreğine!

İşte Tabya Altı'nın macerası böyle!

07.11.2008

CAVİT TOPRAKİŞ'İ DE KAYBETTİK!

Kötü haber çabuk gelir. Öyle oldu! Sabah sabah Hikmet Öziş aradı ve "Cavit Toprakiş'i kaybettik" dedi. Oysa
bir kaç gün evvel birlikteydik ve hayli sohbet ettik. "İyiyim, çok iyiyim" dedi. Ama o günden sonra bir daha görmedim kendisini, meğer son görmem olacakmış! Eve gitmiş ertesi gün hastalanmış, bir haftada kaybolup gitti aramızdan!

Cavit Toprakiş'le arkadaşlığımız altmış yılı aşkın devam etti. Arkadaşlığımız Büyükdere'de kilise bahçesinde oynadığımız kıyasiye maçlarla başladı, CHP saflarında devam etti, spor sahasında ve bilhassa Sarıyer Spor Kulübü bünyesinde olgunluğa erişti.

Çocukluğu, gençliği hatta olgun yaşa gelinceye kadar hareketli bir hayat yaşadı. İş hayatını Büyükdere Tekel Kibrit Fabrikasında tamamladı. Sendika temsilcisi olarak yıllarca hizmet verdi. Bu arada kurslara katıldı ve futbol antrenörü oldu. Bir çok kulüpte antrenörlük yaptı. Sarıyer altyapısında yıllarca antrenör olarak hizmet ettiği gibi kulübün sekreteryasında yer aldı. Kulüp müdürü olarak yıllarca hizmet verdi. Amatör şubelerle ve bilhassa futbol altyası ile ilgilendi. Alt yapı antrenörlüğü sırasında Sarıyer Profesyonel takımında oynayan onlarca futbolcunun yetişmesine yardımcı oldu.

Yardımsever, dost bir insan olan Cavit Toprakiş'i aslında büyük oğlu Turgay'ı melun bir hastalık sonucu kybettiğimiz de kaybetmiştik. Cavit hoca oğlunu kaybettikten sonra bir daha toparlanamadı, rahatsızlıkları, hastalıkları arka arkaya geldi. Ama kendisini de bırakmadı. Diğer oğlu Olcay için, kızı için, kendisine çocuğu gibi bakan hanımı için yaşama ve hayata sarıldı. Kulüp, futbol ve futbolcular ile kulübün transfer ayı muameleleri, diğer rutin işler kendisini hayata bağlayan nedenlerdi. Keyifli olduğu zaman takılırdı bana "Ulan Balcı, sen hepimizi öldürürsün" diye. "Yapma be Cavit, hepimizi İzzet götürür" derdim, ama Cavit'in dediği oldu! Kendi gitti İzzet ile ben kaldık!

O melun ve imansız hastalık yapıştı yakasına, yılmadı savaşmaya karar verdi! Müthiş mücadele verdi ama galip gelen hastalığı oldu ve benim yakın dostum 75 yaşını bitirmeden hayata veda etti.

Aziz kardeşim, yakın dostum, kader arkadaşım gittin, gidiyorsun ve bizi de peşinden sürüklüyorsun. Üzülerek geliyoruz; tabutuna bir el atabilirsek, iki dakika olsun omuzlara alabilirsek seni, son görevimizi de yapmış oluruz, gözyaşımızı içimize akıtarak!

Sana nur içinde yat diyor, geride bıraktıklarına da başsağlığı diliyorum.

10.12.2008

CAVİT TOPRAKİŞ'İ DE KAYBETTİK!

Kötü haber çabuk gelir. Öyle oldu! Sabah sabah Hikmet Öziş aradı ve "Cavit Toprakiş'i kaybettik" dedi. Oysa
bir kaç gün evvel birlikteydik ve hayli sohbet ettik. "İyiyim, çok iyiyim" dedi. Ama o günden sonra bir daha görmedim kendisini, meğer son görmem olacakmış! Eve gitmiş ertesi gün hastalanmış, bir haftada kaybolup gitti aramızdan!

Cavit Toprakiş'le arkadaşlığımız altmış yılı aşkın devam etti. Arkadaşlığımız Büyükdere'de kilise bahçesinde oynadığımız kıyasiye maçlarla başladı, CHP saflarında devam etti, spor sahasında ve bilhassa Sarıyer Spor Kulübü bünyesinde olgunluğa erişti.

Çocukluğu, gençliği hatta olgun yaşa gelinceye kadar hareketli bir hayat yaşadı. İş hayatını Büyükdere Tekel Kibrit Fabrikasında tamamladı. Sendika temsilcisi olarak yıllarca hizmet verdi. Bu arada kurslara katıldı ve futbol antrenörü oldu. Bir çok kulüpte antrenörlük yaptı. Sarıyer altyapısında yıllarca antrenör olarak hizmet ettiği gibi kulübün sekreteryasında yer aldı. Kulüp müdürü olarak yıllarca hizmet verdi. Amatör şubelerle ve bilhassa futbol altyası ile ilgilendi. Alt yapı antrenörlüğü sırasında Sarıyer Profesyonel takımında oynayan onlarca futbolcunun yetişmesine yardımcı oldu.

Yardımsever, dost bir insan olan Cavit Toprakiş'i aslında büyük oğlu Turgay'ı melun bir hastalık sonucu kybettiğimiz de kaybetmiştik. Cavit hoca oğlunu kaybettikten sonra bir daha toparlanamadı, rahatsızlıkları, hastalıkları arka arkaya geldi. Ama kendisini de bırakmadı. Diğer oğlu Olcay için, kızı için, kendisine çocuğu gibi bakan hanımı için yaşama ve hayata sarıldı. Kulüp, futbol ve futbolcular ile kulübün transfer ayı muameleleri, diğer rutin işler kendisini hayata bağlayan nedenlerdi. Keyifli olduğu zaman takılırdı bana "Ulan Balcı, sen hepimizi öldürürsün" diye. "Yapma be Cavit, hepimizi İzzet götürür" derdim, ama Cavit'in dediği oldu! Kendi gitti İzzet ile ben kaldık!

O melun ve imansız hastalık yapıştı yakasına, yılmadı savaşmaya karar verdi! Müthiş mücadele verdi ama galip gelen hastalığı oldu ve benim yakın dostum 75 yaşını bitirmeden hayata veda etti.

Aziz kardeşim, yakın dostum, kader arkadaşım gittin, gidiyorsun ve bizi de peşinden sürüklüyorsun. Üzülerek geliyoruz; tabutuna bir el atabilirsek, iki dakika olsun omuzlara alabilirsek seni, son görevimizi de yapmış oluruz, gözyaşımızı içimize akıtarak!

Sana nur içinde yat diyor, geride bıraktıklarına da başsağlığı diliyorum.

10.12.2008

AYDIN OLMAK, ADAM OLMAK!

AYDIN OLMAK, ADAM OLMAK!
VE ERMENİ DİASPORASINA
ESİR OLMAK!
FRANCIS BACON DİYOR Kİ: "GERÇEK AYDIN OLMANIN İLK ŞARTI, TÜRK DÜŞMANLIĞIDIR"(*).

TÜRK DÜŞMANI BİR ADAMIN SÖYLEDİĞİ SÖZLERİN GERÇEKĞE DÖNÜŞMESİNİ ÜZÜLEREK İZLİYORUZ. NE Mİ OLUYOR?

OLAN ŞU:

AYDINIZ DİYE GEÇİNEN BAZI ADAMLAR, TÜRKÜ VİCDANLARDA MAHKTUM ETMEK İÇİN KAMPANYA BAŞLATTILAR. İSTEDİKLERİ ERMENİLERE ARKA ÇIKMAK! TEHCİR NEDENİ İLE ÖLEN ERMENİLERİ TÜRKLERİN ÖLDÜRDÜĞÜNÜ KABUL ETMEK VE BU NEDENLE ÖZÜR DİLEMEK!!!!!

ÖZRÜN ADI DA "BİREYSEL ÖZÜR DİLEMEK!" ÖZÜR ÖZÜRDÜR, TOPLU OLSA NE OLUR, BİREYSEL OLSA NE OLUR?

AYDIN OLDULAR AMA ADAM OLAMADILAR. ADAM OLMAK ZORDUR. ADAM OLMAK İÇİN ÖNCE KİM OLDUĞUNU, ŞÖHRET İÇİN, ADINDAN ÇOK BAHSEDİLMESİ İÇİN ÜLKENİN, TOPLUMU RENCİDE EDİCİ SÖZLER ETMEYECEK, EYLEMLERDE BULUNMLAYACAK; TARİHİNİ BİLECEK, OKUDUĞUNU ANLAYACAKSIN!

EY AYDINIM DİYEREK, BİREYSEL ÖZÜR KAMPYANYASI AÇAN; AHMET İNSEL, ALİ BAYRAMOĞLU, CENGİZ AKTAR, BASKIN ORAN, AHMET ÇAKMAK, ALİ NESİN, ALPER GÖRMÜŞ, AYŞE ÖNAL, İBRHİM KABOĞLU, ENGİN CİNMAN, BARIŞ PİRHASAN, AYDIN ENGİN, DERYA ALABORA, ASAF SAVAŞ AKAT, ORAL ÇALIŞLAR, HÜSNÜ ÖNDÜL, DENİZ TÜRKALİ, TANIL BORA, RAGIP DURAN VE DİĞERLERİ… SİZLER DAHA ÖNCE DE "HEPİMİZ ERMENİYİZ" VE "HEPİMİZ HIRANT DİNK'İZ" DİYE BAĞIRMIŞ FLAMALARIN ALTINA TOPLANMIŞTINIZ! BU EYLEMİNİZ İKİNCİSİ OLUYOR!

TEHÇİRDE NELER OLDU? BİLİYORSUNUZ AMA DOĞRULARI YAZMAZ, KONUŞMAK İŞİNİZE GELMİYOR? SOLCU, SOSYAL DEMOKRAT, SOSYALİST, KOMİNİST, HÜMANİSTLİK ADINA ÜLKE BÜTÜNLÜĞÜNÜ BOZMAK İÇİN SAVAŞA KALKTINIZ! HEM DE SIKILMADAN, UTANMADAN!

HİÇ BİRİNİZİN OKUDUNUĞUNU SANMIYORUM, GENEL KURMAY BAŞKANLIĞI TARAFINDAN ÇIKARILAN "ARŞİV BELGELERİYLE ERMENİ FAALİYETLERİ "(6 CİLT, belki devamı var) KİTAPLARINI, OKUMAZSINIZ, DOĞRULARI BELGELERDİYLE GÖRMEK İSTEMEZSİNİZ, OLAYLARI KİMİN BAŞLATTIĞINI, "EVLADI SADIKA" NIN DEVLETİ NASIL ARKADAN VURDUĞUNU ÖĞRENMEK İSTEMEZSİNİZ!

BUNLARI, YANİ DOĞRULARI ÖĞRENMEK, YAZMAK İÇİN YÜREK İSTER!

AMA SİZ Francis Bacon'un DEDİĞİNİ BENİMSEYEN AYDINLARDANSANIZ, SİZE SÖYLENECEK TEK SÖZ "HAYRINI GÖRÜN" DEMEKTİR!

AMA HATIRLATALIM: BU ÜLKE BİZİM!

İbrahim BALCI

18.12.2008

HİSAR DESTANI

Diana gemisi 1915 de ABD de inşa edilen 2924 gros tonluk bir gemidir. Ahşap bir gemi olan Diana Yunanistan’ın Pire limanında iken satış levhası asıldı isminin yanına. Cumhuriyet yeni kurulmuş Türk ulusu her sahada kalkınmak için uğraş içinde. Kırzade Rıza Bey bir gemi satın almak istemektedir. Fırsat çıkmışken Diana gemisine talip olur ve gemiyi 1924 yılında satın alır. Türk denizciliği yeni bir gemi kazanmanın sevinci içindedir.

Çok geçmez Bir sene sonra yani 1925 de gemi Kalkavanzade Rıza tarafından satın alınır. Gemi kömür işinde çalışmaktadır, ismi ise Hisar olarak değiştirilmiştir.

Gemi Karadeniz ve Marmara arasında çalışmaktadır. Taşıdığı yük kok kömürüdür. Kömürü Zonguldak’tan alır İstanbul’a ve Marmara’da değişik yerlere taşır.

Gemi ahşap ama zarif, göz alıcı bir gemidir. Ne var ki ahşap gemilerin ömrü öyle uzun değildir. Ağır yük altında, yazın kuru havası ve sıcağı, kışın rutubetli, yağmurlu havası altında ezilir durur. Sıcak, soğuk derken, ahşap kısmı dayanıklılığını elbetteki kaybedecektir. Böylesi durumlarda geminin sık sık onarılması gerekmektedir.

Ahşap gemiler, saç gemiler kadar denize dayanıklı değildir. Hisar her ne kadar çok sert bir ağaç olan maun ağacından yapılmış olsa da yine de ahşaptır, her zaman paırçalanır korkusu vardır.

Nihayet beklenmedik akibet meydana geliyor, yürekler dağlanıyordu. Tarih 21 Aralık1937 yi gösterirken kömür yüklü Hisar gemisi de azgın dalgalara baş vura vura İstanbul Boğazına doğru ilerlemeye çalışıyordu. Sadece azgın dalgalar olsa iyi! Müthiş fırtına ortalığı kasıp kavuruyor, soğuk rüzgar, kamçı gibi insanın suratına çarpıyordu. Giritlioğlu İbrahim Kaptan ile diğer mürettabat var güçleriyle bir şeyler yapabilmenin uğraşını veriyorlardı. Gemi Eşek adasının açığına kadar gelebilmişti. Boğaz’a ulaşabilmesi için sadece iki üç millik bir mesafe vardı. Normal seyirli on beş yirmi dakikalık bir yol. Ama fırtına ve azgın dalgalar Hisar’ın ilerlemesine meydan vermediği gibi, güçsüz gemi yavaş yavaş kıyıya doğru sürükleniyordu. Kıyıda kumluk yer vardı ama oraya varabilmek ellerinde değildi. Zira gemi kumandadan çıkmıştı, sanki birileri yönetiyordu gemiyi! İbrahim Kaptan bütün dikkatini gemi üzerine çevirmiş, tayfalarına son talimatları verirken, Hisar hırçın dalgaların altında ezildikçe eziliyordu. Ama nafile! Yapılabilecek hiçbir şey yoktu. Gecenin kör karanlığında gemi yavaş yavaş Eşek Adasına ulaşıyor ve kayalara çarptığı anda gök gürültüsü gibi bir sesle paramparça oluyordu. Karayel yapacağını yapmış ve koca gemiyi önüne katarak kayalıklara sürüklemiş ve cehennemin içine atmıştı! Yirmi beş deniz adamı, gecenin koyu karanlığında, denizle, dalgalarla, tipiyle, soğukla yaşam savaşı veriyordu. Eşek adası kıyılarında can pazarı vardı. Canını kurtaran kaptan olacaktı ama, kim bu cehennemden çıkabilecekti ki?

Koyu karanlık gecenin sabahında yani 22 Aralık 1937 günü saat 10.30 sularında Hisar gemisinin sağlam kalan bazı bölümleri de darmadağın oluyor ve deniz tahta parçaları ve insan cesetleriyle doluyordu. Karayel fırtınasının yarattığı cehennemde yirmi dört deniz adamı can verirken, bir kişi kurtuluyordu. Bir gemici her nasılsa, kıyıya çıkabiliyor ve kendini ölüm kuyusundan kurtarabiliyordu. Ya diğerler onlar son nefeslerini veriyorlardı.

Deniz adamlarının her biri sağlam adamlardı ama fırtına ve dalganın şakası olmuyordu ki! Kayıp denizcilerin cesetleri birkaç gün içinde toplanıyordu. Maalesef hiç biri boğularak ölmemiş, donarak can vermişlerdi.

Olay günlerce konuşuldu, İstanbul basınını meşgul etti. Gemi kaptanı Giritlioğlu İbrahim Kaptan Rumelifenerli idi. Sayılan ve sevilen bir kaptandı. İbrahim Kaptanın acısına dayanamayan Rumelifener Köylü Bakali Mehmet Dayı, sevdiği insan için “Hisar Destanı”nıyazıyordu. Bu destandan günümüze kadar ulaşan bölümler şöyle:

Bin üç yüz elli üç kışın zemheri,

Gazete dağıttı kara haberi,

Hisar vapurunun doldu defteri,

Yirmi dört kişiyi kurban eyledi.

Zonguldak’tan açıldık elli mil denize,

Kefken Adası göründü bize,

Kefkene inerken geldi bir bora,

. . . . . .

Kefken Adası görünmez oldu,

Çevirdi rotayı boğaza döndü,

Mehmet Kaptanı da yanına aldı,

Eşek Adasına kıçı dayandı.

Akşam namazı Rıva’ya geldik,

Deniz kudurmuş umudu kestik,

Çifte demir attık demir kesildi

. . . . . . . . . . . .

(1938)

NOT.

1- Bu yazı için, Oktay Sönmez’in “Anılarda Gemiler” isimli eserinden yararlandım

2- Destanın bu bölümleri Giritlioğlu Ahmet Reis tarafından tespit edildi.

3- Destanın tamamını bilenlerin eksiklerimizi tamamlamasını rica ediyorum.

İbrahim BALCI

21.12.2008

YUSUF ZİYA ÖNİŞ STADI AÇILIYOR!

Yirmi ay önce lig maçlarına kapatılan Yusuf Ziya Öniş Stadı lig maçlarına açılıyor. İnşaat tamamlandı, bütün eksiklikleri giderildi (!). TFF gelen görevliler yaptıkları kontrollerde hiçbir eksik bulamadıkları için, Sarıyer’in klasman grubundaki maçlarını bu stat da oynamasına karar verd (!!!)i.

Nasıl oldu bu iş? Anlamak mümkün değil!

ELBETTEKİ BÖYLE BİR ŞEY YOK!!!!

YUSUF ZİYA ÖNİŞ stadının açılması TAMER TAŞPINAR İl Müdürü olduğu sürece hayal!!!

HANGİ SÖZÜ VERDİ DE YERİNME GETİRDİ!!

13.5.2007 tarihinde YZÖ maçlara kapatıldı. Ağustos ayında lig maçlarına açılacağını söyledi TAMER BEY! Ama maalesef beceremedi!

Sarıyer maçlarını Maltepe Stadında oynadı. Rica, minnet yalvarmalara rağmen Çayırbaşı Stadı bile kulübümüze çok görüldü. Zira Stadın kurallara uygun olmadığı söylendi. Ama, iki ay sonra ne oldu ise oldu. Stadın ebadı bir iki saat içinde boydan beş, enden dört metre büyüdü ve lig maçı oynanır hale geldi.

PEKİ NE OLDU? Hiç!!! Zira Lig maçları biter bitmez YZÖ Stadı lig maçlarına açılacaktı OLMADI!!! İnşaat bitirilemedi!

Aradan tam 20 ay geçti Yusuf Ziya Öniş Stadı hala onarımda! Biten hiç bir şey yok!

Bir şey var gerçek olan; GENÇLİK VE Spor İl Müdürü TAMER TAŞPINAR hala Sarıyerli ve Sarıyer Spor Kulübü üyesidir.

Bir il müdürü iki yıldan beri bir sahayı bitiremiyorsa bu işte bir terslik vardır. Bunu irdelemek gerekir!

Darıca sahası 6 ayda, Gaziosmanpaşa Stadı 5 ayda tamamlanarak lig maçlarına açıldı. Sarıyer sahası ise 20 aydan beri bakım ve onarımda!!!

Saraçoğlu sahası yapılırken Fenerbahçe lig maçlarını oynadı bu stat da! Bu ne demektir? İş bilenin başarısı demekten başka ne denir!

YAHU GALATASARAY’IN ASLANTEPE STADI BİTMEK ÜZERE!!! Sarıyer Stadının hala bir kısım bölümünün ihalesi için uğraş veriliyor (!).

Söylenenlere bakılırsa Sarıyer’e pek çok spor tesisi yapıldı!!! Ha biz Sarıyerlilerde İNANDIK!!!

Sayın il müdürü; İLÇEMİZDE PROFESYONEL LİGDE OYNAYAN TEK KULÜP VAR! ADI: SARIYER SPOR KULÜBÜ’ dür. Siz de bu kulübün üyesisiniz!!! Haberiniz var mı? Varsa, Sarıyer’e çok stat yaptım demeyiniz. Yapsaydınız Sarıyer maçlarını oynardı!!!

Kilyos sahası ile sakın övünme,oraya saha yapılmadı, toprağına para gömüldü.

TAMER BEY, BEKLİYORUZ, BEKLEYECEĞİZ! HER SÖYLEDİĞİNİZİ NOT EDEREK BİR KENARA YAZACAĞIZ, İLERİ DE KARŞINIZA ÇIKARACAĞIZ. BUNDAN ŞÜPHENİZ OLMASIN!

YÖNETİM KURULUNDA KONUŞTUKLARINIZDA, BALODA KONUŞTUKLARINIZDA UNUTULMADI, NOTLAR ARASINDA DURUYOR.

İLERİ DE HATIRLATACAĞIZ, DARILMA GÜCENME YOK.

ANKARA’DA BİR GENEL MÜDÜR YEDİ GENCİN ÖLÜMÜNDEN SORUMLU TUTULDU VE SONUÇTA İSTİFA ETTİ!

SİZ İSE İKİ SEZONDUR, SARIYERLİ SPORCULARIN, YÖNETİCİLERİN VE TARAFTARLARIN UMUTLARINI YOK ETTİNİZ, ÖLDÜRDÜNÜZ, HABERİNİZ VAR MI?

KALIN SAĞLICAKLA!



07.01.2009